İnsan ikilemlerin yol ayrımına geldiğinde  geri dönüş yollarının bir hayli uzağında kalmış demektir. Kavgalar yol ayrımının ilk durağıdır ve anlaşmazlığa varan noktada son adımlar atılır işte. Kararlılık ayrılığa iten sebeplerin ötesinde bir köye varıyorsa sonuçlar teferruattır.  Muhakkak ki ayrılık yoluna girdiğinde gurur da yapar insan çoğu kez. Keza Nader gibi. Ya da attığı adımdan geri dönemez keza Simin gibi. Ayrımlar haklılığa inanmaktır ve inanmanın diğer bir yüzü kendini yolunu çizmektir.


Geçmiş ve Gelecek Ayrımı

Geleceği düşünmek bugünü öldürür  ve Simin için bugün geride kalmıştır. Simin , filmin açılış sekansında mahkeme odasında geleceği için savaşan kadın portresi çizer.  Onun nazarında bugüne ait bir umut yoktur ve başka bir yerde gelecek umut vaad etmektedir. Herşeyi karşına almanın bir yükü vardır. Geride bırakılacak bir eş ve gerekirse bir evlat. Simin ayaklarının üzerinde durmayı her şeyden öte görmektedir.

Uzaklara gitmek arzu edilen değişimlere ve başlangıçlara her zaman tekabül etmez ve geçmişi yok saymak da her zaman kesin doğru değildir. Yaşam standartlarına inanmaz Nader, aslolan insanın standardıdır. Geçmişini öteye itemez zira geçmiş onun aslolan parçasıdır.
Nadir ve Simin geçmişin bağları ve geleceğin umudu arasına sıkışır kalır. Ortak kaygıları kızlarıdır. İyiyi ve kötüyü en yalın haliyle gören ve her şeyi olduğu gibi kabul etmek zorunda kalan kızları. Termeh bir umudun peşinde ayrımları kapatmaya çalışan ve ilişkininin bugününü temsil eden kişidir.



İkilemler ve Gerçekler

Gerçek yalana bulandıkça temizlemesi zor olur ve ilişkilerin,olayların çarpıtılan tarafları hep örtbas edilir. Nader doğmamış bir çocuğun ölümüne sebebiyet ile suçlanırken Termeh’i kaybetmemek uğruna yalanın esiri olur. Bir yalanla yaşamak, hapiste geçireceği yıllara nazaran küçük bir bedeldir. Her insan her suçu işleyebilir yeter ki şartlar ve duygular insanı o duruma sürükleyiversin. Keza dini inancını her şeyin üzerinde tutan Razieh. Karnındaki bebeği öldüğünde eşinden korktuğu için kendi hatasıyla çocuğunu düşürdüğünü anlatamaz. Filmin bir sahnesinde Razieh’in eşi  Hodjat “ Neden karılarımızı ve çocuklarımızı hayvan gibi dövdüğümüzü düşünüyorsunuz?” diyerek önyargılara bir tekme atar fakat mevzu şiddetin açığa çıkmasından ziyade onun varolduğunu bilmek değil midir? Razieh her zaman korkunun esiri olacaktır.

Hodjat da sinirlerine hakim olamayan,parmaklıkların öte tarafını iyi bilen bir karakter. Adaleti bir kez olsun yanına aldığını düşündüğü an Nader’in bebeğinin ölümünden sorumlu olduğuna inanır. Bir yandan Nader’in hapiste yatmasını isterken diğer yandan borçlarından kurtulabilmek için kan parasını istemektedir. İkilemler arasında kalır, para her zaman tatlıdır.
Simin ise diğer karakterlerin ikilemlerinin,yalanlarının üzerinde herkes için doğru yolu bulmaya çalışan bir mekanizma gibidir. Olayların uzağında hem Nader’i n hapse düşmesini istemez hem de diğer ailenin içinde bulunduğu durumdan kurtulmasını arzu eder. Nader’den Simin’i ayıran en önemli özellik budur. Nader her zaman doğrucu olmaya çalışırken bir yalanı sürdürmüştür ve haklı olduğu noktada iyiliğin ötesine taşınacak bir durum görmemektedir. Nader bencilliğin emsalidir. Simin ise doğruluklardan ziyade iyiliğin ve akılcılığın temsilidir.


Mutlak Sonuç


Uğraşlar boşa çaba sarfetmekten öteye gidemedikçe ayrılığın kapıları daha bir geniş açılır. Her adım karşı taraftan beklenir. Nader gururunun esiri olmuştur ve gururu yanınıza aldığınızda mutsuzluğun da çaresine bakmalısınız. Simin ise kırılmıştır. Eşinden çaba sarfetmesini beklemiştir. Karakter sorunları en çok da ayrılık kararı alındığında gün yüzüne çıkıyor. İkilemlerin ağına düşmüş son kişi de Termeh’tir. Onun vereceği karar kaybedilmiş bir davanın sadece sonucudur. Sonuç önemli midir? Ayrılık geldiğinde pek de değildir. Mahkeme salonu soğukluğunda bir gelecek de Termeh’i beklemektedir.


Hugo mu Artist mi derken geceye Hugo filmi hizli basladi. Aciklanan ilk 2 odulu de kapmasiyla gecenin ilerleyen saatlerine yonelik bir isaret mi verilmek istenmisti bilinmez. Ardindan The Artist filmi bir oscar aldi ve burada ben de varim dedi. Ama Hugo doyumsuz cikti ve ses dallarindan 2 oscar daha alarak durumu 4-1 e getirdi. Uzerine bir de gorsel efekt odulu gelince ara giderek buyudu. 11 dalda aday olan Hugo 5 iken ; 10 dalda aday olan The Artist filminin 1 oscari vardi.

En iyi yardimci erkek dalinda aday olan ve bu odulu kazanan 82 yasindaki Christopher Plummer, oscar alan en yasli oyuncu oldu. Ve yabanci dilde en iyi filmi komsumuz Iran'dan A Separation aldi. Oduller arasinda beni en fazla sevindirenlerden biri de bu oldu.

En iyi ozgun senaryo odulunu Midnight in Paris filmiyle kazanan Woody Allen, daha once de hickatilmadigi Oscar Torenine bu sefer de katilmayarak odulu akademiye birakti.

En iyi yonetmen odulunun Michel Hazanavicius'e verilmesi Martin Scorsese'ye biraz haksizlik edildigini dusundurdu bana. En Iyi filmi The Artist'e verseler bile Yonetmen odulu kesinlikle Hugo'ya gider diye tahmin ediyor daha dogrusu boyle olsun istiyordum. Ama madem yonetmen odulunu aldin elinden bari en iyi film odulunu Hugo'ya ver de odeselim oldu bu sefer onerim.

En iyi erkek oyuncu odulu Jean Dujardin'e giderken hissiyatsizdim. Guzel bir emekti ve oyunculuktan fazlasini sergilemisti The Artist filminde. Bunun karsiligini Cannes Film Festivalinde oldugu gibi burda da bir odulle aldi. George Clooney'e de verselerdi bu odulu kimse ses cikarmazdi ama yine de.

