Gregory Hoblit’in 2000 tarihli Frequency filmi tam olarak bu ihtimalin peşinden gidiyor. Fakat bunu yalnızca 'geçmişe mesaj gönderebilme' fikri üzerinden kurmuyor. Filmin asıl meselesi, zamanın içinde geriye doğru hareket etmekten çok, insanın kaybettikleriyle arasındaki mesafeyi ortadan kaldırma arzusunda yatıyor.
John Sullivan’a baktığımda bunun ne anlama geldiğini daha iyi görüyorum. 1999’da yaşayan John, çocukluğunda kaybettiği babası Frank’ın yokluğunu hala taşıyor. Bir gece evde bulduğu eski bir telsiz, onu otuz yıl önceye, 1969’a bağlıyor. Telsizin diğer ucunda ise ölmüş olduğunu bildiği babasının sesi var. Frank hala hayatta. Üstelik John onunla konuşabiliyor.
Filmin hikayesi bununla da kalmıyor. John, geçmişte yaşanacak bir olaya müdahale ederek babasının ölümünü engellemeye çalışıyor. Fakat geçmiş değiştiği anda gelecek de değişiyor. Üstelik bu değişiklik, yalnızca baba-oğul ilişkisinin kaderini değil, başka insanların hayatlarını ve bir seri katilin hikayesini de etkiliyor. Böylece film, kişisel bir kayıp hikayesini zaman içinde ilerleyen bir polisiye gerilime dönüştürüyor.
Burada Frequency’nin en ilginç taraflarından biri ortaya çıkıyor: Film, zaman yolculuğunun nasıl mümkün olduğunu uzun uzun açıklamakla ilgilenmiyor. Güneş lekeleri, kuzey ışıkları ve telsiz sinyali üzerinden bir kapı açıyor ve bizi o kapının içinden geçiriyor. Sonrasında 'Bu gerçekten mümkün mü?' sorusundan çok 'Bununla neler yapılabilir?' sorusuna odaklanıyor. Ben de filmi izlerken bilimin kurallarını çözmeye çalışmak yerine, o telsizin diğer ucundaki sese kulak vermeyi tercih ediyorum.
Çünkü filmin bilimkurgu fikri ne kadar fantastikse, merkezindeki duygu da o kadar tanıdık.
Bir babanın oğluyla yeniden konuşması, birlikte vakit geçirmesi, birbirlerinin hayatına yetişememiş iki insanın otuz yıllık boşluğu birkaç gece içinde kapatmaya çalışması... Bunlar filmin zaman paradokslarından çok daha güçlü. John babasını yeniden bulduğunda aslında yalnızca geçmişe ulaşmıyor; kendi geçmişinin eksik kalan parçasına da ulaşıyor. Babasının sesi, onun hayatında kapanmış sandığı bir kapıyı yeniden açıyor.
Bu nedenle Frequency'i yalnızca bir zaman yolculuğu filmi olarak değerlendirmek bana eksik geliyor. Film, zamanın değiştirilebilir olup olmadığından çok, insanın geçmişi değiştirme isteğiyle ilgileniyor.
Hepimizin geçmişinde 'Keşke' ile başlayan cümleler bulunuyor. Keşke o gün başka türlü davransaydım. Keşke son kez konuştuğumuzu bilseydim. Keşke o telefonu açsaydım. Keşke biraz daha kalsaydım. Keşke ona söylemek istediğim şeyi söyleyebilseydim.
Frequency tam da bu keşke'lerin üzerine bir bilimkurgu dünyası kuruyor.
John’un babasını kurtarma çabası bu açıdan son derece insani. Çünkü geçmişe müdahale etmek için ortaya çıkan fırsat, beraberinde başka sonuçlar getiriyor. Bir insanın hayatını kurtardığınızda başka birinin hayatını değiştirebiliyorsunuz. Bir felaketi önlediğinizde başka bir felakete kapı açabiliyorsunuz. Film, zaman paradokslarını her zaman kusursuz bir mantıkla çözmüyor; hatta bazı noktalarda kendi kurduğu sistemin içinde ciddi boşluklar bırakıyor. Geçmişte yapılan bir hareketin gelecekte bir anda ortaya çıkması, karakterlerin bazı olayları farklı zaman çizgilerinde hatırlaması ve özellikle final bölümündeki neden-sonuç ilişkileri, filmi matematiksel bir denklem gibi çözmeye çalıştığımda beni yoruyor. Ama galiba Frequency tam da burada benden başka bir şey istiyor.
Bana 'Bunu mantıksal olarak çöz' demekten ziyade 'Bunun olmasını ister miydin?' diye soruyor.
Ben isterdim.
Frequency bana göre bu yüzden kusurlarından daha büyük bir film. Senaryosundaki paradoksları çözmeye başladığımda elimde bolca soru işareti kalıyor; fakat filmin duygusuna baktığımda cevap çok daha basit hale geliyor. İnsan bazen geçmişi değiştirmek istemiyor. Sadece geçmişte kalan birinin sesini bir kez daha duymak istiyor.
Frequency birkaç saatliğine bu imkansızlığı ortadan kaldırıyor. Eski bir telsizin başında oturan bir oğul ile otuz yıl önce yaşayan babasını aynı cümlede buluşturuyor. Sonra bize dönüp soruyor:
“Senin de geçmişte konuşmak istediğin biri var mı?”
Benim cevabım; var.
Ya sizin?


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder