Bazı yönetmen ve oyuncular vardır ki filmlerini aylar öncesinden takibe almaya başlarım. Bu listemdeki oyunculardan biri de; Michael Shannon.


İzlediğim her bir filminde beni kendine hayran bırakmayı başarabilmiştir. Bu sene Ekim ayında gösterime girecek olan Take Shelter filminde de hem bir koca, hem de bir baba rolünde. Ve kısmen dışarda ama aslen kendi içinde yaşadığı kıyameti ve yaklaşan fırtınayı bu sevdiklerinden uzak tutmayı isteyen bir figüre bürünmüş vaziyette. Yönetmen Jeff Nichols'ın Michael Shannon ile ikinci çalışması. Ki zaten yönetmenin de iki filmi bulunmakta. ilk filmi Shotgun Stories festivallerce ödüllendirilmişti. Take Shelter da boş geçmeyecek diye bekliyorum, bekleyip göreceğiz.

Take Shelter - Ekim 2011 de sinemalarda.
Fragmanı için tıklayın.


Altın Palmiye ödülü için yarışan Melankolia filminin tanıtım toplasındaki konuşmasında hafif mizahi, biraz şakavari ama bana kalırsa biraz içten duygularla nazi sempatisi olduğunu açıklamıştı.


"Hitler'i anlıyorum. 2. dünya savaşında yaptıklarını benimsemiyorum ama onu iyi anlıyorum. Yahudilere karşı değilim. Yahudileri seviyorum ama çok değil. Çünkü israil tam bir dert. "
dedikten sonra "bu cümleleri nasıl toparlayağım şimdi" deyip hafif bir pişmanlık sunduysa da festival yönetimi biletini kesti. Lars von Trier'in kendisi gönderilse de filmi hala Altın Palmiyeye aday. Toplantıdan önce favoriler arasında olan filmin artık ödül alamayacağına kesin gözüyle bakılsa da ben jürinin yine bir dik başlılık gösterip filme hakettiği gibi yaklaşacağını düşünüyorum. En azından istiyorum.

Benzeri olay geçenlerde ülkemizde yaşanmıştı. Benzeri diyorum çünkü bizdeki olayda direkt yaptırım söz konusu olmamıştı. Irkçı ve türk düşmanı ilan edilen Kusturica ülkeyi terke zorlanmıştı. Yönetimden gelen bir karar değildi, bu kendi isteğiydi. Kusturica olayına taraf yaklaşanlar Trier için neler diyecekler merak ediyorum.

ve blogumuzun koyu Trier'cisi ealtürk'ün yorumunu da :)

Ve ilgili basın toplantısının videosu

Uzun süredir yazmıyordum. Yakında geliyorum.

-Nerde kalmıştık? heeh.

"what kind of film do you like?


Travis'ten hepinize saygılar !

Bilinmeyen Sinemalar Film Festivali, Türkiye’nin evsahipliğinde Dışişleri Bakanlığı’nın İstanbul’da düzenlediği 4. Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı kapsamında yapılıyor. Sözkonusu ülkeler, Birleşmiş Milletler bünyesinde bulunan ve kişibaşına düşen milli geliri 750 doların altında bulunan, öncelikle ekonomik azgelişmişlik kıstası gözetilerek sınıflandırılmış “En Az Gelişmiş Ülkeler” kategorisinde sayılmaktadır.

Bu ülkelerin dünyadaki dağılımına baktığımızda, toplam 48 ülkenin 33’ü Afrika, 14’ü Asya, 1’i de Amerika’da bulunuyor:

AFRİKA
Angola, Benin, Burkina Faso, Burundi, Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti, Komor Adaları, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Cibuti, Ekvator Ginesi, Eritre, Etyopya, Gambia, Gine, Gine-Bissau, Lesotho, Liberya, Malavi, Madagaskar, Mali, Moritanya, Mozambik, Nijer, Ruanda, Sao Tome ve Principe, Senegal, Sierre Leone, Somali, Sudan, Togo, Uganda, Birleşik Tanzanya Cumhuriyeti, Zambia



ASYA

Afganistan, Bengaldeş, Yemen, Bhutan, Kamboçya, Kiribati, Laos Demokratik Halk Cumhuriyeti, Myanmar, Nepal, Samoa, Solomon Adaları, Doğu Timor, Tuvalu, Vanuatu

AMERİKALAR

Haiti

Ekonomik azgelişmişlik sözkonusu ülkelerin sosyal hayatı için belirleyici bir konum olsa da, bu ülkelerin kültürel konumları için aynı tanımlamayı yapmak pek de mümkün değildir. O coğrafyalarda yaşayan toplumların tarihi geçmişlerine bakıldığında, bir kısmının medeniyetler havzası içinde bulunduğu ve genelde medeniyetin gelişmesine katıldıkları görülecektir. Kendi tarihi gelişimleri içinde ortaya çıkan dış tehditler veya iç karışıklıklarla, son ikiyüz yıldaki sömürgeleştirme hareketleriyle doğan istikrarsız sosyal yapılar bu toplumların bugünkü durumlarında önemli etkenler olmuşlardır.

Yaptığımız seçkiyle Burkina Faso’dan Nepal’e, Bengaldeş’ten Moritanya’ya, Senegal’den Bhutan’a, Mali’den Kamboçya’ya geniş bir coğrafyada sinemanın sınır tanımayan görsel alanında dolaşacak, dünyanın bu yörelerinden farkına varamadığımız kültürel ışıltılarla donanacak, tarihin derinliklerinden gelen yansımalarla modern hayatın getirdiği tedirginlikleri, açmazları, problemleri, hüzün ve coşkuyu beyazperdenin büyülü dünyasında temaşa edeceğiz.

Bilinmeyen Sinemalar Film Festivali Avea'nın kurumsal, TRT'nin resmi tanıtım sponsorluğunda gerçekleştirilmektedir.

36 filmin gösterileceği festivalde Toplumsal Hafıza, Güncelin İzinde, Belgesel Gözü, Panorama, Derin Bakış olmak üzere beş ana bölüm yer alıyor.

Filmler, Beyoğlu Sineması, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi ve Kadıköy Moda Sineması’nda ücretsiz olarak takip edilebilir.

Festival'de gösterimi yapılacak olan filmlerle ilgili daha fazla bilgiye festivalin sitesinden ulaşabilirsiniz.

Bahman Ghobadi ismi sinemaseverler için ”Kaplumbağalar da Uçar” filmiyle akıllara kazınmıştır. Kürt yönetmen sinemaya adım attığı ilk andan itibaren sinemayı düşüncelerini sunma açısından bir araç olarak kullanmıştır. Son filmi “Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor” haricindeki tüm filmlerini Kürt kültürünü uluslararası arenada tanıtmak ve Kürtlerin kendi topraklarında mülteci olarak yaşamalarına dikkat çekmeyi istemiştir. Kendisiyle yapılmış olan bir söyleşide bu konuyla ilgili ;

“İran filmlerine benzer filmler yapmak istemiyorum. Benim tarzım farklı ve bunu filmlerimde gösteriyorum. Ben Kürt sineması olarak adlandırılabilecek filmler yapmak istiyorum. Ki bu sinema temek özelliklerini Kürtlerin hayatıyla kültüründen alır. Senaryoyu ve filmlerimi kurgularken kompozisyon olarak Kürtlerin hayatını gerçekçi olarak yansıtmaya çalışıyorum.”

