Modern dünyanın hızına, tüketim kültürüne ve dijital yabancılaşmasına karşı geliştirilen kaçış fantezileri, son yıllarda sinemanın en sık başvurduğu anlatı biçimlerinden biri haline geldi. Matt Ross’un yazıp yönettiği Captain Fantastic, bu kaçış arzusunu radikal bir aile modeli üzerinden tartışmaya açarken, izleyiciyi hem heyecanlandıran hem de huzursuz eden bir ahlaki ikilemin içine yerleştiriyor. Film, 'doğru yaşam' fikrinin gerçekten mümkün olup olmadığını sorgularken, iyi niyetle kurulan ütopyaların nasıl kolaylıkla baskıcı yapılara dönüşebileceğini de gözler önüne seriyor.
Film, Amerika’nın kuzeybatısındaki ormanlarda, modern dünyadan tamamen izole bir şekilde yaşayan Cash ailesini merkezine alıyor. Ailenin babası Ben (Viggo Mortensen), altı çocuğunu şehir yaşamından, kapitalist sistemden ve ana akım eğitimden uzak tutarak doğayla iç içe bir hayat kuran birisi. Çocuklar ise avlanmayı, hayatta kalmayı, fiziksel dayanıklılığı öğrenirken; geceleri Dostoyevski, Nabokov ve Marx okumaları yapıyor.
Bu alternatif yaşam düzeni, annenin bipolar bozukluk nedeniyle hastaneye kaldırılması ve ardından intiharıyla sarsılıyor. Bunun üzerine Ben, çocuklarıyla birlikte uzun bir yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuk, hem çocukların modern toplumla ilk gerçek karşılaşması hem de Ben’in kurduğu sistemin kırılmaya başladığı bir yüzleşme süreci oluyor.
Captain Fantastic, yüzeyde doğaya dönüşü ve kapitalizm karşıtlığını yücelten bir film gibi görünse de, esas meselesi ideallerin otoriteye dönüşme tehlikesidir. Ben, çocuklarına sorgulamayı öğretirken, kendi fikirlerinin sorgulanmasına izin vermeyen paradoksal bir figür haline geliyor. Filmde sıkça vurgulanan bu çelişki, özgürlük kavramının kim tarafından ve nasıl tanımlandığı sorusunu gündeminde tutuyor.


