" This isn't painful. Getting shot is painful. Getting stabbed in the ribs is painful. This shit isn't painful. It's empty... dead. " Tony Soprano ( The Sopranos )
Her ne kadar filmin yönetmenliğinde yine Edgar Wright ( Shaun of the Dead, Hot Fuzz filmleri ve Spaced dizisinin yönetmeni) otursa da filmin içinde Simon Pegg varsa, o film Simon Pegg filmi oluyor. Ki diğerleri gibi bunun da senaryosunda Simon Pegg imzası var. Bu sefer muhteşem ikiliye ( Simon Pegg - Nick Frost ) Martin Freeman, Paddy Considine, Eddie Marsan gibi ingiliz sinemasının parlayan isimleri de dahil.
Filmde, çocukluklarını beraber geçirmiş 4 kişinin, yıllar sonra tekrar bir araya gelip " twelve pubs, twelve pints" mottasıyla eski mahallelerine yaptıkları 'sıla-ı rahim' anlatılıyor. Ama işte senaryo Simon Pegg'ten çıktığı için bu küçük kasaba eski halinden çıkmış, zombili, 'alien'lı bir kasabaya dönüşmüş. Aynı pilavı farklı sunumlarla bize sunsa da Simon Pegg komedisi henüz sıkmış değil. Takipçileri için film 19 Temmuz'da İngiltere'de, 23 Agustos'ta Amerika'da gösterime giriyor, Türkiye'de girer mi bilmem.
Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen anlatmaya devam edelim. Geçen hafta The Green Butchers filmini yazmıştım. Bugün ise yönetmenin ilk uzun metraj filmi olan Flickering Lights filmini konuk ediyoruz. Buralara, bu yönetmen, bu filmlere nereden gelmiştik peki? Tabi ki Ademin Elmaları filminden.
Flickering Lights (orijinal ismi bakmadan yazamadığım için bunu kullanacağım), Anders Thomas Jensen'in Danimarka sinemasına hediye ettiği ilk uzun metraj filmi. Yönetmenin 3 adet uzun metraj filmi var. Flickering Lights (2000), The Green Butchers (2003) ve Adam's Apples (2005). İzlemeye ve yazmaya sonran geri doğru gidiyorum ve şu anda yönetmen için ilk, benim için son olan filmindeyiz.
Film, küçük bir suç çetesi lideri Torkild'in (Soren Pilmark) 40. yaş gününde başlıyor. Güzel geçmesi beklenilen bu gün, bir çöküşe dönüşüyor Torkild için: sevgilisi tarafından terkediliyor, beklenen sevkiyatta yanlış marka sigaralar geliyor ve kendi üstünden fırça yiyor ve yeni bir göreve veriliyor. Torkild ve adamları, büyük patron adına girdikleri bu yeni görevde beklenmedik miktarda büyük bir para kaldırınca para ile beraber kaçmaya karar veriyorlar. Barcelona'ya gitme planı kuran bu küçük ve şapşal çetenin planını yönetmen Jansen bozuyor ve yolda arabalarını bozup onları terk edilmiş bir restorana tıkıyor.Terk edilmiş restoran, filmin güçlü metaforlarından biri. Bu mekan, karakterlerin kendileri gibi; döküntü, kan lekeleriyle dolu ve her an yıkılmaya hazır.
Flickering Lights, esasen erkeklerin birbirine tutunma hikayesi. Ama bu tutunma tercihi değil, zorunludur. Film boyunca girilen flashback'ler, karakterlerin çocukluklarına açılan karanlık pencere gibi. Sevgi yok, şefkat yok. Sadece bağıran ebeveynler ve şiddet. Çete, bu yüzden bir arkadaş grubundan çok, eksik bırakılmış aile kalıntıları gibi.
Yönetmenin ilk uzun metrajlı filminin bu olduğunu söylesem de yönetmeni bu filme kadar pişmemiş görmeyin. Bu filmden önceki 3 kısa filmi ile de Oscar'a aday gösterilmiş ve son kısa filmiyle de (Valgaften) bu heykelciği göğüslemiş bir yönetmen etiketiyle bu filmi çekmiş. Bu yüzden usta bir yönetmen izlemekten bir farkı yok.
Yönetmen filmde seyirciyi mutlu etmeyi amaçlamıyor. Küfürlü, kanlı ve çoğu zaman acımasız oluyor. Ama tam da bu yüzden, anlattığı dünyanın sahiciliğini koruyor ve bunu kara mizah ile de süslüyor. Şiddeti kesinlikle parlatmayan, onu bu alem için sıradan ve neredeyse rutin bir alışkanlık gibi sunuyor. Bu da filmden geriye bir soru bırakıyor; bazıları için başka bir hayat mümkün mü? Net bir cevap yok, tıpkı filmin ismi gibi, kısa süreliğine yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar sön...
Her fırsatta sevdiğimi dile getirdiğim filmlerden biri olan Ademin Elmaları filminin yönetmeni Anders Thomas Jensen'in 2003 tarihli bu filmini Ademin Elmaları filmini izledik sonra izlemiştim. Hakkında yazması anca nasip olan bu film, kara mizahın sınırlarında gezinen, seyirciyi hem güldürüp hem de rahatsız eden bir yapım. Tıpkı yönetmenin diğer filmleri gibi.
