biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir insan düşünün ki Kraliçe Elizabeth içeri adım attığı an ona “F.ck the Queen” diye küfrediyor; beş dakika sonra ise aynı düzen, aynı tören, onu kraliyet nişanıyla onurlandırıyor. Kirk Jones’ın gerçek bir hikayeden uyarlan I Swear filmi, John Davidson’ın tourette* sendromuyla mücadelesini ve bu mücadeleyi aktivizme dönüştürmesini anlatıyor. Sıcak, samimi ve yer yer komik bir karakter portresi sunuyor. Ancak bu duygusal tonun altında fazlasıyla güvenli, risk almaktan kaçınan bir anlatı yapısı da saklı.


Film, yetişkin John Davidson (Robert Aramayo) Britanya İmparatorluğu'nun verdiği nişanlar içerisinde en yüksek üçüncü nişanı olan MBE (Member of the Most Excellent Order of the British Empire - Britanya İmparatorluğu'nun En Mükemmel Nişanı Üyesi) madalyasını almak üzere saraya gittiğinde, Kraliçe 2.Elizabeth'in de bulunduğu salonda ettiği bir küfürle açılıyor. Buradan 1980’lerin ortasına geri dönüyor ve genç John’un okulda başlayan tiklerini, ailesinin onu anlamakta zorlanışını, sosyal hayatta maruz kaldığı şiddeti ve giderek içine kapanışını izliyoruz. Yetişkinliğinde ise bir arkadaşının annesi olan eski psikiyatri hemşiresi Dottie’nin (Maxine Peake) onu sahiplenmesiyle John’un hayatı değişiyor. Toplum merkezinde iş bulmasını, diğer tourette* hastalarıyla buluşmasını ve sonunda bir kampanyacıya dönüşmesini izliyoruz.

Ancak tüm bu temalar, çoğu zaman didaktik bir tona kayıyor. Hikayenin gerçek hayattan geliyor oluşu güçlü bir avantaj olsa da, film çoğu sahnesini izleyiciye durumu açıklamak üzerine kuruyor; bu da dramatik yoğunluğu zaman zaman törpülüyor. Tourette’in karmaşıklığına dair önemli noktalara değiniliyor olsa da, özellikle karanlık anlar fazla melodramatik, umutlu sahneler ise fazla parlatılmış geliyor.


Robert Aramayo’nun performansı ise tüm bu yumuşatılmış çerçevenin ötesine geçen asıl güç unsuru. Davidson’ın tiklerini taklit etmek yerine karakterin mizahını, kırılganlığını ve direncini yakalayan bir oyunculuk sergiliyor. Ancak oyunculuğun bu kadar öne çıkması, yönetimin ve kurgunun yetersiz kaldığı anları daha belirgin kılıyor. Film, anlatısal açıdan güvenli alanından hiç çıkmıyor; risk almak yerine görece konforlu bir  biyografi filmi çizgisini izliyor.

I Swear, samimi niyeti ve etkileyici başrol performansıyla izleyiciyi kolayca kendine çeken, iyi hissettiren bir biyografi filmi diye toparlayabiliriz.. Ancak gerçek bir hayat hikayesinin sert köşelerini tıraşlayan, fazla düzgün ve fazla tahmin edilebilir yapısıyla da sınırlı bir sinemasal etki bırakıyor. John Davidson’ın ilham verici mücadelesi elbette güçlü bir hikaye; fakat film bu gücü sinemasal derinlikle pekiştirmek yerine güvenli ve cilalı bir anlatının içine hapsediyor. Yine de Aramayo’nun performansı ve filmdeki birkaç sahici an, I Swear’ı duygusal olarak karşı konulmaz kılmayı başarıyor. İzlenimi de kolay bir film olduğunu belirtebilirim.


*Tourette sendromu (TS), nöro-gelişimsel bir bozukluk olarak tüm dünyada tanınan ve tik (motor ve vokal tikler) ile karakterize edilen bir durumdur. Dünya çapında yapılan bilimsel çalışmalara göre Tourette sendromunun genel çocuk ve ergen popülasyonunda görülme oranı yaklaşık %0.3%1 civarındadır, yani her 1000 çocuktan ortalama 3–10’unda bu sendroma rastlanabilir. Bu yaygınlık, yetişkinlerde daha düşük olup yaklaşık %0.01 civarındadır.

