Oldboy filminin yönetmeni Park Chan-wook’un yeni filmi The Handmaiden, sadece bir dönem filmi ya da bir gerilim olarak değil, sinemanın anlatı, bakış ve iktidar ilişkileriyle nasıl oynayabileceğinin neredeyse kusursuz bir örneği olarak okunmalı. Sarah Waters’ın Fingersmith romanından uyarlanan film, Viktoryen İngiltere’den 1930’ların Japon işgali altındaki Kore’sine taşınırken, bu coğrafi ve tarihsel kaymayı yalnızca bir arka plan değişikliği olarak kullanmıyo; aksine sömürgecilik, sınıf, cinsellik ve iktidar ilişkilerini daha da keskinleştiriyor. Park Chan-wook burada kariyerinin farklı dönemlerinden tanıdığımız temaları (şiddet, arzu, intikam ve aldatma) olgun, kontrollü ve son derece zarif bir anlatıyla yeniden yoğuruyor.


Film, küçük bir yankesici olan Sook-hee’nin (Kim Tae-ri), kendisini Japon soylusu gibi tanıtan dolandırıcı Kont Fujiwara (Ha Jung-woo) tarafından Lady Hideko’nun (Kim Min-hee) hizmetine verilmesiyle başlıyor. Plan basit: Kont, Hideko’yla evlenecek, servetine konacak ve onu bir akıl hastanesine kapattıracak. Sook-hee ise bu planın kilit parçası; Hideko’yu evliliğe ikna edecek ve karşılığında payını alacak. Ancak malikanenin kapıları ardında saklanan sırlar, karakterlerin birbirlerine kurdukları tuzaklar ve en önemlisi Sook-hee ile Hideko arasında gelişen beklenmedik yakınlık, bu planı geri dönülmez biçimde bozuyor. Film, üç bölümlü yapısıyla aynı olayları farklı bakış açılarından yeniden anlatırken, seyircinin algısını sürekli her yeni anlatımla tersine çevirip yeni şekline sokuyor.

The Handmaiden’ın merkezinde aldatma kadar özgürlük kavramı yer alıyor. Film, kadınların ancak birbirleriyle kurdukları ilişki sayesinde gerçek bir kaçış ve özne olma imkanı bulabildiğini anlatıyor. Erkek karakterler (Kont ve Kouzuki) iktidarı, parayı ve arzuyu manipülasyon yoluyla ele geçirmeye çalışırken; kadın karakterler için arzu, bir tahakküm aracı olmaktan çıkıp kurtuluşun anahtarı haline geliyor. Erotizm filmde yalnızca erotik bir unsur değildir; erkek egemen bakışın, kontrol ve aşağılamanın bir uzantısı aynı zamanda. Hideko’nun erkeklere erotik metinler okuması, sömürge düzeniyle iç içe geçmiş bir teşhir ve itaat ritüeline dönüşüyor. Buna karşılık Hideko ile Sook-hee arasındaki cinsellik, performans değil deneyim, zorunluluk değil karşılıklı arzu adeta. Aynı zamanda film, hikaye anlatmanın kendisini de tema olarak sunuyor. Aynı olayların farklı anlatıcılarla yeniden kurulması, gerçeğin sabit değil, bakışa bağlı olduğunu vurgular. Park Chan-wook burada seyirciyi pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp, anlatının suç ortağı ve bazen de yargıcı haline getiriyor.


Yönetmen Park Chan-wook’un sinemal dili bu filmde zirve noktasına ulaşıyor. Üç bölümlü yapı, sadece anlatıyı bölmüyor; seyircinin etik ve duygusal pozisyonunu da her seferinde yeniden tanımlıyor. Park Chan-wook’un filmografisi, ilk bakışta aşırılık, şiddet ve saplantılı arzular etrafında dönen bir sinema gibi görünse de, bu filmleri birbirine bağlayan asıl damar iktidarın beden, arzu ve anlatı üzerindeki tahakkümüdür. Oldboy, Lady Vengeance ve Thirst, bu tahakkümü çoğunlukla şiddet ve bedensel travma üzerinden kurarken; The Handmaiden, aynı meseleleri daha rafine, erotik ve anlatısal bir düzlemde ele alarak Park sinemasında belirgin bir dönüşü temsil ediyor. Şiddetin önceki filmlerine kıyasla daha kontrollü ve işlevsel kullanılması, anlatının merkezinde artık kaba bedensel travmalar değil, psikolojik ve duygusal kırılmalar olduğunu gösteriyor. 