Kadrosu yine tanıdık isimlerden oluşuyor. Ademin Elmaları filminin rahibi Mads Mikkelsen ve yine daha önce bloga konuk olan Recontruction filminin oyuncu Nicolaj Lie Kaas. Film, kasaplık yapan Svend (Mads Mikkelsen) ve Bjarne'nin (Nikolaj Lie Kaas) kendilerine kasap dükkanı açmalarıyla başlıyor. Büyük hayallere ve tanıtım masraflarına rağmen açılışta ve sonrasında beklenen ilgiyi görmüyor. Her şey, dükkana tamire gelen bir elektrikçinin bir kaza sonucu derin dondurucuda unutulmasıyla başlıyor. Ne yapılacağı konusunda tedirgin olan bu iki ortaktan kafası biraz gidik olan Svend, kendisine gelen ilk büyük siparişe de malzemesiz yakalanınca, donmuş olan adamın bir bacağını önce kıyıp, sonra da marine edip müşterisine yolluyor. İnsan etinden yapılmış olan bu özel soslu ürün çok beğeniliyor ve beklenmedik bir ilgi oluşuyor kasap dükkanına karşı. Önünde yüzlerce kişilik kuyruk, tek almak istedikleri soslu o et. Tabi ki de buzluktaki etin de bir sınırı var, parça parça tüm adamı müşterilere satıyorlar. Hayatında ilk defa takdir gören Svend bu durumun bitiyor oluşuna çok üzülüyor. Çünkü işe yaramaz biri olarak görülmekte ve sırf bu yüzden karısı tarafından da terk ediliyor. Svend kendisine yeni bir kurban arar ve onu da buzluğa alıp hapseder.
The Green Butchers, bir yamyamlık anlatısı gibi dursa da asıl meselesi insanın geçmişle kurduğu problemli ilişkisidir. Jensen, yamyamlığı bir şok unsuru olarak değil, duygusal kopuklukları ve ahlaki çürümenin göstergesi olarak kullanıyor. Neticede birçok kişi varlığını ya kendisini yiyip tüketerek elde ediyor veya bir başkasını. Bunun yanında Svend çocukluk travmaları ile uğraşıyor, ortağı Bjarne ise bir trafik kazasında ailesinin ölmesine de sebep olan ve yıllardır komada olan ikiz kardeşi üzerinden vicdan mücadelesi veriyor.
Mads Mikkelsen'in ter içinde, sinirli ve narsistik Svend performansı ile Nikolaj Lie Kaas'ın içine kapanık, öfkeli Bjarne oyunculuğu oldukça iyi ve yerli yerinde.
Bu film, herkesin kolayca benimseyebileceğim bir film olmayabilir. Yönetmeni, tarzını ve düşünce yapısını bilenler için seyir keyfi oldukça yüksek bir film. Buna rağmen film, insan doğasına dair karanlık bir gözlem de sunuyor. Bastırılan geçmiş, görmezden gelinen travmalar ve ahlaki kayıtsızlık, sonunda daha da uç kesimlere doğru keskinleşiyor. Film, bir ahlak dersi vermiyor, cinayet olaylarına da girişmiyor, sadece kara mizahın etik sınırlarını zorlayıp izleyicisine takdir edilmemenin sonuçlarını gösteriyor. O yüzden yönetmeni takdir edin derim ben size.
“Şiir” der Yahya Kemal Beyatlı “Nesirden bambaşka bir kimliktedir. Musikiden başka türlü bir musikidir. Şiirde 'nefes' ve 'ses' iki temel öğedir. Dizenin ayakları yerden kopmazsa ve uçmazsa ya da ister en hafif perdeden olsun, ister İsrafil'in sûru kadar gür olsun, kulağı bir ses gibi doldurmazsa halis şiir değildir.”
Ondandır belki de şiire olan mesafeli duruşu insanların. Çok emek ister, çok can taşır yazılan bir şiir. Edebiyatın “ağır abisi” halleri vardır. Kuralları çok, etkisi derindir. Hani hayranlık uyandıran işler vardır yapmak isteyip de yapamadığımız, çok başarılı kişiler vardır ulaşamadığımız, ya da gitmek istediğimiz yerler vardır gidemedikçe daha gizemli ve uzak gelen... Şiir de öyledir işte. Herkes şair olamayacağı için, çekim alanından kurtulamadığımız bi soğukluk vardır sanki hep. Düz yazıda sayfalarca anlattığın tek bir “söz”, şiirde önce zihinde yazılır. Kağıda döktüğünde bile kullandığın kelimeler zihnindeki gibi betimleyemeyebilir o “söz”ü. Yazarken bu kadar zahmet gerektiren bir iş, okurken de olduğu gibi anlatmaz, göstermez kendini sana... Bir şiiri iç sesinle okuduğunda farklı, yüksek sesle okuduğunda farklı, iki dizeyi yan yana koyduğunda farklı alt alta dizdiğinde farklı... Kendine has koreografisi var gibidir şiirin. Herkes şiir okur ama kaçı yanına yaklaşmaya cesaret eder bilinmez...
Ve gün gelir, başka bir sanat dalı, sinema yaklaşır en yakınına şiirin. Kaç şaire ilham olmuş bu topraklarda ilk defa şiir üzerine bir film yapılır ve adlarını bu zamana kadar duymamış olduğumuza utandığımız iki harika şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun mutluluğu ve acıyı aynı anda yaratan yazma tutkuları anlatılır bizlere. Bu filmle birlikte şiir artık çok sevdiğimiz ama yanında rahat edemediğimiz bir adam değil, “Sana sandığından daha yakınım. Sendenim... Sendeyim...” diyen sıcacık bir rüyadır. Ömrü kısa olsa da güzelliği baki olan bir Kelebeğin Rüyası’dır.
Bir filme verdiğiniz paranın son kuruşuna kadar değdiğini ilk sahneden anlamanız çok nadir olacak bir şeydir. Kelebeğin Rüyası’nın açılış sahnesindeki her detay öyle gerçek ki, Mükellefiyet Kanunu sonrası Zonguldak’ta bir maden ocağında çalıştırılan insanların sefaleti, çelimsiz vücutları, yorgunluklarını taşıyan yüz çizgileri, sahnenin baskın rengi grinin başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz tonu ve o griye inat zengin kodamanların takım elbiselerinin ve fötr şapkalarının beyazı sarıveriyor etrafınızı bir anda.