Dünya genelinde Tourette sendromu hemen her coğrafyada rapor edilmiş olup kültürel ve sosyo-ekonomik farklara rağmen belirtileri ve temel özellikleri benzer. Türkiye’de ise Tourette sendromunun yaygınlığına dair sayısal veriler ülke çapında kapsamlı bir çalışmayla henüz net olarak belirlenmemiş. Ancak akademik kaynaklarda, Tourette sendromunun genel nüfusta nadir görülen bir bozukluk olduğu, 10 000 kişi içinde yaklaşık 2–5 kişide görüldüğü ve buna dayanarak Türkiye nüfusuna uygulandığında 20 00032 000 civarında bireyin Tourette sendromlu olabileceği tahmin edilmektedir (bkz. DergiPark). Bu bağlamda eğitim ortamındaki Tourette sendromlu öğrenci sayısının da birkaç bin dolayında olduğu tahmin ediliyor.

Yapım şirketi A24, Safdie Kardeşler ile anlaştı ama tek film çatısı altında değil. Her birinin bir film çekmesi üzerine. Josh Safdie, yılsonu vizyona girmesi planlanan Marty Supreme filmi ile; Benny Safdie ise The Smashing Machine filmi ile bu sene birçok kulvarda yarışacak gibi. Hangisinin yapımı daha iyi, onun cevabı henüz net değilse de, Benny'nin filmi The Smashing Machine için şimdiden söyleyecek şeylerim var.


Film, 1997-2000 yılları arasında MMA'in henüz kuralsızlığı ve acımasızlığıyla tanındığı dönemde, Mark Kerr'in (Dwayne Johnson) yükselişini anlatan bir spor biyografisi. Kerr, UFC'de kazandığı başarıların ardından Japonya'daki Pride organizasyonunda dövüşmeye başlıyor, ancak kariyerindeki bu ivme, ağrı kesici bağımlılığı, duygusal kırılganlıklar ve özel hayatındaki gerilimlerle eşzamanlı olarak hareket ediyor. Partneri Dawn Staples (Emily Blunt) ile ilişkisi, Kerr'in kontrol ihtiyacı ve bastırılmış öfkesi nedeniyle giderek yıpranırken, en yakın dostu ve eski antrenörü Mark Coleman'ın (Ryan Bader) potansiyel rakip haline gelmesi filmin ana omurgasını oluşturan yapı oluyor. Tüm bu süreç, büyük dönüm noktalarından çok, küçük kırılmalar üzerinden ilerliyor. Film büyük maçlardan ziyade, küçük anların yarattıklarıyla ilgileniyor.

Filme arka kapıdan baktığımızda merkezinde, profesyonel şiddetin bireyin kimliğini nasıl şekillendirdiği sorusunu görüyoruz. Kerr'in ringte sergilediği mutlak güç, gündelik hayatta duygusal donukluk ve iletişimsizlik olarak karşılık buluyor. Film,bu sporun kendisini yüceltmekten özellikle kaçıyor. O yüzden MMA'in o şatafatlı görselini biraz kapının dışında tutuyor yönetmen. Hatta aksine bu sporu, acımasızlığın kurumsallaşmış hali olarak ele alıyor ve Kerr'in zaferlerini bile rahatsız edici bir soğukkanlılıkla gösteriyor.