Oldboy filmi, Park Chan-wook’un en ikonik filmi olarak, intikam anlatısını neredeyse mitolojik bir trajediye dönüştürmüştü. Filmde erkek bedeni, cezalandırılan ve manipüle edilen bir nesneye indirgenmişti. Oh Dae-su’nun maruz kaldığı şiddet, yalnızca fiziksel değil; hafıza, kimlik ve arzu düzeyinde de işlenmişti. The Handmaiden ile karşılaştırıldığında en büyük fark, bilginin ve bakışın kime ait olduğu sorusunda ortaya çıkıyor. Oldboy’da anlatı seyirciyi felç eden bir kapanışa sürüklerken, The Handmaiden’da bilgi parçalanıyor, el değiştiriyor ve nihayetinde kadın karakterlerin kontrolüne geçiyor. İntikamın yerini kaçış, travmanın yerini ise yeniden yazım alıyor.


Özetle The Handmaiden, Park Chan-wook’un filmografisinde bir doruk noktası olduğu kadar, çağdaş sinemada nadir rastlanan ölçüde çok katmanlı bir anlatı sunan iyi eserlerden biri. Erotik gerilim, aşk hikayesi, gotik melodram ve politik alegoriyi aynı potada eritmeyi başarırken, hiçbir türün klişesine de teslim olmuyor. Film, aldatmanın içinden hakikati, baskının içinden özgürlüğü ve pornografinin içinden gerçek arzuyu çekip çıkaran, seyirciyi sürekli kandıran ama tam da bu kandırma eylemiyle onu sinemanın büyüsüne yeniden inandırıyor The Handmaiden.

Tom Ford’un ikinci uzun metraj filmi Nocturnal Animals, yalnızca bir intikam hikayesi ya da iç içe geçmiş anlatılarla örülmüş bir gerilim değil; aynı zamanda geçmişin bugünü nasıl kemirdiğine, alınan kararların zamanla nasıl bir vicdan muhasebesine dönüştüğüne dair bir yüzleşme gibi. Film, izleyiciyi daha ilk dakikalarında rahatsız ediyor. Yönetmen bu sahneleri izletirken, seyirciden edilgen bir izleyici olmasını değil, anlatının etik ve duygusal boşluklarında taraf olmasını istiyor. Bir yerde konumlanınca da Nocturnal Animals izledikçe insanın içini kemiren bir film oluyor.


Film, Los Angeles’ta başarılı fakat mutsuz bir sanat galerisi sahibi olan Susan Morrow’un (Amy Adams), yıllardır görüşmediği eski eşi Edward Sheffield’dan (Jake Gyllenhaal) bir roman taslağı almasıyla başlıyor. Nocturnal Animals adlı bu roman, Susan’a ithaf edilmiş ve onun için son derece sarsıcı bir anlam taşıyor.

Susan romanı okumaya başladıkça film ikinci bir anlatı düzlemine geçiyor. Bu romanda, Tony Hastings adlı bir adam (Edward’ın alter egosu olarak okunabilecek bir karakter) eşi ve kızıyla birlikte Batı Teksas’ta çıktığı bir yolculuk sırasında üç şiddet yanlısı adamın saldırısına uğrıyor. Bu olay, geri dönülmez bir trajediye ve Tony’nin adalet ile intikam arasında sıkıştığı karanlık bir sürece dönüşüyor.

Üçüncü anlatı hattı ise Susan ve Edward’ın geçmişteki ilişkisini konu alan flashback’lerden oluşuyor. Gençlik yıllarında idealist bir yazar olan Edward ile daha gerçekçi ve sınıfsal kaygıları ağır basan Susan arasındaki aşk, zamanla güç, para ve zayıflık algısı üzerinden çözülüyor. Susan’ın Edward’ı terk etmesi, onu aldatması ve hamileliğini sonlandırması, filmin duygusal yıkımının temelini oluşturan etkenler oluyor.


Nocturnal Animals’ın merkezinde intikam var, ancak bu fiziksel değil; duygusal, simgesel ve zamana yayılmış olarak yer alıyor. Edward’ın yazdığı roman, bir şiddet fantezisinden çok, Susan’a yöneltilmiş edebi bir suçlama. Bu nedenle romandaki vahşet, yalnızca karakterlere değil, doğrudan Susan’ın vicdanına yönelik. Susan’a göre Edward hassas, kırılgan ve 'hayatta kalacak kadar güçlü' olmayan bir erkektir. Romanın başkahramanı Tony de benzer şekilde edilgen, silahsız ve savunmasız. Ancak anlatı ilerledikçe bu zayıflık algısının aslında Susan’ın bakışıyla şekillendiği ortaya çıkıyor. Susan bugün zengin, prestijli ve saygın bir hayata sahip, fakat bu başarı, gençliğindeki ideallerin, sanat tutkusunun ve duygusal dürüstlüğünün kaybı pahasına elde edilmiştir. Roman ilerledikçe Susan’ın bugünkü hayatının içinin ne kadar boş olduğu açığa çıkıyor. Edward'ın soğuk yediği intikam da Susan'ın bu boşluğu fark edişi oluyor.

