Fransız yönetmen Jeremie Perin'in ilk uzun metraj animasyon filmi Mars Express, bilimkurgu dünyasının bilinen bir hikayesini yeniden işlemiş. Siberpunk bir evrende insan ile yapay zeka donanımlı robotlar arasındaki karmaşık ilişkiyi ele alan bu film Mars'ta geçiyor. Bu animasyon filmde biraz Blade Runner, biraz Ghost in the Shell, biraz da tersine Matrix bulacaksınız. Herkes hazırsa kemerleri bağlayın, Mars ekspresi kalkıyor. 


Kısaca filmin hikayesinden bahsedeyim. 23.yüzyılında, Matrix filminde insanlar ile robotlar arasındaki savaşı başlatan 'robot avı' hareketleri benzeri gibi olaylar, robotları ve robotlarla yaşamı benimseyen insanları Mars'ta yaşamaya mecbur etse de, bir arada yaşayan insan kolonileri ve sentient robotların (duygusal zekaya sahip robotlar) ilişkilerinin pek de iyi olmadığı bir dönemde geçiyor. Film, Aline Ruby adlı bir dedektifin ve hologram kafalı android ortağı Carlos Rivera'nın etrafında dönüyor. Carlos Rivera gerçek bir insan polisi iken ölmüş ve mevcut bilinci bir robota entegre edilerek yaşamına kaldığı yerden robot olarak devam eden birisi. Ölümüne kadarki bilinci kendisine yüklü olduğu için eski eşini ve kızını duygusal olarak unutmuş da değil üstelik. 

Robotlar ve insanlar arasındaki bu gerilimde robotlardan yana olan ve robotların insanlara boyun eğmesinden kurtulması için çalışan insan hackerlarının peşine düşüyor bu iki dedektif. Bir yandan davayı çözmek için uğraşırlarken, Aline alkol bağımlılığıyla mücadele ediyor, android ortağı Carlos ise geçmişteki ailesine olan takıntısının peşine düşüyor ara ara. Marsta ister biyolojik ve ister mekanik bir varlık olun, insana ait duygusal ve sosyal yüklerden kaçamıyorsunuz kısaca. Bu bağlamda yönetmenin bize anlatmak istedikleri, ne kadar ileri teknolojiyle donatılmış olursa olsun, insanlığın temel varoluşsal krizlerin üstesinden gelemeyeceği fikrine dönüşüyor. 


Film, insan ve yapay zeka arasındaki ilişkiyi, kimlik ve varoluş gibi felsefi temaları ele alıyor. Mars'taki robotlar, insan kontrolünden kurtulmak ve kendi kaderlerini belirlemek için bir karar vermiş gözükseler de yarı insan yarı robot bilincindeki Carlos bize Matrix filminin sonunda bıraktığı "acaba içimize ekilen bu özgürlük umudu da mı bir program illüzyonu" düşüncesini sunuyor diğer robotlara. Özgürlük sandıkları inanışın birer son olacağı düşüncesine nedense ikna olmuyorlar. 

Mars Express filminde sadece bireylerin değil, toplumların da teknoloji altında ağır sınav verdiği bir dünyayı betimliyor. Dünya, işsizlerin ve ekonomik olarak geride kalanların yaşadığı bir bataklık haline gelmiş. Bu, yapay zekalı robotların insan emeğinin yerini almasıyla ortaya çıkan ekonomik uçurumun trajik bir sonucu olarak sunuluyor. Mars'ta bile zengin-fakir arasındaki ayrım teknolojik ölçüde derinleşmiş, zenginler performanslarını arttırmak için 'doppelganger'ler satın alırken, fakir öğrenciler beyinlerini ya da bedenlerini kiralayarak eğitimlerini finanse ediyor. 


Yapım olarak incelediğimizde 2D animasyon tarzını modern dijital efektlerle birleştirmişler. Bir yanan nostaljik gelirken diğer yandan da yüksek teknolojiye sahip bir geleceği etkileyici bir şekilde sunuyor. Bu tarzında yine ana fikri desteklediğini düşünüyorum. Ne kadar modernize olursak olalım, biz hala eski biziz fikrini. 

Olmuşları: Her ne kadar 2D olsa da görsel sunumu, oluşturduğu Mars atmosferi ve bilimkurguya katkıda bulunduğu yeni bilimsel fikirler.
Olmamışları: Hızlı anlatım ve olgunlaşmamış karakter gelişimleri. 