Sınırsızlık

Bahman Ghobadi Kürtlerle ilgili çekmiş olduğu her filmde öncelikle sınır sorununa değinir. Sarhoş Atlar Zamanı filminde İran-Irak sınırında yaşayan Kürtlerin kaçakçılık yaparak geçimlerini sürdürmelerini ve yaşamlarını ikame ettirebilmek adına yaşadıkları sorunu ön plana taşımıştır. Aynı dili konuşan, benzer hayatlara sahip olan İran ve Irak Kürtlerinin sınıra rağmen bağlarını koparmamış olmalarını ve evlilik de dahil olmak üzere ticareti aralarında yapıyor olmaları filmin ana bileşenidir. Bir diğer filmi “Anavatanımın Şarkıları” filminde de önemli bir kürt şarkıcı olan Mirza ve oğullarının Irak-İran arasındaki sınırında yaşadıkları ve birlikte Mirza’nın eski eşi Hanareh’i aramaları konu edilir. Sınırı dağlar üzerinden kaçak yollardan aşmaları ve Mirza’nın Hanareh’in kızı olan Sinoreh’i sırtında taşıyarak sınırı geçmesi filmin son karesini oluşturur. Zira Sinoreh Kürtçe “Sınır” anlamına gelmektedir. Her iki filmin son karesini karlı dağlarda dikenli tellerden oluşan yapay sınır oluşturur. Sınırsızlığa ithaf edilen bu kareler Ghobadi sinemasında eleştirel anlamda önemli yer tutar.

Yönetmenin en çok ses getirmiş olan filmi “Kaplumbağalar da Uçar” Irak’ın Türkiye’ye yakın bir sınır kasabasında mülteci olarak yaşayan Kürtleri anlatır. Sınır olgusuyla ilgili olarak en önemli diyalog bu filmde geçmektedir. Köyün yaşlısı ile filmin önemli karakterlerinden Satelite arasında geçen diyalogda;

Kak İsmail:Bu köyde sadece otuz hane var.

Satelite: Karşı yamaçtaki evler ne oluyor?

Kak İsmail: Onlar artık Türkiye’de.Bizi ayırdılar,bazı evler sınırın öbür tarafında şimdi.

Satelite:Senin eşin öbür taraftandı, değil mi? Şimdi birer yabancısınız.

Kak İsmail: Bizi ayırdılar.

Ayrıca sınırın diğer tarafındaki Türk askerleriyle dalga geçmek ve yanındaki ağlayan küçük çocuğu neşelendirmek adına mayında kaybettiği bacağını Türk askerlerine silah olarak sallayan Kürt çocuğun sınır olgusuna tepkisi beyazperdeye yansır. Ghobadi’nin diğer bir filmi Yarım Ay filminde ise ünlü bir kürt şarkıcı olan Mamo ve oğullarının konser vermek için Irak Kürdistan’ına gitmelerini konu edinir. Bu yolculuk boyunca yaşadıkları sıkıntılar, sınır olgusunun Kürt halkı için ne anlama geldiğini vurgular. Zira çıkarılan yapay sorunlar nedeniyle yollarda geçirilen günler ve kaçak yollardan sınırı aşmaya çalışmaları Mamo’nun sınırda can vermesine neden olur. Aynı zamanda Yarım Ay filmi bölücü bir film damgası yediği için İran Sinemalarında yasaklanmıştır.

Mayınlar ve Bombalar

Ghobadi’nin filmlerinde en çok veryansın ettiği konulardan biri de mayınların varlığıdır. Zira Ortadoğu’da yaşayan 40 milyon civarı Kürdün canını en çok mayınlar acıtmıştır. Sarhoş Atlar Zamanı filminde kaçakçılık yapan babasının sınırda mayına basarak ölmesi sonucu Eyüp’ün ailenin reisi olması filmin hikayesini oluşturuyordu. Filmde geçen bir diyalogda mayınlarla ilgili;

Eyüp: Toprağın var mı?

Rebwar: Evet çok.

Eyüp:Neden ekip biçmiyorsun o zaman?

Rebwar: Her tarafta mayın var.

Eyüp: Toprağından çıkarıp atamaz mısın?

Rebwar: Hayal edebileceğinden çok fazla.

Anavatanımın Şarkıları filminde ise Halepçe katliamı sonrası Kürtlerin Irak’tan kaçışı filmin arkaplanını oluşturur.Film boyunca uçakların havada süzülmesi ve bombalanan köylerden kalıntılar, Kürtlerin bu illetten ne kadar çok çektiğine dikkat çeker. Mirza ve oğulları yolculukları boyunca mülteci kamplarını ziyaret eder ve her birinde farklı dramlar vardır. Ebeveynlerini kaybetmiş olan çocukların kaldığı bir kampta öğretmen ve öğrenci arasında geçen diyalogda;

Öğrenci: Bomba nedir?

Öğretmen: Evimizi yıkan şey.

Öğretmen bu cevabı verdiği anda arkaplanda bombalama sesleri yükselmektedir ve sonraki sahnede çocuklar kağıttan uçakları dağın yamacından gökyüzüne doğru uçurur.

Kaplumbağalar da Uçar filminde ise sınır kasabasında yaşayan, ebeveynlerini kaybetmiş olan Kürt çocuklarının mayın toplayarak hayatta kalma çabaları ekrana yansıtılır. Bir çoğunun ailesinin ölümüne neden olan mayınlardan bu çocukların ekmek paralarını çıkarmaları oldukça ironiktir. Zira mayın toplayan çocukların bir kısmı mayınlar yüzünden sakat kalmıştır. Buna rağmen yokluktan dolayı mayın toplamaya devam etmektedirler.Ayrıca Saddam sonrası bölgede çekilen ilk film olması nedeniyle de Amerikan tankları ile karaborsada satılmaya çalışılan silahlar filme eşlik eder.

Dilin ve Müziğin Önemi

Ghobadi Kürt toplumunu anlattığı her filminde Kürtçe’yi filmin dili olarak kullanmıştır. Bunda İran sinemasının kısıtlamasının olmaması da büyük etken oluşturmuştur. Zira geçmiş yıllarda Kürt yönetmen Yılmaz Güney yasal sorunlardan dolayı filmlerini Türkçe çekmiştir. Ghobadi sinemasına kadar olan dönemde Kürtleri konu alan çok az sayıda film Kürtçe çekilmiştir.Ghobadi’nin ilk amacı bunu kırmak ve sinema platformunda Kürtçeyi kullanılan bir dil haline getirmek idi. Zira genel anlamda Kürtlerin dillerini kullanabilecekleri bir alan yoktur.

