Film posterinin altına tebeşirle iliştirilmiş “Valentine”-Sevgili yazısının ve V harflerinin kalp içine alınıp sergilendiği bir film bu, gördüğünüz üzere. "Gerçek bir aşk hikayesi" izlemek üzeresiniz ifadesiyle can bulmaya çalışıyor hem de. Korkunçlaştırmanın ya da buram buram aşk kokacak, ağlamaktan öleceksiniz demesinin bir nevi imzası gibi bir şey bu ilk görsel materyal. Yine de bir adım ileriye gidip fragman, belki filmi de izleyebilirsiniz, ne kadar ön yargıyla dolsanız da. Hem ayrıca Ryan Gosling etmeni var, pek aşık madur son filmlerinde. Belki de yeni bir Sil Baştan gelmektedir.

Şu satırlara devam ediyorsanız, yine muhtemelen Amerikan-aşk filmi-bağımsız yapım üçlemesinden çok fazla sıkılmamışsınız demek. Sıkılmanız için binlerce film çekmelerine rağmen hem de. Ne zaman birilerine önerilse, “ya aşk filmi bu” sözlerine maruz bırakılmak vardır ucunda. Üzülürsünüz, romantizme yanarak hem de. Amerikan filmi nasıl mıhlanmışsa dünyaya Hollywood yüzünden,  bu bağımsız piyasasının ne derece başarılı olabileceğine kimileri burun kıvırıp binlerce bahane bulabilecek veya ihtimal verilmeyecektir nasılsa. Hakları da vardır, onların geçmiş tecrübesi, bilgi insana ağırlık verir nihayetinde, bazen bulamazsınız aradığınız şeyi. 

Ancak gelin görün ki Tom Waits’i sevmemek işten bile değil, onun bir şarkısı vardı bu isimde, bir aralık da şunları söyler şarkı: “ …To send me blue valentines/ Like half forgotten dreams/ Like a pebble in my shoe…” Sadece şarkının hassasiyeti “izlemek için bir neden.” Alakası olmasa da filmle.

Aşk-meşk karışık işler. İçten duygular ve nedense dürüst bir doğa olayı adeta. İçinde kadın-erkek ilişkileri de ayrı boyut. Bunlara bir de evliliği eklediğinizde insanların çözemediği o nicedir tartışılan şeyler seriliyor pat diye. Film de bunu konu ediniyor. Ama pek çoğundan farklı olarak: en brütal haliyle, kısmi nedenselliğine dokunmadan hem de. Sudan beton etkisi gibi bir film çıkıyor karşınıza.

Yönetmen, bütün güzelliği gitmiş bir evliliğin evini gösteriyor, baba sevgisiyle dolup taşan 5 yaşındaki çocuk ve kayıp bir köpekle. Köpek metoforu  oldukça yerinde; uzaklaşıyor huzursuz evden otoyola bırakıyor kendini. İlk etapta edinemediği özgürlük bilinci, birden vurunca bambaşka bir dünyayla karşılaşıyor. Bu da biraz o evliliği çağrıştırıyor ister istemez. Küçük kız onun yokluğunda telaşlanıyor, anne biraz daha rahat ama gene de üzülüyor, baba ise anneyi suçluyor içinden ve ağlamaklı.  Ancak evliliği kurtarmak isteyen ve boyutsal farklılığı taşıyan çift taraf var film boyu. En azından başlangıçta çift görünen bu mesele  kafamızda beklerken, flashback’lerle geçmişe dönülüyor sık sık. O ilk görüş anını, karın kelebeklenmesini, duygusal ve hormonel yoğunluğu, arama isteği öte yandan biten bir ilişkiyi, biraz huzuru, aileden kopukluğu ve kariyer istekleri odaklanıyor.

İlk zamanların güzelliği her aşkın içinden çıkılabilecek bir düzeyde. Cindy, doktor olma yolunda kararlarıyla, sevmediği bir aile düzeni içinde ve arasıra kavga ettiği bir erkek arkadaşı var. Pek sevgi dolu olduğu büyükannesiyle ilgileniyor. Bu arada adam, Dean çıkageliyor birden. İlk görüşte aşk sadece ona  vuruyor. Böylece günlerce Cindy’yi arıyor, iş arkadaşlarıyla aşk’ı tartışyor:


