Alexandro Inarritu'nun yönettiği Birdman filmi ile Wes Anderson'un The Grand Budapest Hotel filmi dokuzar dalda aday gösterilen filmler oldu. 



Birdman




Best Picture
American Sniper
Birdman
Boyhood
The Grand Budapest Hotel
The Imitation Game
Selma
The Theory of Everything
Whiplash
Best Director
Alexandro G. Iñárritu, Birdman
Richard Linklater, BoyhoodBennett Miller, Foxcatcher
Wes Anderson, The Grand Budapest Hotel
Morten Tyldum, The Imitation Game
Best Actor
Steve Carell, Foxcatcher
Bradley Cooper, American Sniper
Benedict Cumberbatch, The Imitation Game
Michael Keaton, BirdmanEddie Redmayne, The Theory of Everything
Best Actress
Marion Cotillard, Two Days One NightFelicity Jones, The Theory of EverythingJulianne Moore, Still AliceRosamund Pike, Gone GirlReese Witherspoon, Wild
Best Supporting Actor
Robert Duvall, The Judge
Ethan Hawke, Boyhood
Edward Norton, Birdman
Mark Ruffalo, FoxcatcherJ.K. Simmons, Whiplash
Best Supporting Actress
Patricia Arquette, BoyhoodLaura Dern, WildKeira Knightley, The Imitation GameEmma Stone, BirdmanMeryl Streep, Into the Woods
Best Cinematography
Emmanuel Lubezki, BirdmanRobert Yeoman, The Grand Budapest HotelLukasz Zal and Ryszard Lenczewski, Ida
Dick Pope, Mr. TurnerRoger Deakins, Unbroken
Best Foreign Language Film
Ida, Poland
Leviathan
, Russia
Tangerines
, Estonia
Timbuktu
, Mauritania
Wild Tales
, Argentina
Best Adapted Screenplay
American Sniper, Jason Hall
The Imitation Game, Graham Moore
Inherent Vice
, Paul Thomas Anderson
The Theory of Everything
, Anthony McCarten
Whiplash
, Damien Chazelle
Best Original Screenplay
Birdman, Alejandro G. Iñárritu, Nicolás Giacobone, Alexander Dinelaris, Jr. & Armando Bo
Boyhood
, Richard Linklater
Foxcatcher
, E. Max Frye and Dan Futterman
The Grand Budapest Hotel
, Wes Anderson & Hugo Guinness
Nightcrawler
, Dan Gilroy
Best Makeup and Hairstyling
Bill Corso and Dennis Liddiard, FoxcatcherFrances Hannon and Mark Coulier, The Grand Budapest HotelElizabeth Yianni-Georgiou and David White, Guardians of the Galaxy
Best Original Score
The Grand Budapest Hotel
The Imitation Game
Interstellar
Mr. Turner
The Theory of Everything
Best Original Song
“Everything Is Awesome” from The Lego Movie; Music and Lyric by Shawn Patterson
“Glory” from Selma; Music and Lyric by John Stephens and Lonnie Lynn
“Grateful” from Beyond the Lights; Music and Lyric by Diane Warren
“I’m Not Gonna Miss You” from Glen Campbell…I’ll Be Me; Music and Lyric by Glen Campbell and Julian Raymond
“Lost Stars” from Begin Again; Music and Lyric by Gregg Alexander and Danielle Brisebois
Best Animated Feature
Big Hero 6
The Boxtrolls
How to Train Your Dragon 2
Song of the Sea
The Tale of Princess Kaguya
Best Documentary—Short
Crisis Hotline: Veterans Press 1
Joanna
Our Curse
The Reaper
White Earth
Best Film Editing
Joel Cox and Gary D. Roach, American Sniper
Sandra Adair, BoyhoodBarney Pilling, The Grand Budapest HotelWilliam Goldenberg, The Imitation GameTom Cross, Whiplash
Best Production Design
The Grand Budapest Hotel, Production Design: Adam Stockhausen; Set Decoration: Anna Pinnock
The Imitation Game
, Production Design: Maria Djurkovic; Set Decoration: Tatiana Macdonald
Interstellar
, Production Design: Nathan Crowley; Set Decoration: Gary Fettis
Into the Woods
, Production Design: Dennis Gassner; Set Decoration: Anna Pinnock
Mr. Turner
, Production Design: Suzie Davies; Set Decoration: Charlotte Watts
Best Animated Short
The Bigger Picture
The Dam Keeper
Feast
Me and My Moulton
A Single Life
Best Live Action Short
Aya
Boogaloo and Graham
Butter Lamp
Parvaneh
The Phone Call
Best Sound Editing
American Sniper, Alan Robert Murray and Bub Asman
Birdman, 
Martín Hernández and Aaron Glascock
The Hobbit: The Battle of the Five Armies, 
Brent Burge and Jason Canovas
Interstellar
, Richard King
Unbroken, 
Becky Sullivan and Andrew DeCristofaro
Best Sound Mixing
American Sniper, John Reitz, Gregg Rudloff and Walt Martin
Birdman, 
Jon Taylor, Frank A. Montaño and Thomas Varga
Interstellar
, Gary A. Rizzo, Gregg Landaker and Mark Weingarten
Unbroken
, Jon Taylor, Frank A. Montaño and David Lee
Whiplash
, Craig Mann, Ben Wilkins and Thomas Curley
Best Visual Effects
Captain America: The Winter Soldier, Dan DeLeeuw, Russell Earl, Bryan Grill and Dan Sudick
Dawn of the Planet of the Apes, Joe Letteri, Dan Lemmon, Daniel Barrett and Erik Winquist
Guardians of the Galaxy, Stephane Ceretti, Nicolas Aithadi, Jonathan Fawkner and Paul Corbould
Interstellar, Paul Franklin, Andrew Lockley, Ian Hunter and Scott Fisher
X-Men: Days of Future Past
, Richard Stammers, Lou Pecora, Tim Crosbie and Cameron Waldbauer
Best Documentary — Feature
Citizenfour
Finding Vivien Maier
Last Days of Vietnam
The Salt of the Earth
Virunga
Best Costume Design
Milena Canonero, The Grand Budapest Hotel
Mark Bridges, Inherent ViceColleen Atwood, Into the WoodsAnna B. Sheppard and Jane Clive, MaleficentJacqueline Durran, Mr. Turner

Büyük bilimkurgu anlatılarının görkemli efektlerine ya da karmaşık zaman çizelgelerine yaslanmadan, varoluşsal bir tedirginliği gündelik hayatın en sıradan mekanlarından biri olan akşam yemeği masasına sızdırmayı başaran bir film Coherence. James Ward Byrkit’in mikro bütçeli bu ilk uzun metrajı, seyirciyi yüksek sesle değil, fısıltıyla rahatsız eden bir bilimkurgu/gerilim deneyimi sunuyor. Ancak gerilimini görsel ihtişamdan değil, kimliğin kırılganlığından ve olasılıkların ürkütücülüğünden alıyor.