En iyi kadin oyuncu odulunu Maryl Streep'in almasi ise hic sasirtici bir olay olmadi. Ki benim tek favorimdi. Ingiltere'nin ilk ve tek kadin Basbakani Margaret Thatcher'in videolarini defalarca izlemis ve ingiliz aksanina asina olmus biri olarak sunu soyleyebilirim ki, The Iron Lady'deki Margaret Thatcher'in ta kendisiydi.

Ve en iyi film , The Artist. Gune Hugo'nun arkasinda basladi ama toplamda 5 oscar alarak durumu esitledi. Hatta 5/10 oraniyla gunun en fazla kazanani oldu diyebiliriz. Ki odullerin kare asi sayilan (En iyi yonetmen / En iyi film / En iyi erkek / En iyi kadin ) kategorilerinin 3une sahip oldu. ne demeli ki baska.. iste karsinizda tum liste.


Iste 84. Oscar Odullerinin Sahipleri


En Iyi Film : The Artist

En iyi Yonetmen : Michel Hazanavicius ( The Artist )

En Iyi Erkek Oyuncu : Jean Dujardin ( The Artist )

En Iyi Kadin Oyuncu : Meryl Streep ( The Iron Lady )

En Iyi Yardimci Erkek Oyuncu : Christopher Plummer ( Beginners )

En Iyi Yardimci Kadin Oyuncu : Octavia Spencer ( The Help )

En Iyi Ozgun Senaryo : Midnight in Paris ( Woody Allen )

En Iyi Uyarlama Senaryo : The Descendants ( Alexander Payne, Nat Faxon, Jim Rash )

En Iyi Goruntu Yonetmeni : Robert Richardson ( Hugo )

En iyi Sanat Yonetmeni : Dante Ferretti, Francesca Lo Schiavo ( Hugo )

Yabanci Dilde En Iyi Film : A Separation ( Asghar Farhadi - Iran )

En Iyi Kostum Tasarimcisi : Mark Bridges ( The Artist )

En Iyi Makyaj : Mark Coulier, J. Roy Helland ( The Iron Lady )

En Iyi Kurgu : The Girl with the Dragon Tattoo ( Angus Wall, Kirk Baxter )

En Iyi Ses Kurgusu : Hugo ( Philip Stockton, Eugene Gearty )

En Iyi Ses Duzenlemesi : Hugo ( Tom Fleischman, John Midgley )

En Iyi Gorsel Efekt : Hugo ( Robert Legato, Joss Williams, Ben Grossmann, Alex Henning )

En Iyi Orijinal Music : Ludovic Bource ( The Artist )

En Iyi Orijinal Sarki : Bret McKenzie ( The Muppets )

En Iyi Uzun Metrajli Belgesel : Undefeated ( Daniel Lindsay, T.J. Martin, Rich Middlemas )

En iyi Uzun Metrajli Animasyon : Rango ( Gore Verbinski )

En Iyi Kisa Film : The Shore ( Terry George, Oorlagh George )

En Iyi Kisa Metrajli Belgesel : Saving Face ( Daniel Junge, Sharmeen Obaid-Chinoy )

En Iyi Kisa Animasyon Filmi : The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore ( William Joyce, Brandon Oldenburg )




11 dalda aday olan Hugo'nun aldigi oduller
  • En Iyi Goruntu Yonetmeni
  • En iyi Sanat Yonetmeni
  • En Iyi Ses Kurgusu
  • En Iyi Ses Duzenlemesi
  • En Iyi Gorsel Efekt


10 dalda aday olan The Artist'in aldigi oduller
  • En Iyi Film
  • En Iyi Yonetmen
  • En Iyi Erkek Oyuncu
  • En Iyi Kostum Tasarimcisi
  • En Iyi Orijinal Music

“Eğer rüyaların nerden geldiğini merak ediyorsan, etrafına bir bak. Burası onları inşa ettiğimiz yer!”

Martin Scorsese, Hugo filmini eski bir yapimci/oyuncu/yonetmen olan Georges Melies'in hayatindan uyarlama olan bir kitabin uyarlamasidir. Yani gercegin iki defa uyarlanmis halidir. Peki bu uyarlamalara ragmen filmde gorduklerimiz ne derece dogru? Buyuk bir oranda dogru. En azindan Georges Melies uzerine anlatilan kisimlari ile. Kendi yaptigi makine ile film cekmeye baslayan Melies sinema tarihinin, filmlerinde konuyu isleyen ilk yonetmenidir. Ondan once filmde de birkac ornek gosterdigi gibi kisiler icin sinema birkac fitigrafin hareket etmesi idi. Bu fotografin ne oldugunun onemi yoktu. Kisiler sadece hareketli fotoya gelmislerdi tipki koye ilk defa gelen bir Sari Mercedes'i izlemeleri gibi. Bu yuzden bu sinema denen seyin simdilik bir merak oldugunu ve yakin zamanda ilgisini yitirecegini dusunen fazlaydi. Ama Melies bunlardan biri degildi.

Eski meslegi sihirbazlik olan Melies bu sanatini daha genis produksiyonlarla icra edip, gosterisinin daha genis kitlelerce izlenmesini ve hayalinde canlandirdigi fakat tiyatro sahnesinde bunu gerceklestirmenin olanaksiz oldugu fikirleri, gercege dokebilecegi bir alan bulmustur artik; Sinema.


“Sinemada sözün hiçbir değeri yoktur, ama hareket her şey demektir.”


Brian Selznick'in romanindan sinemaya tasinan Hugo filminde Martin Scorsese bu soze sadik kalarak fazla diyaloga girmektense hareket unsurunu on planda tutuyor. Scorsese'den hic beklenmedik kamera akislari, renk tonlamalari ve manzara sunumlari. Beni bu filmde en cok sasirtan ve heyecanlandiran da bu olmustu. Izlerken defalarca yonetmeni cidden Scorsese di mi diye dusunmeme neden oldu. 3D kullanarak adeta yeni bir yonetmen kimligine burunmuse benziyor. Eski gercekciliginden, sikilmis o da filmdeki Isabelle karakteri gibi macera arayaslarina girmis olabilir bilmiyorum. Ama her ne olmussa Martin Scorsese, iyi olmus.

Film ile Martin Scorsese uyusmazliginin, daha dogrusu eski filmlerine nazaran bizi sasirtmacasinin, bir nedeni olmali diye dusunuyorum. Benim bildigim Scorsese kadrajda unutulmus set malzemelerini bile kaldirmayi gerek gormeyen, ' aman yaa 3-5 bardak da cekmissek nolmus ki' diyen bir yonetmeni dusunuyorum, bir de filmde kullanilan eski filmlerden goruntuleri orijinalinden almayip kendisi tekrar ceken Scorsese'i.

Bunu 2 seye bagliyorum:

Birincisi; Georges Melies'in sinemada buldugu o buyulu atmosferi, Martin Scorsese'nin 3D'de bulmasi
Ikincisi; Martin Scorsese'nin Georges Melies'e olan hayranligi.