Filmlerinde Irak ve İran Kürdistan’ındaki bölgelerde halkların aynı dili konuşuyor olmaları mühimdir. Zira Ghobadi dili kullanarak sınırsızlığı dile getirmeye çalışmıştır. Ayrıca yol filmlerine sıklık vererek kürt toplumunun nasıl yaşadıklarına dair bir fikir oluşturmaya çalışan Ghobadi bu yol filmlerinde müzisyenlik yapan Kürtlere yoğunlaşarak Kürt müziğinin de tanıtımını yapmıştır. Anavatanımın Şarkıları ve Yarım Ay filmleri Kürtçe şarkılarla bezenmiştir. Özellikle Anavatanımın Şarkıları filminde bomba seslerini müziğin içine işleyerek Kürtlerin yaşadıkları dramı yaşamlarına işlemiş olmalarına vurgu yapmıştır. Bu dört filmiyle Ghobadi Kürt toplumunu ve yaşamlarını her yönüyle beyazperdeye taşımıştır.

Ghobadi şuanda İran’da film çekmesi yasaklanmış bir isim."Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor" filmini çekerken çekim izni alamaması ve film İran sinemalarında yasaklanmış olması nedeniyle filmi internete sürmüştür. Film İran’da Rock,Rap vb. müziklerle uğraşan başarılı gençleri konu almaktadır. Bahman bu filmiyle de farklı bir duyarlılık örneği sergilemektedir. Zira film belgesel modundadır ve gençlerin yaşadığı sorunlar birebir yansıtılmıştır. Film sonrası gençlerden bazılarının hak ettiği değeri bulması filmin ve Bahman’ın sağlamış olduğu başarının eseridir.

Ayrıca Bahman Ghobadi ile ilgili olarak son söyleyebileceğimiz şey ise İran’da yasaklı olması ve Cannes film Festivalinde ödül almış olması bizlere yıllar önce Cannes Film Festivalinde ödül alan bir başka Kürt yönetmeni hatırlattığıdır. Tek dileğimiz ise; kaderi benzemesin, vatansızlık zor iştir.



Kült filmlerin Fransız yönetmeni Jean Pierre Jeunet battaniye gibi hikâyeler anlatır; insanı saran, ısıtan, dünyadan koparan ve yeni bir dünya kurgulatmak için alan yaratan hikâyeler… Orada battaniyenin altında insan, kendini ve hayatı daha önce hiç bakmadığı bir perspektiften görür. Parmak izinin, tüylerinin, teninin kokusunun ve kalp atışlarının ahenkli sesinin farkına varır.

Afişler, yosunlu duvarlar, loş odalar, neon ışıklar, turuncu akşamüzerleri, sararmış porselenler, tekinsiz borular, çinko kaplar, tuhaf insanlar, abartılı mimikler, sudan bahaneler, pantolon askıları, kapı zilleri, ıslak sokaklar, televizyon antenleri, makarna süzgeçleri, gözlükler, hırkalar, bozuk paralar, mekanik oyuncaklar, paslanmış tenekeler, yapraklar, gazete kâğıtları, mazgallar, düğmeler, posta kutuları, baloncuklar, parklar, çöp tenekeleri, hayvanlar, bulutlar… Bir Jeunet filmi, hem en kuytu ayrıntıların hem de kesintisiz bütünlüğün ifadesidir. Müzik, renkler ve devinim tekinsiz bir uyum içindedir. Nevi şahsına münhasır karakterler, muğlâk ilişkiler ve şaşırtıcı yazgılar bir girdap gibi izleyiciyi hikâyenin içine çeker. Battaniyenin altındaki âlem o kadar caziptir ki insan içinde yaşadığını sandığı yavan dünyaya yabancılaşır.



Şarküteri (Delicatessen)

Julie: - Bir Köstebek kadar körüm. Her şey sisli…

Louison: ­­- İçinde kaybolabilirim.

Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro imzalı, 1991 Fransa yapımı bir kara komedi olan Şarküteri’nin esrarengiz rengi kirli turuncu. Hikâye, bilinmeyen bir zamanda epeyce tanıdık bir savaş sonrasının bulanık, harap ve lanetli atmosferinde geçiyor. Ruhen de oldukça rutubetli ve kokuşmuş bir apartmanda var olmayı başarabilmiş bir aşkın, insan etiyle beslenen canavarlığa karşı mücadelesini anlatıyor.

Eski bir sirk çalışanı olan Louison’un apartmana taşınması ve apartmanın alt katındaki kasabın kızıyla birbirlerine âşık olmaları olayları tetikliyor. İnsan eti satan kasabın yeni kurbanının Louison olduğunu bilen Julie, buna engel olmak için yer altı vejetaryenlerinden yardım istiyor. Julie ve Loison’un giriştiği bu mücadele apartmanın yapısını tümden değiştirecek bir zaferle sonuçlanıyor.

Kayıp Çocuklar Şehri (La Cite des Enfants Perdus)

One: - Miette daha çok küçük.

Miette: - Bu yaşananlar kadar değil.

Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro imzalı 1995 yapımı bir fantastik film olan Kayıp çocuklar Şehri’nin ürpertici rengi yeşil. Paslı bir liman kenti ve liman açıklarında denize inşa edilmiş bir platform arasında gidip gelen filmde ham yetişkinler ve olgun çocuklar arasındaki ilişkiler ironik bir biçimde gözler önüne seriliyor.

Hikâye çılgın bir bilim adamı tarafından imal edilen ancak rüya görme yeteneği olmayan kötü kalpli Krank’ın, Tekgözler çetesine rüyalarını çalmak üzere kaçırttığı çocukların arasına Denree’nin de karışması ile başlıyor. Sokak gösterileri yapan eski denizci One kardeşi Denree’yi kaçıranların peşine düşüyor ve çocuk hırsızlık çetesinin gözde elemanı Miette ile yolları kesişiyor. Miette ve One arasındaki bağ serüvenleri boyunca kuvvetlenirken, filmin bunaltıcı atmosferi sonunda dağılıyor ve Denree ile diğer çocuklar kurtuluyor.



Amélie (Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain)

Nino’yu uyaran çocuk:- Parmak gökyüzünü gösterdiğinde yalnızca aptallar parmağa bakar.

Jean-Pierre Jeunet imzalı 2001 Fransız yapımı romantik komedi filmi olan Amélie’nin lirik rengi kırmızı. Film çocukluk, yetişkinlik, kent, yalnızlık, arkadaşlık, aşk, mutluluk ve alışkanlık kavramlarını irdeleyen modern bir Jeunet masalı. Filmde Jeunet’nin diğer filmlerindeki gerçeküstü atmosfer modern Paris sokaklarına taşınıyor.