Coherence, Kaliforniya’da bir banliyö evinde bir araya gelen sekiz arkadaşın sıradan bir akşam yemeğiyle başlaıyo. Aynı gece, Dünya’nın yakınından geçmesi beklenen bir kuyruklu yıldız olayı var. İlk başta küçük aksaklıklar (telefonların çekmemesi, elektrik kesintileri) olarak beliren tuhaflıklar, iki karakterin karanlıkta, tamamen aydınlatılmış ama boş bir eve rastlamasıyla ürpertici bir boyut kazanıyor. Çok geçmeden, o evde gördükleri kişilerin kendilerinin birebir kopyaları olduğu anlaşılıyor. Bu keşif, gecenin ilerleyen saatlerinde gerçekliğin tekil olmadığı, birden fazla olasılığın aynı anda var olabildiği fikrini akıllara yeniden getirir. Grup, kimin 'gerçek', kimin 'öteki' olduğu sorusuyla yüzleşirken, güven ve kimlik kavramlarının hızla çözülmeye başladığı, gerilimli anlara doğru evriliyor hikaye.

Coherence’ın merkezinde, kuantum fiziğinden ödünç aldığı 'çoklu evrenler' fikrinden ziyade, bu fikrin insan psikolojisi üzerindeki yıkıcı etkisi yer alıyorr. Film, 'başka bir ihtimalde daha mutlu, daha başarılı, daha cesur bir ben var mı?' sorusunu somutlaştırarak, bireyin kendi seçimleriyle kurduğu kimliğin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Buradaki korku, bedensel bir tehditten çok daha derindir; tehdit edilen şey, karakterlerin kendilerine dair inşa ettikleri anlatı.

Bu anlamda Coherence, klasik bilimkurgu korkularından çok felsefi bir huzursuzluğa yaslanıyor. Bilinmeyen karşısındaki dehşet, zamanla bilinenin (yani 'ben' dediğimiz şeyin) güvenilmezliğiyle yer değiştiriyor. Film, alternatif benliklerle karşılaşmanın yalnızca bir merak değil, aynı zamanda etik bir kriz olduğunu da ima ediyor: Daha 'iyi' bir versiyon varken, mevcut benlik ile kişi neden ikna olsun ki sorusuyla bu konuyu ahlaki bir boyuta taşıyor.  


Yönetmen James Ward Byrkit, filmini bilinçli olarak kısıtlı imkanları anlatının lehine çevirimiş. Neredeyse tamamı tek bir evde geçen film, el kamerası kullanımı, düşük ışık ve zaman zaman kaotik görünen kadrajlarıyla belgeselvari bir gerçeklik hissi yaratıyor. Bu estetik tercih, izleyiciyi karakterlerle aynı bilişsel karmaşanın içine çekiyor ve neyin önemli, neyin tesadüf olduğu giderek belirsizleşiyor.

Coherence, kusursuz bir film olmasa da, risk almaktan çekinmeyen yapısıyla hafızada kalıcı bir film olacağı kesin. Seyirciyi rahatlatmak yerine onu düşünsel bir labirentin içine bırakan, cevaplardan çok ihtimaller üreten bir film. Büyük anlatılar yerine küçük oluşlarla bir kozmik korku inşa eden film, bilimkurgunun hala düşük bütçelerle, dar mekanlarda ve gündelik konuşmaların arasına gizlenerek etkileyici olabileceğini bize gösteriyor.


Cem Yılmaz ne zaman bir film çekse yorumlar standart oluyor. 3 grup var. Birinci grup; her koşulda Cem Yılmaz'ı savunan, çektiği her filmi koşulsuz seven, kabul eden. İkinci grup ise yine Cem Yılmaz'ı seven ama adamın filmlerinde GORA'daki gibi gülmekten kırılmak isteyen kişiler. Bu kişiler Cem Yılmaz filmlerinin stand-up tadında olmasını bekliyor ve ortalama 90 dakikalık bir filmde sinemadan karın kasları kasıla kasıl çıkmış olmayı arzu ediyorlar. Ve en sondaki üçüncü grup ise Cem Yılmaz sinemasına toptan karşı olanlar. Bu gruptaki önyargıda inanılmaz bu arada. Hadi GORA, AROG falan bunlara çocukça geldi peki ya Her Şey Çok Güzel Olacak ve Hokkabaz filmlerine ne diye bu kadar karşıtlar anlamak güç. 

Neyse Pek Yakında'ya dönelim. Öncelikle her film yazısında olduğu üzere izlemeyen ve izlemeye niyeti olanları uyaralım. Sonradan "spoiler" diye ağlaşılmasın. 

Cem Yılmaz'ın salt komedi tarzında çekmediği filmlerden biri Pek Yakında. Her Şey Çok Güzel Olacak ve Hokkabaz'dan sonra üçüncü farklı filmi yani. Artı bu filmde bir farklılık daha var. İlk kez tek başına film çekmiş. Yönetmenlik koltuğunda. Yönetmenliğini fazlaca eleştiremedim. Planlar, renkler hayli iyi seçilmiş. Senaryoda ise Cem Yılmaz, H.Ç.G.O'daki (mecburen kısaltacağım bundan sonra) gibi yine karısına bir şeyler ispatlamaya çalışan adam rolünde. Bunu bilerek mi yapıyor tesadüf mü emin değilim. Eşi için bir şeyler yapan, çabalayan, zaman zaman çuvallayan adam işi tuttu gözüyle bakıyordur belki de. Bir de oyunculuk yeteneğinin kısıtlı olduğu eleştirisine çok takılıyor olsa gerek genelde filmlerinde aynı anda birden fazla karakteri oynama çabasında sanki. Ben bu durumu buna yordum açıkçası. İmkan olsa sormak isterim hatta. 