Temennim bu Pazar aksami gerceklestirilecek Oscar Odul Toreninden eli bos donmemesi yonunde.

Filmde az da olsa yuzunu gosteriyor Scorsese


Quentin Tarantino, klasikleşen yılın en iyi filmleri listesini açıklamış. 11 filmden oluşan  liste aşağıda...

1. Midnight In Paris
 2. Rise Of The Planet Of The Apes 
3. Moneyball 
4. The Skin I Live In 
5. X-Men: First Class 
6. Young Adult 
7. Attack The Block 
8. Red State 
9. Warrior 
10. The Artist / Our Idiot Brother 
11. The Three Musketeers


Dünya coğrafyasında her toprak esaretin bir gerçeklik ve özgürlüğün de hayal olarak kaldığı düşüncelere evsahipliği yapmıştır. Düşünceler bastırıldıkça ve insanlar din,ırk,mezhep ve düşünce ayrımcılığına uğradıkça da  bu süregelecektir.  Tarihin insanlıktan uzak sayfalarından bugünlere kalan miras ise hem edebi hem de görsel yönden çeşitlendirilmiştir. Politik ve siyasal yozlaşmların yaşandığı dönemlere ait filmleri de listelemek gerek. Halkların ideallerini ve özgürlüklerini kazanmalarının yanı sıra politik çıkarlar amacıyla derin devletin susturduğu insanların da hikayelerine göz atalım.

10- Europa (Lars Von Trier) : Trier, 2.Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın yeniden ayağa kalkmasının sancılarını beyazperdeye yansıtmaya çalıştığı bu filmde olayları Amerika’dan ülkesine dönmüş olan Leopold’un gözünden izleyicilere sunar. Hiç süphesiz Almanya savaştan yenik ayrıldıktan sonra Nasyonalist eylemler ve fikirler ülkeden bir anda gitmemiştir ve Trier savaşın ardından bu fikre sahip insanların yaşadıklarına ve fikirlerini nasıl devam ettirmeye çalıştıklarına odaklanmıştır. Leopold yeni bir başlangıç yapmaya çalışan ülkesine katkı vermeye gelmiştir ve kendini nasyonal sosyalizmin bir parçası olarak bulmuştur.

 Film ile ilgili detaylı yazı : http://sigarayaniklari.blogspot.com/2010/04/lars-von-trier-ve-avrupa-uclemesi.html

9- Machuca ( Andres Wood) : Bir milletin içinde varolan farklı düşünceler er yada geç siyasal alana taşınır. 1974 yılında şili’de olanlarda bu fikir çatışmaların detayıdır. Machuca; dönemin devlet başkanı Salvador Allande’den sonra hükümeti deviren ve yönetime el koyan askeri yönetimin çocuklar vasıtasıyla anlatan bir yapımdır. Yoksulluk ve sınıflar arası ayrım kendini fazlasıyla hissettirir. Öyle ki her darbede olduğu gibi Pinochet yönetimindeki Şili’de de burjuva zenginleşirken fakir halk öteden beri belli olan kaderine razı gelmeye koyulmuştur.


8-Carlos (Olivier Assayas) : Nam-ı değer Çakal Carlos’un hayatından uyarlanan yapım soğuk savaş döneminde devletlerin suikast ve düşman ülkelerde kargaşa çıkarmak amacıyla piyonları nasıl ileri sürdüklerini anlatır. 70li yılların en önemli figürlerinden olan Carlos eylemlerini düşüncelerinden ziyade ait olduğu topluluğun çıkarları amacıyla yürütüyordu. Bu nedenle birçok ülkenin ve örgütün emrinde suikastlara karışmış olan Carlos’un düşüncelerini, yükselişini ve çöküşünü üç ayrı bölümde anlatan yapım yakın tarihte gerçekleşen bir çok olayın da arkaplanına ışık tutar.


7- All the President's Men (Alan Packula) : 1970li yılların başında Birleşik Devletler’de patlak vermiş olan Watergate skandalını takip eden iki gazetecinin olayın başlangıcından sonuna kadar olayları takiplerini konu alır. 5 hırsızın bir daireye girmesi gibi küçük bir detayla başlayan olaylar, bu girişimin arkaplanı yüzeye çıkınca dönemin başkanı Nixon’ın görevinden istfa etmesine kadar varmıştır. İki gazetecinin olay sürecindeki idealleri ve derin devletin onları yıldırmaya çalışmasına rağmen bıkmadan görevlerinin sorumluluğunu yerine getirmeleri  takdire şayandır.

6-Hunger  (Steve McQueen) : Tarihin insanlıktan uzak kalan sayfalarında özgürlük kazanılan bir hak olarak tanımlanır. IRA örgütü de yıllarca İrlanda halkının özgürlüğü adına eylemler yapmıştır.  1972 yılında IRA mahkumları İngiliz hapishanelerinde sarfettikleri ölüm oruçları ve hak talepleri başarısızlıkla sonuçlanır. Verilen üniformaları giymeyen ve banyoya girmeyi reddeden mahkumlar işkencelerden geçirilir. İlerleyen dönemlerde mahkumlardan Bobby Sands’in parlementoya girmesi de Margaret Theatcher’ın geri adım atmasına yol açmamıştır. Bobby Sands’in ölüm orucunu safhalarıyla anlatan filmin sonlarına doğru var olan 17 dakikalık sekans da sinema tarihin en başarılı sahnelerindendir. 

5- Bloody Sunday (Paul Greengrass) : 30 Ocak 1972 tarihi İngilizler için her zaman bir utanç kaynağı olacaktır zira tarihin bu sayfasında ; insan hakları adına yürüyüş yapmak isteyen Katolik İrlandalı halkın şehirde güvenliği sağlamakla yükümlü olan askerler tarafından kurşunlanması yazılıdır. Dönemin faal terör örgütü IRA bu olaylardan sonra hem şiddetini hem de nüfusunu arttırmıştır. Etki-tepki mekanizamasının en önemli örneklerinden biri olan kanlı pazar günü beyazperdeye de yalın bir gerçeklikle aktarılmıştır. Tamamına yakını omuz kamerasıyla çekilen film belgesel tadı vermektedir.

4- Viva Zapata! (Elia Kazan):  1900lü yılların başında Meksika’daki devrimi Emiliano Zapata’nın yaşamı üzerinden anlatan bu yapımda öncelikle diktatör Diaz ve sonrasında general Huerta’nın kontrolündeki askeri birliklerin halkla çatışmasını mercek altına alır. Siyasal düşüncelerden ziyade toprağın kavgasını yapan Zapata ve halkı yıllarca toprakları için savaşmışlardır. Devletin başında olan her bireyin reform sözü verdiği bu filmde Zapata da devlet başkanlığının halktan soyutlanmaya yol açtığına tanıklık etmiştir. Marlon Brando’nun Zapata rolüyle efsaneleştiği bu yapım dönemin Meksika’sına ve halkın gayelerine ışık tutar.

