‘İçinde yaşadığımız şehirden, ülkeden beslenen bir müzik yapıyoruz. Hiç birimiz Jamaica’da doğmadık.’

Derya Eke (Sattas)

Reggae müziğinin Turkiye'deki en önemli temsilcisi olan Sattas grubunun günlük hayattan ve sahnelerden hikayesini sunan bu belgesel 31 Mayis'ta saat 22.30'da Ghetto'da gösterilecek.Oncesinde tabii ki Sattas konseri var.

Grubun solisti Orcun ile yaptigimiz soylesiyi buradan okuyabilirsiniz.

Türkiye’de neredeyse olmayan bir müzik türünün temsilciliğine soyunan Sattas’ın yaşadıkları sadece türü tanıtmak adına değil. Aynı zamanda hitap ettikleri gençlere hayata farklı bir bakış şekli kazandırma dertleri var.

Müzikalitesi “alaylı” sınıfından palazlanmış olan Sattas’ın, okullu sınıfını sollayan performansı bir sene içerisinde bir çok otoritenin dikkatini çekti.

regici belgeseli, bir grubun içinde bulunan cevheri hissetmesi ve onu dışarı çıkartmak için üzerine gitmesinin kurgusuz en “günlük hayat” hikayesini barındırıyor. Bir grubun doğuşu, varoluşunu sorgulayışı, edindiği izlenim, kazandığı saygı ve beraberinde gelen şöhretin basamakları tüm çıplaklığıyla anlatılıyor.

regici belgeseli bir varoluş hikayesi, belgeseli izletirken öğrettiği reggae kültürü ise, Sattas’tan zevkli bir hediye.

Günlük hayatlarından kesitleri barındıran hikayede grubun ilerleyen durumunu sürekli sorgulayan ve yorumlatan bir anlatım dili hakim olması söz konusu. Sözlerin hakim olamadığı noktalarda ise sadece müziğin konuşacak olması, esas mesaja ne kadar yakın olduğumuzu gösterir nitelikte olacak.



Irea @ Disco Krali


Mustafa ( Acayip ) @ NTV



Basin Bulteni

Reggae türüne adanmış bir geceye hazır olun!

Lee Scratch, Gregory Isaac, Bob Marley and the Wailers, Count Ossie gibi ustalara saygılarını sunmak üzere bir araya gelen SATTAS, yönetmenliğini Batu Akyol’un üstlendiği "REGİCİ – BİR MÜZİK BELGESELİ’nin ilk gösterimi ile Ghetto sahnesinde olacak!

Reggae türünün ülkemizdeki önde gelen temsilcilerinden SATTAS, hem canlı performansıyla hem de bu kültüre olan bağlılıklarını günlük hayatlarından kesitlerle anlatan "REGİCİ – BİR MÜZİK BELGESELİ’ gecesinde oldukça keyifli anlar yaşatacak...

Bir reggae grubunun tutkusunu en yalın haliyle hissettirecek belgeselin ardından caz, ska, dub ve erken dönem rock formları arasında gezineceğiniz başlı başına bir reggae gecesi yaşayacaksınız.

REGİCİ BELGESELİ, üyeleri Türk müzisyenlerden oluşan bir reggae müzik grubunun (SATTAS), yerel bar sahnelerinden, uluslararası festivallerde saygı gören ünlü bir müzik grubuna dönüşmelerini anlatan bir başarı hikayesi.

Türkiye’de neredeyse olmayan bir müzik türünün temsilciliğine soyunan SATTAS’ın yaşadıkları sadece türü tanıtmak adına değil... Hitap ettikleri gençlere farklı bir bakış şekli kazandırma dertleri var. REGİCİ BELGESELİ aslında bir varoluş hikayesi... Belgeseli izletirken öğrettiği reggae kültürü ise, Sattas’tan zevkli bir hediye...

REGİCİ BELGESELİ, her insanın içindeki cevheri hissetmesi ve onu dışarı çıkartmak için üzerine gitmesinin kurgusuz, en “günlük hayat” hikayesini barındırıyor. Bir grubun doğuşu, varoluşunu sorgulayışı, edindiği izlenim, kazandığı saygı ve beraberinde gelen şöhretin basamakları tüm çıplaklığıyla yönetmen Batu Akyol’un gözünden REGİCİ BELGESELİ’nde anlatılıyor.

REGİCİ BELGESELİ ve SATTAS’ın sürpriz konuklarıyla birlikte yer alacağı konser, 31 Mayıs Perşembe akşamı Ghetto sahnesinde!


3-19 Temmuz tarihleri arasinda gerceklesecek olan Istanbul Caz Festivalinin kuskusuz en cok beklenen ismi Morrissey. Peki bekleyenler bu ozlemine kavusacak mi?

Oncelikle konserin yapilacagi mekanin Cemil Topuzlu olmasi bu sayiyi azaltiyor. Maksimum 4000 kisinin izleyecegi bir konser olacak. Bu yuzden baya bir kisi zaten elenmis oldu. Ama dur, 'madem 4000 kisi olacak, kimlerin gelebilecegini de ben seceyim'e gitti IKSV. Bilet fiyatlari ve beilet satislarinda Lale'lere taninan oncelikle o 4bin kisinin arasina girmek isteyenlerin de bircogunu yine elemis oluyor. 67 gibi iyi bir bilet fiyatini 'Ogrenci bileti' adiyla sadece gostermelik tutmus. Almak isteyip de alabilenin sayisi bir hayli az cevremde. Kime gidiyor, nasil gidiyor. bizimkilerin beceremedigi nedir anlayamadim. 'Hadi bu seferlik ogrenciligimi unutayim' diyorsaniz da fiyatlar 375e kadar cikiyor.