Yönetmeni kitlelerle buluşturan filmin yolculuğu, küçük apartman dairesinde yalnız yaşayan Amélie’nin bir akşam banyosunda yıllar öncesinden kalma bir kutu bulmasıyla başlıyor. Amélie bu kutunun sahibini buluyor ve etrafındaki diğer insanlara da benzer iyilikler yapmaya, onların hayatlarını da küçük dokunuşlarla güzelleştirmeye karar veriyor. O bu bambaşka işlerle uğraşırken hiç hesaba katmadığı bir şey oluyor ve en az kendisi kadar bambaşka olan Nino’ya aşık oluyor. Başkalarının hayatlarını değiştirmekteki ustalığı kendisininki için göstermesi pek o kadar kolay olmasa da, kristal adam Raymond’un itici gücüyle sonunda Nino’nun kollarında umutla gülümseyebilmeyi başarıyor.

Kayıp Nişanlı (Un Long Dimanche de Fiançailles)

Mathilde: - Savaş asla adil değildir.

Jean-Pierre Jeunet imzalı 2004 Fransa ve ABD ortak yapımı olan ve Sebastien Japrisot'nun aynı isimli romanından sinemaya uyarlanan filmin dokunaklı rengi mavi. Film savaş, acı, aşk, umut ve azim üzerine kurulmuş dramatik bir arayış hikâyesi…

Hikâyenin başkahramanı küçük yaşta anne ve babasını kaybeden Mathilde. Amcası ile yaşayan Mathilde çocukluk yıllarından beri sevdiği nişanlısı Manech’in I. Dünya Savaşı’ndan dönmeyişini kabul edemiyor. Geçirdiği çocuk felcinin bedenindeki kötü etkilerine aldırmaksızın bir avcı gibi nişanlısının izini sürüyor. Bu süreçte savaşın insanlar ve hayatlar üzerindeki etkilerine şahit oluyor. Azmin zaferi filmin sonunda geliyor ve Mathilde hafızasını kaybeden Manech’i buluyor.

Micmacs (Micmacs à Tire-Larigot)

Tambouille: - Silahlarla uğraşanların sonu kötü olur.

Jean-Pierre Jeunet imzalı 2009 Belçika Fransa ortak yapımı komedi filmi olan Micmacs’ın vurucu rengi sarı. Film silahlanmaya ve modern tiranlara yönelik eleştirisini mizah yönü ağır basan bir hikaye üzerinden yapıyor.

Hikaye babasını küçük yaşta silahlar yüzünden kaybetmiş, bir de üstüne üstlük bir kaza kurşununu ömrünce kafasında taşımaya mahkum edilmiş bir yetim olan Bazil ve kent atıklarından kendilerine yeni bir dünya kurmuş olan birbirinden acayip arkadaşının bir araya gelmesi ile başlıyor. Bu enteresan ekip birlikte silah tüccarlarından intikam almaya karar veriyorlar. Kafadarlar yaptıkları şahane planlar ve biraz da talihlerinin yaver gitmesi ile silah fabrikalarına zarar vermeyi ve silah tüccarlarının itibarlarını iki paralık etmeyi başarıyorlar.


Konuk Yazar : Özgür Ceren Can

http://ocerencan.blogspot.com/


"İnsanlar filmlere yönetmen olduğunda başka,eleştirmen olduğunda başka bir gözle bakıyor.Mesela Yurttaş Kane'i her zaman sevmiş olmama rağmen,onu kariyerimin farklı aşamalarında farklı biçimlerde sevdim.Bir eleştirmen olarak izlediğimde,özellikle hikayenin anlatılma biçimine hayran kaldım...Yönetmen olarak teknikle daha fazla ilgiliydim...Sıradan bir izleyici gibi davranılınc film bir ilaçmış gibi kullanılır:İzleyici hareketle büyülenir ve seyrettiğini analiz etmeye çalışmaz.Öte yandan,bir eleştirmen onbeş satırda film özeti çıkarmak zorundadır.Bu da insanı filmin yapısını kavrayıp beğenisini mantıklı cümlelerle ifade etmeye zorlar."


Ünlü fransız yönetmen François Truffaut yapımlara farklı gözlerden baktığıyla ilgili bir eleştiriye cevap verirken.

*Agora kitaplığından çıkmış olan François Truffaut adlı eserden alıntılanmıştır.


"Ben artık eski ben değilim." Ernesto Guavera

23 yaşındaki Ernesto Guevera de la Serna tıp okulundan cüzzam uzmanı olarak mezun olmak üzeredir ve biyokimyager olan arkadaşı Alberto Granada ile onun 30. doğumgününü kutlamak için Latin Amerika'nın içlerine doğru bir motosiklet yolculuğuna çıkarlar. 4 Ocak 1952 yılında başladıkları bu yolculuk esnasında yaşadıkları her ikisini de etkiler ama Ernesto'yu dünyadaki haksızlıklar üzerine daha fazla düşünmeye iter.

Filmin başında ve sonunda da belirtildiği gibi, bu film büyük eylemleri açıklayan bir öykü değil. Dünya politik tarihinde var olmuş çok önemli bir insanın, hayata bakışını oluşturmaya başladığı, yaşamının önemli bir kesitini içine alan bir yolculuğu anlatıyor. Nasıl oluyor da, filmin başında Alberto'nun şaka yollu söylediği "silahlı devrim yapalım" sözüne karşı çıkmışken, yolculuğun sonunda apayrı bir yola gidişinin sebeplerini anlamamızı sağlıyor. Her değerli yolculukta olduğu gibi fiziksel olmasının yanı sıra içsel bir yolculuk da anlatılıyor. Filmin ilk kırk dakikasında içsel olarak bir değişim yaşanmıyor (bunun için de filmin içine girmek oldukça uzun sürüyor) Lorca ve Neruda şiirleri eşliğinde açlık, hava ve doğa ile mücadelelerini, motorları La Poderosa'nın sık sık bozulmasını izliyoruz. Bu süre, yolculuk güzergâhını anlatma amacı ile fazlaca uzun olmasına rağmen karakterleri başlarından geçenler aracılığı ile tanıdığımız bir bölüm. Alberto daha tatlı dilli ve çıkarlarına uygun hareket eden, eğlenceye düşkün, tabiri caizse "fırlama" kişiliği ile fiziksel yolculuğun pilotu konumunda, Ernesto ise insanları kırma pahasına gerçek fikirlerini söylemekten çekinmeyen ama astımlı olmasına rağmen ilaçlarını karşılaştığı insanlarla paylaşabilecek kadar ince bir ruha sahip.


Ernesto'nun sevgilisi Chinchina'dan kötü bir mektup alması da kendisini etrafındaki insanlara adamasında etkili olur. Çünkü artık geri döneceği bir sevgilisi yoktur. Atacama Çölü'nde iş bulmak için yollara düşmüş, topraklarından kovulmuş komünist bir karıkocanın anlattıkları, gözlerindeki tedirginlik ve arkadaşlarının polis tarafından alınıp, okyanusa atılmalarından etkilenir. Peru'da toprak sahipleri tarafından kovulan çiftçilerden, Şili'de İnka uygarlığının kalıntılarının üzerine yapılan çarpık yapılaşmadan etkilenir. Lima- Peru'da Dr. Hugo Pesce'nin evinde kalırlar ve oradaki hastanede incelemeler yaparlar. Dr.'dan bazı politik kitaplar alır ve yollarına devam ederler.