Dönemi bu kadar etkili anlatan bir girişi olsa da film, politik mesaj verme çabasında değil. İkinci Dünya Savaşı zamanlarında henüz 18 yaşında olan Türkiye Cumhuriyeti’nin fakir yüzü, mutluluğa bahane yaratan şairlerin umutlarıyla dengelenmiş. Cumhuriyet’in modern yüzü gençlerin vals yaptığı balo salonlarında yan yana asılan “Vatan Borcu Çalışma ile Ödenir” tabelası ve İnönü resimlerinin mesajı ise seyirciyi rahatsız etmeden kadraja giriyor zaman zaman.
Aşkı Şiire, Şiiri Hayata Bahane Etmek
Arka planı bu kadar başarılı oluşturulan filmin kalbi, verem hastası ve “şiir sıtması” iki genç şair Rüştü Onur ile Muzaffer Tayyip Uslu'nun hayata olan tutkularında atıyor. Seyirci, onca melankolinin arasında şairlerin kağıdı olmasa da yazmaya devam etmelerine, daktiloyu görünce yüzlerinde oluşan sevince, okuma yazması olmayana şiir kitabı satmalarına, iki dize şiirleri yayınlanınca “Başladık Muzaffer gerisi gelir” derkenki umutlarına gülümsüyor farkında olmadan. Yaşadıkları dönem mükellefiyet yılları diye geçiyor. Onlarsa yazmakla mükellef, sevmekle mükellef hep... Aşkı ve acıyı şiire, şiiri hayata bahane edip yaşıyorlar. Muzaffer ve Rüştü’nün tatlı çekişmeyle devam eden sıcacık dostlukları ve yokluk içinde dağ gibi büyüyen tutkuları ders veriyor en ufak zorlukta hemen pes eden bizlere. Karısı Mediha’nın gözlerinin içine bakarak “Varlığın her şeyin tam manasıyla kötü olmasına mani oluyor” diyen Rüştü’nün aşkı ve Suzan’ına “Tokalaşınca verem bulaşmaz, sevgi bulaşır. O da unutunca geçer” diyen Muzaffer’in naifliği, kaybettiğimiz inançları geri getiriyor adeta.
Bir dönem filmi olduğu için film atmosferinin 1940’lı yıllara uyarlanması, kostümler ve Zonguldak’ta kurulan dev film platosu büyük bir özveriyle hazırlanmış. Bu emeğe son derece gerçekçi olan oyunculuklar ve Zonguldak’ın doğal güzellikleri eklenince tam bir görsel şölen oluşturulmuş. Kariyerindeki ilk başrolde Muzaffer Tayyip Uslu’yu canlandıran Kıvanç Tatlıtuğ, sesini, vücudunu, ruhunu karaktere tamamıyla teslim ederek çıtayı çok üst bir seviyeye çıkartıyor. Yıllardır kendini birçok filmle kanıtlamış olan Mert Fırat’ın oyunculuğu ise Rüştü Onur’un bitmeyen enerjisini, tutkusunu, fırlama hallerini şairin kendisi seyircilerin arasındaymış kadar hissettiriyor.
Türk sinemasının mihenk taşlarından biri olması muhtemel bu filmin arkasındaki en önemli isim ise, filmde de Rüştü ve Muzaffer’in hocaları Behçet Necatigil’i en az ve öz şekliyle canlandıran, Yılmaz Erdoğan. Bu proje için yedi senedir çalışan ve kendisi de şair olan usta oyuncu, yönetmen koltuğunda olmasaydı başka kim bir şairi bu kadar iyi anlayabilir ve anlatabilirdi bilemiyorum.
Ve Başrol Şiir’in
Filme negatif bir eleştiri getirmek zor. “Her şeyden daha çok olsaydı keşke” diyor insan sadece. Örneğin, hikaye son derece akıcı bir şekilde başlamasına rağmen Rüştü Onur, sanatoryuma yatması sebebiyle filmde bir süre hiç gözükmüyor. Filmin ana karakterlerinden biri daha çok görünmeliydi diye düşünebiliyorsunuz ya da Rüştü Onur’un en önemli ilham kaynağı eşi Mediha’yı biraz daha fazla tanımak istiyorsunuz. Amacı ne politik mesaj vermek, ne tek bir ismi öne çıkarmak olan filmin odağı ve başrolü ilk dakikadan itibaren “Şiir” olduğu için “keşke daha çok olsaydı” dediğimiz her hikaye de şiirle doluveriyor en usta haliyle.
Film bittiğinde yanınızdakine sorduğunuz “Nasıl, beğendin mi?” sorusuna cevap bu filmde “Evet” ya da “Hayır”ın ötesine geçiyor. Hissettiğiniz, mutluluk ve hüznün boğazınızdan geçerken yan yana sıkışması gibi bir şey. İzlediğiniz rüya mutlu uyanmanıza sebep oluyor ama bir yandan da “keşke” diyorsunuz, “keşke rüyalardan uyanılmasa ve ömürleri kelebek ömrü kadar olmasa”
Kelebeğin Rüyası, bu iki şairin rüyasını, ölümlerinden 70 yıl sonra gerçek kılan bir film. Her ikisi de artık özgür. Biliniyor ve seviliyorlar. Şiirleri basılıyor kitaplarca ve herkese ulaşıyor dizeleri. Rüştü Onur da, Muzaffer Tayyip Uslu da aramızda olmayanlarımız arasında en değerli varlıklarımız oluyor tarih 22 Şubat 2013’ü gösterdiğinde.
Artık onları "unutmak da mümkün değil, hatırlamamak da"...
