İsviçre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İsviçre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2011 Pazartesi

Melancholia


Önce bir özet vardır. Dünyanın vazgeçilmezleri,yüklerimiz,geridebırakılanlar ve Melankoli. Sonrasında yıkım. Bir de bu saydıklarımızın detaylarıvardır. İnsanı melankoliye götüren ve sonunda yıkımın nedeni olan detaylar.Detaylar Justine’de saklıdır, yıkım Claire’a saklanır. Sonsuzluk ise aklınmağarasında gizlidir.

Bol miktarda spoiler içerir.

Justine

Açılış sekansında düğünlerine limuzin ile giden Michael veJustine çiftinin mutluluklarına tanık oluruz. Herşey olması gerektiği gibidirve yaşadıkları aksaklık dahi onların moralini bozmayacak cinstendir. Fakatgökyüzündeki değişimin evreleri aynı gece Justine üzerinde de etki yaratmıştırve babasının dediği gibi hayatındaki en mutlu geceyi geçiren Justine bir andayalnızlığın ve yıkımın pençesine düşmüştür. Melankoli gezegeni yaklaştıkcaJustine’in melankoli hastalığı artmaktadır.

Herşey Justine'da açığa çıkan melankoli hastalığı ile başlamıştır. Düğün gecesi ve gece boyunca yaşanılanlar insanın her daimkendi emelleri uğruna hareket ettiğini açığa çıkarır. Örneğin; ajans patronudüğüne ve çifte ilişkin konuşma yaparken reklam sloganını aramaktadır. Diğeryandan Justine’in anne ve babası kızlarının mutluluğu üzerinden bitmiş olanevliliklerinin kavgasına devam etmektedir. İlgi odağı olma sorunsalı geceboyunca ön planda olan her bireyde zaman zaman belirir. Keza düğününorganizatörü olan Claire gecenin mahvedildiğini düşünür ve bunu bir hakaretolarak algılarken eşi düğün masraflarını karşılayarak cömertliğini gözler önünesürmektedir. Kurtarılamayacak burjuva ahlakının örnekleri gece boyunca gerilimeneden olmaktadır. Gecenin belli normlara göre ilerlemesi ise tamamen duygudanyoksundur. Zira burjuva kanadı duygudan ziyade zarafetin ve ihtişamınpençesindedir. Ayrıca kadın karakterler tekrar tekrarkötülüğün başlangıcı olarak sunulur. Zira Justine ve annesi gerilimin anakaynaklarıdır. Diğer yandan Michael ilk bölümün tek iyi olgusudur. İyiliği vesaflığı ilk bölümde sembolize eden tek kişidir.


Clarie

İnsanlar yardım etmenin verdiği huzurun yanı sıra başkainsanların kendilerine muhtaç olmasından da güç alırlar. Clarie böyle birkarakterdir. Kardeşi Justine’in ruhsal ve fiziksel yönden düştüğü çöküntüesnasında ona yardım ederek kendi ruhunu tatmin etmektedir. Kibiri elden bırakmadan,modernizmin başrolünü oynadığı bir hayatta kişisel buhranların içine düşmüştür.Melankoli gezegeninin yaklaşmasındandolayı hayatından endişe etmektedir lakin görüyoruz ki endişe ettiği hayatınelle tutulur bi yanı bulunmamaktadır. Baskıcı bir karakterin eşine ve çevresinedayatmaları çerçevesinde geçen birhayatın izleri vardır.
İkinci bölümde Claire; yapay modern yaşamın aklın vedoğaüstü olaylar karşısındaki çaresizliğini simgeler. Justine insanınyalnızlığını hiçbirşeyin kurtaramıyacağını düşünür ve yokoluşa kendini hazırlamıştırzira hepimiz öleceğiz ve yalnızlığınpençesine takılmış durumdayız. Bu nedenledir ki Justine düğün gecesi estetikyaşamdan kendini soyutlamış, aklın ve mantığın doğrultusunda melankolihastalığına tutulmuştur. Tüm insanlığın melankolisini Justine yaşar. Claire isesadece kaçınılmaz sondan kaçmaya çalışarak sonsuzluğa ulaşmaya çalışmaktadır.