'Topu topu 4000 kisilik bir mekan, bilet fiyatlarinin dusuk olmasi beklenemez' gibi bir savunmayi ise komik buluyorum. Sorunun ise tam bu oldugunu, mekanin Cemil Topuzlu olarak secilmesi oldugunu dusunuyorum. Gecmiste Cemil Topuzlu'da Bob Dylan'i dinlemistim. Tamam Bob Dylan sesini yitirmis, hoplayip ziplatmayi da vadetmiyor, oturup uslu uslu dinleyecek sarkilarina eslik edeceksin. Ama Morrissey oturmaktan fazlasi. Yine bu adam gomleginin dugmelerini acar, once bi sallar sonra da seyircilere dogru firlatirsa bunu tiyatroda sunulmus bir striptiz sovu olarak arkalardan izleyecek binlerce kisi olacak. Daha acik alanin oldugu, oturarak degil de ayakta durulacak floor katinin daha hakim oldugu bir mekan secilmeliydi diye dusunuyorum. Kisacasi bu Morrissey konseri bircok kisiyi sinirlendirecek ve yalnizca 4bin kisiyi sevindirecek.

'Olmadi gider Morrissey'i memleketinde dinlerim diyenleri de uyarayim. Morrissey'i kendi memleketinde dinlemeyi umit etme hatasina ben dustum siz dusmeyin. ( Ama gelin gorun ki bu sene buraya da geliyor, bu da benim sansim)


The Smiths Yeniden Biraraya Geliyor Mu ?

Bazi dergilerde dile getirilen 'The Smiths tekrar toplaniyor' haberine birinci agizdan yalanlama geldi. Grubun gitaristi Johnny Marr ' Mevcut hukumet istifasini aciklarsa, ben de grubu toparlarim. Yeterince adil bir anlasma' diyerek topu en azindan hukumetin kucagina birakmis.
J.Marr 2010 yilinda ise The Smiths'i sevdigini soyleyen ingiltere Basbakani David Cameron'a 'The Smiths gurubunu sevmeyi' yasaklamisti. Boyle de sakaci bir abimiz iste.

Sacha Gervasi'nin yonettigi ve gerilimin usta ismi Alfred Hitchcock'un biografisinden kesit sunacak filmde Hitchcock'u canlandiracak Anthony Hopkins'in makyaj sonrasi fotografi yayinlandi. Film 2013'te vizyonda.


Filmde Hitchcock ile karisi Alma Reville (Helen Mirren) arasindaki bir ask hikayesinin anlatilmasinin yaninda, Psycho filminin yapim asamasindaki yasananlardan bahsedilecek.

Anthony Hopkins'in yani sira filmde; Psycho filminde oynayan Vera Miles'i Jessica Biel, yine o filmde oynayan Janet Leigh'i Scarlett Johansson canlandiracak.

Film, Julian Jarrold'un yonettigi The Girl ile karistirilmasin. The Girl filminde Hitchcock'un takintili oyuncusu , The Birds filminde oynayan Tippi Hedren ile olan iliskisi anlatiliyordu.



Makyajin altinda Anthony Hopkins'i arayip bulmak biraz zor olsa da sarkik bidiklariyla, kafasi dik bakisiyla Hitchcock'a benzemis diyebiliriz.

Sinema Blogları Birliği SİBB'in medya sponsorluğunu üstlenmiş olduğu "Yeryüzünde Bir Gün "projesi 2008 yılında , binlerce insanın katılımıyla 24 saat boyunca görüntü elde edilerek oluşturulacak bir zaman kapsülü yaratmak amacıyla başlamıştı. Yeryüzünde Bir Gün'ün Türkiye gösterimi 22 Nisan 2012'de İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü'nde düzenlenecek.


 Bu dünya çapındaki medya etkinliği kapsamında, ilk olarak 10 Ekim 2010 (10.10.10), daha sonra 11 Kasım 2011 (11.11.11) tarihlerinde, insanlar çektikleri görüntüleri onedayonearth.org üzerinden paylaşmaya davet edildi. Böylece dünyanın dört bir yanından insanların bir gün içinde paylaştıkları anları içeren, herkesin erişimine açık bir video haritası ortaya çıkmış oldu. 

Her kültürden, inanıştan ve ulustan insana açık olan projeye katılım ücretsiz.

Projenin hedefi, insanların sesine kulak vererek insanın bir canlı türü olarak soyunun devam etmesine fayda sağlanması amacıyla “insanların özünde kim olduğunu bulmak.”

Yeryüzünde Bir Gün’ün arkasındaki fikir

Proje kurucusu Kyle Ruddick, Yeryüzünde Bir Gün projesini fikrinin dünyanın farklı bölgelerinden müzisyenlerin aynı sahnede birlikte çaldığı 2008 Dünya Sacred Music Festivali’nin açılış gecesinden ilham aldığını söylüyor:

“Müzisyenler ilk başta uyumu yakalayamadılar. O ana kadar birlikte hiç çalmadıkları anlaşılıyordu. Ancak bir kaç dakika içinde bu uyumsuzluktan uyum doğdu ve ortaya muhteşem bir harmoni çıktı. İşte bu an bana bir başka evrensel iletişim türü olan sinemayla aynı şeyi yapmak için ilham kaynağı oldu.”

“Yeryüzünde Bir Gün” filmi

10.10.10’da elde edilen ve toplam süresi 3,000 saati geçen görüntülerden bu yıl 22 Nisan Yeryüzü Günü’nde tüm dünyada gösterilecek 2 saatlik bir film oluşturuldu.

Yeryüzünde Bir Gün projesiyle aynı ismi taşıyan filmin yönetmeni, aynı zamanda projenin kurucusu olan Kyle Ruddick. Filmin yapımcıları ise Daniel Lichtblau ve Brandon Litman.

Filme çektikleri videolarla katkıda bulunanlar arasında cep telefonuyla çekim yapan gençlerden profesyonel belgeselcilere, her yaştan, ülkeden, ırktan, kültürden ve cinsiyetten insanın yanı sıra 60’ın üzerinde sivil toplum örgütü bulunuyor.

Filmde öne çıkan sahneler arasında Çinli bir turistin çektiği Kuzey Kore’deki üst düzey bir askeri geçit töreni, Mekke’den ve Galapagos Adalarından görüntüler, Kızıldeniz’de bir dalıştan çekimler ve ender rastlanan bir genetik hastalık yüzünden 10 yıllık yaşam beklentisiyle doğan Hollandalı bir çocuğun onuncu yaş günü bulunuyor.