Müslüm Gürses'in ölüm haberini yine ortaya atıldığında trafikteydim. Birçoklarının yapacağı gibi o an radyoda bir haber kanalını açmak yerine, Müslüm Gürses'e bunca sene saygıda kusur etmemiş, ölüm haberi üzerinden kendine kar çıkarmayı gütmeyecek olan tek kanalı, Kral Fm'i açtım. Ölüm haberi henüz netlik kazanmamış, doktorlarından haber beklendiğini söylüyor ve gün boyu Müslüm şarkısı çalarak ona saygısını yineliyordu.
Kaset kavramıyla ilk tanıştığım zamanlarda evde sadece Ferdi Tayfur kasetleri vardı. Nerde bir kaset lafı duysam herkesin Ferdi'den bahsettiğini sanırdım. Hayatıma ilk giren müzik çeşidi de arabesk olmuştu bu yüzden. Ferdi ile başlayan, avare yıllarımda Cengiz'le devam eden sonra da liseli isyankar modumu en iyi şekilde dile getiren Müslüm Gürses evreleri yaşandı. Araya amcamdan bana sıçrayan Orhan da sıkıştı. Öyle sarmıştı ki bu durum evde arabesk dinlenmem yasaklanmıştı. Ve aileye cici gözükmek için gidip birkaç rock kasedi bile almıştım.
Arabesk dinleyenin varoş olarak nitelendirildiği dönemlerdi. Gezegen Mehmet'in de dediği gibi biz o dönemlerde Orhan Gencebay'ı, Ferdi Tayfur'u, Müslüm Gürses'i baş tacı yapmıştık. Şimdilerde ise arabeski bütün toplum sahiplendi (gibi). Sonradan gelen bu kişilere Neo-Arabeskçi ( yeni arabeskçi )diyorum. Yazımın kapak fotosuna ise neo-arabeskçilerin kullandığı, Müslüm'ün son fotoğraf çekimlerinden birini kullanmak yerine, vakti zamanında paçoz ve varoş diye nitelendirdikleri o dönemlere ait bir fotoğraf kullandım. Neo-arabeskçilerin arttığı dönemde arabesk dinleyenleri vatan haini ilan eden kişiler de çıkmadı değil ama 'insandır, hata eder' derdi Müslüm Gürses, biz de öyle diyelim.
Müslüm Gürses'i toplumun büyük bir kesimi sahiplendi. Tabi ki bu sahipleniş bir anda olmadı. Zamanla, medyanın arabeskçileri aşağılamarını sonlandırmalarıyla oldu. Arabesk dinlediğini söylemekten utanmaların son bulmasıyla oldu. Müslüm Gürses'in değişime ayak uydurmasıyla da oldu. Yüzbinlere ulaşmanın, onlara kendini sevdirmenin bir bedeli de vardı elbet. Bu bedeli de ödedi. Peki neydi o bedel?
Günümüzde sevilmek istiyorsan, yeni dinleyiciler edinmek istiyorsan yapman gereken bir takım şeyler vardır. Bunlardan birisi de reklamda oynamaktır. Halkın sevilen bir yüzünün reklamda boy göstermesi kadar doğal bir şey yoktur. Ama Müslüm Gürses'in en beğenilen parçalarından "İtirazım Var"ı bir reklam uğruna "İhtiyacım Var" oluyorsa, o şarkı ile isyan eden eski Müslümcüleri de ters köşeye yatırmış oluyorsun. Sisteme itirazı olan bir ses, birden sisteme ihtiyacı olan sese dönüşüyordu ve isyankar Müslümcü'lerden birazını burda kaybediyordu. Yine Müslüm Baba bir kola reklamında (ki bu kola da coca-cola) oynuyor ve savunmasını "Babalar da üşür ve bırrrr der" diyordu. 'Peki onca sene isyan ettiğin kişiler bu kişiler değil miydi' diyip bu sefer isyanını Müslüm'e eden Müslümcüler oldu. Yani Kral'dan daha Kralcı, Baba'dan daha Babacılar. Bedellerden birisi buydu. "Müslüm Baba'ya yakışmadı ama ne zaman bir şarkısına denk gelsem her şeyi unutuveriyorum" diyen Müslümcüler ise sineye çekmeyi seçerek Müslümcülüğe devam ediyordu.
Farklı kitlelere ulaşmak da gerek demiştik. Müslüm Gürses bunu Rock şarkılarını söyleyerek gerçekleştirdi. "Müslüm Baba yolundan saptı" diyenlere ise Müslüm Gürses "biz hala aynıyız" diyordu. Haklıydı da. Uslubun değişmesi içeriğin değiştiği anlamına gelmez. Ama bu yolda ona sırt dönenler, en azından küsenler oldu. Bob Dylan da elektronik gitarı eline aldığında eski hayranları ona "Hain" demişti. O ise sadece ince bi gülüş attı bunu diyenlere. Müslüm Gürses'in bu açılımını da ben bu olaya benzetiyorum. Müslüm Gürses'i bir konserinde beyaz takım elbisesiyle gördüğümde de fiziken Bob Dylan'a benzetmişliğim vardır. İkisinin bu açılımında bir hata ya da bir yanlışlık görmüyorum. İhtiyacım Var kısmında ise şüphelerim var.
İşte bahsettiğim bu iki kısımda Müslümü kendilerinde öldürenler oldu. "Müslüm benim için bitmiştir" deseler de radyoda denk geldiğinde kanalı değiştirebilecek gücü kendinde bulamazlar da bu kişiler. Diyorum ya, yapamıyorsun. Benim durumum ne küsenlere benziyor ne de sitem edenlere. Ufak hayal kırıklıklarının dışında geçmişte ne ise sonunda da oydu benim için. Müzikleri, sesi, duruşu ve kişiliği ile sevilendi o. Bu yüzden bu durumdaki Müslümcüler için Müslüm'ün bedeni gitmiş, şarkıları ve duruşu ise baki kalmıştır.