Filmin geneli Türk sinemasına ironik bir saygı duruşu kıvamında. Gulyabani'den tut piyano başındaki zengin konak beyefendisinin fakir güzel kıza vurulma klişelerine kadar. Eski filmlerden kalma eşyalar üzerinden o günlere küçük özlem soslu saygı duymalar ve günümüz efekt tekonolijisi hatırlatmaları... Film çekilirken yaşanılan sıkıntılar da seyirciye anlayacağı dille anlatılırken ara ara sektöre ve sektörün malum isimlerine ayarlar da bolca mevcut tabii filmde. (sağlam para ödülü almak için düşük bütçeli filme kasan yönetmenler örneği gibi)

Filmde bolca mevcut olan şeylerden biriyse ürün yerleştirme. Ama ne yerleştirme tabii. Dükkanın tekindeki Turkcell tabelası Hollywood filmlerinde de benzerleri olduğundan çok göze batmıyor, fakat bir sahnede içecek ne var sorusuna elindeki Pepsi grubuna ait gazlı içecekleri gösterip sıralayan Cem Yılmaz tuhaf duruyor. Adamın filmin maliyetini buradan çıkarmasında sorun yok. Zekasına hayran olan da biriyim öte yandan.Hatta film içindeki ürün yerleştirme meselesine dair yapılan esprilere de güldüm. Lakin en sonunda "Turkcell ve her yerden çekme" repliğinin sponsorun zorlamasıyla senaryoya muhtemelen konmuş olduğu gerçeğini düşününce rahatsız oluyor insan. Reklamsız, sponsorsuz, ürün yerleştirmeksizin film yapsın da demiyoruz elbet ancak yapıyorsunuz bari gözümüze bu kadar çok sokmasanız daha iyi olur diye düşünüyoruz. Filmi sırf bu sebeple eleştiren kitle olacaktır. Onların da sesi olayım.

                       

Cem Yılmaz'ın kemik film kadrosuna bundan sonra eklenmesi gereken bir isim var. O da Çağlar Çorumlu. Filmin en iyisi. Almış götürmüş filmi. Umarım daha sonraki projelerde de yer alır. Ondan sonra da Zerrin Tekindor geliyor bana kalırsa. Bu iki isim filmdeki diğer tüm isimlerin önünde bir performans ortaya koymuş. 

Mazhar Alanson'un film için yaptığı müzikler de oldukça iyi. "Neden bana aşk şarkısı yazan çıkmaz" şarkısı müthiş.

Cem Yılmaz'ın bu filminde de daha önceki filmlerinde olduğu gibi kendi eski filmlerine gönderme (replik olarak genelde) yapma özelliği devam ediyor. H.Ç.G.O'dan replikleri duyunca ister istemez keşke o film tadında filmler çekse Cem Yılmaz diyorum. Bu film de Cem Yılmaz'a çok önyargılı değilseniz ya da gideyim de kahkaha atayım her sahnede demiyorsanız, sizi tatmin edecek bir film. Sıkmıyor. Konusu sevimli. Sevimsiz olan ise yukarıda bahsettiğim gözümüze gözümüze sokulan reklamlar. Pepsi gelecek bu filmi her gördüğümde aklıma. Ürünü kafama tam yerleştirdiler yani. Tebrik ediyorum.

Twitter'da görmüştüm sanırım. Cem Yılmaz'ın dram-komedi filmleri arasında şöyle bir sıralama yapmış vatandaşın biri. Kesinlikle katılıyor ve paylaşıyorum.

Her Şey Çok Güzel Olacak > Hokkabaz > Pek Yakında



Emmy odulleri sahiplerini buldu. Gecenin karli dizi Breaking Bad oldu. 
En iyi Drama, En iyi Erkek Oyuncu, En iyi Yardimci Erkek Oyuncu, En iyi Yardimci Kadin Oyuncu gibi gecenin en en onemli odullerini giderayak yeniden almis oldular.





Winners:
Best Drama Series
“Breaking Bad” (WINNER)
“Downton Abbey”
“Game of Thrones”
“House of Cards”
“Mad Men”
“True Detective”
Best Comedy Series
“Modern Family” (WINNER)
“The Big Bang Theory”
“Louie”
“Orange is the New Black”
“Silicon Valley”
“Veep”
Lead Actor in a Drama Series
Bryan Cranston, “Breaking Bad” (WINNER)
Jeff Daniels, “The Newsroom”
Jon Hamm, “Mad Men”
Woody Harrelson, “True Detective”
Matthew McConaughey, “True Detective”
Kevin Spacey, “House of Cards”
Lead Actress in a Drama Series
Julianna Margulies, “The Good Wife” (WINNER)
Lizzy Caplan, “Masters of Sex”
Claire Danes, “Homeland”
Michelle Dockery, “Downton Abbey”
Kerry Washington, “Scandal”
Robin Wright, “House of Cards”
Lead Actor, Comedy
Jim Parsons, “The Big Bang Theory” (WINNER)
Ricky Gervais, “Derek”
Matt LeBlanc, “Episodes”
Don Cheadle, “House of Lies”
Louis C.K., “Louie”
William H. Macy, “Shameless”
Lead Actress, Comedy
Julia Louis Dreyfus, “Veep” (WINNER)
Lena Dunham, “Girls”
Edie Falco, “Nurse Jackie”
Melissa McCarthy, “Mike & Molly”
Amy Poehler, “Parks & Recreation”
Taylor Schilling, “Orange Is the New Black”
Lead Actor in a Miniseries or a Movie
Benedict Cumberbatch, “Sherlock: His Last Vow” (WINNER)
Chiwetel Ejiofor, “Dancing on the Edge”
Martin Freeman, “Fargo”
Billy Bob Thorton, “Fargo”
Idris Elba, “Luther”
Mark Ruffalo, “The Normal Heart”
Lead Actress in a Miniseries or a Movie
Jessica Lange, “American Horror Story: Coven” (WINNER)
Helena Bonham Carter, “Burton and Taylor”
Minnie Driver, “Return to Zero”
Sarah Paulson, “American Horror Story: Coven”
Cicely Tyson, “The Trip to Beautiful”
Kristen Wiig, “The Spoils of Babylon”
Supporting Actor, Drama
Aaron Paul, “Breaking Bad” (WINNER)
Jim Carter, “Downton Abbey”
Peter Dinklage, “Game of Thrones”
Josh Charles, “The Good Wife”
Mandy Patinkin, “Homeland”
Jon Voight, “Ray Donovan”
Supporting Actress, Drama
Anna Gunn, “Breaking Bad” (WINNER)
Maggie Smith, “Downton Abbey”
Joanne Froggatt, “Downton Abbey”
Lena Headey, “Game of Thrones”
Christine Baranski, “The Good Wife”
Christina Hendricks, “Mad Men”
Supporting Actor, Comedy
Ty Burrell, “Modern Family” (WINNER)
Andre Braugher, “Brooklyn Nine-Nine”
Adam Driver, “Girls”
Jesse Tyler Ferguson, “Modern Family”
Fred Armisen, “Portlandia”
Supporting Actress, Comedy
Allison Janney, “Mom” (WINNER)
Mayim Bialik, “The Big Bang Theory”
Julie Bowen, “Modern Family”
Kate Mulgrew, “Orange Is the New Black”
Kate McKinnon, “Saturday Night Live”
Anna Chlumsky, “Veep”
Reality-Competition Series
“The Amazing Race” (WINNER)
“Dancing with the Stars”
“Project Runway”
“So You Think You Can Dance”
“Top Chef”
“The Voice”