Filmde Türk izleyiciler de 10.10.10 tarihinde İstanbul’da çekilen karelere rastlayacaklar.

Dünyayı bir gün içinde tüm çeşitliliğiyle, trajedileriyle, çatışmalarıyla ve başarılarıyla olduğu gibi ele alan film, projenin amacı olan insanları hem farklı, hem de benzer yönleriyle birbirine yakınlaştırarak katılımcıların gelecekte de işbirliği yapmasını sağlamayı amaçlıyor. Böylece, iletişimden beslenen bir toplum oluşturmak hedefleniyor.

Yeryüzünde Bir Gün’ün Türkiye gösterimi 22 Nisan 2012’de İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü’nde düzenlenecek.



Dün gece gerçekleştirilmiş olan festivalin kapanış töreninde Altın Lale ödülleri açıklandı. Gecede En İyi Film Ödülü, Emin Alper'in yönettiği Tepenin Ardı filmine verildi.

Ödül töreninin başında 31. İstanbul Film Festivali devam ederken hayatını kaybeden Claude Miller, Meral Okay ve Ekrem Bora anıldı.

Törende Radikal Halk ödülü'nü Albert Nobes aldı. Radikal Halk Jürisi'nin film ödülüne Zeki Demirkubuz'un Yeraltı filmi değer görüldü.

Fibreschi ödüllerini Uluslarası alanda Nejat Akın'ın yönettiği Uğurlu Tepeler filmi alırken, Ulusal Yayıncılık dalında Tepenin Ardı filmi ödüle değer görüldü.

İlk özel mansiyon ödülü (Sinemada insan hakları ödülü) Memleket filmine, ikinci özel mansiyon ödülü Öteki Tarafa Yolculuk filmine, Face ödülü ise Sadece Rüzgar filmine verildi.

ALTIN LALE ÖDÜLLERİ
En iyi film: Tepenin Ardı
En iyi yönetmen: Zeki Demirkubuz (Yeraltı)
En iyi erkek oyuncu: Engin Günaydın (Yeraltı)
En İyi kadın oyuncu: Sanem Öge (Şimdiki Zaman)
En iyi kurgu: Zeki Demirkubuz (Yeraltı)
En iyi senaryo: Tepenin Ardı
En iyi görüntü yönetmeni: Türksoy Gölebeyi (Yeraltı)
En iyi müzik: Mustafa Biber (İz-Reç) / Mustafa Biber'in ödülünü alırken, "Emek Sinemasını unutmadık değil mi?" sözleri alkışlandı.
Onat Kutlar - jüri özel ödülü: Tayfur Aydın (İz-Reç)
Altın Lale Uluslarası Film Ödülü: Yalnız Gezegen (Julia Loktev)
Jüri özel ödülü: Oslo 31 Ağustos (Joachim Trier)

İstanbul Modern, Dünya Sanat Günü’nü kutluyor. 15 Nisan Pazar Dünya Sanat Günü’nde İstanbul Modern’i saat 22’ye kadar ücretsiz olarak gezebilir, müze deneyimini gece yaşayabilirsiniz. Leonardo Da Vinci’nin doğum günü olan 15 Nisan’ın, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Türkiye’nin önerisiyle 2012’den itibaren Dünya Sanat Günü olarak kutlanması UNESCO’ya bağlı Uluslararası Sanat Birliği tarafından kabul edildi.



15 Nisan Dünya Sanat Günü’nde İstanbul Modern’in La La La İnsan Adımları: Boijmans Van Beuningen Müzesi Koleksiyonundan Bir Seçki, Dünden Sonra ve Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar başlıklı sergileri saat 22.00’ye kadar gezilebilir. Saat 16.00’da İstanbul Modern Sinema’da Kanadalı dans kumpanyası La La La Human Steps’in ünlü performansı Amelia gösterilecek. Saat 17.00’de sahne sanatları, dans tarihi ve kültür kuramları uzmanı Bedirhan Dehmen, La La La Human Steps’in çalışmalarını yorumlayacak.


La La La İnsan Adımları: Boijmans Van Beuningen Müzesi Koleksiyonundan Bir Seçki, 1849 yılında kurulan, Hollanda’nın dünyaca tanınmış Boijmans Van Beuningen Müzesi’nin Direktörü Sjarel Ex’in, koleksiyonlarındaki 140 binin üzerindeki yapıt arasından İstanbul Modern için hazırladığı özel bir seçkiyi içeriyor. Hollanda ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin 400. yılı kutlamaları kapsamında gerçekleşen sergi, klasik dönem, modern ve çağdaş sanatın tanınmış isimlerini bir araya getiriyor. Sergide, farklı coğrafyalardan 28 sanatçının resim, çizim, yerleştirme, baskı, fotoğraf ve videolarından oluşan 53 çalışma bulunuyor.

Dünden Sonra sergisi, İstanbul Modern’in fotoğraf koleksiyonundan bir seçkiden oluşuyor ve 53 sanatçının 179 yapıtını içeriyor. Ayrıca 66 sanatçının 213 yapıtı da dijital ortamda gösteriliyor. Küratörlüğünü Engin Özendes’in yaptığı, Türkiye’de fotoğrafın modern ve çağdaş örneklerini bir araya getiren sergi, Osmanlı döneminden günümüze uzanan süreçte fotoğrafın teknik ve kavramsal gelişimini ortaya koyuyor. Bugünden geriye doğru bir akışla ilerleyerek, Türkiye’de fotoğrafın günümüzde ulaştığı noktadan 1800’lerin Pera’sına dek fotoğraf serüvenini ele alıyor.


Saat 16.00’da İstanbul Modern Sinema’da Kanadalı dans kumpanyası La La La Human Steps’in performansı Amelia’nın gösteriminden sonra, sahne sanatları, dans tarihi ve kültür kuramları uzmanı Bedirhan Dehmen saat 17.00’de topluluğun çalışmalarını yorumlayacak, çağdaş dans ve koreografi üzerine konuşacak. 1980’de Kanadalı koreograf Édouard Lock tarafından Montreal’de kurulan La La La Human Steps, dünyanın tüm büyük tiyatrolarında ve deneysel dans etkinliklerinde sahne aldı, ödüller kazandı. Dünya prömiyerini Montreal Uluslararası Yeni Sinema ve Medya Festivali ile 2003 yılında gerçekleştiren Amelia isimli performansın ABD’deki prömiyeri, 2004 yılında Tribeca Film Festivali kapsamında yapıldı.