Rugby oyuncusu olan Ernesto'ya saldırgan oyun tarzı yüzünden "fuser" lakabı takılmıştır ama filmde bu saldırganlık ve öfke ile ilgili gördüğümüz tek şey, madende çalışmak için işçi seçen adamın kamyonuna (o da hareket ettikten sonra) taş atması. Oysa biz Abbas Güçlü ile Genç Bakış'ta bile daha öfkeli arkadaşlar gördük, demek ki o zamanlar Ernesto üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlemiyormuş diye düşünelim...


Alberto ve Ernesto San Pablo'daki cüzzam kolonisine varınca esas büyük değişim başlar. Oradaki hastalarla olan ilişkileri, onlar için yaptıkları ile hastalar tarafından da çalışanlar tarafından da çok sevilirler. Koloniden ayrılmadan önceki gece Ernesto'nun doğumgünüdür ve bir kutlama yapılır. Hastalar ile çalışanlar bir nehrin iki farklı kıyısındadırlar. Ernesto doğumgününü kutlamak için hastaların yanına da gitmek ister ama görünürde kayık yoktur. Astımlı olmasına ve daha önce bu nehri kimsenin yüzerek geçememiş olmasına rağmen, kendini gecenin karanlığında soğuk sulara bırakır. Bu gelecekteki yapacakları için de bir temsildir. Kimsenin cesaret edemediği bir nehire (emperyalizm ile savaş) üstelikte astımlıyken (yeterince gücü yokken), hastalar (ezilenler) için atlayıp onların yanında olmak isteyen bir burjuva çocuğu. Karşı kıyıda sevinçle karşılanır ve ertesi sabah Kolombiya'ya doğru yola çıkarlar. Bu koloni Ernesto'nun "Che" (dost, kardeş) olduğu yerdir.


Karakas'tan ayrılırken Alberto, gelecekle ilgili planlarından bahseder ve Ernesto'yu da çalışacağı yeni hastaneye davet eder. Ernesto ise "Uzun uzun ve ısrarla düşünmem gereken şeyler var" der. "Çok fazla haksızlık var, değil mi?" diye ekler.1967'de idealleri uğruna Bolivya'da savaşırken, öldürülür.


Konuk Yazar: Burcu Polat Çam

"Bütün bu kökü dışarıda fikirleri kafanızdan sileceğim." - Felix

Maria, 70'li yıllarda on sekizinde Buenos Aires'te Fransız annesi ile yaşayan, bir örgüt altında politize olmuş ve varoş mahallelerinde fakirlere okuma yazma dersleri veren bir kızdır. Büyük ama eski bir evde, kendisine aşık olan kiracıları Felix ile birlikte yaşamaktadırlar. Maria onun aşkına karşılık vermez. O sıralar askeri dikta yönetimdedir. Bir gün Arjantin ordusundan askerler eve gelir ve Maria'yı tutuklarlar. Annesi onu nereye götürdüklerini sorduğunda 23. No'lu Polis Karakolu'nu söylerler ama oraya kızını aramaya gittiğinde "orada olmadığını" ve "isyancıların" kızı kaçırmış olduğunu söylerler. Oysa kız Olimpo Garajı denilen garaj görünümünde ama gözaltındakilere işkence yapılan bir yere götürülmüştür. Maria'yı konuşturmak için yapılan işkenceler sonuç vermeyince, komiser bu konuda uzman olan birini görevlendirir ki bu, bir garajda çalıştığını sandıkları kiracıları Felix'ten başkası değildir. Felix onu nispeten korumaya çalışır ama diğer taraftan da Maria'nın dışarıda onunla birlikte olmadığını unutmaz. Uyum sağlayan mahkumlar garajda çalıştırılırlar, arabaları tamir eder ve temizlerler.
Felix ve diğerleri gözaltına aldıkları insanların kıyafetlerine, ayakkabılarına ve saatlerine el koymaktadırlar. Hatta anne-kızın evine göz diken Texas (askerlerden biri) Maria ile görüştüreceğini söyleyerek evi kendi üstüne geçirir ve anneyi şehrin dışında bir yerde öldürür. Bir gün Felix Maria'yı gizlice dışarı çıkarır. Parka giderler ve Maria salıncağa biner. İşkence görmüş insanların belki de özledikleri en önemli şeydir masumiyet.

Kötülük insanın doğasında olan bir kavramdır, iktidar sahiplerince göz yumulduğu ve ayrıcalık tanındığı durumda, okulda öğrencilerin alt sınıflara zorbalığına, ailede büyük kardeşin küçüğüne, toplumda erkeğin kadına şiddetine ve devlet güçlerinin halka eziyet etmesine dönmesi çok kolaydır. Filmde de böyle olur. Kötülüklerine bir amacı kılıf edinen ve kendilerini bu denklemde "iyi" çıkaran "güçler" hayatlarına mutlu devam ederler.

Zamanı gelen tutuklulara "aşı" yapılarak, cezaevlerine gönderilmek üzere askeri uçaklara bindirilirler. Biliriz ki onlar hiçbir zaman hapishanelere ulaşamayacaklardır, bize de yabancı bir olay değildir bu. Arjantin'de 1976-1982 yılları arasında 9000-30000 arasında kişinin gözaltında öldüğü tahmin edilmektedir ve suçlular hâlâ dışarıda dolaşmaktadır. Bu film tüm dünyadaki Cumartesi Anneleri'ne adanmıştır.

KONUK YAZAR: Burcu Polat

Uxbal'ın uyanamadığı sabahlar... Odada bir damla ışık yok. Ige içeri giriyor; perdeyi aralayıp camı açıyor. Zifiri karanlık olan oda bir anda aydınlanıyor. Bir kadın, o kadının tek bir eli, karanlığa gömülmüş perişan haldeki adama güneşi getiriyor. Adam uyanıp kalkmaya hazırlandığı esnada kadın da odayı terkediyor. Baştan sona acı kokan; aşkı, inancı, polisi, devleti, halkı, sözün özü her şeyi eleştiren filmde belki de tek övgü kendini burada gösteriyor. Saniyeler önce ışığın dolduğu odada, kadının ayrılmasıyla birlikte cam kendiliğinden kapanıyor ve ardından her yer siyaha bürünüyor. Nitekim, Ige bunu farkedip odaya geri döndüğünde Uxbal için güneş yeniden doğuyor. Güçlü kadını Powder Keg'de harika bir şekilde işlemişken, şimdi de neden "onlarsız olamayacağını" kusursuzca resmediyor Iñárritu.

Siz olmadan ben yolumu bulamam ki…
Ree Dolly

Kadınların bakımsız, erkeklerin serseri, çocukların aç olduğu; Amerikan Rüyası’nı yerin dibine sokan, hayatta kalmak için öldürmenin hayvanlara mahsus olmadığını söyleyen bir film.