Mutlak Son

Melankoli gezegeninin yaklaşıyor olması bir metafordur.Mutlak sona insanlık gene kendi elleriyle ve düşünceleriyle ulaşacaktır.Metaforun kullanılması insanın kendi hayatı adına yapacağı endişeyi gözlerönüne sunmak amacıyla planlanmıştır. Böylece son sekans insanın yalnızlığından soyutlanıpsonsuzluğa ulaşmasını hedef alır. Claire; Justin ve oğluyla birliktemalikanenin bahçesinde tahta parçalarından mağara kurarak bir nevi Platon'unmağarasına giriş yapmıştır. Bu son sahnede de sembolize anlatımı tercih edenTrier böylece insan yalnızlığının soyut yaşamdan ayrıştırılarak ancak aklın vemantığın mağarasında sonsuzluğa ulaşabileceğini bunun dışında insan soyunun yokolmaya mecbur olduğunu anlatmaya çalışmıştır.



31 Aralık 2009 Perşembe

Otobüs

Avupa'ya kaçak işçi olarak kapağı atıp yeni bir hayat kurmak adına iyi kötü bir işte çalışmak bir dönem bu ülke vatandaşlarının en büyük isteklerinden biri idi.Vasıfsız işçi sınıfının Anadolu'dan Almanya'ya uzanan bir dolu hikayesi vardır.Kurnaz bir aracı ve saf işçilerin(belki de tek umutları olduğu için böyle) arasında yaşananlardan kesit sunan komedi filmi Banker Bilo'da tek fark Almanya değil de İstanbula getirerek bu dolandırıcılığı yapmaları idi.Keşke kaçak işçi olarak bu umuda tutunan mültecilerin sonu bu komedi filmi gibi olsa fakat daha gerçekci olanını Tunç Okan Otobüs filminde anlatmaya çalışmıştır.

Tunç Okan ilk yönetmenlik denemesinde farklı bir konuyu ele almaya çalışmış ve vasıfsız işçilerin yaşadıkları zorlukları anlatmaya çalışmış ve kültürel uçurumu bazen gerçekçi bazı sahnelerde ise üzerine vurgu yapmak adına abartılı bir şekilde sunmaya çalışmıştır.1975 yılında çekimleri tamamlanan film dönemin şartları gereği yasaklanmış fakat 1977 yılında gerekli izinleri alarak gösterime girmeyi başarmıştır.Yasaklanma sebebi ise Türklüğe hakaret olarak algılanabilicek sahnelerin ve anlayışın filmin geneline hakim olması idi zira 'Türk'ün Türkten başka dostu yoktur' deyiminin tersine çıkarları uğruna kaçak işçilerden faydalanan aracı ve büyük patronlarda Türktür.Herşeye rağmen gerçekleri geçte olsa görmek onları yok saymaktan daha iyidir.

Anadolu'dan kalkan bir otobüste 9 ayrı umut vardır.Her birinin gideceği yer aynıdır,benzer hayallere sahiptirler ve oldukça saf insanlardır.Aracı olarak onları Almanya'ya götüren şoförün Stockholm meydanında onları otobüsün içinde bırakarak ceplerinde son paraları almalarını bile pek sorgulamıyorlardır.İnanıyor,belkide inanmak istiyorlar o an.İnançlarını yitirdikleri an bile bunu kendilerine söylemekten çekiniyorlar.Stockholm meydanında bir otobüs ve içinde dokuz yabancı.Her biri yeni bir hayatın peşinde fakat otobüsten dışarı adım atmaya cesaretleri yoktur.Şehrin esas sahipleri evlerine çekildiğinde,meydan onlara kalıcak şekilde ıssızlaştığında ancak kendilerini otobüsten dışarı atabilicek cesarete kavuşmuşlardır.Tek tük gördükleri insanlarda,bu insanların aralarındaki ilişkilerde kendilerine bir kez daha yabancılaşır bu insancıklar.İnsacık diyorum çünkü entegre olmaya çalıştıkları topluma bir yerinden tutunup adapte olmaya çalışmaları onları bu konuma iticektir.Bazen 2.sınıf insan muamelesini biz yaratırız ve kahramanlarımız bilmedikleri topluma ayak atarak insancık olmayı önceden kabul etmişlerdir.İki ayrı dünya çarpışmıştır ve bundan etkilenen azınlıkların olması en olası olandır.Zira batı toplumunun yaşayış biçimi ve insani duyguları tüketim anlayışı bunlara yabancı birini o an boşluğa itecek düzeydedir ki kahramanlarımızdan biri İsveçte o dönemde insanların cinsel açlığı ne şekilde bastırdıklarını gösteren bir mekanda gözlerini kırpmadan etrafı izlemektedir.Aynı insanlar kendilerini medeni,ileri görüşlü görürken etrafına şaşkın şaşkın bakıp et çalan kahramanımıza 'pis,iğrenç' demeleri onu barbar olarak nitelendirmeleri göreceli medeniyeti yansıtıyor.Bir başka sahnede aracı olan kişinin pasaport kontrolünde suçlu olabiliceği şüphesi pasaportta yazan vatandaşlıktan çıkarılıcak anlama bakar.Türk isen suçlu olabilirsin ve yapılıcak müdahele kişisel özgürlüğe engel olan aramalara varabilir.Acı gerçek ise bu şüphelerin gerçekte doğru olması.Suçludur o aracı rolünü oynayan kişi,sesini çıkarmaya hakkı yoktur.Belki o sahnede Alman polisine sövmek gelebilir içimizden lakin o imajı yaratmış olmakta hiç mi suçlu değilizdir?