Istanbul Modern Basin Bulteni

8 Haziran 2012de gosterime girmesi dusunulen Simon Pegg'in yeni filminin , A Fantastic Fear of Everything'in, ilk fragmanini twitter sayfasinda paylasti.


Simon Pegg filmi dediysek tamamen kendisine ait oldugu dusuncesi olusmasin kafanizda. Simon Pegg sadece filmdeki ana aktor. Filmin yonetmenligini ise Ingiliz grup Kula Shaker'in solisti Crispian Mills yapiyor ! Bu film ayni zamanda Crispian Mills'in yonettigi, yazdigi ve hatta yapimciligini ustlendigi ilk filmi. Muzik piyasasindan sinema dunyasina boylesine keskin ve buyuk bir gecis yapan bir kisi taniyordum suana kadar, o da Mahsun Kirmizigul.

Filmde Simon Pegg'in canlandirdigi Jack karakteri, paranoyak eski bir cocuk kitaplari yazarinin, suc romanlari yazma girisimininde basindan gecenleri anlatiyor. En cok hosuma giden kismi ise bu karakterin camasir makinesi korkusu. Kucuklukte adlandiramadigimiz sebeplerden oturu olusan bu tarz basit seylere olan korkuya bir gondermemi yoksa cidden boyle bir hastalik var mi arastirmak lazim.

- Fragman -


Dusuk butceli bir yapim olmasi ve yonetmenin yeni olusu belki bazi kisilerin beklentisini dusurebilir ama icinde Simon Pegg varsa ve hayrani iseniz bu kadari bile yeterli olacaktir.

Film hakkinda daha fazla konusabilmek icin tamamini gormeyi beklemekten baska da caremiz yok.

Ingiltere'nin BBC kanalinda 2010 yazinda ilk sezonu, 1bucuk saatlik 3 bolum ile gosterilmisti. Dizinin 2. sezonu ise bu yil Ocak ayinda gosterildi. Ve 2. sezon da ilk sezon oldugu gibi her biri 1bucuk saat olan 3 bolumden olusuyor. Yabanci dizilerin 40 dakika olmasina alisanlar icin bu sure garip gelebilir ama biz turkler daha iyilerini de gorduk. Gun boyu bitmeyen diziler sahidimiz olsun. 'E bak onlar da 1bucuk saatlik dizi cekiyormus, ne bu bizim dizi sektorunun aglayip sizlamasi' da demeyin' cunku iki sezon arasindaki sureye dikkatinizi cekiyorum bu cumle sonundaki nokta ile.

Peki Sherlock dizisini neden izlemeliyim diyenler soyle buyursun.

  • Sherlock Holmes hayrani olmak
  • Dr.House dizisini takip etmek
  • British aksanini sevmek
  • Londra cablerini (taksilerini) guzel bulmak
  • Polisiye turu sevmek
  • Hatta Behzat C. dizisini izlemek
Bu 6 sartin 2 veya 3u sizde var ise, bu diziyi izleyin, eksik kalmayin derim.
.
.

(foto duzenleme : CMD Graphic)
.

Nuri Bilge Ceylan'nin "Bir Zamanlar Anadolu'da ( Once upon a time in Anatolia)" filmi gectigimiz hafta Ingiltere'de de gosterime girdi.

Filmi daha once izlemis olmama ragmen tek bir sebep icin gittim; yillardir dillerinden film izledigim Ingilizlerin, bizim dilimizdeki filmi nasil izlediklerini gormek. Altyaziyi okurken ondekinin kafasindan kacislarini gormek. Bir nevi kisisel tatmin. Ve oldukca guzel bir duyguydu.

Foto: Corner House, Oxford Road, Manchester

31. Istanbul Film Festivali, bu sene 31 Mart - 15 Nisan tarihleri arasinda 200'u askin filme ev sahipligi yapiyor.


Festivalin ana temasinin Sinema ve Muzik oldugunu bastan belirtmekte fayda var. Bu noktada usta yonetmen Martin Scorsese'nin 2 filmi dikkat cekiyor. Birincisi iki muzisyenin ask hikayesinin anlatildigi ve basrollerinde Robert De Niro ve Liza Minelli'nin oynadigi 1977 yapimi muzikali 'New York New York'. Digeri ise dunyanin en fazla dinlenen grubu The Beatles'in uyesi George Harrison'in konu edindigi 'George Harrison: Living In The Material World (George harrison:Fani Dunyaya Karsi)' filmi. Martin Scorsese'nin ustalara olan saygisini ve belgesellerindeki anlatimini Bob Dylan belgeselinde de gormustuk.

Bir diger unlu ingiliz grubunun konu edildigi gosterim ise The Wall. Ismini Pink Floyd grubunun albumunden alinarak hazirlanmis ve Pink Floyd sarkilariyla bezenmis bu gosterimin senaristligini grubun kurucularindan Roger Waters yapti ve yonetmenligini Alan Parker ustlendi. Basrolde ise bu grubu yillar sonra tekrardan toplayacak olan Bob Gendolf var.

Marjane Satrapi ismi bize Persepolis filminden tanidik geliyor. Senaryosunu Persepolis'te beraber calistigi Vincent Parannaud'la yazdigi ve daha sonra yonettigi 'Azraili beklerken (Chicken with Plums)' filmi yine one cikanlardan ve merak edilenler arasinda.