 3-La battaglia di Algeri (Gillo Pontecorvo) : Cezayir’in kurtuluş harekatını anlatan yapım 1950lerde Fransız sömürgesi olan Cezayir’de özgürlük kıvılcımlarının nasıl ortaya çıktığını ve sonrasında gelişen olayları konu alır. Cezayir Direniş Örgütü (FLN)’nün kolonileşmeye karşı verdikleri direniş sonrasında konuyu birleşmiş milletlerin gündemine taşımları, Fransız hükümetinin Cezayir’deki FLN üyelerine yaptırımları çok çarpıcıdır. Devrim başlatmak ve onu devam ettirebilmek zordur. İstiklal nidalarıyla yükselen devrimin sesi yakın zaman içinde Cezayir'in bağımsızlığını kazanmasına önayak olmuştur. 

2-Land and Freedom(Ken Loach):  Dünya tarihinde diktatörlükle yönetilen her toprak başkaldırışa gebe kalmıştır. İspanya’da 30lu yıllarda Franco yönetiminde de yaşanan olaylar gibi. Franco yönetimindeki faşist diktatörlüğe karşı gelmeye çalışan ve kaderine razı olmayan halk gerilla yöntemiyle ordu ile savaşa girmiştir. 3 yıl süren savaşın faşizme direniş tarafını Cumhuriyetçilerle aynı safta savaşan David Carr üzerinden anlatan Ken Loach İspanya iç savaşı ile ilgili en çarpıcı yapımı bizlere sunmuştur. Filmde David’in savaş anıları önemli bir yer tutar. Özellikle ideallerin ters düşmesi ve dostlukların dahi çıkar çatışmasına dönmüş olması İspanya’nın yaşadığı buhranı daha yakından anlamamıza vesile olur.

1-Z (Costa Gavras): Yunanistan’da 1963 yılında yaşanan bir olaydan kurgulanan yapım derin devlet ve yargının işbirliğine atıflarda bulunur. Z; Barışcıl milletvekili Lambrakis’in hükümetin yandaşı olan faşist insanlar tarafından öldürülmesinden sonra gelişen olaylar ve Lambrakis’in ölümü ile ilgili davayı konu alır. Soruşturmanın her safhasında  derin devletin olaya müdahil olması ve suçluların aklanmaya çalışılması konu hükümetin çıkarları olduğunda demokrasinin işlevsizliğini ortaya koyar. Costa Gavras’ın yönettiği film ayrıca 1969’da ayrıca en iyi film Oscarını da kazanmıştır.


Cesitli temalar altinda toplamda 80 uzun metraj ve 6 kisa metrajlik film menusu ile If Istanbul giderek yaklasiyor.

16-26 Subat arasinda Istanbul'da
01-04 Mart'ta Ankara'da
02-04 Mart'ta da Izmirde

ve bir de Gift Card diye bir sey var;

Hayatttan


Kucukken, henuz daha 5 yasindayken, ustkata amcamin oglu icin bir sunnetci gelmisti. Haberi duydugumda evden, mahalleden kacmak istedim. Ve tabi bunun icin yanimda bir buyuge ihtiyacim vardi. Anneme dedim, beni gotur buralardan, disari cikalim , parka gidelim. 'Tamam' dedi, giyindi. 'Ama dur ustkata bi bakalim'. Hayir anne, yapma, etme, gitmeyelim derken kendimi bi yataga yatirilmis pipisi kesilmis olarak buldum. Gume gitmisti-m. Neyse dedim, bir de diger taraftan bak olaya. Mahalledeki arkadaslardan duymustum, sunnet sonrasinda olacaklar hakkinda da bilgim vardi yani. Simdi eve misafirler dolacak, hediyeler gelecek, tum ilgi benim uzerimde olacak. Yeni bir telli araba, belki de pilli hatta. Ama umdugum gibi olmadi, birak telli arabayi, tel getiren bile olmadi. Sunnetim sonrasinda aldigim tek hediye ise apartmanimizin altinda bakkali olan dedemin, babannem araciligiyla yolladigi cikolatali gofret. Gozumde o kadar buyuttugum pipi anca gofret edivermisti.


1 yil sonra Avusturya'da yasayan halamlar geldi. Cocugunu Istanbul'da sunnet ettirmek icin. Dedemin evinde cocuga bir oda ayrildi, yatak suslendi ve nihayet sunneti de gerceklesti. 'Sen de umitlenme' dedim icimden, ' ayni akrabalara sahibiz, gofretle idare et'. Benim sunnetimde beni sasirtan akraba, kuzenimin sunnetinde yine beni sasirtmisti. Babam da dahil herkes odaya ya hediye ya da ceyrek altinla geldi. Oyuncak trenler, pilli robotlar ve koca koca kamyonlar. Hayalimde bile bir araya getiremedigim onca oyuncak. Simdi hepsine sahipti. Bu hic hos olmamisti ve bunu unutmayacaktim.



Aradan 2 yil gecti, bizim kuzen yeniden geldi Istanbul'a. Bu seferki gelisi iyi kullanmam gerekiyordu. Ufak bir nedenden oturu (sanirim bana ait olan bir celik comak sopami almisti sadece) bununla tartismaya tutustuk. Sopami geri almistim. Ama yok, hala bir seyler eksikti. Tatmin olmamistim. Ondan sopami geri istemiyordum, baska seyler istiyordum. Olayi daha da cirkeflige vurarak kavga cikardim. Bunu bir guzel dovdum. Her vurusumda ondan bir seyler alip kendi bedenime aktariyordum sanki. Yerde serili halde onu birakip eve gittim.


O an neden dovmek istedigimi bilmiyordum ama simdi cok iyi anliyorum. Onda bana ait olan , benim istedigim, benim olmasini gerektigine inandigim bir mutluluk vardi. Onu geri almaliydim ve aldim da.



Sinemadan


Sinema tarihinin en sevdigim sahnelerinden biri Raging Bull filminin bir sahnesidir. Jake La Motta ( Robert de Niro) nun genc rakibi Janiro ile kapistigi sahne. Dovus boyunca rakibinin yuzunden baska hicbir yerini hedef almayan seri kroseleri ile rakibini nakavt ettigi. Ama Jake La Motta nakavt etmek istemiyordu, yere dogru her dususunde rakibi kaldirip ayakta durmasini saglayan yine La Motta idi. Onun dovuse ortak olmasi icin degil elbet, hakem oyunu bitirmeden daha fazla vurabilmek, yuzunu daha fazla dagitabilmek icindi. Neden mi? Cunku sevdigi kadin rakibi sirin ve yakisikli bulmustu. Cunku La Motta kendisi icin duymayi istedigi o sozleri rakibi icin duymustu. Bu sahne bir dovus sahnesi degildir asla, bir intikam sahnesidir.

Sonuc mu? Artik sirinlikten eser kalmamisti.