Diğer yandan esas kahramanlarımız halen geceleri şehri anlamaya çalışan yabancılardır.Sabah olmadan otobüste olmaları gerekir şehrin esas sahiplerinden kaçmaları gereklidir.Gece çöp kovalarından buldukları bir parça ekmeğe muhtaç şekilde halen neden otobüste saklandıklarını veya ne zamana kadar saklanıcaklarına dair birşey bilmeden yaşamaya çalışmaktadırlar.Birbirlerine söyleyecekleri tek bir söz veya aracıya sövecekleri tek bir küfür dahi yoktur.Kaybolan arkadaşlarını dahi merak etmiyorlardır.İçine düştükleri çıkışı olmayan boşlukta her gece dönüp duruyorlardır ve her dışarı çıkış beraberinde yeni farklılıkları keşfetme ve onlardan kaçmayı getiriyor.Umut her ne kadar umutsuzluğa dönüşmüş olsa da teslim olmak istemiyorlar.Halen bu yeni dünyaya ayak uydurabilicekleri düşüncesinde otobüste aracıyı bekleme günleri devam eder.Herşeyin son bulduğu bir an vardır elbet.Polise karşı çaresizlikleri otobüsten çıkartılmaya çalıştıkları sırada bile orada kalmak için direnmeleri hayallerine son bir kez tutunma çabası belkide.Kendilerine açıklayamadıkları gerçekliğin başkaları tarafından yüzlerine vurulması belki de onları otobüsten inmemeye, direnmelerine neden oluyor.Otobüs dediğin memleket içinde memleket olmuştu onlar için ve polisler zorla çıkarmasa o memlekette ölümü bekleyebilirlerdi.

8 Ekim 2009 Perşembe

Dogville

1930lu yıllarda geçen hikayede Dogville isimli kasabaya gangsterlerden kaçarak gelen Grace(Nicole Kidman),kasabanın önemli isimlerinden Tom(Paul Bettany)'un da yardımıyla kasaba halkı tarafından saklanmasına yardım edilir.Dogville,Rocky Mountains madenlerinin eteklerinde sakin,herkesin birbirini tanıdığı,iyi insanlardan oluşan bir kasabadır. İki hafta boyunca Grace'in kasaba da kalmasına ses çıkarmayan kasabanın yerlileri Grace'in onlara işlerinde yardım etmeye başlamasıyla onu daha çabuk benimseye başlarlar.Sürekli olarak kasabada yaşamaya başlayan Grace için ilk zamanlarında yaptığı yardımlar kasabaya uyumu ve meşguliyet kazanmasıyla ilgili iken polislerin kasabaya kayıp ilanları asmasıyla,Grace'in kendilerine muhtaç olduğunu bilen halk zaman içinde gerçek yüzünü göstermeye başlar...

Lars Von Trier'in her filmi seyirciyi şaşkınlığa uğratıcak bir kurguya sahiptir.Dancer in the Dark,Breaking the Waves ve Europa yapımlarıyla izleyicinin gönlünde farklı bir yere sahip olan Trier 2003 yapımı Danimarka-Fransa-İsveç yapımı olan Dogville'de seyircinin ilk başlarda alışmak da zorlanacağı bir mekan anlatımı seçmiş.Dogville kasabasını tiyatral ortamda ele alan ve kapısız evler ile çizimden oluşan mekanlarla farklı bir bakış açısıyla filme adapte olmamızı sağlamıştır.Metafor ve sembol kullanımını önplanda tutan (ki bunlar;köpeğin isminin Musa olması,Grace'in 7 tane biblo biriktirmesi ve Grace'in her kötülüğü affetmesidir.(dişi İsa anlatımı)) yapımda Trier'in ayrıca anlatıcı kullanımına gitmesi ve seyirciyi bu şekilde Grace ile özdeleşleştirmeye çalışması izleyiciyi filmin sonunda hangi ruh haline sokmak istediğiyle alakalı bir durum.