Yine Matthieu Kassowitz'in son filmi ' Isyan (L'ordre et la Morale) filmi, La Haine filmiyle bu yonetmeni sevmis izleyiciler tarafindan keyifle izlenecek bir film. Bu film icin La Haine'i referans almanizi oneririm.
(ek: La Haine)

Festivaldeki Turk filmlerine gelecek olursak Emin Alper'in Berlin'de odul kazanan 'Tepenin Ardi' filmi Turkiye galasini bu festivalde yapacak. Dunya galasini daha once Berlin'de yapmis ve seyircinin buyuk begenisini kazanmisti.
Zeki Demirkubuz'un hayrani oldugu yazar Dostoyevski'nin Yerlatindan Notlar kitabindan uyarladigi 'Yeralti' filmi de bu festivaldeki yerini aldi. Demirkubuz daha once de Albert Camus'un 'Yabanci' kitabindan uyarlama yapmisti. Sanirim begendigi yazarlari birbir perdeye aktarmakta kararli. Bunun yaninda' hali hazirda genis kitlelerce sevilen bu kitaplari secerek kolayciliga kactigini da dusunenler yok degil.


Kisisel zevkinizi yoneltmek gibi durmamasi icin daha fazla konusmayip sizleri direkt film listesine yonlendirmek istiyorum. Ama benim tercihim her zamanki gibi Iskandinav filmleri ve Ingiliz sinemasi olacaktir.

Ya sizin?





İnsan ikilemlerin yol ayrımına geldiğinde  geri dönüş yollarının bir hayli uzağında kalmış demektir. Kavgalar yol ayrımının ilk durağıdır ve anlaşmazlığa varan noktada son adımlar atılır işte. Kararlılık ayrılığa iten sebeplerin ötesinde bir köye varıyorsa sonuçlar teferruattır.  Muhakkak ki ayrılık yoluna girdiğinde gurur da yapar insan çoğu kez. Keza Nader gibi. Ya da attığı adımdan geri dönemez keza Simin gibi. Ayrımlar haklılığa inanmaktır ve inanmanın diğer bir yüzü kendini yolunu çizmektir.


Geçmiş ve Gelecek Ayrımı

Geleceği düşünmek bugünü öldürür  ve Simin için bugün geride kalmıştır. Simin , filmin açılış sekansında mahkeme odasında geleceği için savaşan kadın portresi çizer.  Onun nazarında bugüne ait bir umut yoktur ve başka bir yerde gelecek umut vaad etmektedir. Herşeyi karşına almanın bir yükü vardır. Geride bırakılacak bir eş ve gerekirse bir evlat. Simin ayaklarının üzerinde durmayı her şeyden öte görmektedir.

Uzaklara gitmek arzu edilen değişimlere ve başlangıçlara her zaman tekabül etmez ve geçmişi yok saymak da her zaman kesin doğru değildir. Yaşam standartlarına inanmaz Nader, aslolan insanın standardıdır. Geçmişini öteye itemez zira geçmiş onun aslolan parçasıdır.
Nadir ve Simin geçmişin bağları ve geleceğin umudu arasına sıkışır kalır. Ortak kaygıları kızlarıdır. İyiyi ve kötüyü en yalın haliyle gören ve her şeyi olduğu gibi kabul etmek zorunda kalan kızları. Termeh bir umudun peşinde ayrımları kapatmaya çalışan ve ilişkininin bugününü temsil eden kişidir.



İkilemler ve Gerçekler

Gerçek yalana bulandıkça temizlemesi zor olur ve ilişkilerin,olayların çarpıtılan tarafları hep örtbas edilir. Nader doğmamış bir çocuğun ölümüne sebebiyet ile suçlanırken Termeh’i kaybetmemek uğruna yalanın esiri olur. Bir yalanla yaşamak, hapiste geçireceği yıllara nazaran küçük bir bedeldir. Her insan her suçu işleyebilir yeter ki şartlar ve duygular insanı o duruma sürükleyiversin. Keza dini inancını her şeyin üzerinde tutan Razieh. Karnındaki bebeği öldüğünde eşinden korktuğu için kendi hatasıyla çocuğunu düşürdüğünü anlatamaz. Filmin bir sahnesinde Razieh’in eşi  Hodjat “ Neden karılarımızı ve çocuklarımızı hayvan gibi dövdüğümüzü düşünüyorsunuz?” diyerek önyargılara bir tekme atar fakat mevzu şiddetin açığa çıkmasından ziyade onun varolduğunu bilmek değil midir? Razieh her zaman korkunun esiri olacaktır.

Hodjat da sinirlerine hakim olamayan,parmaklıkların öte tarafını iyi bilen bir karakter. Adaleti bir kez olsun yanına aldığını düşündüğü an Nader’in bebeğinin ölümünden sorumlu olduğuna inanır. Bir yandan Nader’in hapiste yatmasını isterken diğer yandan borçlarından kurtulabilmek için kan parasını istemektedir. İkilemler arasında kalır, para her zaman tatlıdır.
Simin ise diğer karakterlerin ikilemlerinin,yalanlarının üzerinde herkes için doğru yolu bulmaya çalışan bir mekanizma gibidir. Olayların uzağında hem Nader’i n hapse düşmesini istemez hem de diğer ailenin içinde bulunduğu durumdan kurtulmasını arzu eder. Nader’den Simin’i ayıran en önemli özellik budur. Nader her zaman doğrucu olmaya çalışırken bir yalanı sürdürmüştür ve haklı olduğu noktada iyiliğin ötesine taşınacak bir durum görmemektedir. Nader bencilliğin emsalidir. Simin ise doğruluklardan ziyade iyiliğin ve akılcılığın temsilidir.


Mutlak Sonuç


Uğraşlar boşa çaba sarfetmekten öteye gidemedikçe ayrılığın kapıları daha bir geniş açılır. Her adım karşı taraftan beklenir. Nader gururunun esiri olmuştur ve gururu yanınıza aldığınızda mutsuzluğun da çaresine bakmalısınız. Simin ise kırılmıştır. Eşinden çaba sarfetmesini beklemiştir. Karakter sorunları en çok da ayrılık kararı alındığında gün yüzüne çıkıyor. İkilemlerin ağına düşmüş son kişi de Termeh’tir. Onun vereceği karar kaybedilmiş bir davanın sadece sonucudur. Sonuç önemli midir? Ayrılık geldiğinde pek de değildir. Mahkeme salonu soğukluğunda bir gelecek de Termeh’i beklemektedir.