(he aint pretty no more)






Sanatın her dalında olduğu gibi sinemada da aynı sonuca varan fakat farklı yönlerden ilerleyen binlerce yapım vardır. Kimi yapımlar görselliği önde tutarken bizim mevzu bahis edeceğimiz tek mekana bağlı filmlerde ise genel olarak diyalog ve anlatım odaklı yapımlar öne çıkar. Genel olarak aksiyondan uzak izleyicinin düşünceleriyle anlam katabileceği  küçük bütçelerle ve az oyuncu ekibiyle çekilen bu filmlerin en nadide örneklerinden bir top 10 listesi çıkaralım.

10- Exam: Kapitalizm şirketlerin eline kozları verdikçe sömürülen insanoğlu ve sisteme bir şekilde dahil olmak isteyen insanların savaşı yüzyılımızın en büyük kimlik bunalımıdır. Her geçen sene insan özünden kopan varlığımızı sınayan şirketlere nasıl teslim olduğumuzu gözler önüne seren filmde sınav ile çalışan seçen bir şirketin sınava katılanlara sorduğu soru ve sonrasında gelişenleri anlatır. Bilindik sınavlardan farklı olan bu sistemin tek bir kazananı olacaktır ve hepsinin en önemli dayanağı akıllarıdır.

9- The Breakfast Club:  Birbiriyle herhangi bir bağı olmayan 5 tane lise öğrencisinin disiplin cezası nedeniyle cumartesi gününü okulda geçirmeleri üzerinden ilerleyen yapım grup psikoterapisinin en nadide anlatımlarındandır. Gruptaki kişilerin farklılıklarının anlatımı ile başlayan film günün sonunda birbirlerinden sebepsiz nefret eden insanların belirli ortak paydalarına eğilmeleriyle şekil alır. Filmden akılda kalan en önemli repliği ise ; "When you grow up,your heart dies"

8- Buried: Devletlerin savaşlarının bedelini her zaman insanlık öder. Irak’taki Amerikan işgalinin kahramanlık anlatmayan yapımlarından Buried’da diri diri gömülen bir Amerikan askerinin tabuttan kurtulma savaşını anlatır. Gerilimin fazlasıyla hissedildiği bu yapımda Amerikan askerinin çırpınışları,hayalkırıklıkları ve anlık ümitlerinin; Irak semalarında toza toprağa karışmasına tanıklık ederiz.

7-My Dinner with Andre:  İki eski arkadaşın bir akşam yemeği için buluşmasını ve burada ettikleri muhabbeti konu edinen yapım tamamen ikili arasındaki diyaloğa bağlı ilerler. Felsefe,yaşam ve daha nice konunun açıldığı bu akşam yemeğinde muhabbetin mahiyeti ve konuların çekiciliği bizlere masanın bir köşesinden kendimize yer ayırtma isteği uyandırır.

6-The Sunset Limited: İntihar etmek özgürlük müdür? Din var mıdır ve ruhumuz kurtarılabilir mi? Hayatının büyük bölümünü suçlu olarak geçiren inançlı bir birey ile intihar etmesine izin vermediği karamsar profesörün din ve yaşam eksenli tartışmalarını konu alan Sunset Limited zıtlıklar üzerinden ilerler. Eğitimin akılcılığı ile dinin cahilliğinin birer kapışması gibidir. Karamsarlığın beyazlığı ile iyimserliğin siyahlığının saflarından her biri kendine göre mutlak doğrudur. Bu tartışmanın bir sonucu yoktur ama mutlak kazananı izleyicilerdir.

5- Moon : İnsan hiç yaşamadığı bir hayatı özleyebilir mi? Hiç tanımadığı insanları sevebilir mi? Moon filmi bu gerçekler ışığında ilerleyen bir yalnızlık filmidir. Kimliğini keşfeden ve insanlık için hiçbir öneminin olmadığını fark eden bir bireyin bunu kabullenmesini anlatır. İhtimaller dışında varolan bir hayatın seçimleri silmesiyle şekillenir. Dünyadan milyonlarca kilometre  uzakta “hiç yaşamamış olmak” zordur.

4- Dial M For Murder :  İntikam her zaman en doğru zamanı kollayarak gerçekleştirebilen profesyonel bir iştir. Tony de eşi Margot’tan ihanetin intikamını almak için uzun süreli bir plan gerçekleştirmiştir. Planın işlevselliği diğer bireylerin performansına bağlıdır ve Tony başarısız bir cinayet planından dahi kurtulacak kadar birçok detayı düşünmüştür. Hitchcock sinemasının en önemli eserlerinden olan Dial M for Murder gerilimin ve akıl oyunlarının üst seviyelerde seyrettiği yapımlardandır.

3- The Man From Earth : Tüm insanlık tarihi karşınıza dikilse tepkiniz ne olurdu? Muhakkak merak ettiğimiz sorulacak birçok soru ve gerçekliği muallakta kalan bir çok bilgi  vardır. The Man From Earth tüm zamanlarda bulunmuş olan bir insanın son yerleşim yerinden ayrılmadan önce arkadaşlarına kendi durumunu açıklamasıyla başlar. Aklın ve mantığın olasılığını dahi reddetiği bir önermeyi gerçek kılabilecek tek şey sorular ve cevaplardır. Merak edilen her sorunun cevabı dünyalı dostumuzda saklıdır.

2-Rear Window: Hitchcock sinemasının bir diğer şaheseri olan Rear Window ise görev sırasında bacağı kırılan bir fotoğrafçının pencereden komşularının hayatlarına dahil olmasıyla başlar. Hayattan bir parça eksik kalmasının boşluğunu diğer insanları gözetleyerek kapatmaya çalışır. İşinde olduğu kadar gözetlemek konusunda da detaylara odaklanan Jeff bir cinayetin tanığı olur.

1-12  Angry Men:“Hiç kimse görmek istemeyen bir insan kadar kör olamaz”
Bazı olayların mutlak doğruları yoktur ve yargılama hükmü vermek için olayı her iki yönden incelemek gerekir. Bunlar dışında hüküm vermek oldukça basit ve adalatten uzak kaçmaktır. 12 Angry Men bir insan hayatını harcamanın tek bir hükme bağlı olduğu bir davada insanların nasıl bencil olduğunu gözler önüne süren bir yapımdır. Tek bir jürinin suçluyu anlama yoluna gitmesi ve diğer jürileri karşısına alarak olayı tamamen incelemeye çalışmasıyla yön bulan yapım munazara tekniğini  uygulayan  en iyi filmlerden biridir.. Tartışmaların zaman zaman sertleştiği,fikir ayrlılıklarının mantıksal doğrularla cevaplara döndüğü filmde Henry Fonda da performansıyla ölümsüzleşmiştir.


Filmle ilgili daha detaylı inceleme : http://sigarayaniklari.blogspot.com/2009/06/12-angry-men.html

Reggea denince aklıma Bob Marley, Dyer Maker ve Alpha Blondy geliyordu. Taa ki onları tanıyana kadar.
Sattas grubunun solisti Orçun ile grup ve reggea muzik uzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.


-Öncelikle şunu sormak istiyorum. Sattas ismi nerden geliyor?

"Satta" Jamaika ingilizcesinde "rahatla" "takma" demek "satta man" kalıbı ile kullanırlar sonunda ki "s" ise çoğul eki burdan geliyor.