Benny Safdie'nin yazıp yönettiği bu filmde belgesel estetiği belirleyici bir rol oynuyor. Dövüş sahnelerinin çoğunun ringin dışından, iplerin arasından ya da yukarıdan çekilmesi, seyircinin aksiyona duygusal olarak dahil olmaması için bilinçli şekilde tercih edilmiş bu yüzden. Dwayne Johnson'ın yıldız imajı ise filmde önemli bir anlam da taşıyor. Benny Safdie, Dwayne Johnson'ın güreş geçmişi ve küresel şöhretini gizlemek yerine, bu imajı Mark Kerr'in 'hak ettiği ama ulaşamadığı' tanınırlıkla yan yana getiriyor. Dwayne Johnson'ın popülaritesinin bir kısmını Mark Kerr'e aktarıp hak ettiğini düşündüğü saygıya biraz olsun ulaşsın istiyor gibi. Bunun yanında kendisinden beklenenin üzerinden bir oyunculuk performansı sergilediği de söylenebilir.


Spor biyografisini sevenler için sevilecek ama diğer izleyici kitlesi için tatmin etmeyecek bir sonuç var elimizde. Çünkü çoğu yerde izleyicinin beklentilerini boşa çıkaran, izleyicisini yarım bırakan bir film The Smashing Machine. Filmin finalinde gerçek Mark Kerr'in sıradan hayatına yapılan vurgu, kahramanlık mitinin altını çizerken, şöhretin ve zaferin geçiciliğini sessizce hatırlatıyor. 

Yeniden başkan seçilen Donald Trump'ın gençliğindeki sıçrayış döneminin ve bu sıçrayışta kendisine mentörlük eden Roy Cohn ile olan ilişkilerinin anlatıldığı The Apprentice filminin zamanlaması manidar bulunmuştu. Seçim öncesi vizyona sokularak seçmende Trump aleyhine bir algı yaratılmak isteniyor söylentileri dolaştı. Bizim Amerikanlaşmaya çalıştığımız, onların ise Orta Doğulaştığı bir dönemde bilmedikleri bir şey olabilir; Orta Doğu insanı gücü sever, güce tapar. Ve bu film Trump'ı oldukça güçlü gösteriyor.


Filmin seçim öncesi gösterime girmesi, ekseriyetle Demokrat parti destekçilerinden oluşan Hollywood'un siyasi bir hamlesi olarak görüldü. Trump'ın iktidara gelirken "ne pahasına olursa olsun, kazan" stratejisini, onun yeniden başkan olduğunda ne ölçüde illegalize ( ve hatta şeytani) olabileceğini, filmde onun yaptığı 'manipülasyon, saldırganlık ve inkar üzerine kurulu' bir yükseliş hikayesi ile gösteriliyor. 'Yeniden kazanması durumunda bu tarz yöntemlere yeniden başvurabileceği' endişesinin oluşması da isteniyor olabilir. Filmin direkt bu amaçlarla seçimlere müdahele edebileceği öngörülmüş müdür bilmiyorum, ancak öyle bir şey varsa da bu amaç ters tepki vermiş olabilir. Bunun yegane sebebi de Roy Cohn'un yarattığı bir lider tasviri.

Donald Trump'ın, Roy Cohn'dan derin şekilde etkilendiğini ve onun öğrettiği strateji ve taktikleri kendi hayat ve iş stratejilerinde kullandığını film bize gösteriyor. İkilinin tanışmaları esnasında Roy Cohn'un Trump'a söylediği "başarılı olmanın 3 kuralı"nı, filmin sonlarında Trump'ın kendi ağzından, sanki kendi edindiği kurallarmış gibi aktarıldığını görüyoruz.  Bir lider olma yolunda başarılı olmanın Roy Cohn'a göre 3 kuralı şunlar:

  1- Saldırı,Saldırı,Saldırı (Attack, Attack, Attack): Cohn'un ilk tavsiyesi asla geri adım atmamak ve sürekli saldırıda olmaktı. Bir sorun ya da suçlama ile karşılaşıldığında hemen karşı saldırıya geçmeyi öneriyor. Bunu, Trump'ın medyada veya sosyal medyada kendisine yapılan eleştirilere verdiği cevaplarda görüyoruz. Ki bu agresifliği ülkeler arası diplomaside de araç olarak kullanıyor.