Hugo mu Artist mi derken geceye Hugo filmi hizli basladi. Aciklanan ilk 2 odulu de kapmasiyla gecenin ilerleyen saatlerine yonelik bir isaret mi verilmek istenmisti bilinmez. Ardindan The Artist filmi bir oscar aldi ve burada ben de varim dedi. Ama Hugo doyumsuz cikti ve ses dallarindan 2 oscar daha alarak durumu 4-1 e getirdi. Uzerine bir de gorsel efekt odulu gelince ara giderek buyudu. 11 dalda aday olan Hugo 5 iken ; 10 dalda aday olan The Artist filminin 1 oscari vardi.

En iyi yardimci erkek dalinda aday olan ve bu odulu kazanan 82 yasindaki Christopher Plummer, oscar alan en yasli oyuncu oldu. Ve yabanci dilde en iyi filmi komsumuz Iran'dan A Separation aldi. Oduller arasinda beni en fazla sevindirenlerden biri de bu oldu.

En iyi ozgun senaryo odulunu Midnight in Paris filmiyle kazanan Woody Allen, daha once de hickatilmadigi Oscar Torenine bu sefer de katilmayarak odulu akademiye birakti.

En iyi yonetmen odulunun Michel Hazanavicius'e verilmesi Martin Scorsese'ye biraz haksizlik edildigini dusundurdu bana. En Iyi filmi The Artist'e verseler bile Yonetmen odulu kesinlikle Hugo'ya gider diye tahmin ediyor daha dogrusu boyle olsun istiyordum. Ama madem yonetmen odulunu aldin elinden bari en iyi film odulunu Hugo'ya ver de odeselim oldu bu sefer onerim.

En iyi erkek oyuncu odulu Jean Dujardin'e giderken hissiyatsizdim. Guzel bir emekti ve oyunculuktan fazlasini sergilemisti The Artist filminde. Bunun karsiligini Cannes Film Festivalinde oldugu gibi burda da bir odulle aldi. George Clooney'e de verselerdi bu odulu kimse ses cikarmazdi ama yine de.

En iyi kadin oyuncu odulunu Maryl Streep'in almasi ise hic sasirtici bir olay olmadi. Ki benim tek favorimdi. Ingiltere'nin ilk ve tek kadin Basbakani Margaret Thatcher'in videolarini defalarca izlemis ve ingiliz aksanina asina olmus biri olarak sunu soyleyebilirim ki, The Iron Lady'deki Margaret Thatcher'in ta kendisiydi.

Ve en iyi film , The Artist. Gune Hugo'nun arkasinda basladi ama toplamda 5 oscar alarak durumu esitledi. Hatta 5/10 oraniyla gunun en fazla kazanani oldu diyebiliriz. Ki odullerin kare asi sayilan (En iyi yonetmen / En iyi film / En iyi erkek / En iyi kadin ) kategorilerinin 3une sahip oldu. ne demeli ki baska.. iste karsinizda tum liste.


Iste 84. Oscar Odullerinin Sahipleri


En Iyi Film : The Artist

En iyi Yonetmen : Michel Hazanavicius ( The Artist )

En Iyi Erkek Oyuncu : Jean Dujardin ( The Artist )

En Iyi Kadin Oyuncu : Meryl Streep ( The Iron Lady )

En Iyi Yardimci Erkek Oyuncu : Christopher Plummer ( Beginners )

En Iyi Yardimci Kadin Oyuncu : Octavia Spencer ( The Help )

En Iyi Ozgun Senaryo : Midnight in Paris ( Woody Allen )

En Iyi Uyarlama Senaryo : The Descendants ( Alexander Payne, Nat Faxon, Jim Rash )

En Iyi Goruntu Yonetmeni : Robert Richardson ( Hugo )

En iyi Sanat Yonetmeni : Dante Ferretti, Francesca Lo Schiavo ( Hugo )

Yabanci Dilde En Iyi Film : A Separation ( Asghar Farhadi - Iran )

En Iyi Kostum Tasarimcisi : Mark Bridges ( The Artist )

En Iyi Makyaj : Mark Coulier, J. Roy Helland ( The Iron Lady )

En Iyi Kurgu : The Girl with the Dragon Tattoo ( Angus Wall, Kirk Baxter )

En Iyi Ses Kurgusu : Hugo ( Philip Stockton, Eugene Gearty )

En Iyi Ses Duzenlemesi : Hugo ( Tom Fleischman, John Midgley )

En Iyi Gorsel Efekt : Hugo ( Robert Legato, Joss Williams, Ben Grossmann, Alex Henning )

En Iyi Orijinal Music : Ludovic Bource ( The Artist )

En Iyi Orijinal Sarki : Bret McKenzie ( The Muppets )

En Iyi Uzun Metrajli Belgesel : Undefeated ( Daniel Lindsay, T.J. Martin, Rich Middlemas )

En iyi Uzun Metrajli Animasyon : Rango ( Gore Verbinski )

En Iyi Kisa Film : The Shore ( Terry George, Oorlagh George )

En Iyi Kisa Metrajli Belgesel : Saving Face ( Daniel Junge, Sharmeen Obaid-Chinoy )

En Iyi Kisa Animasyon Filmi : The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore ( William Joyce, Brandon Oldenburg )




11 dalda aday olan Hugo'nun aldigi oduller
  • En Iyi Goruntu Yonetmeni
  • En iyi Sanat Yonetmeni
  • En Iyi Ses Kurgusu
  • En Iyi Ses Duzenlemesi
  • En Iyi Gorsel Efekt


10 dalda aday olan The Artist'in aldigi oduller
  • En Iyi Film
  • En Iyi Yonetmen
  • En Iyi Erkek Oyuncu
  • En Iyi Kostum Tasarimcisi
  • En Iyi Orijinal Music

“Eğer rüyaların nerden geldiğini merak ediyorsan, etrafına bir bak. Burası onları inşa ettiğimiz yer!”