-Türkiye'de reggae müziğe olan ilgiyi yeterli buluyor musun? Gelecekte bu ilginin daha da artacagı ya da azalacagını düşünyor musun?

Reggea müziğe ve bize olan ilgi giderek artıyor. Umarız böyle devam eder.

- Geçen sene askerde oldugundan dolayi grup seni beklemek zorunda kaldı ve dönüşte hızlı bir giriş yaptınız tekrardan. Bu hep böyle devam edecek mi yoksa uzun süren aranın vermiş oldugu iştah mı bu?

Askerden döndükten sonra esasında daha az sayıda konser verdik. Unutmuşuz nasıl davranılması gerektiğini, sonrasında tekrar birşeyleri hatırladık ve konser sayımızda bizlerin performans ve çalışma durumlarına bağlı olarak arttı. Tabi bir de Burçin'le (menajer) tekrar çalışmaya başlamamız da çok iyi oldu.

-Peki askerdeyken hic şarkı sözü yazdın mı ya da bi fikir oluştu mu?

Askerdeyken evet söz ve şarkı yazdım. Hatta şu an üzerinde çalıştığımız albümede iki ya da 3 tanesi konacak sanırım. Ve daha bir dolu fikir oluşmuştu. Zaman çoktu ve düşünecek bol bol zamanı oluyor insanın.

-Askerden sonra askeriye ile alakali fikirlerinde degisme ya da kararlasma oldu mu?

Askeriye ile ilgili düşüncelerim öncesi ve sonrası aynı; silahın olduğu yerde, savunmanın olduğu yere ne gerek var ne gerek var askerliğe, savaşa. Keşke hiç olmasa ama, keşke...

-Askerde sizi hic tanıyan ya da bir hayranınız ile karşılaştınız mı?

Bizleri izlemiş bir iki kardeşim vardı konuştuk. Hayran demiyelim de müziğimizi sevmişler ya da en azından bana öyle söylediler :))

-Albüm çalışmaları nasıl gidiyor ve ne zaman piyasada olması bekleniyor?

En zor kısmını bitirdik albümün; kayıtlar. Simdi makyaj kısımları devam ediyor (ben oyle diyorum açıkçası). Tabi makyajdan yanlış anlaşılmasın nefesli kayıtları düzeltmeler falan gibi işlerimiz kaldı. Eğer bir aksilik olmazsa bahar sonu yaz başı çıkar diye düşünüyoruz bakalım.

-Belli bir hedef kitleniz vardır elbet? Kime hitap ediyor yahut kimlere etmek istiyorsunuz?

Olayı hiç pazarlama yada benzeri hikayelerde düşünmedik. Mutlaka düşünmeye çalışacak birileri olacaktır etrafta. Elimizden geldiğince herkesin dinlediği birşeyler yapmak istiyoruz. Reggae kolay bir müziktir yapısal olarak,basittir. iki dörtlüdür ritim bazında. Mutlaka ve mutlaka hafif bir sallandırır insanı. Konserlerde 16,17 ile 60 ını devirmiş yada sonlarında bir dolu insanın dans ettiğini gördük. Özellikle halk konserleri nefis geçmişti bu bağlamda. Bizden nefret eden ya da gerçekten çok sevenler en sevdiğimiz müzik dinleyicisi, yani ya siyah yada beyaz olanlar....

-Şarkı sözleri sadece sözlerden mi ibaret olmalı yoksa onlara politik anlamlar da yüklenmeli mi?

ikisi de. Bu senin neyi nasıl yaptığına bağlı. Reggae mesaj kaygılı bir müzik ama kör göze de parmak basmamak lazım. Yeni yeni öğreniyoruz hala, bu ülkede de yurtdışında da mesaj kaygılı müzik yapan çok çok dev insanlar var saygı ile izliyoruz veya sindiriyoruz. Hayatın kendisi bütün duyguları barındırıyor, etki yaratıyor tepkisiz kalamayız mutlaka bir cevabımız olmalı ve genelde oluyor.

-Bazı şarkılarınızdan dolayı sizi faşist ya da anarşist diye adlandıran oldu mu?

Anarşisti daha çok duyduk bir iki defa da "mustafa" şarkısı yüzünden faşist diyen oldu. Her zaman söylüyoruz bizler herhangi bir "izm" e hizmet etmiyor ve inanmıyoruz. Mustafa bir tepki şarkısıydı hatta önyargı ile yazılmıştı ve bir filme idi o kadar. Şarkı "kemalist reggae " oldu ki alakamız yoktur. Bizler sadece humanist olabiliriz başka bir şey değil. Fakat anarşist olarak adlandırılmamız çok daha fazladır. Diğer şarkılarda ya da genelinde daha çok baş kaldırma vardır (elimizden geldiği kadar).

Ayrıca sanatta anarşizm güzledir bazen...

-Türkiye de reggae denilince akla ilk siz geliyorsunuz başkaları yokmu bu müzikle uğraşan?

Bizlerden önce uğraşan da vardı tabi. Medyanın ve tabi ki çok fazla konser vermemizin sayesinde biz gözükür olduk; mesela Ras Memo var ve çok önemli şahsiyettir kendisi. Osman Ozman ki kendisi artık Kanada'da yaşıyor, Mahi Abi, Enzo İkah, Iya Waves, Neşeli Milis, Seroman King, Selekta Genjah, Naranjaman, Kadijah Whomanity, SelktaFiruzaga, SelektaUfuk ve Come Again çok önemlidir ve aklıma ilk gelenler. Unuttuklarım da var daha, bir dolu güzel insan..

-Yakınlarda konser ?

6 ocak ta Nayah,26 Ocak'ta İstanbul

Lİve ve 04 Şubat Babylon

Grubu Facebook sayfasindan takip edebilirsiniz. Sattas / Facebook



İstanbul Modern Sinema, 5-22 Ocak tarihleri arasında 10 filmlik bir seçki sunuyor


İstanbul Modern Sinema, yarım yüzyıllık tarihiyle dünyanın en genç kıta sineması sayılan, ancak bu süre içinde çıkardığı benzersiz filmlerle küresel sanat hayatına büyük bir zenginlik katan Afrika sinemasından bir program sunuyor. 5-22 Ocak tarihleri arasında “Afrika!” başlıklı programda, uzmanlığı Afrika antropolojisi olan Illinois Üniversitesi profesörlerinden Mahir Şaul’un hazırladığı 10 filmlik bir seçki sunulacak. Bu seçki, 1960’larda doğan Afrika sinemasından bir dizi başyapıtı içeriyor. Filmler, geleneksel sanatlardan video ve avangarda uzanan Afrika sinemasının şaşırtıcı çeşitliliğini gözler önüne seriyor. Bunların bir kısmı Afrika’nın en önemli film şenliği olan Ouagadougou kentinin FESPACO Sinema Festivali’nde büyük ödül almış yapıtlar, diğerleri de dünya klasiği niteliğine ulaşmış ya da yenilikçi üsluplarıyla dikkat çekmiş ürünler. Film seçkisinin açılışı, 5 Ocak Perşembe saat 19:00’da Senegalli dansçı ve davulcuların yer alacağı bir gösteriyle yapılacak.