Yüzyılın tartışmasını yukarıdaki paragrafı destekleyerek yapacağımı düşünmenizi istemem. Enteresan bir durum, kendi anlarını özetliyor ve hem Cindy hem de Dean konusunda o kadar isabetli olmuş. Herkes için değil bu tabi ki. Film baştan sona karşılıklı aşkı anlatmadığı için, bir dönem Dean’in Cindy’ye olan sonsuz aşkını ve onu her haliyle kabullenip, hayallerinde bile olmamasına karşın evlenmesi, onunun için dayak yemesi ve sürekli fedakarlık yapmasıdır bahsedilen. Cindy ise, bunalımlı aile ortamından kaçmak, kavgalı olduğu erkek arkadaşını hayatından uzak tutmak için ve hamileliği yüzünden evlenir Dean ile. Başta belki Cindy’nin de aşık olduğunu düşünürüz, ama onunki bambaşka bir aşktır, adını ne koyarsanız koyun Dean’inki ile aynı kefeye koyulmayacak cinsten. Cindy belki de Dean’in aşkının hayranıdır ve karşılıksız sevildiği için bırakmamıştır onu. Çoğu zaman da olan budur sanırım.

Yıllar geçtikçe hayallerine ulaşamayan, sıkı aile bağlarına sahip olamayan bir aile çıkar ortaya. Sadece çocuk ve babanın sevgisi evi çınlatır, belki annenin biraz kıskançlığı örter durumu. Kavgalar yaşanır ve başta seyirci için anlamsız kavgalardır, çünkü biraz anlaşılmaz bir üslubu vardır. Cindy’nin kavgalarında kendini savunması bile son ana kadar soru işareti bırakır, çünkü film hiçbir zaman birbirlerine dayanma seviyesini doldurmaya kalkmamıştır. Özellikle Dean’i sadece seven biri olarak göstermiştir, en azından bunu Cindy’nin diğer erkek arkadaşının davranışlarından çıkarılabilir iki erkek  kıyaslandığında. Dean’in geri dönüşleri kendiyle değil, sadece aşkına olan dönüşlerdir. Burada biraz eksiklik hissedebilir izleyici. Dean’in iç dünyası sadece aşkı bulan yabancıdır.

Karşılıksız sevgi biraz da arabesk anlamıyla parayı getirmeyecektir elbette. Kadın tıp fakültesini tam olarak bitiremediği için hemşirelikte kalmıştır, adam ise günlük işler peşindedir eskiden olduğu  gibi. Bir süre sonra maddiyatın gerilimi ve yetersizliğin hissi yaşanmaya başlar. Kadın başka bir hayat beklentisine girer çünkü, adam ise hala bitmek bilmeyen o aşktan bahseder, fedakarlıklarını anlatır. Ama kadın zaten bitirdiği evliliğine bencilce üzülmektedir. Eski erkek arkadaşını markette gördüğü ve konuştuklarını bile yalanla anlatır adama. Adamsa attığı alyansını dakikasında aramaya başlar, kadının ona olan hislerini ve yaptıklarını bildiği halde.

Ryan Gosling ve Michelle Williams’ın başrolü paylaştıkları filmde, flashbacklerle renklenen ancak çoğu zaman depresif moddaki filme gidebilecek daha iyi bir ikili bulmak olanaksız olabilirmiş. Oyunculuklar o kadar taktire şayan ki, filmin nice eksikliğini unutturup neredeyse anın içine onların yüzünden binbir üzüntü ve sinirle girebiliyor insan. Geçmişteki ve şimdiki görüntüleri de, muhtemelen çoğu makyaj olsa da dikkat çekici nitelikte. Cindy’nin yıllar içinde kilo alması ve çökmesi, Dean’in saçlarının açılması filmi yıllara  yaymanın önemli bir ölçütü. 

Bu film anlatınca komik olmuyor ama aslında komik bir film olmuş.

3 serzeniş:

mis gibi dedi ki...

Belirttiğin gibi Amerikan filmleri artık çok sıktı aşk meşk durumlarında. Ben bayadır Kore sinemasınıı vazgeçilmez buluyorum bu kıvamda. Ama son zamanlarda en iyi filmlerden biriydi "Blue Valentine" Harikulade!

Duygu Yılmaz Okutan dedi ki...

Dean için o kadar üzüldüm ki bittiğinde "senin için üzülmek istemiyorum dean" diyebildim sadece.

nosta dedi ki...

Noktayı niçin "Bu film anlatınca komik olmuyor ama aslında komik bir film olmuş." diye bitiverdiniz?!