 2- İnkar ve Suçlamaları Kabul Etmeme (Admit Nothing, Deny Everything): Cohn, kendisine yapılan ve ispat edilmemiş hiçbir suçlamayı ya da isnadı kabul etmiyor. Birçok erkek sevgilisi olmasına ve AIDS'ten hayatını kaybetmiş olmasına rağmen son nefesine kadar eş cinsel olduğunu inkar da etmiştir hatta. Bu yaklaşım, Trump'ın birçok skandal dava sürecinde de sahnedeydi. İspata kavuşup hüküm konulana kadar ve hatta hüküm verildikten sonra bile inkar politikasına sıkı sıkıya bağlı kaldığına geçmiş senelerde şahit olduk.

 3- Her Durumda Zafer İlan Et (Claim Victory, Never Admit Defeat): Her ne kadar Roy Cohn'un bu tavsiyesi 'başarısız olsan dahi, başarılı olduğun tarafı öne çıkar' düşüncesi üzerine kurulu olsa da, Trump bu tavsiyeyi kendince biraz yontmuş ve eli yükseltmişti. Sonuç olarak 2020 yılı seçim sonuçlarında başarısız olduğunda mutlak zaferini ilan etmiş ve bu söylem sonucunda Kongre Baskını olayları vuku bulmuştu. 


Filmin kendisine bakacak olursak, yönetmen koltuğunda geçtiğimiz sene Holy Spider filmiyle kendisinden biraz daha fazla söz ettiren İran'lı yönetmen Ali Abbasi oturuyor. Filmografisine pek de uymayan bir tonda ve yönetmenin tarzı için farklı bir film olmuş. Ancak yönetmenin ırkını ve tarzını kenara koyacak olursak, iyi yönetilmiş bir yapım diyebilirim. Ancak kopukluklar var ve bunun sebebi daha çok senaryo üzerinde.

Film 2 ana bölümden oluşuyor diyebiliriz. İlki, Trump'ın henüz çaylak ve baba parasıyla piyasada yer edinmeye çabaladığı dönemde Roy Cohn ile tanıştığı ve ondan 'killer (kazanan)' olmayı öğrendiği kısım. İkilinin ilişkisinde Roy Cohn'un aşırı kaplan olduğunu, muhabbeti ve kararları domine eden taraf olduğunu görüyoruz. Ancak ikinci bölümü oluşturan Trump'ın Cohn'u ardında bırakarak kendi yükselişini tamamlamasını anlatışına geçildiğinde, iki dönem arasında kopuk bir sıçrayış göze batıyor. Trump'ın ne zaman "ben artık oldum, Roy Cohn'a ihtiyacım yok" olgunluğuna eriştiğini izleyici olarak pek kavrayamıyoruz. Bu kopukluk da anlatıyı biraz zayıflattığı gibi, bu filmin anlatısında tamamlayıcı unsur görevi gören Roy Cohn'un etkisinin tam anlamıyla anlaşılamamasına da neden oluyor. Ortaya bir yaratık koyup, yaratıcısı ile olan ilişkilerini tam layıkıyla bağlayamaz ve ondan kopuşunu nedenselleştiremez isen, ne yaratıcı (Roy Cohn) önemli oluyor ne de yaratıcının yaratmış olduğu yaratık (Donald Trump). Kaldı ki filmin adı The Apprentice, yani Çırak. Yani Usta- Çırak ilişkisi. (Pek tabi bu ismin seçilmesinde bir zamanlar yayında olan Trump'ın yarışmasının isminin bu isimde olması nedeni de var)

Filmin oyunculuğuna bakacak olursak iki muhteşem performans görüyoruz. Trump'ı canlandıran Sebastian Stan, genç Trump'ın dinamizmini iyi yansıtıyor ve onun kendi kabuğuna sığmayan öz güvenini izleyiciye kolay aktarıyor. Roy Cohn'u canlandıran Succession dizisiyle tarafı olduğumuz Jeremy Strong da dik ve güçlü Cohn'u da, hasta ve bitkin Cohn'u da güzel yansıtmış. Fiziksel benzerlik makyaj ile sağlanmış iken, konuşma tarzı olarak da gerçek Cohn'a benzemeye çalışması, oyunculuk performansından biraz götürmeler yapmış ama. Benzer bir konuşma özenmesi Trump'ı canlandıran Stan'de de var ancak onu bunu başarıyla kotarmış. Jeremy Strong bu konuda ısrarcı olmayıp kendi ses tonuyla devam etmeliydi. 