Programda, Batı Afrika sinema tarihinde bir dönüm noktası oluşturan Mali’den Souleymane Cisse’nin 1982’de Kartaca Film Festivali’nde Altın Tanit Ödülü kazanan, Cannes Film Festivali’nde “Belirli Bir Bakış” bölümünde gösterilen ve 1983’te FESPACO Sinema Festivali Büyük Ödülü’nü alan Rüzgar, Moritanya’dan Med Hondo’nun yönettiği ve 1987’de FESPACO Sinema Festivali Büyük Ödülü’nü alan Saraunya, Burkina Faso’dan Afrika sinemasının Avrupa’da en büyük yankı uyandıran filmlerini yaratan Idrissa Ouedraogo’nun modern bir trajediye benzetilen filmi Töre, Afrika’nın en özgün yönetmenlerinden Senegal’den Djibril Diop Mambéty’nin Friedrich Dürrenmatt’ın ‘Yaşlı Hanımın Ziyareti” adlı oyunundan uyarladığı en önemli filmi Sırtlanlar, Afrika sinemasının en tanınmış isimlerinden Senegalli yönetmen Osman Sembene’nin “Afrikalı kadınların her günkü kahramanlığına bir övgü” olarak nitelendirdiği Faat Kine, Joseph Gaï Ramaka’nın Senegal’in değişik müziklerinden seçilmiş örneklerden oluşan 2001 yapımı Karmen’i, her yeni filmi heyecanla beklenen, ABD’de de yankı uyandıran çağdaş yönetmenlerinden Mali-Moritanya’dan Abderrahman Sissako’nun 2003’te FESPACO Sinema Festivali Büyük Ödülü, Fibresci Ödülü kazanan ve Cannes Film Festivali’nde “Belirli Bir Bakış” bölümünde gösterilen gerçekle kurgusal arasında şiirsel filmi Mutluluğu Beklerken (2002), yönetmen Zola Maseko’nun 2005 FESPACO Sinema Festivali Büyük Ödülü kazanan, gerçek bir olaydan yola çıkan, Afrikan Amerikalı oyuncu Taye Diggs’in başrolde harika oyunculuk sergilediği, yeni Güney Afrika sinemasının gözde yapıtı Drum, Kamerunlu Jean-Pierre Bekolo’nun üzerinde en çok konuşulan Afrika filmlerinden biri olan 2007 yapımı Kanlı Kızlar Kulübü ve Çad’dan Mahamat Saleh Haroun’un kefaret, intikam, kan davası gibi konular üzerine karmaşık duygular uyandıran 2006 yapımı Kuru Mevsim başlıklı filmler gösterime sunulacak.


Rüzgar (Finyé)


Souleymane Cissé, Mali, 1982, Renkli, 105’


Birbirini seven iki üniversite öğrencisi kendilerini ani bir fırtınanın ortasında bulur. Sınav sorularına hile karışmıştır ve kitle gösterileri yapılmaktadır; iki sevgili siyasal eylemlere karışınca hapishaneye düşerler. Bu olaylar birbirine zıt olan ailelerini karşı karşıya getirir. Ailelerden biri siyasal iktidara yakındır, öbürü ise kırsal bölgenin eski mistik geleneklerini sürdürmektedir. Batı Afrika sineması tarihinde bir dönüm noktası olan Rüzgar’ın özellikle ataların ruhlarıyla olan ilişkisini gösteren köy sahnesi, gerçekçi toplumsal sinemacılıktan Afrika geleneksel kültürüne yönelen yeni bir sinema sanatına geçişin işaretini verir.

Kartaca Film Festivali Altın Tanit Ödülü, 1982; FESPACO Sinema Festivali Büyük Ödülü, 1983; Cannes Film Festivali, “Belirli Bir Bakış,1982 .



Saraunya (Sarraounia)


Med Hondo, Moritanya, 1986, 120’


Saraunya, bir kadın önderin başlattığı yerel bir direniş hareketini perdede canlandırarak Afrika’nın Avrupalılar tarafından işgalinin en karanlık bölümlerinden birini gözler önüne seriyor. 1899 yılında iki genç Fransız subayı büyükçe bir sömürge ordusu ile etrafı kan ve ateşe boğarak Orta Afrika’ya doğru hızla ilerlemektedir. Amaçları Britanya işgal girişiminin önünü kesmektir. Ancak bugünkü Nijer Cumhuriyeti olan bölgeye geldiklerinde bir ovada kaybolmuş iki köyün halkı beklemedikleri bir direnişle bu ilerlemeyi durdurur. Müslümanların çoğunlukta olduğu bir alanda eski geleneklerini sürdüren bu bir avuç insanın kraliçe/kâhin önderlerine (Saraunya) olan güveni Avrupalıların silahlarına ve yaydıkları büyük korkuya baskın çıkmıştır. Afrika sinemasının biçimsel olarak da en yenilikçi yapıtlarından biri olan destansı boyutlardaki bu film, seyircinin kolay kolay zihnininden atamayacağı yoğun imgeler sunuyor.

FESPACO Sinema Festivali Büyük Ödülü, 1987.


Töre (Tilaï )


Idrissa Ouedraogo, Burkina Faso, 1990, 81’


Sahel olarak anılan bölgenin sonsuz çoraklığında bir yolcu uzun bir ayrılıktan sonra köyüne döner. Saga, köyüne vardığında haberci neşeyle boynuz trompetini öttürüp onun gelişini ilan etse de, evine ulaştığında umduğu mutluluğu bulamaz. Uğruna bütün fedakarlıkları göze aldığı sevgilisi kendisini beklememiş, üstelik de babasıyla evlenmiştir. Saga duygularına hakim olamaz. Karmaşık duygusal ilişkilerden bütün aileyi içine çekip yutan bir kan ve kin yumağı oluşur. Vahşi bir tabiat, kesin çizgilerle kotarılmış karakterler, geleneklerle duygu arasında bocalayan insanlar. Ouedraogo, Afrika sinemasının Avrupa’da en büyük yankı uyandıran filmlerini yaratmış önemli bir yönetmen.


Sırtlanlar (Hyenas)


Djibril Diop Mambéty, Senegal, 1992, Renkli, 103’


Küçük bir şehrin yoksul ama gururlu sakinleri önemli bir hanımın ziyarete geleceğini duyunca heyecanlanırlar. Hanımefendinin “Dünya Bankası’ndan daha zengin” olduğunu duymuşlardır. Acaba şehrin kalkınmasına yardımcı olacak mıdır? Ancak ikramlar ve methiyelerle karşıladıkları misafir, yüreğindeki sönmemiş bir acının intikamını almak için gelmiştir ve halkı hayrete düşüren bir koşul ileri sürer. Kinayeli bir ahlak dersi havasında gelişen hikaye birden olmadık ufuklara yelken açar. Perdedeki kahramanların açmazları, seyirciyi de bilinmez bir vicdan muhasebesine sürükler. Göz alıcı ama hayali Afrika dekorları ve giysileriyle sunulan bu kıssanın en şaşırtıcı taraflarından biri, İsviçreli oyun yazarı Friedrich Dürrenmatt’in ‘Yaşlı Hanımın Ziyareti (Der Besuch der alten Dame)’ adlı oyunundan uyarlanmış olması.


