Sinemadan çok felsefeye, anlatıdan çok düşünceye yaslanan bir film The Sunset Limited. HBO yapımı bu televizyon filminde yönetmen koltuğunda usta oyuncu Tommy Lee Jones otururken, aynı zamanda filmin iki karakterinden biri. Diğerini de yine usta oyuncu Samuel L. Jackson canlandırıyor. Bu ikisi yalnızca iki karakteri değil, iki karşıt dünya görüşünü de temsil ediyor. Film; Tanrı inancı ile nihilizm, umut ile karanlık, yaşama tutunma ile ölümü seçme arzusu arasında geçen uzun ve sarsıcı bir söz düellosunu içeriyor. 

Film, New York metrosunda geçen kritik bir anla başlıyor. White (Tommy Lee Jonas) adlı entelektüel bir üniversite profesörü, Sunset Limited adlı trenin önüne atlayarak intihar etmeye çalışırken, Black (Samuel L. Jackson) adlı eski bir mahkum tarafından kurtarılıyor. Black, White’ı yaşadığı mütevazı evine götürüyor ve burada neredeyse tamamı tek bir odada geçen uzun bir diyalog başlıyor.

White hayattan, insanlıktan ve anlam fikrinden tamamen umudunu kesmiş bir nihilist. Black ise Tanrı’yla kişisel bir deneyim yaşadığına inanan, hayatını inanç üzerine yeniden kurmuş dindar bir adam. Film boyunca bu iki karakter, yaşamın değerini, acının anlamını, Tanrı’nın varlığını ve insanın neden yaşamaya devam etmesi gerektiğini tartışıyor. Fiziksel bir çatışma yok, neredeyse oturdukları yerden bile kalkmıyorlar, film bütünüyle sözcükler üzerinden ilerliyor.

The Sunset Limited’in temel meselesi, yaşamın anlamı sorusudur. Film, bu soruya kesin bir yanıt sunmak yerine iki uç düşünceyi karşı karşıya getiriyor:

Black için hayat, Tanrı’nın bir armağanıdır. Acı çekmek bile yaşamaktan vazgeçmek için yeterli bir neden değildir.

White içinse kültür, sanat, edebiyat ve bilgi insanı kurtarmamış; tam tersine onu nihilizme sürüklemiştir. Ona göre insanlık tarihi, ilerlemenin değil, yıkımın hikayesidir.

Film bu noktada çarpıcı bir tartışma açıyor: İnanç mı insanı hayatta tutar, yoksa cehalet mi?
White’ın bakış açısına göre umut, gerçeği göremeyenlerin sığındığı bir yanılsamadır. Black’e göre ise umut olmadan yaşam zaten mümkün değildir. Film boyunca bu iki düşünce birbirini ikna etmeye çalışmadan, daha çok birbirini aşındırarak ilerliyor.


Film, görünürde dine yakın dursa da aslında son derece sert bir din eleştirisi içeriyor. Bu eleştiri doğrudan Tanrı’ya değil, dinin işlevine yönelik oluyor ama.White karakteri, Tanrı fikrini insanın anlamsızlığa karşı geliştirdiği bir savunma mekanizması olarak gördüğünden ona göre din:
Acının gerçek nedenleriyle yüzleşmeyi engeller
İnsanları pasif bir kabullenişe iter
Umut vaadiyle yaşamı katlanılabilir hale getirir ama değiştirmez

Black ise Tanrı’nın kanıtlanmasına ihtiyaç olmadığını savunurken inanç onun için mantıksal değil, deneyimsel bir meseledir. Ancak filmin finaline doğru White’ın nihilist monoloğu öylesine güçlüdür ki, Black’in inancı bile sarsılıyor. Tanrı’dan bir işaret beklediği sahne, filmin en çarpıcı anlarından biri ve şu soruyu açıkta bırakıyor: İnanç gerçekten Tanrı’dan mı gelir, yoksa insanın çaresizliğinden mi doğar?
Bu anlamda film, dini yüceltmekten çok, inancın kırılganlığını gözler önüne seren bir yapıda duruyor.


The Sunset Limited, ilgilisi olmayan için kolay izlenen ya da duygusal tatmin sunan bir film değil kesinlikle. Hikayesi ilerlemez, karakterler dönüşmez ve umutlu bir kapanış sunmaz. Ancak ilgilisine oldukça hitap eden ve tatmin eden de bir film. Cormac McCarthy’nin karamsar hikayesine sadık kalan film, ne inancı yüceltiyor ne nihilizmi kutsuyor. İzleyiciyi taraf seçmeye zorlamak yerine, her iki düşüncenin de ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Cevaplardan çok sorularla ilgilenen; sinemayı bir düşünce alanına dönüştüren, kimilerini rahatsız edici ama unutulması zor bir felsefi yüzleşme bu film.