Ken Loach sineması, yıllardır seyirciyi rahat ettirmeyen, onu ahlaki bir konfor alanından bilinçli olarak çıkaran bir politik hat üzerinde ilerliyor. I, Daniel Blake, bu hattın belki de en yalın ama en sert duraklarından biri. Loach, estetik bir incelik ya da dramatik dolambaçlar peşinde olmadan kamerasını doğrudan sistemin yarattığı adaletsizliğin üzerine çeviriyor. Film, çağdaş Britanya’da refah devleti mitinin nasıl sessizce çöktüğünü, bu çöküşün sıradan insanların hayatlarında nasıl geri dönülmez yaralar açtığını gözler önüne seren bir yüzleşme.
Film, geçirdiği kalp krizi sonrası doktorlar tarafından çalışması yasaklanan, Newcastle’da yaşayan marangoz Daniel Blake’in (Dave Johns) hikayesini anlatıyor. Sağlık durumu çalışmasına izin vermese de, devletin sağlık değerlendirme sistemi Daniel’i hasta saymıyor ve onu iş aramaya mecbur bırakıyor. Daniel, bir yandan iş arama yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışırken, diğer yandan dijitalleşmiş bürokratik sistemle mücadele etmek zorunda kalıyor. İnternet erişimi olmayan, bilgisayar kullanmayı bilmeyen Daniel için bu süreç başlı başına bir dışlanma mekanizmasına dönüşüyor. Bu yolculuk sırasında, Londra’dan Newcastle’a zorunlu olarak taşınmış, iki çocuklu bekar anne Katie (Hayley Squires) ile tanışıyor. İkili arasında gelişen dayanışma, filmin karanlık atmosferi içinde nadir olan nefes alanını yaratan tek unsur olarak duruyor.
I, Daniel Blake, modern bürokrasinin insanı nasıl görünmez kıldığına dair sert bir eleştiri yapıyor. Filmde devlet, yüzü olmayan ama her yerde hissedilen bir iktidar olarak karşımıza çıkıyor ki bu Ken Loach sinemasının olmazsa olmazlarındandır. Kararlar kim tarafından alındığı belirsiz 'decision-maker'lara havale ediliyor. Bu durum, Orwellvari bir yabancılaşmayı beraberinde getiriyor. Loach, yoksulluğu soyut bir istatistik değil, bedensel ve psikolojik bir deneyim olarak ele alırken, izleyiciyi sadece tanık olmaya değil, taraf olmaya davet ediyor ve nötrlüğün ahlaki bir seçenek olmadığı fikrini açıkça savunuyor.
Ken Loach filmografisi içinde I, Daniel Blake, yönetmenin köklerine dönüşü olarak okunabilir. Film, Loach’un kariyerinin başından beri savunduğu temel fikri neredeyse manifestovari bir açıklıkla tekrar ediyo: Yoksulluk bir kader değil, politik bir tercihin sonucudur. Bu yönüyle I, Daniel Blake, Loach’un en rafine filmi değil belki, ama en doğrudan, en öfkeli ve en tavizsiz işlerinden birisi olduğu net.

