Kazananlar ayrı ayrı kişiler de olsa gecenin en büyük kazananı Amerika oldu. Bu seneki aday filmlerle yine dünyamıza huzuru ve barışı getirdiğini bir kez daha bizlere göstermiş oldu. Bunun için onlara minnettarız(!).

En İyi Film Ödülünü First Lady Michelle Obama'nın  sunması ise bu işin cilası oldu.



85. Dönemin Oscarlarını bu sabah sahiplerini buldu. Beklentilerin dışına pek çıkılmadı. En İyi Film kategorisindeki en büyük aday Argo bu ödüle sahip oldu. En İyi Yönetmen ödülü için Lincoln'ün arkasından 2 numaralı favori aday olan Life of Pi bu yarışı Lincoln'ün önünde tamamladı. En İyi Erkek Oyuncu ödülü yine beklendiği gibi Daniel Day-Lewis'e gitti. Daniel Day-Lewis'in bu kategoride kazandığı 3.oscarı oldu bu ve bir bakıma tarihe geçti ( Ödül kazandığı diğer 2 film : There will be blood ve My Left Foot).

En iyi Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu kategorileri de beklenen kişilere gitti. Kısacası Beklentiler ve gerçekleşenlerin aynısı olduğu bir geceydi. Boşa mı uykusuz kaldık peki? Adele için değerdi.

Kazananlar


En Iyi Film: Argo

En İyi Erkek Oyuncu / Daniel Day-Lewis (Lincoln)

En İyi Kadın Oyuncu: Jennifer Lawrence – Silver Linings Playbook

En İyi Yönetmen / Ang Lee - Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)

En İyi Orjinal Senaryo / Zincirsiz (Django Unchained) - Quentin Tarantino

En İyi Uyarlama Senaryo / Operasyon: Argo (Argo) - Chris Terrio

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu / Christoph Waltz - Zincirsiz (Django Unchained)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu / Anne Hathaway - Sefiller (Les Misérables)

En İyi Kurgu / Operasyon: Argo (Argo) - William Goldenberg

En İyi Sanat Yönetmeni / Lincoln - Rick Carter (Production Design); Jim Erickson (Set Decoration)

En İyi Orjinal Müzik / Pi'nin Yaşamı (Life of Pi) - Mychael Danna

En İyi Orjinal Şarkı / Skyfall Şarkısı - Adele - Skyfall

En İyi Kısa Animasyon / Paperman - John Kahrs

En İyi Animasyon Film / Cesur (Brave) - Mark Andrews ve Brenda Chapman

En İyi Görüntü Yönetimi / Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)- Claudio Miranda

En İyi Görüntü Efekti / Pi'nin Yaşamı (Life of Pi) - Bill Westenhofer, Guillaume Rocheron, Erik-Jan De Boer and Donald R. Elliott

En İyi Kostüm Tasarımı / Anna Karenina - Jacqueline Durran

En İyi Makyaj ve Saç / Sefiller (Les Misérables) - Lisa Westcott ve Julie Dartnell

En İyi Kısa Film / Curfew - Shawn Christensen

En İyi Kısa Belgesel / Inocente - Sean Fine & Andrea Nix Fine

En İyi Belgesel / Searching for Sugar Man - Malik Bendjelloul ve Simon Chinn

Yabancı Dildeki En iyi Film / Aşk (Amour) Michael Haneke, Avusturya

En İyi Ses Miksajı / Sefiller (Les Misérables) - Andy Nelson, Mark Paterson, Simon Hayes

En İyi Ses Kurgusu (2 aday kazandı) / Zero Dark Thirty - Paul N.J. Ottosson / Skyfall - Per Hallberg ve Karen Baker Landers



45. SİYAD Türk Sineması Ödülleri'nde En İyi Film Tepenin Ardı seçilirken, En İyi Yönetmen ödülüne Zeki Demirkubuz layık görüldü. En İyi Erkek Oyuncu Ödülü 'Yeraltı' ile Engin Günaydın'a, Cahide Sonku En İyi Kadın Oyuncu Ödülü Neslihan Atagül'e verildi.

 Geçtiğimiz günlerde adayları duyurduğumuz yazıda tam 9 kategoride tahminde bulunmuştum. O tahminleri şu yazıda görebilirsiniz. Genelde tahmin konusunda pek iyi olmayan bendeniz bu kez 9'da 7 tahmin oranıyla kendi çapımda ulaşılması güç bir rekora imza attım (ver elimi öpücem).