Toparlayacak olursam, yönetmen Ali Abbasi, ABD seçimlerine bir müdahale amacı gütmediğini söylese de, öyle olduğunu düşünenler var. Ancak her ne şekilde düşünülürse düşünülsün, bu filmin Trump'a eksi değil, artı yazacağını filmi izleyenler ve az biraz da ABD vatandaşlarının zihniyet olarak yaklaştığı orta doğu insanını tanıyanlarca anlaşılacaktır. Ve belki de seçimin sonucuna bakıldığında, oluşan farkın nedenlerinden biri de bu filmdir.

Vizyonda iki büyük bütçeli film var. Biri Barbie, diğeri ise Oppenheimer. Bir nevi 'tarafını seç' tadında rekabet halindeler. Bir taraf rengarenk bir hayatın içinde karanlığı sunarken, diğer taraf bütünüyle karanlık. Sonuç aynıya çıksa da giriş kısmı için seçimini Oppenheimer'dan yana yapanlardanım. Tabi ki bunun başlıca nedeni yönetmeninin Christopher Nolan oluşu. 

Christopher Nolan'ın Oppenheimer filmi, ilk atom bombasının yapım sürecini anlatıyor. Beklentiler daha çok Nolan'ın bu patlamayı nasıl görselleştireceği olsa da bambaşka bir portre çıkıyor karşımıza. Atom bombasının yarattığı görsel dehşetten çok, insanların yüzünde biriken duyguların izini süren bir film olmuş. Oppenheimer'ı canlandıran Cillian Murphy'nin donuk, içe çöken bakışları bu sebeple filmin en çok kullanılan görselleri arasında. Bir bomba kadar içi boşaltan bu bakışlar belki de kendisine bir oscar da kazandırabilir. 

Film, yalnızca tarihsel bir biyografi değil, kararların birbirine çarpıp yeni bir patlama yarattığı zincirleme bir metafor. Flashback'ler, ani görüntüler, hayal ile gerçek arasında gidip gelmeler, hem atomun parçalanmasını hem de Oppenheimer'ın ruhundaki çatlamaları yansıtıyor. Suya düşen bir su damlasının büyüyen halkaları gibi, Oppenheimer'ın her hamlesi, her ilişkisi ve her duruşu bir yıkımı tetikliyor. Matt Damon'ın canlandırdığı General Groves'un askeri pragmatizmi, Emily Blunt'ın hayat verdiği Kitty Oppenheimer'ın kadın zekası, Robert Downey Jr'ın müthiş dönüşümüyle hayat bulan Lewis Strauss'un ezikliği, kıskançlığı ve bitmeyen intikam arzusu. Filmin belki de en acımasız yüzleşmesi Strauss'un hikayesinde gizli: ortalama bir adamın, gahinin gölgesinde kalmasının yarattığı küçük ama yıkıcı bir öfke.

Tüm bu yapı içinde Oppenheimer, belki de Nolan'ın en olgun filmi. Yönetmenin önceki filmlerindeki zamansal kurgu oyunları, bu kez matematiksel kurgu ile gerçek bir insanın karmaşık yapısına ayna tutmak için kullanılıyor. Film kimi zaman çok katmanlı klasik filmlerin ruhunu taşısa da en nihayetinde kendine has bir ritmi, kendine has bir ağırlığı var. Belki de bu yüzden bu film, bir biyografiden çok, insanlık hali üzerine bir sorgulama getiriyor. Hepimiz, görünmeyen bir mahkeme huzurunda kendi kararlarımızla yargılıyoruz Oppenheimer'ı. 

Bir sinema blogunda müzikten bahsetmek için iyi bir fırsat. Kendi alanında usta sayılan yönetmen Martin Scorsese'nin, yine kendi alanında üstad kabul edilen müzisyen Bob Dylan'ı konu eden belgeseli, No Direction Home: Bob Dylan.