Martin Scorsese, Hugo filmini eski bir yapimci/oyuncu/yonetmen olan Georges Melies'in hayatindan uyarlama olan bir kitabin uyarlamasidir. Yani gercegin iki defa uyarlanmis halidir. Peki bu uyarlamalara ragmen filmde gorduklerimiz ne derece dogru? Buyuk bir oranda dogru. En azindan Georges Melies uzerine anlatilan kisimlari ile. Kendi yaptigi makine ile film cekmeye baslayan Melies sinema tarihinin, filmlerinde konuyu isleyen ilk yonetmenidir. Ondan once filmde de birkac ornek gosterdigi gibi kisiler icin sinema birkac fitigrafin hareket etmesi idi. Bu fotografin ne oldugunun onemi yoktu. Kisiler sadece hareketli fotoya gelmislerdi tipki koye ilk defa gelen bir Sari Mercedes'i izlemeleri gibi. Bu yuzden bu sinema denen seyin simdilik bir merak oldugunu ve yakin zamanda ilgisini yitirecegini dusunen fazlaydi. Ama Melies bunlardan biri degildi.

Eski meslegi sihirbazlik olan Melies bu sanatini daha genis produksiyonlarla icra edip, gosterisinin daha genis kitlelerce izlenmesini ve hayalinde canlandirdigi fakat tiyatro sahnesinde bunu gerceklestirmenin olanaksiz oldugu fikirleri, gercege dokebilecegi bir alan bulmustur artik; Sinema.


“Sinemada sözün hiçbir değeri yoktur, ama hareket her şey demektir.”


Brian Selznick'in romanindan sinemaya tasinan Hugo filminde Martin Scorsese bu soze sadik kalarak fazla diyaloga girmektense hareket unsurunu on planda tutuyor. Scorsese'den hic beklenmedik kamera akislari, renk tonlamalari ve manzara sunumlari. Beni bu filmde en cok sasirtan ve heyecanlandiran da bu olmustu. Izlerken defalarca yonetmeni cidden Scorsese di mi diye dusunmeme neden oldu. 3D kullanarak adeta yeni bir yonetmen kimligine burunmuse benziyor. Eski gercekciliginden, sikilmis o da filmdeki Isabelle karakteri gibi macera arayaslarina girmis olabilir bilmiyorum. Ama her ne olmussa Martin Scorsese, iyi olmus.

Film ile Martin Scorsese uyusmazliginin, daha dogrusu eski filmlerine nazaran bizi sasirtmacasinin, bir nedeni olmali diye dusunuyorum. Benim bildigim Scorsese kadrajda unutulmus set malzemelerini bile kaldirmayi gerek gormeyen, ' aman yaa 3-5 bardak da cekmissek nolmus ki' diyen bir yonetmeni dusunuyorum, bir de filmde kullanilan eski filmlerden goruntuleri orijinalinden almayip kendisi tekrar ceken Scorsese'i.

Bunu 2 seye bagliyorum:

Birincisi; Georges Melies'in sinemada buldugu o buyulu atmosferi, Martin Scorsese'nin 3D'de bulmasi
Ikincisi; Martin Scorsese'nin Georges Melies'e olan hayranligi.

Temennim bu Pazar aksami gerceklestirilecek Oscar Odul Toreninden eli bos donmemesi yonunde.

Filmde az da olsa yuzunu gosteriyor Scorsese


Quentin Tarantino, klasikleşen yılın en iyi filmleri listesini açıklamış. 11 filmden oluşan  liste aşağıda...

1. Midnight In Paris
 2. Rise Of The Planet Of The Apes 
3. Moneyball 
4. The Skin I Live In 
5. X-Men: First Class 
6. Young Adult 
7. Attack The Block 
8. Red State 
9. Warrior 
10. The Artist / Our Idiot Brother 
11. The Three Musketeers


Dünya coğrafyasında her toprak esaretin bir gerçeklik ve özgürlüğün de hayal olarak kaldığı düşüncelere evsahipliği yapmıştır. Düşünceler bastırıldıkça ve insanlar din,ırk,mezhep ve düşünce ayrımcılığına uğradıkça da  bu süregelecektir.  Tarihin insanlıktan uzak sayfalarından bugünlere kalan miras ise hem edebi hem de görsel yönden çeşitlendirilmiştir. Politik ve siyasal yozlaşmların yaşandığı dönemlere ait filmleri de listelemek gerek. Halkların ideallerini ve özgürlüklerini kazanmalarının yanı sıra politik çıkarlar amacıyla derin devletin susturduğu insanların da hikayelerine göz atalım.

10- Europa (Lars Von Trier) : Trier, 2.Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın yeniden ayağa kalkmasının sancılarını beyazperdeye yansıtmaya çalıştığı bu filmde olayları Amerika’dan ülkesine dönmüş olan Leopold’un gözünden izleyicilere sunar. Hiç süphesiz Almanya savaştan yenik ayrıldıktan sonra Nasyonalist eylemler ve fikirler ülkeden bir anda gitmemiştir ve Trier savaşın ardından bu fikre sahip insanların yaşadıklarına ve fikirlerini nasıl devam ettirmeye çalıştıklarına odaklanmıştır. Leopold yeni bir başlangıç yapmaya çalışan ülkesine katkı vermeye gelmiştir ve kendini nasyonal sosyalizmin bir parçası olarak bulmuştur.

 Film ile ilgili detaylı yazı : http://sigarayaniklari.blogspot.com/2010/04/lars-von-trier-ve-avrupa-uclemesi.html

9- Machuca ( Andres Wood) : Bir milletin içinde varolan farklı düşünceler er yada geç siyasal alana taşınır. 1974 yılında şili’de olanlarda bu fikir çatışmaların detayıdır. Machuca; dönemin devlet başkanı Salvador Allande’den sonra hükümeti deviren ve yönetime el koyan askeri yönetimin çocuklar vasıtasıyla anlatan bir yapımdır. Yoksulluk ve sınıflar arası ayrım kendini fazlasıyla hissettirir. Öyle ki her darbede olduğu gibi Pinochet yönetimindeki Şili’de de burjuva zenginleşirken fakir halk öteden beri belli olan kaderine razı gelmeye koyulmuştur.