Nocturnal Animals ismi, filmde yalnızca sembolik bir başlık değil, anlatının tamamını birbirine bağlayan çok katmanlı bir metafor aynı zamanda. Tom Ford bu ismi seçerken tek bir anlama değil, üst üste binen birkaç kavramsal gönderme yapmak istemiş. “Nocturnal” (gececil), gündüz saklanan ama gece ortaya çıkan dürtüleri, duyguları ve gerçekleri temsil eder. Filmde ise gündüzler Susan’ın düzenli, steril, zengin, estetikle kaplanmış hayatıdır. Geceler ise bastırılmış suçluluk, pişmanlık, korku ve şiddetin yüzeye çıktığı alandır. Gündüzleri sanat galerilerinde, beyaz duvarlar arasında iken, geceleri daha karanlıkta roman okuyor ve travmaları canlanıyor.

'Nocturnal Animals' aslında Edward’ın yazdığı romanın adı, Susan’a taktığı bir lakap. Edward romanda Susan’a şunu söylüyor: "Sen geceleri yaşayan bir hayvansın." Susan' a yakıştırdığı kişilik: gündüzleri mantıklı, kontrollü ve güçlü gözüken ama geceleri korkak, vicdan azabı çeken ve geçmişe takılı kalan bir profil. Edward'a göre Susan sevgide cesur değil, duygusal olarak hayatta kalmak için başkalarını feda eden ama bunun bedelini geceleri ödeyen birisi.


Yönetmen Tom Ford, A Single Man’den sonra görsel estetik konusundaki ustalığını burada daha karanlık ve saldırgan bir biçimde kullanmış. Filmde her kadraj neredeyse bir vitrin titizliğinde tasarlanmış. Ancak bu güzellik duygusu, anlatının içindeki çürümenin üzerini örtmüyor, aksine onu daha görünür kılıyor.

Üç farklı zaman ve anlatı hattı  (Susan’ın bugünü, romanın dünyası ve geçmiş anılar) kusursuz bir kurgu diliyle iç içe geçmiş. Özellikle roman sahnelerindeki renk paleti, kamera hareketleri ve müzik kullanımı, izleyicide boğucu bir gerilim hissi yaratıyor. 

Oyunculuklar filmin en güçlü unsurlarındandır. Amy Adams, bastırılmış suçluluk ve duygusal çöküşü minimal jestlerle aktarırken; Jake Gyllenhaal iki farklı karakter üzerinden aynı ruhsal kırılmayı başarıyla yansıtıyor. Aaron Taylor-Johnson’ın Ray Marcus performansı ise filmin en sarsıcı unsurlarından biri. Karakteri, yalnızca fiziksel bir tehdit değil, insan doğasındaki ilkel şiddetin cisimleşmiş hali. Michael Shannon’ın canlandırdığı polis karakteri ise adaletin tükenmişliğini temsil eden unsur olarak filmde yerini alıyor.


Nocturnal Animals, izleyiciyi rahatlatmayı ya da ahlaki bir arınma sunmayı reddeden bir film olmuş. Film, 'geç kalınmış pişmanlıklar telafi edilebilir mi?' sorusuna bilinçli biçimde olumsuz yanıt veriyor. Bazı hatalar vardır ki zaman onları iyileştirmez; yalnızca daha derinleştirir. Finali özellikle bu nedenle sarsıcı: Edward’ın Susan’la buluşmaya gelmemesi, fiziksel bir intikamdan çok daha yıkıcıdır. Çünkü Susan ilk kez umut ediyor ve umut, onun elinden alınan son şey oluyor.

Film, daha çok, insanın kendi geçmişine yazdığı ama asla yayımlayamadığı bir mektup gibi. Bu yönüyle Nocturnal Animals, yalnızca 2010’lar sinemasının en çarpıcı filmlerinden biri değil; aynı zamanda pişmanlık, kayıp ve duygusal şiddet üzerine kurulmuş modern bir trajedi olarak hafızada kalacaktır diye düşünüyorum.