Ve beklenen gün geldi. Sinemanın en prestijli ödülü kabul edilen Oscar heykeycikleri sahiplerini buldu.
Oscar adaylarının açıklandığı tarihten itibaren akademiye eleştiriler hiç bitmedi. Ödüllere gelecek tepkilerin ne şekilde olacağı merak konusu.


Bu sene iki filmde de aday gösterilebilecek olan 2 oscar ödüllü Tom Hanks için ölü taklidi yapıldı ve kendisi iki film için de görmezden gelindi. Ödüllük performansa sahip değilse de adaylık ile taçlandırılabilirdi usta oyuncu. Tek başına koca bir filmi sırtında taşıyan ve bunu seyirciye izlettirebilen 78 yaşındaki Robert Redford'a en azından bir saygı duruşunda bulunulmalıydı görüşünde olanların da olduğunu belirteyim. Adayları belirlemede biraz garip davranılsa da kanımca gecenin en haklı Oscar'ı da bu dalda verildi. Matthew McConaghuey, Dallas Buyers Club'taki performansıyla benim favorimdi ve nitekim akademi ile ender olan görüş birlikteliğim sonucu ödül de ona gitti.

Bir diğer görmezden gelinen oyuncu ise Oprah Winfrey. The Butler filmiyle o da en azından adaylığa konmalıydı eleştirileri çıkmıştı. Ama bu dalda da  kimsenin Cate Blanchett'in heykelciği kaldırmasına lafı olamaz.
Daniel Brühl de yardımcı erkek oyuncu dalında Bafta ve Golden Globe'da aday gösterilmiş fakat kazanamamıştı. Akademi 'ne de olsa bizde de kazanamaz' diyip onu da es geçmiş, performansını görmezden gelmiş olabilir. Ve bu ödülü Dallas Buyers Club'taki  transgender woman performansıyla Jared Leto aldı. Barkhad Abdi biraz daha gözüme girmişti oysa.

Kategorilerde olması gerektiği düşünülen birkaç film de var. Bunların başında Coen Kardeşlerin filmi Inside Llewyn Davis geliyor. Bu sene böyle bir film çekilmemiş tavrı almış gibiydi akademi.  ki haksızlık olmasın diye aday gösterilen filmlerin sayıları bile çoğaltılmıştı. Demek  ki yeterli sayıya ulaşılamamış. En iyi film dalında gerilerden bangır bangır gelen Gravity vardı. Yavaş Yavaş tüm ödülleri toplamasına 12 Years a Slave filmi dur dedi ve en prestijli ödülün sahibi oldu. Filmde çok ufak bir sahnesi olasına rağmen bazı ülkelerde afişlere resmi en önden koyulan ve bu yüzden eleştiri alan Brad Pitt için iyi oldu bu ödül. Zira en iyi fil ödülü heykelciğinin verildiği yapımcılar listesinde onun da adı var. İlk Oscar'ını da bu sayede almış bulunuyor.

Uykusuz bir gecenin ardından daha fazla uzatmadan ödülleri yazayım ve aradan çekileyim. Belki ilerleyen zamanlarda önemli olan birkaç kategoriye yeniden değiniriz.


Best Director
David O. Russell – American Hustle
Alfonso Cuaron – Gravity
Alexander Payne – Nebraska
Steve McQueen – 12 Years A Slave
Martin Scorsese – The Wolf Of Wall Street

Best Picture
American Hustle
Captain Phillips
Dallas Buyers Club
Gravity
Her
Nebraska
Philomena
12 Years A Slave
The Wolf Of Wall Street
Best Actor
Christian Bale – American Hustle
Bruce Dern – Nebraska
Leonardo DiCaprio – The Wolf Of Wall Street
Chiwetel Ejiofor – 12 Years A Slave
Matthew McConaghuey – Dallas Buyers Club

Best Actress
Amy Adams – American Hustle
Cate Blanchett – Blue Jasmine
Sandra Bullock – Gravity
Judi Dench - Philomena
Meryl Streep – August: Osage County
Best Supporting Actor
Barkhad Abdi – Captain Phillips
Bradley Cooper – American Hustle
Michael Fassbender - 12 Years A Slave
Jonah Hill– The Wolf Of Wall Street
Jared Leto– Dallas Buyers Club