1978 yılında trafik kazası geçirdiğinde öldü sanılıp morga kaldırılmış ve daha sonra ölmediği anlaşılınca ameliyatla hayata yeniden bağlamışlardır. Çıktığında ise "Tanrı istemezse insan ölmezmiş" diyecekti. Bu sefer çıkamadı. Belki de bu sefer Tanrı bunu istedi.
Kiminin Müslümü erken öldü, kimininki geç, kimininki ise hala yaşıyor. Ama bir gerçek var ki Müslüm Gürses öldü. Ve bir diğer gerçek var ki eski Müslümcüler yine Müslüm Gürses'in bir şarkısını seçip "hayatının şarkısı" olarak adlandırırken Neo-Arabeskçiler Müslüm'ün Orhan'ın Ferdi'nin ekmeğini fazlasıyla yiyecekler.
Bu yazının üstüne Müslüm şarkısı paylaşmayacağım. Arabeskin Kralı ölmüşse Kraliçesinin hala hayatta olduğunu size hatırlatmak için sıradaki şarkı Kamuran Akkor'dan gelsin.
Kazananlar ayrı ayrı kişiler de olsa gecenin en büyük kazananı Amerika oldu. Bu seneki aday filmlerle yine dünyamıza huzuru ve barışı getirdiğini bir kez daha bizlere göstermiş oldu. Bunun için onlara minnettarız(!).
En İyi Film Ödülünü First Lady Michelle Obama'nın sunması ise bu işin cilası oldu.
85. Dönemin Oscarlarını bu sabah sahiplerini buldu. Beklentilerin dışına pek çıkılmadı. En İyi Film kategorisindeki en büyük aday Argo bu ödüle sahip oldu. En İyi Yönetmen ödülü için Lincoln'ün arkasından 2 numaralı favori aday olan Life of Pi bu yarışı Lincoln'ün önünde tamamladı. En İyi Erkek Oyuncu ödülü yine beklendiği gibi Daniel Day-Lewis'e gitti. Daniel Day-Lewis'in bu kategoride kazandığı 3.oscarı oldu bu ve bir bakıma tarihe geçti ( Ödül kazandığı diğer 2 film : There will be blood ve My Left Foot).
En iyi Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu kategorileri de beklenen kişilere gitti. Kısacası Beklentiler ve gerçekleşenlerin aynısı olduğu bir geceydi. Boşa mı uykusuz kaldık peki? Adele için değerdi.
Kazananlar
En Iyi Film: Argo
En İyi Erkek Oyuncu / Daniel Day-Lewis (Lincoln) En İyi Kadın Oyuncu: Jennifer Lawrence – Silver Linings Playbook
En İyi Yönetmen / Ang Lee - Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)
En İyi Orjinal Senaryo / Zincirsiz (Django Unchained) - Quentin Tarantino
En İyi Uyarlama Senaryo / Operasyon: Argo (Argo) - Chris Terrio
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu / Christoph Waltz - Zincirsiz (Django Unchained)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu / Anne Hathaway - Sefiller (Les Misérables)
En İyi Kurgu / Operasyon: Argo (Argo) - William Goldenberg
En İyi Sanat Yönetmeni / Lincoln - Rick Carter (Production Design); Jim Erickson (Set Decoration)
En İyi Orjinal Müzik / Pi'nin Yaşamı (Life of Pi) - Mychael Danna
En İyi Orjinal Şarkı / Skyfall Şarkısı - Adele - Skyfall
En İyi Kısa Animasyon / Paperman - John Kahrs
En İyi Animasyon Film / Cesur (Brave) - Mark Andrews ve Brenda Chapman
En İyi Görüntü Yönetimi / Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)- Claudio Miranda
En İyi Görüntü Efekti / Pi'nin Yaşamı (Life of Pi) - Bill Westenhofer, Guillaume Rocheron, Erik-Jan De Boer and Donald R. Elliott
En İyi Kostüm Tasarımı / Anna Karenina - Jacqueline Durran
En İyi Makyaj ve Saç / Sefiller (Les Misérables) - Lisa Westcott ve Julie Dartnell
En İyi Kısa Film / Curfew - Shawn Christensen
En İyi Kısa Belgesel / Inocente - Sean Fine & Andrea Nix Fine
En İyi Belgesel / Searching for Sugar Man - Malik Bendjelloul ve Simon Chinn
Yabancı Dildeki En iyi Film / Aşk (Amour) Michael Haneke, Avusturya
En İyi Ses Miksajı / Sefiller (Les Misérables) - Andy Nelson, Mark Paterson, Simon Hayes
En İyi Ses Kurgusu (2 aday kazandı) / Zero Dark Thirty - Paul N.J. Ottosson / Skyfall - Per Hallberg ve Karen Baker Landers
45. SİYAD Türk Sineması Ödülleri'nde En İyi Film Tepenin Ardı seçilirken, En İyi Yönetmen ödülüne Zeki Demirkubuz layık görüldü. En İyi Erkek Oyuncu Ödülü 'Yeraltı' ile Engin Günaydın'a, Cahide Sonku En İyi Kadın Oyuncu Ödülü Neslihan Atagül'e verildi.
Geçtiğimiz günlerde adayları duyurduğumuz yazıda tam 9 kategoride tahminde bulunmuştum. O tahminleri şu yazıda görebilirsiniz. Genelde tahmin konusunda pek iyi olmayan bendeniz bu kez 9'da 7 tahmin oranıyla kendi çapımda ulaşılması güç bir rekora imza attım (ver elimi öpücem).
Ödülleri kazanan diğer isim ve filmler şöyle...