Yapımda Grace'in başına gelen her tecavüz,aşağılanma,halk tarafından köle olarak kullanılması gene de Grace'in sabır içinde hep bir polyannacılık oynama şekliyle bağışlayıcı tavrı bizim de sinirlerimizi geriyor ve o gerilen sinir filmin sonunda sadece intikamı istiyor.Hiçbir kötülük affedilmemeli ve her suç layığını bulmalı deyiminin beyine kazındığı sahnelerde kurgulanan insan modeline sövüyoruz.Sonuçta insan doğası ne düz mantıkla iyidir veya kötüdür.Duruma göre değişkenlik gösteren,menfaatler dahilinde yaptıklarımızı yargılıycak bir sistemde olmayınca iyi insan maskesini çıkarmak sadece biraz zaman alır.Artık kendilerini oynamaya başlayan halka olan da budur işte.Çünkü şu bir gerçek ki yapılan iyilik veya iş,bunu talep eden tarafından zamanla daha fazlası istenicek şekilde artacaktır.


Dogville kasabasında da doyumsuzlukla birlikte iyilikler yerini zorunluluğa bırakır.Halkın tamamı gün içinde düzenli aralıklarla Graceden faydalanıyor ve tecavüzden,zincire vurmaya kadar herşeyi halkın tamamı biliyor.Bu nedenle kapısız evler kullanıp,çizimlerin ev halini alması hiçbirşeyin gizli kapaklı olmadığını,aradaki duvarları insanların ördüğünü betimleyen bir çağrışım.Yapım aslında sadece 1930lu yılların Dogville kasabasını anlatmıyor,kasaba üzerinden insani davranışlarımızı ele alıyor.Pekala anlatılan 2009 İstanbul'da olabilir.Filmin izleyicinin istediği mutlu! sonla bitmesi belki hümanist düşünce sahibi insanlar tarafından tartışılabilir ama adaletin bir şekilde yolunu bulması gerekiyor.Babasının Grace'e yaptığı kibir ile ilgili konuşmalar ki 'herkesi affetmek kibirden başka birşey değildir' deyimi Grace'in içindeki intikam ve öfkeyi açığa çıkarmaya yetiyor.Mevsimlerin değiştiği,iyilerin kötüye dönüştüğü kasabada değişmeyen iki şey Grace ve kasabanın köpeğidir ve bu iki canlı filmin sonunda hak ettikleri yaşama sahiptirler.

"köpeklere pek çok şey öğretebilirsin ama, doğalarında olduğu için yaptıkları her şeyi affederek değil."

5 Ocak 2009 Pazartesi

Umuda Yolculuk : Türkiyenin Oscarı !

1990 Akademi ödüllerinde en iyi yabancı film oscarı. Türklerin oscarı mı var demeyin, olabilirdi, tek bir farkla...
Senaryosunu Uçurtmayı Vurmasınlar filminin de senaryosunu yazan Feride Çiçekoğlu' nun yazdığı, başrollerinde Necmettin Çobanoğlu, Nur Sürer ve Piyano Piyano Bacaksız filminin bacaksızı Emin Sivas oynadığı filmde, daha refah bir hayat için Maraş'taki varını yoğunu satan bir adamın (karısı ve 7 çocuğunun arasından seçtiği bir oğlu ile), kendi tabiriyle "dağların ardındaki cennete" yani İsviçre'ye olan -bir nevi- göçlerini anlatıyor. Daha doğrusu bu göç süresi müddetince çektikleri zorlukları ve saf aldanışlarını.
Hikaye tanıdık, oyuncular ve senarist de Türk, o zaman oscar da bizim olmalı.. Ama unutulmaması gereken bir şey var. Filmin, bir ülkeye ait olabilmesi için yapımcıların o ülkeden olması gerekiyor. Özel durumlarda dış yapımcılardan destek alınır, o farklı, ama genel kural budur. Senarist Feride Çiçekoğlu belki türk yapımcılara beğendiremedi senaryosunu, belki de kendisi istemedi bunu bilemiyorum. Fakat şu gerçeğin farkındayım, bir oscar ödülünü kazanmamıza belki de ramak kalmıştı.
Aynı film, aynı kalitede, aynı oyuncularla bir türk yönetmen ve yapımcı tarafından çekilseydi, yine oscar kazanılır mıydı? Sanmıyorum. Bu sanmayışımı "Amerikalıların tek bir hedefi var, Türkiye'yi yoketmek" gibi aşırı komplocu bir düşünce ile de söylemiyorum. Filmin ödüller ve festivallerdeki başarısının en önemli nedeninin tanıtım olduğunu düşündüğümden söylüyorum.
İsviçreliler de bu işi iyi yapmışlar olsa gerek ki oscar Türklere değil, onlara sayıldı.