Yaşanmışlıklar, seyredildiği dönemdeki ruh hali elbette hikayenin verdiği mesajı etkiliyor. Fakat Winter's Bone ilk sahneden itibaren, evinde -sağlık, para, ilişki...- sorunları olan herhangi bir insanın belleğinden kolay kolay silinmeyecek sahneler sunuyor.

Aileyi tanımaya başladıkça, bu topraklarda doğup büyüyenlerin yabancı olmadığı bir hikaye çıkıyor ortaya. Hasta anne, kahramanın tabiriyle “karınlarını doyuramayacak” yaştaki iki kardeş ve terk edip giden baba. On yedi yaşında, Alabama’nın bir köyünde, kimsenin hayalini kurmayacağı hayatı yaşıyor Ree. Asla umutsuz değil ancak elde etmek için çabaladığı şeyler yaşıtlarınınkinden çok farklı. Filmde asla, -alıştığımızın dışında- "neden bu kadar güzel bir kadının peşinde hiç erkek yok?" diye sormuyoruz. Zira tüm film boyunca Ree yalnızca bir kadın değil, evde olmayan babanın yerini dolduran bir kadın. Öyle ki, karşısına çıkan az sayıdaki erkek de bahçedeki keresteleri satın almak ya da evi boşaltmalarını söylemek için gelenler oluyor. Burada Jennifer Lawrence için şunu da belirtmek gerek; henüz yirmi yaşında ve bu performansını Oscar'la taçlandıramamış olması gerçekten üzüyor.

Filmle ilgili belki de tek olumsuz şey, temponun çok fazla düşmesi. Haksız da sayılmaz bu eleştiri fakat, son ana kadar bir tahminde bulunmak durumunda kalıyor izleyici ve bu da filmden bir an olsun kopmamayı sağlıyor.

Kendi geleceklerini seçemeyenlerin, bir çift elden medet umanların dramını anlatmış ikinci uzun metrajlı filminde Debra Granik. Oscar'dan eli boş dönmesine ve gişede büyük bir patlama gerçekleştirememesine karşın, hem Jennifer Lawrence'ın parlaması hem de konuyu işleyişi ile akılda kalacak gibi görünüyor Winter's Bone.

Türkiye'de dün itibariyle gösterime giren film, !f İstanbul Film Festivali kapsamında da seyircinin karşısına çıkmıştı.



Bu sene 10.su düzenlenecek olan !f İstanbul Film Festivali izleyicilerle 17 Şubat’ta buluşuyor. 27 Şubat’a kadar devam edecek olan film festivali her sene olduğu gibi onbinlerce İstanbullu sinemasevere ulaşmayı hedefliyor.

!f İstanbul Film Festivali’nin en önemli özelliği her sene üzerine bir şeyler katarak devam etmesidir. Büyümeyi hedef alan ve böylelikle daha çok izleyiciye nitelikli eserleri ulaştırmak isteyen ekibin bu seneki yeniliklerinin başında hiç şüphesiz Sundance Film Festivali ile yapılan iş birliği vardır. Kısaca belirtmek gerekirse Sundance tarafından farklı ülkelerden çıkma 10 film işbirliği yapılan diğer şehir festivallerinde gösterime girecek ve filmlerin yönetmenleri ile birlikte Sundance heyeti bu şehirlerde söyleişlere katılacaklar.

Diğer bir yenilik ise geçtiğimiz sene sinema sitesi Mubi ile yapılan ortaklığın giderek büyümesi. Geçtiğimiz sene !f2 adı altında hizmetin az olduğu Doğu ve Ortadoğu şehirlerine dijital platformda !f İstanbul ile eş zamanlı olarak sinema gösterimleri yapıldı. Bu sene daha çok şehre ulaşıcak olan !f2 projesi 25-27 Şubat tarihleri arasında İstanbul ile eş zamanlı gösterimi yapılacak olan 5 filmin bitiminde yapılacak olan yönetmen söyleşilerine dijital platform üzerinden diğer şehirlerdeki izleyiciler de katılabilecekler.

(Konu ile ilgili detaylı bilgi : http://2011.ifistanbul.com/tr/If2/About )

Festivalin benim açımdan en ilgi çekici yanı ise yapımların belirli başlıklar altında sıralanmasıdır. Böylece konu dahilinde nitelikli eserleri izleme şansı edinirken bağımsız sinemanın stüdyolarla ortak platformda buluşmasına tanık oluyoruz. Başlıklar altında konuları sıralamanın önemini geçtiğimiz sene oluşturulan ‘açılım’ kategorisine varolan ilgiden anlayabiliriz. Ülkemizde ötekileştirme sorununun en fazla yaşandığı mevzu olan kimlik sorununa eğilmiş ve Kürt yönetmenlerin yapımlarıyla birlikte,Kürt sorununa değinen yapımların gösterimi yapılmıştır. Bu sene bu sorunun sonuçlarına göz atılacak ve ‘Dağdakiler’ konusunu mercek altına alınacak. Bir sorunu çözmek için soruna dahil olan tüm etkenleri göz önünde bulundurup konuya hakim olmak gerekir ve bu açıdan !f İstanbul ‘açılım’ kategorisi ile güzel bir işe imza atıyor. Gelecek yıllarda ötekileştirmenin yaşandığı diğer mevzularda da yapımlara yer verileceğinden şüphem yok.

Bu yenilikler dışında festival dahilinde çeşitli yönetmenlerin katılacağı söyleşiler de yapılacak. Festivalin biletleri geçtiğimiz hafta satışa çıktı ve mybilet üzerinden indirimli olarak satışa devam etmektedir.


Alejandro González Iñárritu ile ilk kez "Amores Perros" isimli filmi ile tanışmıştım. Ardından "21 Gram" ve "Babel" geldi. Son olarak "Biutiful" filmini izledim. Film eleştirisi yazacak değilim. Hayatta kalmış bir keyfim sinema, onu da profesyonel bir içselleştirme ile kesip biçecek halim yok. Merak ettiğim şey, bu Meksikalı adamın, fena halde can sıkıcı, huzursuz ve umutsuz hikayelerinin, nasıl olup da insanı bir girdap misali içine çekebildiği...


Esasen film atmosferlerinde yaratılan dünya fena halde çirkin. Pislik, şiddet, günah dolu bir dünya... Ancak tüm bunlar daha çok kokuşmuş birer dekor gibi. Kadim bir tiyatro sahnesini izler gibi izliyorsun. Bu ibretlik gösterilerde asıl olansa hep insan. Zaman ve mekan algısı insanın duruşuna göre çok daha eğreti konumlanıyor. Karakterler çoğunlukla tekinsiz bir sıradanlığın arkasına saklanan katmanlı ve girift insanlar. Varlığının hatırlatılmasından hoşlanmayacağımız anti-sinematografik tipler: Dayak yiyen mutsuz çocuklar, uyuşturucu kullanan çocuklarını terk eden çirkin anneler, başarısız babalar, ihanet eden dostlar, kardeşler, sevgililer...