En İyi Film: Tepenin Ardı
En İyi Yönetmen: Zeki Demirkubuz (Yeraltı)
Mahmut Tali Öngören En İyi Senaryo Ödülü: Emin Alper (Tepenin Ardı)
Cahide Sonku En İyi Kadın Oyuncu Performansı: Neslihan Atagül (Araf)
En İyi Erkek Oyuncu Performansı: Engin Günaydın (Yeraltı)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı: Nihal Yalçın (Yeraltı)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı: Mehmet Özgür (Tepenin Ardı)
En İyi Görüntü Yönetimi: Türksoy Gölebeyi (Yeraltı)
En İyi Müzik: Demir Demirkan, Paolo Poti (Zenne)
En İyi Kurgu: Zeki Demirkubuz (Yeraltı)
En İyi Sanat Yönetimi: Osman Özcan (Araf)
Ahmet Uluçay Umut Ödülü: Dilan Aksüt (Lal Gece)
En İyi Kısa Film: Rezan Yeşilbaş (Sessiz)
En İyi Belgesel Film: Ben Uçtum Sen Kaldın
En İyi Yabancı Film: Amour
SİYAD'ın bu yılki ''Tuncan Okan Emek Ödülü'' Sevin Okyan'a, onur ödülleri Feyzi Tuna, Arif Erkin ve Necla Nazır'a verildi.
Oscar ödülleri, 24 Şubat'ta sahiplerini bulacak. Akademiden önce siz kendi adaylarınızı seçin diye anketimizi de hazırladık. Oylamayı yaptıktan sonra yorum kısmına da favori filmlerini ve adaylar hakkıdaki yorumlarınızı yazarsanız seviniriz.
Yeşim Ustaoğlu'nun Araf'ı bütün dallarda aday gösterilen tek film. Ödül töreninde en çok beklentiye girilecek film olması normal haliyle. Bu filmin ardından; Tepenin Ardı, Yeraltı Gözetleme Kulesi, Babamın Sesi filmleri birçok dalda aday gösterilmiş.
Kendi tahminlerime gelince (ki genelde futboldaki bahis olaylarındaki başarısızlığımı sinema ödüllerinde de yaşarım ama yazacağım yine de), tabii dikkat çekici dallardaki tahminlerimi yazıyorum.
En iyi film için tahminim Tepenin ardı. En iyi yönetmen de Emin Alper olur diyorum.
En iyi senaryo yine Tepenin Ardı ile Emin Alper.
En iyi kadın oyuncu Neslihan Atagül (Araf).
En iyi erkek oyuncu Engin Günaydın (Yeraltı).
En iyi yardımcı kadın oyuncu Nihal Yalçın (Araf).
En iyi yardımcı erkek oyuncu Mehmet Özgür (Tepenin Ardı).
En iyi görüntü George Chiper (Tepenin Ardı).
En iyi kurgu Özcan Vardar (Tepenin Ardı).
EN İYİ ERKEK OYUNCU PERFORMANSI
Engin GÜNAYDIN (YERALTI)
Barış HACIHAN (ARAF)
Tamer LEVENT (TEPENİN ARDI)
İlyas SALMAN (LAL GECE)
Olgun ŞİMŞEK (GÖZETLEME KULESİ)
Kerem CAN (ZENNE)
Özcan DENİZ (ARAF)
Ilgaz KOCATÜRK (ARAF)
Mehmet ÖZGÜR (TEPENİN ARDI)
Serhat TUTUMLUER (YERALTI)
EN İYİ MÜZİK
Volkan AKMEHMET, İnanç ŞANVER (TEPENİN ARDI)
Cahit BERKAY (BU SON OLSUN)
Demir DEMİRKAN, Paolo POTI (ZENNE)
Marc MARDER (ARAF)
Ulaş ÖZDEMİR (UZUN HİKAYE)
EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
George CHIPER (TEPENİN ARDI)
Özgür EKEN (GÖZETLEME KULESİ)
Emre ERKMEN (BABAMIN SESİ)
Türksoy GÖLEBEYİ (YERALTI)
Michael HAMMON (ARAF)
EN İYİ KURGU
Zeki DEMİRKUBUZ (YERALTI)
Ayhan ERGÜRSEL, Pelin ESMER (GÖZETLEME KULESİ)
Orhan ESKİKÖY, Çiçek KAHRAMAN (BABAMIN SESİ)
Mathilde MUYARD, Svetolik Mica ZAJC, Naim KANAT (ARAF)
ÖZCAN VARDAR (TEPENİN ARDI)
EN İYİ SANAT YÖNETİMİ
Zeki DEMİRKUBUZ, Nihan GÜNEŞ, Hatip KARABUDAK (YERALTI)
Yelkan İŞKORKUTAN, Reza HEMMATIRAD (UZUN HİKAYE)
Osman ÖZCAN (GÖZETLEME KULESİ)
Osman ÖZCAN (ARAF)
Maja ZOGG (ZENNE)
EN İYİ BELGESEL
BEN GELDİM GİDİYORUM (Yön: Metin AKDEMİR)
BEN UÇTUM SEN KALDIN (Yön: Mizgîn Müjde ARSLAN)
TELVİN (Yön: Okan AVCI)
AŞKIN KIŞ MEVSİMİ (Yön: Gülşah DOĞAN)
800 KM. ENGELLİ (Yön: Murat ERÜN)
ANA DİLİM NEREDE? (Yön: Veli KAHRAMAN)
DÜNYAYI KURTARMAYA ÇALIŞANLAR (Yön: A. Nazlı KAYA)
BEKLEMEK (Yön: Bülent ÖZTÜRK)
SİİRT’İN SIRRI (Yön: İnan TEMELKURAN)
Eldeki dizilerin bitmesi sonucu yeni dizi arayislarina girmis ve Homeland'e takilmistim. Yoklukta gideri olan, ilk sezonuna bakacak olursak farkli bir dizi senaryosu sunan bir diziydi. Oyunculuk konusunda basrol oyuncusunun namaz kildigi esnada sesli sekilde fatihayi okumasindan baska bir buyuk performansini gormedim. Demem o ki, diziyi izledim, yakinda cikacak olan 2.sezonunu da izlerim ama diger adaylarla kiyaslandiginda ne dizi en iyi dramayi ne de oyuncular en iyi kadin-erkek oyuncu odulunu hakediyor. Bir Mad Men varken hele hic.