Best Supporting Actress
Sally Hawkins – Blue Jasmine
Jennifer Lawnrece - American Hustle
Lupita Nyong'o – 12 Years A Slave
Julia Roberts – August: Osage County
June Squibb – Nebraska
Best Animated Feature
The Croods
Despicable Me 2
Ernest & Celestine
Frozen
The Wind Rises


Best Documentary Feature
The Act Of Killing
Cutie And The Boxer
Dirty Wars
The Square
20 Feet From Stardom


Best Foreign Language Feature
The Broken Circle Breakdown
The Great Beauty
The Hunt
The Missing Picture
Omar
Best Original Song
Alone Yet Not Alone - Alone Yet Not Alone
Happy – Despicable Me 2
Let It Go – Frozen
The Moon Song – Her
Ordinary Love – Mandela: Long Walk To Freedom

Best Original Screenplay
Eric Singer & David O. Russell – American Hustle
Woody Allen – Blue Jasmine
Craig Borten & Melisa Wallack – Dallas Buyers Club
Spike Jonze – Her
Bob Nelson - Nebraska

Best Adapted Screenplay
Richard Linklater, Julie Delpy & Ethan Hawke – Before Midnight
Billy Ray – Captain Phillips
Steve Coogan & Jeff Pope – Philomena
John Ridley – 12 Years A Slave
Terence Winter – The Wolf Of Wall Street

Sinemadan çok felsefeye, anlatıdan çok düşünceye yaslanan bir film The Sunset Limited. HBO yapımı bu televizyon filminde yönetmen koltuğunda usta oyuncu Tommy Lee Jones otururken, aynı zamanda filmin iki karakterinden biri. Diğerini de yine usta oyuncu Samuel L. Jackson canlandırıyor. Bu ikisi yalnızca iki karakteri değil, iki karşıt dünya görüşünü de temsil ediyor. Film; Tanrı inancı ile nihilizm, umut ile karanlık, yaşama tutunma ile ölümü seçme arzusu arasında geçen uzun ve sarsıcı bir söz düellosunu içeriyor. 

Film, New York metrosunda geçen kritik bir anla başlıyor. White (Tommy Lee Jonas) adlı entelektüel bir üniversite profesörü, Sunset Limited adlı trenin önüne atlayarak intihar etmeye çalışırken, Black (Samuel L. Jackson) adlı eski bir mahkum tarafından kurtarılıyor. Black, White’ı yaşadığı mütevazı evine götürüyor ve burada neredeyse tamamı tek bir odada geçen uzun bir diyalog başlıyor.

White hayattan, insanlıktan ve anlam fikrinden tamamen umudunu kesmiş bir nihilist. Black ise Tanrı’yla kişisel bir deneyim yaşadığına inanan, hayatını inanç üzerine yeniden kurmuş dindar bir adam. Film boyunca bu iki karakter, yaşamın değerini, acının anlamını, Tanrı’nın varlığını ve insanın neden yaşamaya devam etmesi gerektiğini tartışıyor. Fiziksel bir çatışma yok, neredeyse oturdukları yerden bile kalkmıyorlar, film bütünüyle sözcükler üzerinden ilerliyor.

The Sunset Limited’in temel meselesi, yaşamın anlamı sorusudur. Film, bu soruya kesin bir yanıt sunmak yerine iki uç düşünceyi karşı karşıya getiriyor:

Black için hayat, Tanrı’nın bir armağanıdır. Acı çekmek bile yaşamaktan vazgeçmek için yeterli bir neden değildir.

White içinse kültür, sanat, edebiyat ve bilgi insanı kurtarmamış; tam tersine onu nihilizme sürüklemiştir. Ona göre insanlık tarihi, ilerlemenin değil, yıkımın hikayesidir.

Film bu noktada çarpıcı bir tartışma açıyor: İnanç mı insanı hayatta tutar, yoksa cehalet mi?
White’ın bakış açısına göre umut, gerçeği göremeyenlerin sığındığı bir yanılsamadır. Black’e göre ise umut olmadan yaşam zaten mümkün değildir. Film boyunca bu iki düşünce birbirini ikna etmeye çalışmadan, daha çok birbirini aşındırarak ilerliyor.


Film, görünürde dine yakın dursa da aslında son derece sert bir din eleştirisi içeriyor. Bu eleştiri doğrudan Tanrı’ya değil, dinin işlevine yönelik oluyor ama.White karakteri, Tanrı fikrini insanın anlamsızlığa karşı geliştirdiği bir savunma mekanizması olarak gördüğünden ona göre din:
Acının gerçek nedenleriyle yüzleşmeyi engeller
İnsanları pasif bir kabullenişe iter
Umut vaadiyle yaşamı katlanılabilir hale getirir ama değiştirmez

Black ise Tanrı’nın kanıtlanmasına ihtiyaç olmadığını savunurken inanç onun için mantıksal değil, deneyimsel bir meseledir. Ancak filmin finaline doğru White’ın nihilist monoloğu öylesine güçlüdür ki, Black’in inancı bile sarsılıyor. Tanrı’dan bir işaret beklediği sahne, filmin en çarpıcı anlarından biri ve şu soruyu açıkta bırakıyor: İnanç gerçekten Tanrı’dan mı gelir, yoksa insanın çaresizliğinden mi doğar?
Bu anlamda film, dini yüceltmekten çok, inancın kırılganlığını gözler önüne seren bir yapıda duruyor.


The Sunset Limited, ilgilisi olmayan için kolay izlenen ya da duygusal tatmin sunan bir film değil kesinlikle. Hikayesi ilerlemez, karakterler dönüşmez ve umutlu bir kapanış sunmaz. Ancak ilgilisine oldukça hitap eden ve tatmin eden de bir film. Cormac McCarthy’nin karamsar hikayesine sadık kalan film, ne inancı yüceltiyor ne nihilizmi kutsuyor. İzleyiciyi taraf seçmeye zorlamak yerine, her iki düşüncenin de ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Cevaplardan çok sorularla ilgilenen; sinemayı bir düşünce alanına dönüştüren, kimilerini rahatsız edici ama unutulması zor bir felsefi yüzleşme bu film.

86. Oscar adayları açıklandı. Listede 10 dalda aday gösterilen American Hustle ve Gravity filmlerini 9 dal ile 12 Years a Slave filmi takip ediyor. Ödüller 2 Mart'ta sahiplerini bulacak.