Bütün filmlerin iç dinamikleri birbirleri ile müthiş uyumlu. Gerçi yönetmen tarafından yapıbozumcu bir anlayışla tepetaklak edilerek bize sunuluyorlar ve olay örgüsü neredeyse bir puzzle halini alıyor. Ama bu sayede, o uzun sürelerine rağmen filmlerin sonuna kadar merak duygusu canlılığını koruyor. Senaryolar oldukça sağlam. Hiçbir hikayenin eksik ya da fazla bir tarafı yok. Diğer taraftan da ışık, kamera ve müzik tercihleri olgun bir artistik kaygının izlerini taşıyor.


Ben "İnsan gözenekli bir bedenin içinde gezinen karanlık sulardan, tekinsiz seslerden, yankılardan ibarettir ve cevherini göstermekte aceleci olmayan hayat, tortusunu bırakmayı ise asla ihmal etmez."[1]diyen biriyim. Iñárritu filmlerinde tam da bahsettiğim hayatı izliyorum. Meksikalı yönetmenin sinemasına beni çeken şeyin ne olduğu çok açık: Hayatın kusursuz kusurluluğu...

[1] Otobüs Notları, Özgür Ceren Can,

KONUK YAZAR: Özgür Ceren Can


Film arşivimden uzaklarda, torrentle dolu pc’me hasret, rüzgar ile karın harmanlandığı ayazın bol olduğu yerledim. E burada ne var? Bir kere söyleyeyim bol miktarda Şok Gazetesi var. Artarsa Posta gazetesi var. Tv de var tabi ki. Peki tv’de ne var. Ekseriyetle Arka Sokaklar dizisi, ondan kalan zamanlarda Play Tv adında arabesk müzik kanalı. Müzik kanalı dediğime de bakılmasın, klip olarak şarkı söyleyen sanatçının(!) albüm kapak resmi var sadece. Ama yine de herkesin gözlerini ayırmadan o ekrana baktığı bir yer burası.


- “E başka bir şey yok mu?”
- Var.


Biraz da film var, türk filmi. Arabesk filmler. Eldeki malzeme bunlardan ibaret olunca benden sakın kimse Oscar Ödülleri yazısı beklemesin.

Aynı gün içerisinde 1 adet İbrahim Tatlıses filmi ve 1 adet de Ferdi Tayfur filmi izledim (halimi varın siz düşünün). Önceki hafta da Orhan ve Müslüm’lü filmler izlemiştim. 4 filmi ve filmle bağlantılı olarak bu 4 şahsiyeti karşılaştırdım (inanın bunları bile karşılaştıracak kadar vaktiniz oluyor). Kişileri ve filmlerin mizansenleri kıyaslandığında her birinin ayrı bir kültürü ve bu kültürle bağdaştırılmış filmleri olduğu ortaya çıkıyor. Sürem dar olduğundan ufakça geçeyim.

Ferdi Tayfur: Romantik Komedi. 4ü içinde en yumuşağı bu. Ferdi’yi koşturabilir, süründürebilir, şaklabanlık yaptırabilirsiniz. Pek de ince olmayan esprileri vardır. Bazen sinirlenir, bazen duygusala bağlar. İntikam gücü vardır. Kör taklidi bile yapabilmektedir.

İbrahim Tatlıses: Bu da 4ü içerindeki en romantik takılanı veya bunun için çabalayanı veyahut da çabalamaya çabalayanı. Evden çıkmak için kapınızı açtığınızda elinde bir demet gül ile sizin karşınızda dikili bulabileceğiniz bir cinsten (ki bunu kesinlikle istemem). Anlamlı bakışlar atar ve ya çabalar veyahut da çabalamaya çabalar. Kafasını bir sağa bir de sola yatırarak sempatik olduğunu düşünür veya çabalayan veyahut…(devamını biliyorsunuz artık). Bir de öpüşmesi vardır ki o dudaklardaki çekim gücü ile kadının midesindekiler vakumlayabilecek güçtedir.

Müslüm Gürses: Ferdi ile birazdan bahsedilecek olan Orhan’ın ortası bir yerdedir. Espri de katmaya çabalar. Bazen kahkaha atar, bazen ise dövüşür. Ama hiç jilet çekmez (onu dinleyip jilet çekenlere bir mesajdır bu, müslüm bu hareketi sevmez). Hep perişandır, diğerleri kadar film sonlarında şöhrete ulaşmış bir ünlü rolü pek bulunmamıştır. Fabrikalardan çıkar.Ki zaten diğerleri kadar da izlenmez.

Orhan Gencebay: “Ya sev, ya terk et” çidir. Serttir, sinirlidir, diğerlerinden daha bi gururludur. Kadının peşinden pek koşmaz, yanlışı varsa siler, affı da kolay olmaz. Ki zaten onun hesabı kadın ile değil o kadını yaratanı iledir ( satış danışmanı ile değil de direkt müdür ile görüşmeyi yeğleyenlerden). Elinde eve götürdüğü ekmeği vardır hep. Alın teri ile kazanılmış. Tere saygısı vardır ama o ter alından gelmemişse Orhan için anlamı yoktur. Müjde Ar’a da bu yüzden kızar.

Hepsinde bulunan ortak özellik ise oyuna hiç zengin başlamamalarıdır. Önce fakirlik, beraberinde aldatılma, sonra bulursa para hemen intikam fakat bu sefer de gurur yapıp reddetme. Para bulamadan kızı kapmışlarsa alırlar atarlar hemen cebe.

Neyse, ben soğuğa geri döneyim, sürem dolmakta. Malum, sürelerle yaşanılan bir yer burası. Bu arada “Neresi” mi bura?

-Çorlu
“Ne işim mi var”
-Boş versene arkadaş..

Hem var mı Çorlu’da olan, olanı tanıyan veya tanımaya çabalayan veyahut da çabalamayı çabalayan?

Film posterinin altına tebeşirle iliştirilmiş “Valentine”-Sevgili yazısının ve V harflerinin kalp içine alınıp sergilendiği bir film bu, gördüğünüz üzere. "Gerçek bir aşk hikayesi" izlemek üzeresiniz ifadesiyle can bulmaya çalışıyor hem de. Korkunçlaştırmanın ya da buram buram aşk kokacak, ağlamaktan öleceksiniz demesinin bir nevi imzası gibi bir şey bu ilk görsel materyal. Yine de bir adım ileriye gidip fragman, belki filmi de izleyebilirsiniz, ne kadar ön yargıyla dolsanız da. Hem ayrıca Ryan Gosling etmeni var, pek aşık madur son filmlerinde. Belki de yeni bir Sil Baştan gelmektedir.