Sinema her geçen yıl biraz daha evriliyor. Görüntünün elde
edilmesiyle başlayan macera bugünlerde salt görüntünün yetmediği bir sanat dalı
haline gelmiştir. Bu dönüşüm ve gelişim hikayelerinde sinema üzerine edilecek
her kelamın bağlandığı noktalardan biri de Fransız Yeni Dalga akımı olacaktır.
Günümüz sinemasında hatrı sayılır bir yere sahip olan Fransız Sinemasının
kurtuluş hikayesini başlatan bu akımın öncülerinden François Truffaut da
muhakkak bu hikayelerin baş kahramanını oynayacaktır.
Esasında her şey Truffaut’un sinema izleyicisi olarak
kendini ifade edebileceği bir dönemde Andre Bazin ile tanışması ile başlar. Andre
Bazin’in yardımlarıyla film eleştirmenliğine başlayan Truffaut sinemaya o kadar
gönül vermiştir ki bir röportajında Orson Welles’in ünlü yapımı Citizen Kane
için sarf ettiği cümle ünlü yönetmenin sinema sevgisine ışık tutar;
“Yurttaş Kane’i ilk izlediğimde, hayatımda hiç kimseyi bu filmi
sevdiğim gibi sevmediğimden emindim.”
Sinema eleştirmenliği ile yapımların daha yakınında olan
Truffaut finansal desteği de sağladıktan sonra zaman zaman kendi hikayelerini
zaman zaman da roman uyarlamalarını sinemaya aktarmaya çalışmıştır. 1959
yılında çekmiş olduğu ilk uzun metrajlı filmi Les Quatre Cents Coups da Fransız Yeni Dalga Akımının ilk ve en
önemli yapımı özelliğini taşır.
400 Darbe filmiyle başladığı Antoine Doniel karakteri
Truffaut’un alter egosunu oluşturur. Doniel’in filmlerde yaşadığı sıkıntılar
Truffaut’un geçmişinden kesitler sunar.
Aile içi geçimsizlik zorlu geçen çocukluğu ve sonrasında düzensiz ilişkilerin
yarattığı etkiler hepsi kişiliğinin evrilmesini sağlar. İlişkilerinde
sıkıntılar yaşayan Doniel, Truffaut’un uzak durduğu sosyal çevresine atıflar
içerir. Öyle ki Fransızca dışında bir
dil konuşamayan Truffaut Fahrenheit 451’in çekimleri için bulunduğu Londra’da
otelden sadece sete gitmek için ayrılmıştır.
Hayatın dramının da bir zevk verdiğine inan Truffaut bu
nedenle gerilim filmlerine çok önem verir. Amerikalı yönetmen Hitchcock’u
sevmesinin bir nedeni olarak da bunu gösterir. Kendisini ve filmlerindeki
karakterleri imkansız durumlara sokma, korkunç acıların eşiğine getirme
eğilimine sahip olduğunu belirtir. Sinemanın gerilimine tutulan Truffaut’un en
çok anlatmayı sevdiği konu ise aşk hikayeleridir. Jules et Jim ile başlayan aşk
odaklı filmler diğer yapımlarında da farklı boyutlarda kendini gösterir. Truffaut
için aşk tüm insanlığın ortak paydası ve insancıl bir özelliktir. Beyazperdede
erotizmden her zaman kaçınan Truffaut için seksi olan çıplaklık değil,
kıyafetlerdir. Aşk filmlerinde genel olarak bir birliktelikten ziyade aşkın
hissiyatına göndermeler yapmaktadır ve Truffaut sinemasında aşk konusunu
oluşturan öğeler; o adam, o kadın ve ötekidir. Usta yönetmen kendisine
yöneltilen aşk filmlerine ağırlık verdiği iddialarına da şu şekilde cevap
verir.
“Şöyle bir fikrim var;iki ayrı yönetmenden Kwai Köprüsü’nü yapmasını isterseniz, aynı filmi
çekeceklerdir. Ama Bried Encounter’ın konusunu önerdiğinizde, ikisi de
kesinlikle farklı filmler çekecektir. Aşktan bahsetmek daha büyük yetenek ister
ve insanı sırf bir hikaye anlatma çerçevesinin ötesine geçmeye zorlar.”
Öteki insanları anlatmayı seven Truffaut L’enfant Sauvage
filminde ormanda yetişmiş olan bir çocuğun sosyal topluma uyumunu beyazperdeye
aktarmaya çalışmıştır. Aynı şekilde Adele H. filmiyle de Victor Hugo’nun kızı
Adele’nin bir aşkın peşinden koşuşunu anlatarak toplum normlarının dışındaki
karakterlere yoğunlaşmıştır. Zira 400 Darbe filminde anlattığı yarı biyografik
hikayelerde bilindiği üzere kendisi de bir öteki insandır. Yalnızlığı da en çok
öteki insanlara yakıştırır. Karakterlerin sorunlarının üzerine tek başına
gitmeleri onların seyirci ile arasına bir şey girmesini engeller. Seyirci
karakterlerle bağdaşlık kurmaktadır. Erkek karakterlerini de korunmaya muhtaç
birer anti kahraman edasıyla yapımlarına taşır. 400 Darbe filminde Doniel
sonrasında da Fahrenheit 451 yapımında
Oskar Werner, Jules et Jim filmi ve L’enfant Sauvage. Zira özellikle aşk
mevzusunda erkeklerin hiçbirşey bilmediklerini dile getirirken kadın
karakterleri bu nedenle daha güçlü gösterdiğini belirtmiştir.