 David O. Russell geçen seneki filmi Silver Lining Playbook'tan sonra bu yıl da American Hustle filmi ile üstüste 2.kez Oscar'a aday gösterilirken; En İyi Kadın Oyuncu dalında Meryl Streep, 18.defa aday listesinde ismi gözüken oyuncu oldu. Geçmişte kazandığı 3 Oscar ödülü olduğunu da hatırlatalım.

En İyi Erkek Oyuncu dalında Tom Hanks'in olmaması ise şaşırtıcı gelen bir diğer nokta. Ödülü neyse de adaylığı hakeden bir oyunculuğu olduğu aşikardı.

Aday gösterilen filmlerdeki temaları ise ekonomi, terorizm, hayatta kalma mücadelesi olarak kategorize edebiliriz.

Adaylar ile Box Office (Gişe Hasılatı) arasında pek bir uyum yok. Adaylar arasında en fazla gelir getiren film 670milyon dolar ile Gravity filmi.

Best Director
David O. Russell – American Hustle
Alfonso Cuaron – Gravity
Alexander Payne – Nebraska
Steve McQueen – 12 Years A Slave
Martin Scorsese – The Wolf Of Wall Street

Best Picture
American Hustle
Captain Phillips
Dallas Buyers Club
Gravity
Her
Nebraska
Philomena
12 Years A Slave
The Wolf Of Wall Street
Best Actor
Christian Bale – American Hustle
Bruce Dern – Nebraska
Leonardo DiCaprio – The Wolf Of Wall Street
Chiwetel Ejiofor – 12 Years A Slave
Matthew McConaghuey – Dallas Buyers Club

Best Actress
Amy Adams – American Hustle
Cate Blanchett – Blue Jasmine
Sandra Bullock – Gravity
Judi Dench - Philomena
Meryl Streep – August: Osage County
Best Supporting Actor
Barkhad Abdi – Captain Phillips
Bradley Cooper – American Hustle
Michael Fassbender - 12 Years A Slave
Jonah Hill– The Wolf Of Wall Street
Jared Leto– Dallas Buyers Club

Best Supporting Actress
Sally Hawkins – Blue Jasmine
Jennifer Lawnrece - American Hustle
Lupita Nyong'o – 12 Years A Slave
Julia Roberts – August: Osage County
June Squibb – Nebraska
Best Animated Feature
The Croods
Despicable Me 2
Ernest & Celestine
Frozen
The Wind Rises


Best Documentary Feature
The Act Of Killing
Cutie And The Boxer
Dirty Wars
The Square
20 Feet From Stardom


Best Foreign Language Feature
The Broken Circle Breakdown
The Great Beauty
The Hunt
The Missing Picture
Omar
Best Original Song
Alone Yet Not Alone - Alone Yet Not Alone
Happy – Despicable Me 2
Let It Go – Frozen
The Moon Song – Her
Ordinary Love – Mandela: Long Walk To Freedom

Best Original Screenplay
Eric Singer & David O. Russell – American Hustle
Woody Allen – Blue Jasmine
Craig Borten & Melisa Wallack – Dallas Buyers Club
Spike Jonze – Her
Bob Nelson - Nebraska

Best Adapted Screenplay
Richard Linklater, Julie Delpy & Ethan Hawke – Before Midnight
Billy Ray – Captain Phillips
Steve Coogan & Jeff Pope – Philomena
John Ridley – 12 Years A Slave
Terence Winter – The Wolf Of Wall Street


Russell Crowe'un Nuh olmasını Cristian Bale görüyor ve bahsi arttırıp Musa oluyor.






Ridley Scott'ın yönettiği, Cristian Bale'in karşımıza Hz.Musa olarak çıkacağı Exodus filmi 2014 aralıkta vizyonda. Bu da filmden ilk kare.


Lars Von Trier'in cekmeyi hayal ettigi bir film turu vardir, bilenler bilir. Iste o ture en yakin olcude cektigi en sert filmi  Nymphomaniac 25 Aralik'ta vizyona giriyor bilgisini versem de umitlenmeyin. Bu filmin ulkemizde vizyona girmesi yok gibi.


Filmde oynayan oyunculardan bazilari : Charlotte Gainsbourg, Shia LaBeouf, Christian Slater, Willem Dafoe, Uma Thurman ve Udo Kier

Daha fazlasi icin; google it, youtube it and get it.


Çok tutan bir tiyatro eserinin sinemaya uyarlanmış hali bu film diye bir girizgah yapıp uzun uzadıya yazı yazmak mümkün ama fimi izlemeye gidenlerin genelde yarısında çıkmak istedikleri gibi, yazıyı da okuyanların yarısında bırakacağı bir kritik olur. Ondan vazcaydım. Kısa tutmaya gayret edeceğim. 

Bu filme bir erkeğin eşiyle, kız arkadaşıyla falan gitmesi abes olur. Kadınların pek seveceği türden bir film değil. Erkekler ise bazı yerlerine ve tespitlere güleceklerdir. O da filmin adında verilen mesaj itibarıyla erkek muhabbeti olduğundan. 

Bu eserin tiyatroda çok tutması doğal çünkü hikayenin doğasında tiyatroya uyum var. Sinema perdesinde, tek mekanda sanki oyuncuların yanına kamera konmuşcasına çekilmiş bir film. Oyunculuklar biraz değil bayağı abartı. Bağıra bağıra söylenen replikler ise tiyatrodan alışkanlık olsa gerek. Eğer bu bir tarzsa hiç tutmadım, belirteyim. 

Filmin gişe sayısını çok merak ediyorum. Aynı zamanda yarısında çıkanların ortalama sayısını da. Kadroyu görüp de filme koşa koşa giden çok olmuştur ama sonrası sıkıntı çıkartmıştır. Sonuna kadar izledim filmi. Uykum gelmedi belki, yahut çıkmak istemedim ancak film ne zaman toparlayacak diye bekledim. O da olmadı. Vakit kaybı diyerek insanların emeklerini hiçe saymak istemem ama bu yazıyı okuyup da hala filme gitmek isteyen olursa, gerekli uyarıları ben yaptım diyorum.