Müzik kariyerine bir folk sanatçısı olarak başlamış, notalarına bir kaç elektro eklediğinden dolayı rockçı olarak etiketlendirilmiş, hatta eski fanları tarafından hain diye de adlandırılmıştır. Nedeni? Müziğine elektorik katıp geleneksel müzikten sıyrıldığı için. Ama kendi deyimiyle sırf elektonik diye modernize olduğu anlamına gelmiyor ( bu örnek günümüz Türkiyesinde mecvut:)
Oysa Dylan, ne folk şarkıcısı, ne de rock şarkıcısı olarak kendini etiketletmek istemiştir. İnsanları barkodlamaya düşkün 30 yaş üstü insanlar için kendini "30 yaş altı" olarak etiketlemiş ve kalabildiği ölçüde burada kalmak istemiştir.

Belgeseli izlerseniz siz de Bob Dylan'ın bu tür uğraşlar içinde olmadığını görebilirsiniz. Sahneye çıkıp sadece şarkı söylemek istemiştir. Öyleki çoğu konserinde yuhalanmasına rağmen, hiç bi şey yapmamış, dediklerinizi kaale almıyorum sinyali gönderebilmek için sadece müziğinin sesini yükseltmiştir. Belki de elektro kullanma nedeni de buydu, seyirciyi hiç duymadan şarkı söylemek:)

Belgeselde en dikkat çekici yerlerinden bir kaçı da basın toplantıları. Muhabirlerin salak soruları ve Bob Dylan'ın bazen alaysı cevabı, bazen de umursamaması. Bu hareketleri de havalı bir starın yaptığı tür hareketlerden değil. Tamamen sıkıntıdan. Fazlaca yüceltilmekten. Geçmişte bu kadar büyümeyi istediğini düşünmüyorum,bunun için çabaladığını da.

Belgeselde en çok hoşuma giden bölüm ise son bölüm. Yine bir konser için Bob Dylan sahneye çıktığında seyircilerden (kendini bilmez ukala diye tanımlar eskilerimiz) birisi "hain" diye bağırıyor. Bob ise onun bu görüşüne katılmamakta, tıpkı bizim gibi. Ve ona en güzel cevabı daha yüksek sesle çalarak veriyor. Ki çaldığı şarkı da zaten o tip insanlara duyulan sitemin getirisidir. Bu şarkı bir çok listede dünyanın en iyi şarkısı olarak gösterilen Like A Rolling Stone' dur. Şarkıya başlarken elini o bağırana doğru kaldırıp, ona hediye etmesi de cilası:)
Son sahneyi izlemek için tıklayın!
------------------------------------
A moron: Judas !
Bob Dylan: I don't believe you
Bob Dylan: You're a lier
Bob Dylan: Play it fucking loud !
-----------------------------------
Basın Toplantısından:

Journalist #1:Mr. Dylan, I know you dislike labelsand probably rightly so,but for those of us who are well over 30...could you label yourselfand perhaps tell us what your role is?
Bob Dylan:Well, I sort of label myself as well under 30.And my role is to, you know,to just stay here as long as I can.
-------------
Journalist #2: Mr. Dylan, you seem very reluctantto talk about the fact that you're a popular entertainer,and you're a most popular entertainer.
Bob Dylan:Well, what do you want me to say about it?
Journalist #2:Well, you seem almost embarrassedto admit that you're... To talk about...
Bob Dylan:Well, I'm not embarrassed,I mean, you know.What do you want exactly for me to say? Do you want me to jump up and say,"Hallelujah" and crash the cameras...and do something weird? Tell me.I'll go along with you.If I can't go along with you,I'll find somebody to go along with you.
-----------
Bob Dylan: Um... how many?
Journalist #3: Yes. How many?
Bob Dylan: Uh, I think there's about uh, 136.
Journalist #3: You say ABOUT 136, or you mean exactly 136?
Bob Dylan: Uh, it's either 136 or 142.

Jake La Motta: Come on, hit me. Harder. Harder.
Joey LaMotta: What the fuck do you want? That's hard. What are you trying to prove?