8-Carlos (Olivier Assayas) : Nam-ı değer Çakal Carlos’un hayatından uyarlanan yapım soğuk savaş döneminde devletlerin suikast ve düşman ülkelerde kargaşa çıkarmak amacıyla piyonları nasıl ileri sürdüklerini anlatır. 70li yılların en önemli figürlerinden olan Carlos eylemlerini düşüncelerinden ziyade ait olduğu topluluğun çıkarları amacıyla yürütüyordu. Bu nedenle birçok ülkenin ve örgütün emrinde suikastlara karışmış olan Carlos’un düşüncelerini, yükselişini ve çöküşünü üç ayrı bölümde anlatan yapım yakın tarihte gerçekleşen bir çok olayın da arkaplanına ışık tutar.


7- All the President's Men (Alan Packula) : 1970li yılların başında Birleşik Devletler’de patlak vermiş olan Watergate skandalını takip eden iki gazetecinin olayın başlangıcından sonuna kadar olayları takiplerini konu alır. 5 hırsızın bir daireye girmesi gibi küçük bir detayla başlayan olaylar, bu girişimin arkaplanı yüzeye çıkınca dönemin başkanı Nixon’ın görevinden istfa etmesine kadar varmıştır. İki gazetecinin olay sürecindeki idealleri ve derin devletin onları yıldırmaya çalışmasına rağmen bıkmadan görevlerinin sorumluluğunu yerine getirmeleri  takdire şayandır.

6-Hunger  (Steve McQueen) : Tarihin insanlıktan uzak kalan sayfalarında özgürlük kazanılan bir hak olarak tanımlanır. IRA örgütü de yıllarca İrlanda halkının özgürlüğü adına eylemler yapmıştır.  1972 yılında IRA mahkumları İngiliz hapishanelerinde sarfettikleri ölüm oruçları ve hak talepleri başarısızlıkla sonuçlanır. Verilen üniformaları giymeyen ve banyoya girmeyi reddeden mahkumlar işkencelerden geçirilir. İlerleyen dönemlerde mahkumlardan Bobby Sands’in parlementoya girmesi de Margaret Theatcher’ın geri adım atmasına yol açmamıştır. Bobby Sands’in ölüm orucunu safhalarıyla anlatan filmin sonlarına doğru var olan 17 dakikalık sekans da sinema tarihin en başarılı sahnelerindendir. 

5- Bloody Sunday (Paul Greengrass) : 30 Ocak 1972 tarihi İngilizler için her zaman bir utanç kaynağı olacaktır zira tarihin bu sayfasında ; insan hakları adına yürüyüş yapmak isteyen Katolik İrlandalı halkın şehirde güvenliği sağlamakla yükümlü olan askerler tarafından kurşunlanması yazılıdır. Dönemin faal terör örgütü IRA bu olaylardan sonra hem şiddetini hem de nüfusunu arttırmıştır. Etki-tepki mekanizamasının en önemli örneklerinden biri olan kanlı pazar günü beyazperdeye de yalın bir gerçeklikle aktarılmıştır. Tamamına yakını omuz kamerasıyla çekilen film belgesel tadı vermektedir.

4- Viva Zapata! (Elia Kazan):  1900lü yılların başında Meksika’daki devrimi Emiliano Zapata’nın yaşamı üzerinden anlatan bu yapımda öncelikle diktatör Diaz ve sonrasında general Huerta’nın kontrolündeki askeri birliklerin halkla çatışmasını mercek altına alır. Siyasal düşüncelerden ziyade toprağın kavgasını yapan Zapata ve halkı yıllarca toprakları için savaşmışlardır. Devletin başında olan her bireyin reform sözü verdiği bu filmde Zapata da devlet başkanlığının halktan soyutlanmaya yol açtığına tanıklık etmiştir. Marlon Brando’nun Zapata rolüyle efsaneleştiği bu yapım dönemin Meksika’sına ve halkın gayelerine ışık tutar.

 3-La battaglia di Algeri (Gillo Pontecorvo) : Cezayir’in kurtuluş harekatını anlatan yapım 1950lerde Fransız sömürgesi olan Cezayir’de özgürlük kıvılcımlarının nasıl ortaya çıktığını ve sonrasında gelişen olayları konu alır. Cezayir Direniş Örgütü (FLN)’nün kolonileşmeye karşı verdikleri direniş sonrasında konuyu birleşmiş milletlerin gündemine taşımları, Fransız hükümetinin Cezayir’deki FLN üyelerine yaptırımları çok çarpıcıdır. Devrim başlatmak ve onu devam ettirebilmek zordur. İstiklal nidalarıyla yükselen devrimin sesi yakın zaman içinde Cezayir'in bağımsızlığını kazanmasına önayak olmuştur. 

2-Land and Freedom(Ken Loach):  Dünya tarihinde diktatörlükle yönetilen her toprak başkaldırışa gebe kalmıştır. İspanya’da 30lu yıllarda Franco yönetiminde de yaşanan olaylar gibi. Franco yönetimindeki faşist diktatörlüğe karşı gelmeye çalışan ve kaderine razı olmayan halk gerilla yöntemiyle ordu ile savaşa girmiştir. 3 yıl süren savaşın faşizme direniş tarafını Cumhuriyetçilerle aynı safta savaşan David Carr üzerinden anlatan Ken Loach İspanya iç savaşı ile ilgili en çarpıcı yapımı bizlere sunmuştur. Filmde David’in savaş anıları önemli bir yer tutar. Özellikle ideallerin ters düşmesi ve dostlukların dahi çıkar çatışmasına dönmüş olması İspanya’nın yaşadığı buhranı daha yakından anlamamıza vesile olur.

1-Z (Costa Gavras): Yunanistan’da 1963 yılında yaşanan bir olaydan kurgulanan yapım derin devlet ve yargının işbirliğine atıflarda bulunur. Z; Barışcıl milletvekili Lambrakis’in hükümetin yandaşı olan faşist insanlar tarafından öldürülmesinden sonra gelişen olaylar ve Lambrakis’in ölümü ile ilgili davayı konu alır. Soruşturmanın her safhasında  derin devletin olaya müdahil olması ve suçluların aklanmaya çalışılması konu hükümetin çıkarları olduğunda demokrasinin işlevsizliğini ortaya koyar. Costa Gavras’ın yönettiği film ayrıca 1969’da ayrıca en iyi film Oscarını da kazanmıştır.