Kötü bir deneme olmuş. Keşke hep tiyatro eseri olarak kalsaymış. 

Her şehrin  diğer şehirlere nazaran öne çıkan ve insanları kendine çeken yönleri  vardır. Tarih için Roma’yı, eğlence için Amsterdam’ı, mimari için Floransa veya dinlenmek istiyorsanız da Ibiza gibi şehirleri seçersiniz. Bunların hepsi bir arada olsun isterseniz de halihazırda Barcelona var.

Katalan halkının şehri olan Barcelona günümüzde daha çok şehirle aynı adı taşıyan Barcelona kulübüyle özdeşleşmiş olsa da tarihi ve politik açıdan  bundan çok daha fazlasına tekabül eder. İspanya yönetim biçimiyle 17 özerk bölgeye ayrılmıştır ve Katalunya’nın başkenti Barcelona’dır. 1936-1939 yılları arasında süren  İspanya iç savaşı sırasında Madrid ile birlikte savaşın en önemli  cephelerinden biri Barcelona olmuştur. 

Avrupa’nın önde gelen şehirlerinden biri olan Barcelona’da şehir planlaması şehrin siluetini ve mimarisini bozmayacak bir düzene sahiptir. İspanya’nın en çok göç alan şehri özellikle Kuzey Afrikalı ve Hintli mültecilerin akınına uğramış bulunuyor. La Rambla caddesi boyunca kurulan restaurantların çoğunda Hintli ve Kuzey Afrikalı çalışanların yerel yemekleri yaptıklarını görebilirsiniz.

1.5 milyon insanın yaşadığı şehirde metronun 6 ana hat üzerinden çalışıyor olması sonucu pek trafiğe rastlamıyorsunuz. Öyle ki yerin altında bambaşka bir hayat olduğunu söyleyebiliriz. Metro ağının bu derece sıkı olması Barcelona’nın her köşesine en fazla 30 dakika içerisinde ulaşmanızı sağlıyor.


Metro ağının ana durağı da Passeig de Gracia’dır. Barcelona’daki havalanına metro ile ulaşımı da bu durak üzerinden sağlıyoruz.  El Prat Havaalanı iki ana bölümden oluşuyor ve bu iki bölüm arasında tren ve shuttle hizmeti sağlanıyor. Ryanair’in Barcelona’da etkin bir rolü olması da Avrupa’nın bilumum bölgesinden şehre ucuz tarifelerle ulaşım gerçekleştirmemizi sağlıyor. Roma’dan 20 Euro gibi bir ücretle Barcelona’ya ulaşılabilir.

Şehrin mimarisine de Antoni Gaudi’nin sıradışı mimari aklı ve becerisinin değmiş olması da turistlerin şehre rağbet etmesinin bir diğer nedeni olarak gösterilebilir. La Sagrada Familia üzerine 40 yılı aşkın bir süre çalışan Gaudi eserin sadece bir kulesi tamamlanmış iken La Sagrada Familia’nın önünde bir tramvayın altında kalarak yaşamını yitirmiştir. La Sagrada Familia’nın halen yapımı devam etmektedir ve finansman da yerel halkın desteği üzerinden sağlanıyor. Gaudi’nin notlarına sadık kalınarak yapılan planlamalara göre de öngörülen bitiş tarihi 2026’dır. Devasa bir yapı olması ve kullanılan taşların ve malzemelerin el yapımı olması nedeniyle de turistlerin büyük bir ilgisi vardır. 


Ayrıca Gaudi, Eusebi Guell adlı sanayicinin desteğini alarak Palau de Guell ve Park de Guell eserlerini de yapmıştır. Diğer önemli eserleri ise La Casa Mila ve Battlo evidir.  Özellikle Park de Guell, Barcelona’nın tepe noktalarından Natural Park’in yanına yapılmıştır ve büyük bir alanı kaplamaktadır. Şehrin tamamına hakim bir manzaraya sahiptir. Park de Guell’de görülen benzersiz mimari ve kertenkele şehrin bir nevi sembolü olmuş durumda.


Şehrin geri kalan mimarisinde de Gotik akımın izlerini görüyoruz. Özellikle de şehrin en önemli caddesi olan La Rambla ile Laietana arasında varolan Barri Gotic (Gotik Köşe) bölgesi gotik mimarinin izlerini taşır. La Rambla caddesi üzerinde sıralanan her ara sokağın da açıldığı farklı köşeler ve cezbedici mekanlar vardır. Cadde üzerinde sıralanan sokaklarda şehrin en iyi meyve ve et satıcılarına rastlayabilirsiniz. Ayrıca birbirinden farklı yapılarda publar da bu cadde üzerindeki ara sokaklarda yeralır. Cadde geniş ve sahile uzanan yapısı ile turistlerin ve satıcıların her saat doldurduğu bir alan olma özelliğine sahiptir. Caddenin sonuna geldiğinizde ise La Barcelonata bölgesi ve Akdeniz suları sizi karşılıyor olacaktır. Kasım ayı içerisinde orada bulunmuş olmama rağmen sahili oldukça temiz diyebilirim. Sahilin özellikle şehrin en önemli caddesinin bitiminde merkezi bir konumda olması ve kumsal şeridinin de  güneşlenmeye ve denize girmeye elverişli uzunlukta olmasıyla halkın yaz aylarında sahili doldurduğunu düşünmek zor olmasa gerek.


Mimaride olduğu kadar sanat alanında da önemli isimlerin durak noktası Barcelona olmuştur.  Salvador Dali, sürrealizmin babasıdır. Eserlerindeki çarpıcı ve gerçeküstü imgelemelerle ün kazanmıştır. Ayrıca Picasso da resim eğitimini bu şehirde almıştır ve her iki ressamın da adlarını taşıyan müzelere turistlerin oldukça yoğun ilgisi mevcut. İç Savaş döneminde George Orwell ve Ernest Hemingway gibi önemli yazarlar da Cumhuriyetçilerin saflarında savaşa katılmıştır. Özellikle Katalan saflarında savaşan George Orwell’ın savaş sırasında yazmış olduğu “Katalonya’ya Selam” adlı bir eseri de bulunmaktadır.               