Tüm bunların ardında beni düşünceye iten ise kendisine hala stil oluşturamamış Türk Sineması'nın belki de şansını böyle animasyonlarla denemesi gerektiği fikri. Nasıl ki otomobil sevdasına içten yanmalı motorlar yerine direkt geleceğin teknolojisi olan elektrik motorlu arabalar ile, uçak maceramıza insanlı uçaklar yerine geleceğin uçakları olan insansız uçaklar ile başlayıp günceli yakalamışsak, sinemanın belki de geleceği olan animasyon alemine giriş yapmalıyız. Yoksa dağda bayırda 15 dakika yürüş yapan insanların karelerini daha çok çekeriz.

Caye Casas'ın ikinci uzun metraj filmi olan The Coffee Table (ilk uzun metrajı Matar a Dios (Killing God)), kara mizah ile saf dehşet arasında gidip gelen tonuyla yalnızca bir 'şok filmi' olmanın ötesine geçen; ebeveynlik, suçluluk ve ev içi iktidar ilişkileri üzerine acımasız bir alegori kuruyor. Film, seyircisini güvende hissettiren tanıdık bir ev ortamını adım adım bir kabusa dönüştürürken, mizahın sınırlarını da zorlayan bir film anlatısı sunuyor. İçinde olmak istemeyeceğiniz bir duruma, dışarıdan izleyici olarak ne kadar katlanabilirsiniz, bunu test etmeniz için buyurun filme.



Filmin hikayesine kısaca bakmak gerekirse: Yeni ebeveyn olmuş Jesus (David Pareja) ve María (Estefania de los Santos), ilişkilerindeki gerilimi bastırmaya çalışırken evleri için yeni bir orta sehpa satın almaya karar veriyor. Mağazada yaşanan küçük bir tartışma, çiftin güç dengeleri ve bastırılmış öfkeleri hakkında ipuçları verirken, grotesk tasarımlı cam sehpa için nihayet karar kılınıyor ve eve getiriliyor. María’nın kısa süreliğine evden ayrılmasıyla Jesus, bebeğiyle ilk kez yalnız kalıyor. Eksik bir vida, geri dönen bir satıcı ve sıradan görünen bir dizi tesadüf, anlatının kırılma noktasına zemin hazırlıyor ve gerilimin ipuçları burada izleyiciye verilmeye başlıyor. Bundan sonra film, izleyiciyi neredeyse dayanılması güç bir suç ortaklığı duygusuna sürükleyerek tek bir mekan içinde yoğunlaşan bir psikolojik cehenneme dönüşüyor.

The Coffee Table’ın merkezinde yalnızca bir kaza değil, bu kazanın etrafında örülen sessizlik, inkar ve suçluluk hali yer alıyor. Film, modern ebeveynliğin romantize edilen yüzünü paramparça ederken, özellikle erkeklik krizi ve pasif öfke üzerine yoğunlaşıyor. Jesus karakteri, hayatındaki tüm kararların başkaları tarafından alındığına inanan, edilgenliğini küçük bir nesne üzerinden telafi etmeye çalışan trajik bir figürdür. Kahve sehpası, bu anlamda yalnızca bir eşya değil; bastırılmış iktidar arzusunun, yanlış seçilmiş bir sembolün ve geri dönüşü olmayan bir hatanın maddi karşılığıdır.

Aynı zamanda film, kara mizahın etik sınırlarını da tartışmaya açıyor. İzleyici, dehşetin bilgisine sahipken karakterlerin gündelik konuşmalarına, absürt kesintilere ve neredeyse sitcomvari durumlara tanık oluyor. Bu çelişki, seyirciyi güldürmekten çok rahatsız etmeyi amaçlıyor. Çünkü film asıl olarak 'neye gülebiliriz?' sorusunu da sorarken gündelik hayatta gülüp geçtiğimiz sohbet ortamlarında gizli bu nevi nice olayların olabileceğini de bize hatırlatıyor. Mizah, burada bir rahatlama değil, suçluluğun ve utancın üzerini örten bir mekanizma olarak işlev görüyor. Yine çoğu zaman hepimizin yaptığı gibi.


Yazarken olabildiğine dikkat etmemin sebebi, filmi izleyenler için ana unsur olan gerilim noktası hakkında spoiler vermek istemeyişimdir. Tanık olduğum olaylara ve neticesinde bende oluşan duygulara sizin de sıfırdan tanıklık etmenizi istediğimden. The Coffee Table, izleyiciyi konfor alanından çıkarmayı hedeflediği kesin. Rahatsız edici olduğu kadar cesur da bir film. Herkes için uygun olmayan bu anlatı, şok etkisini ucuz numaralarla değil, etik ve duygusal sınırları zorlayan bir kurgu üzerinden inşa ediyor. Film, bitiminden sonra bile zihinde kalmaya devam eden sorularıyla, çağdaş Avrupa korku sinemasının en huzursuz edici örneklerinden biri olarak hafızamda yer edecek.