Şu satırlara devam ediyorsanız, yine muhtemelen Amerikan-aşk filmi-bağımsız yapım üçlemesinden çok fazla sıkılmamışsınız demek. Sıkılmanız için binlerce film çekmelerine rağmen hem de. Ne zaman birilerine önerilse, “ya aşk filmi bu” sözlerine maruz bırakılmak vardır ucunda. Üzülürsünüz, romantizme yanarak hem de. Amerikan filmi nasıl mıhlanmışsa dünyaya Hollywood yüzünden,  bu bağımsız piyasasının ne derece başarılı olabileceğine kimileri burun kıvırıp binlerce bahane bulabilecek veya ihtimal verilmeyecektir nasılsa. Hakları da vardır, onların geçmiş tecrübesi, bilgi insana ağırlık verir nihayetinde, bazen bulamazsınız aradığınız şeyi. 

Ancak gelin görün ki Tom Waits’i sevmemek işten bile değil, onun bir şarkısı vardı bu isimde, bir aralık da şunları söyler şarkı: “ …To send me blue valentines/ Like half forgotten dreams/ Like a pebble in my shoe…” Sadece şarkının hassasiyeti “izlemek için bir neden.” Alakası olmasa da filmle.

Aşk-meşk karışık işler. İçten duygular ve nedense dürüst bir doğa olayı adeta. İçinde kadın-erkek ilişkileri de ayrı boyut. Bunlara bir de evliliği eklediğinizde insanların çözemediği o nicedir tartışılan şeyler seriliyor pat diye. Film de bunu konu ediniyor. Ama pek çoğundan farklı olarak: en brütal haliyle, kısmi nedenselliğine dokunmadan hem de. Sudan beton etkisi gibi bir film çıkıyor karşınıza.

Yönetmen, bütün güzelliği gitmiş bir evliliğin evini gösteriyor, baba sevgisiyle dolup taşan 5 yaşındaki çocuk ve kayıp bir köpekle. Köpek metoforu  oldukça yerinde; uzaklaşıyor huzursuz evden otoyola bırakıyor kendini. İlk etapta edinemediği özgürlük bilinci, birden vurunca bambaşka bir dünyayla karşılaşıyor. Bu da biraz o evliliği çağrıştırıyor ister istemez. Küçük kız onun yokluğunda telaşlanıyor, anne biraz daha rahat ama gene de üzülüyor, baba ise anneyi suçluyor içinden ve ağlamaklı.  Ancak evliliği kurtarmak isteyen ve boyutsal farklılığı taşıyan çift taraf var film boyu. En azından başlangıçta çift görünen bu mesele  kafamızda beklerken, flashback’lerle geçmişe dönülüyor sık sık. O ilk görüş anını, karın kelebeklenmesini, duygusal ve hormonel yoğunluğu, arama isteği öte yandan biten bir ilişkiyi, biraz huzuru, aileden kopukluğu ve kariyer istekleri odaklanıyor.

İlk zamanların güzelliği her aşkın içinden çıkılabilecek bir düzeyde. Cindy, doktor olma yolunda kararlarıyla, sevmediği bir aile düzeni içinde ve arasıra kavga ettiği bir erkek arkadaşı var. Pek sevgi dolu olduğu büyükannesiyle ilgileniyor. Bu arada adam, Dean çıkageliyor birden. İlk görüşte aşk sadece ona  vuruyor. Böylece günlerce Cindy’yi arıyor, iş arkadaşlarıyla aşk’ı tartışyor:


Yüzyılın tartışmasını yukarıdaki paragrafı destekleyerek yapacağımı düşünmenizi istemem. Enteresan bir durum, kendi anlarını özetliyor ve hem Cindy hem de Dean konusunda o kadar isabetli olmuş. Herkes için değil bu tabi ki. Film baştan sona karşılıklı aşkı anlatmadığı için, bir dönem Dean’in Cindy’ye olan sonsuz aşkını ve onu her haliyle kabullenip, hayallerinde bile olmamasına karşın evlenmesi, onunun için dayak yemesi ve sürekli fedakarlık yapmasıdır bahsedilen. Cindy ise, bunalımlı aile ortamından kaçmak, kavgalı olduğu erkek arkadaşını hayatından uzak tutmak için ve hamileliği yüzünden evlenir Dean ile. Başta belki Cindy’nin de aşık olduğunu düşünürüz, ama onunki bambaşka bir aşktır, adını ne koyarsanız koyun Dean’inki ile aynı kefeye koyulmayacak cinsten. Cindy belki de Dean’in aşkının hayranıdır ve karşılıksız sevildiği için bırakmamıştır onu. Çoğu zaman da olan budur sanırım.

Yıllar geçtikçe hayallerine ulaşamayan, sıkı aile bağlarına sahip olamayan bir aile çıkar ortaya. Sadece çocuk ve babanın sevgisi evi çınlatır, belki annenin biraz kıskançlığı örter durumu. Kavgalar yaşanır ve başta seyirci için anlamsız kavgalardır, çünkü biraz anlaşılmaz bir üslubu vardır. Cindy’nin kavgalarında kendini savunması bile son ana kadar soru işareti bırakır, çünkü film hiçbir zaman birbirlerine dayanma seviyesini doldurmaya kalkmamıştır. Özellikle Dean’i sadece seven biri olarak göstermiştir, en azından bunu Cindy’nin diğer erkek arkadaşının davranışlarından çıkarılabilir iki erkek  kıyaslandığında. Dean’in geri dönüşleri kendiyle değil, sadece aşkına olan dönüşlerdir. Burada biraz eksiklik hissedebilir izleyici. Dean’in iç dünyası sadece aşkı bulan yabancıdır.

Karşılıksız sevgi biraz da arabesk anlamıyla parayı getirmeyecektir elbette. Kadın tıp fakültesini tam olarak bitiremediği için hemşirelikte kalmıştır, adam ise günlük işler peşindedir eskiden olduğu  gibi. Bir süre sonra maddiyatın gerilimi ve yetersizliğin hissi yaşanmaya başlar. Kadın başka bir hayat beklentisine girer çünkü, adam ise hala bitmek bilmeyen o aşktan bahseder, fedakarlıklarını anlatır. Ama kadın zaten bitirdiği evliliğine bencilce üzülmektedir. Eski erkek arkadaşını markette gördüğü ve konuştuklarını bile yalanla anlatır adama. Adamsa attığı alyansını dakikasında aramaya başlar, kadının ona olan hislerini ve yaptıklarını bildiği halde.

Ryan Gosling ve Michelle Williams’ın başrolü paylaştıkları filmde, flashbacklerle renklenen ancak çoğu zaman depresif moddaki filme gidebilecek daha iyi bir ikili bulmak olanaksız olabilirmiş. Oyunculuklar o kadar taktire şayan ki, filmin nice eksikliğini unutturup neredeyse anın içine onların yüzünden binbir üzüntü ve sinirle girebiliyor insan. Geçmişteki ve şimdiki görüntüleri de, muhtemelen çoğu makyaj olsa da dikkat çekici nitelikte. Cindy’nin yıllar içinde kilo alması ve çökmesi, Dean’in saçlarının açılması filmi yıllara  yaymanın önemli bir ölçütü. 

Bu film anlatınca komik olmuyor ama aslında komik bir film olmuş.