Barcelona’da yemek kültürü de bir hayli gelişmiştir. Anavatanı Valencia olan Paella yemeği her restaurantın menüsünde vardır. Safranlı pilavın içine konulan 7 ayrı çeşit deniz mahsulünün tavada pişirilerek servis edilmesinden oluşan Paella oldukça leziz ve ağır bir yemektir. Ayrıca restaurantlarda ve publarda bulabileceğiniz mezelerin genel adı da Tapas’tır. Bir çok farklı lezzette Tapas çeşidi bulunmaktadır. İspanyolların yerel içkileri olan Sangria da Barcelona seyahati sırasında denenmesi gereken lezzetlerden biridir. Şarap, meyve parçacıkları ve soda’nın bileşiminden oluşan bu içkiye de Barcelona’da her mekanda rastlayabilirsiniz.



Yazının başında belirttiğimiz gibi Barcelona şehriyle aynı ismi taşıyan Barcelona Kulübü,  katalan halkı için bir gurur kaynağıdır. İç savaş sırasında direnişin de bir ayağı olan kulüp sonrasında İspanya’da ve Avrupa’da kazandığı başarılarla adından sıkça söz ettirmiştir. Kulübün stadı olan Nou Camp futbola ilgi duyan turistlerin şehir haritasında es geçmedikleri bir nokta olmuştur. Öyle ki Katalan halkına aitliği ile futboldan çok öte sembolik bir anlam taşıyan kulübün mottosu da “ Bir kulüpten daha ötesi” anlamını taşır.  Kulübün müzesi de görülmesi gereken yerlerden.


Şehirle ilgili dikkat edilmesi en önemli noktalardan biri de her metropol gibi Barcelona’da da sık sık turistlerin hırsızlık olaylarıyla karşılaştığıdır. Yardım amacıyla dahi yanınıza yaklaşan kişilere güvenmemek sizi her zaman tetikte ve güvende tutar.

Eğer zamanınız varsa ve kendinize bir rota arıyorsanız Barcelona mutlaka haritada işaretleyeceğiniz noktaların başında gelmeli. Şehrin atmosferi her daim kendinizi oraya ait hissetmenizi sağlıyor.

İpuçları ve Tavsiyeler ;

Şehri dolaşmak için en uygun ulaşım aracı metro. Birkaç günlük kombine metro bileti almak daha avantajlı ama bileti aldığınız saate dikkat edin zira günün son dakikalarında aldığınız bilet o günü de kapsıyor.

Eğer bira içmeyi seviyorsanız mutlaka Katalan birası olan Estrella Dam birasını deneyin. Hem ucuz hem de içtiğiniz bir çok biradan daha güzel.


La Ramblas caddesi üzerindeki  Mercat de la Boqueria Barcelona’daki en ünlü manavdır. Uğramanız tavsiye olunur.

Passeig de Garcia yakınlarındaki Garcia bölgesine de uğramadan geçmeyin. Küçük caddeler, güzel yemek ve alışveriş alanları mevcut.


Eğer Akdeniz’e kıyısı olan bu güzel şehirde deniz mahsullerini tatmak istiyorsanız da La Barcelonata’da aradığınızı bulacaksınız.

Taksim’in arka sokakları nasıl ki Tarlabaşına açılıyor ise Barcelona’da La Ramblas’ın sol tarafında El Raval bölgesi bulunuyor.  Eskiden gasp ve cinayet fazla olmasına rağmen son dönemlerde daha tekin bir yer haline gelmiştir. Hatta bu bölgede Anatolia adında bir Türk restaurantı da bulmak mevcut. Demli çaya hasret kalırsanız uğramadan geçmeyin.

Barcelona’da iken Guia del Ocio adlı gazeteyi alırsanız Barcelona’da bulunduğunuz dönemde varolan kültürel organizasyonlarla, eğlenebileceğiniz mekanlara ait bilgileri bulabilirsiniz.

Barcelona ile ilgili Eserler:
İzlenesi:
Vicky Cristina Barcelona, Woody Allen
Biutiful, Alejandro Gonzelez Inarritu
Land and Freedom, Ken Loach

Okunası:
Carlos Ruiz Zafon – The Shadow of The Wind
George Orwell –Homage to Catalonia
Jeremy Holland- From Barcelona

Dinlenesi:
Manu Chao – Rumba De Barcelona
Freddie Mercury / Montserrat Caballe –Barcelona
Brazzaville – Barcelona

Sevilen ama kisa suren Ingiliz dizisi IT Crowd, final bolumu yapmak icin yeniden bir araya geliyor. Final bolumunun Eylul ayinin sonunda Ingiliz televizyon kanali Channel 4'da yayinlanmasi planlaniyor. 
Heyecanla bekliyoruz...


Amerikan sineması alışıktır Avrupa'da ya da Asya'da yapılmış ve başarılı olmuş filmleri kendi yapımcılarıyla tekrar çekmeye. Haneke gibi bazı yönetmenler buna müsade etmeden "ingilizcesi çekilecekse de ben çekerim" tribine girerler. Bu seferki yeni yapımın yönetmeni Inside Man filminin yönetmeni Spike Lee. 



Filmin başrolünde ise Josh Brolin var. Ki şimdiden filmi güzelleştiren en büyük etken. Yoksa Oldboy gibi bir filmin Amerikan kültürünce uyarlanması hiç çekilmez olabilirdi. Oldboy'u diğer uyarlamalardan ayrı tutmamın sebebi ise üslubu. Sahne çevirisi yapmaya benzemez üslup çevirisi yapmak. Ama bunu da iyi yapan ya da yapmaya çalışan bir Quentin Tarantino örneği de var. Zaten biraz daha beklenseydi ve Oldboy hafızalardan silinmiş olsaydı bu filmi garanti Tarantino çekerdi. Uzaktakini alıp yakına getirmek... Tam Tarantino'nun kalemi.








Filmde, Josh Brolin'in kızını Olsen ikizlerinin kardesi Elizabeth Olsen oynuyor.



Yeni Oldboy Kasım sonunda sinemalarda...











Samuel L. Jackson Silhouettes by Steve Garcia