Faat Kine


Osman Sembene, Senegal, 2001, Renkli, 121’


Afrika sinemasının uluslararası alanda en tanınmış isimlerinden Sembene’nin hayatının son döneminde gerçekleştirdiği yapıtlardan biri olan bu filmde kadınlar ön plana çıkıyor. Faat Kine, dar boğazlardan geçerek tek başına bir yerlere gelmiş başarılı bir iş kadını. Kendi kurduğu hayatını kolayca paylaşacak bir insan değil, ama yaşlı annesi, tek başına büyütüp üniversiteye gönderdiği çocukları hâlâ sorumluluğu altında. Sembene’nin “Afrikalı kadınların günlük kahramanlıklarına bir övgü” olarak nitelendirdiği bu filmi, Afrika’nın çağdaş gündelik yaşamını gazete ve dergi kalıplarının tamamen dışında ama başka türlü beklenmedik ve parlak bir ışıkta görmek isteyenler için iyi bir fırsat.


Karmen Geï


Joseph Gaï Ramaka, Senegal, 2001, Renkli, 82’


“Aşk isyankar bir kuştur, kimse ona gem vuramaz”. Senegalli Karmen de tıpkı Bizet’nin operasındaki Carmen gibi bu mısraları şarkıya dökerek aşık olur, karanlık işlere dalar, özgürlüğünü ilan edip ayrılır ve bu uğurda her şeyi feda eder. Afrikalı Karmen, Fransız benzerinden daha bağımsız, fırtınalı ve pervasız bir hayat sürer. Gaï Ramaka bu uyarlamasında sevilen operadan aşina olduğumuz, ama hikayesi tamamen farklı bir kadın kahraman yaratıyor. Dakar’ın okyanus görüntülerine karşı gelişen bu müzik ve dans şöleni, Bizet’nin günlük hayatımıza sinmiş popüler aryalarına rağbet etmiyor. Filmin müzikleri Senegal müziklerinden ustaca seçilmiş örneklerden oluşuyor. Sözle tanımlanması zor, kökeninde melez, ama görünüşünü Afrika güneşinden, renklerini de Afrika desenlerinden alan bir yapıt.


Mutluluğu Beklerken (Heremakono)


Abderrahman Sissako, Mali-Moritanya, 2002, Renkli, 95’


“Gurbet daha yola çıkmadan başlar,” diyor yönetmen Sissako. Bir araba dolusu yolcu, okyanus kıyısındaki bir balıkçı köyünde bozulan arabalarının tamir edilmesini bekliyor. Aralarında talihini Avrupa’da deneyecek olanlar, ailesini ziyarete gelenler, ayrıca gidemeden hayatını kaybedecek olanlar var. Kişisel izlenimlerle örülmüş, yer yer anı yer yer de bir köyün tasviri gibi duran bu şiirsel ve doğaçlama film, gerçekle kurgu arasında belirlenmesi zor bir çizgide gelişiyor. Nefes kesici imgeler ve yönetmenin kendine özgü olağandışı mizahı seyirciyi gözlerini perdeden ayıramaz hale getiriyor. Sissako, Afrika’nın her yeni filmi heyecanla beklenen, ABD’de de epey yankı uyandırmış çağdaş yönetmenlerinden biri.

FESPACO Sinema Festivali Büyük Ödülü, FIPRESCI Ödülü Cannes Film Festivali “Belirli Bir Bakış”, 2003.


Drum


Zola Maseko, Güney Afrika, 2004, Renkli, 104’


Yeni Güney Afrika sinemasının bu gözde yapıtı, gerçek bir yer ve olayı perdeye taşıyor. 1950’lerde Johannesburg’da yayınlanan Drum adlı dergide başarılı bir gazeteci olan Henry Nxumalo, etliye sütlüye karışmayan spor yazıları yazmaktan bıkar, siyaset eleştirileri de içeren günlük konulara eğilmeye başlar. Bu değişilikten başta biraz kaygılanan editörü,yazıların ilgi çektiğini görünce yazarı cesaretlendirir. Ne var ki hükümetin gizli bir niyetinin keşfedilmesi işin rengini değiştirir. Johannesburg’un, Afrikalı sakinlerinin alımlı müzik ve eğlence dünyasını zamanın mekan ve dekorları içinde çekici bir şekilde yeniden yaratan bu film aynı zamanda yakın tarihimizeki dünyanın en acımasız siyasi düzenlerinden birinin de karmaşık bir resmini sunar.

FESPACO Sinema Festivali Büyük Ödülü, 2005.


Kanlı Kızlar Klübü (Les Saignantes)


Jean-Pierre Bekolo, Kamerun, 2007, Renkli, 97’


Şehrin renkli ışıklarıyla yer yer aydınlanan gecenin karanlığında iki genç kadın, önemli bir devlet adamının cesedinden kurtulmaya çalışıyor. Genç kadınlar amaçlarına ulaşmaya çalışırken fütürist mekanlarda olmayacak olaylarla karşılaşırken, arkalarında Mevungu diye anılan esrarengiz bir feminist güç vardır. En çok tartışılan Afrika filmlerinden biri olan Kanlı Kızlar Kulübü, bir video parodisi gibi görünse de, önemini şüphesiz Bekolo’nun ustalıklı kurgusundan alıyor. Godard’ı andıran atlamalı kurgu, üst üste bindirilmiş imgeler ve hepsinin ortaya çıkardığı beklenmedik renkli, zengin görsel ve işitsel doku.


Kuru Mevsim (Daratt)


Mahamat Saleh Haroun, Çad, 2006, Renkli, 96’


Tropikal Afrika’nın kurak mevsiminde tarım işleri durunca köy halkı ya başka işlere bakar ya da seyahate çıkar. Delikanlı Atim (Yetim) de torbasını alıp tozlu yollardan uzaktaki başkente doğru ilk kez yola koyulur. Ancak havada bir gerginlik vardır. Yıllar süren iç savaştan sonra barış vaadi ile gelen hükümet geçmiş çatışmalarda suç işleyenlerin hepsine af çıkardığını ilan etmiştir. Haber mağdur ailelerini galeyana getirir, karmaşaya yol açar. Atim de gizli bir görevle şehre gönderilmiştir. Çantasında yıllar önce ölen babasının silahı vardır. Ne var ki şehirde bir canavar ararken istemeden kendini bir baba-oğul ilişkisi içinde bulur. Farkına varmadan ahlaki değişim yaşar. Kum tepelerinin ardındaki köyüne döndüğünde olgunlaşmış başka bir insandır.



Istanbul Modern Basin Bulteni

http://www.istanbulmodern.org/