Truffaut filmlerinin başarısını seyircinin tepkisiyle
ölçmeyi doğru bulmaktadır zira filmleri halk için yapmıştır. Eğer bir komedi
filmi gerektiği kadar ilgi çekmiyorsa ve en basit haliyle halk sinemadan
keyifli ayrılmıyor ise onun için film başarısız olmuş demektir. Filmlerin konu
ve içerik itibariyle belirli görevleri vardır ve bu nedenle de içerik ve
anlatım karakterlerden daha önemlidir.Gerçek hayattan alıntılar ile film
yapmanın doğru olduğuna inanan Truffaut için Hitchcock gibi usta yönetmenlerin
sonunu getiren olay James Bond gibi hayali kahramanların yapımların önüne geçen
aksiyonlu anlatımlarıdır. Seyircinin ilgisinin bu yöne kayması ile gerçek
dünyadan hikayeler anlatmaya özen gösteren gerilim ve aşk ustası yönetmenler
daha geri plana itilmiştir.
Yönetmenlik kariyeri boyunca 21 tane uzun metrajlı film
çekmiş olan Truffaut için sinema varolduğu dünyadan soyutlanmak anlamına gelmiştir. Zira Truffaut
için film çekmek gerçekleri beyazperdeye aktararak gerçeklikten kaçışı temsil
eder.
Son olarak Truffaut’un kişisel beğenilerini göz önüne
alırsak;
En çok sevdiği
film; Citizen Kane (Orson Welles)
En çok sevdiği filmi; Les Quatre Cents
Coups Çektiğine pişman olduğu film; La Mariee etait en Noir
En çok sevdiği yönetmenler;
Jean Renoir ve Alfred Hitchcock
Cockneys vs. Zombies, Londra'nin Cockney bolgesinde gecen bir Gerilim-Komedi filmi. Benzeri ve belki de oncusu diyebilecegimiz Shaun of the Dead'den daha kanli ve daha aksanli. Ama onun kadar komik mi bunu anca tamamini izledikten sonra anlayacagiz.
Matthias Hoene'in yonettigi film 31 Agustos'ta Ingiltere'de
Gectigimiz Cuma gunu vizyona girisinden itibaren kendisinden cok, Denver'da gerceklesen ve 12 kisinin olumuyle sonuclanan katliam ile konusuldu serinin 3. filmi The Dark Knight Rises. Peki film icin ne denilebilir. Henuz Turkiye'de vizyona girmemis oldugu icin spoilersiz bir yazi olacak. En azindan fiziksel spoilersiz.
- You've given them everything.
- Not everything. Not yet
Oncelikle soylemem gerekirse, Batman Begins ve The Dark Knight'tan sonra serinin 3. filmi olsa da daha cok onceki ikisinin arasinda bir yerde durmasi gerekiyormus tadi veriyor. Yine bu 3 filmi seri olarak kabul eder ve serinin temelini Batman Begins olarak ele alirsak, The Dark Knight Rises serinin ilk filmine daha bagli ve 2. film olan The Dark Knight arada hafiften siritmis gibi durabiliyor. Filmde gerek Bruce Wayne'in Batman Begins'deki ustasi Henri Ducard'i hatirlamasi, gerekse de Bane'in "Ra's Al Ghul'un kaderini tamamlamak icin burdayim" diyerek kendisinin neree ait oldugunu belirtmesi ile seride 1. ve 3. film arasindaki bag kurulmus olunuyor. Ama dedigim gibi bu bag 2. filmde yok denecek kadar azdi. Ve belki de yoktu.
Izleyicinin merakla bekledigi ve filmden sonra cevaplandirmazsa olecegi bir soru var. Hangisi daha iyi? Serinin 2. filmi mi yoksa 3. filmi mi?
Iki filmi karsilastirmadan once iki filmdeki Batman'in bas dusmanlarini karsilastirmak gerek. The Dark Knight'taki efsanelesmis Joker ile The Dark Knight Rises'daki Bane. Iki karakter arasinda ciddi farklar var. Joker hareket ve mizahiyla soytari goruntusu cizerken Bane daha agirbasli duruyor. Joker zeka oyunlariyla rakibini zorlarken, Bane bunun zayif kisilerin kendini avutmasi olarak goruyor ve fiziksel ustunlugunun avantaji ile tanri-tanimaz goruntu sergiliyor. Joker yine isini eglenceli kilmak icin oyunlara, entrikalara girisiyor, fakat Bane'de bu yok. Vakit kaybina tahammulu yok direkt sonuca varmak istiyor. Bu da Bane'i Joker'den daha
acimasiz kiliyor.
'Using the darkness is your ally? I was born in it, molded by it. I didn't see the light until I was already a man. By then it was nothing to me but blinding! The shadows betray you, because they belong to me.'
Yani sonuc olarak Batman'in karsisinda eksine nazaran daha kuvvetli, daha kararli ve daha bir amaci olan bir dusman bulunuyor. Sesindeki Darth Vader havasi ise ayri bir kasvet katiyor. Fiziksel ve mentalite olarak zayif durumdaki Batman'in bu isin ustesinden yalniz gelmesi de bu yuzden imkansiz gozukuyor. Bu yuzden bir 'Catwoman' in yardimi gerekiyor. Ve kendini artik yasli gordugunden gerideki bir cocuga nasihatini de yapiyor;
'If you fight alone, you should wear a mask.'
The Dark Knight serisinin 3.filmi bu cuma Turkiye'de vizyonda. Eski kadroya ek olarak Anne Hattaway, Marion Cotillard ve kotu adam Bane rolunde Tom Hardy var.
Tom Hardy ile Gary Oldman'in beraber oynadigi ve yakinda vizyona girecek olan diger filmi Lawless'a da bir goz atin derim.