Ödülleri kazanan diğer isim ve filmler şöyle...


En İyi Film: Tepenin Ardı
En İyi Yönetmen: Zeki Demirkubuz (Yeraltı)
Mahmut Tali Öngören En İyi Senaryo Ödülü: Emin Alper (Tepenin Ardı)
Cahide Sonku En İyi Kadın Oyuncu Performansı: Neslihan Atagül (Araf)
En İyi Erkek Oyuncu Performansı: Engin Günaydın (Yeraltı)
 En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı: Nihal Yalçın (Yeraltı)
 En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı: Mehmet Özgür (Tepenin Ardı)
 En İyi Görüntü Yönetimi: Türksoy Gölebeyi (Yeraltı)
 En İyi Müzik: Demir Demirkan, Paolo Poti (Zenne)
 En İyi Kurgu: Zeki Demirkubuz (Yeraltı)
 En İyi Sanat Yönetimi: Osman Özcan (Araf)
 Ahmet Uluçay Umut Ödülü: Dilan Aksüt (Lal Gece)
 En İyi Kısa Film: Rezan Yeşilbaş (Sessiz)
 En İyi Belgesel Film: Ben Uçtum Sen Kaldın
 En İyi Yabancı Film: Amour

 SİYAD'ın bu yılki ''Tuncan Okan Emek Ödülü'' Sevin Okyan'a, onur ödülleri Feyzi Tuna, Arif Erkin ve Necla Nazır'a verildi.


Oscar ödülleri, 24 Şubat'ta sahiplerini bulacakAkademiden önce siz kendi adaylarınızı seçin diye anketimizi de hazırladık. Oylamayı yaptıktan sonra yorum kısmına da favori filmlerini ve adaylar hakkıdaki yorumlarınızı yazarsanız seviniriz.


polls & surveys
online polls
online polls
survey service
web surveys
survey tools
survey solutions
free polls
feedback surveys
web survey
panel management
polls & surveys
free polls
panel management
panel management



Yeşim Ustaoğlu'nun Araf'ı bütün dallarda aday gösterilen tek film. Ödül töreninde en çok beklentiye girilecek film olması normal haliyle. Bu filmin ardından; Tepenin Ardı, Yeraltı Gözetleme Kulesi, Babamın Sesi filmleri birçok dalda aday gösterilmiş.

Kendi tahminlerime gelince (ki genelde futboldaki bahis olaylarındaki başarısızlığımı sinema ödüllerinde de yaşarım ama yazacağım yine de), tabii dikkat çekici dallardaki tahminlerimi yazıyorum.

En iyi film için tahminim Tepenin ardı. En iyi yönetmen de Emin Alper olur diyorum.
En iyi senaryo yine Tepenin Ardı ile Emin Alper.
En iyi kadın oyuncu Neslihan Atagül (Araf).
En iyi erkek oyuncu Engin Günaydın (Yeraltı).
En iyi yardımcı kadın oyuncu Nihal Yalçın (Araf).
En iyi yardımcı erkek oyuncu Mehmet Özgür (Tepenin Ardı).
En iyi görüntü George Chiper (Tepenin Ardı).
En iyi kurgu Özcan Vardar (Tepenin Ardı).



*** 
45. SİYAD - TÜRK SİNEMASI ÖDÜLLERİ 2012 ADAYLARI

EN İYİ FİLM
ARAF (Yapımcılar: Serkan ÇAKARER, Yeşim USTAOĞLU)
BABAMIN SESİ (Yapımcı: Özgür DOĞAN)
GÖZETLEME KULESİ (Yapımcılar: Nida Karabol AKDENİZ, Pelin ESMER, Tolga ESMER)
TEPENİN ARDI (Yapımcılar: Emin ALPER, Enis KÖSTEPEN, Seyfi TEOMAN)
YERALTI (Yapımcı:Zeki DEMİRKUBUZ)

EN İYİ YÖNETİM
Emin ALPER (TEPENİN ARDI)
Zeki DEMİRKUBUZ (YERALTI)
Zeynel DOĞAN, Orhan ESKİKÖY (BABAMIN SESİ)
Pelin ESMER (GÖZETLEME KULESİ)
Yeşim USTAOĞLU (ARAF)

MAHMUT TALİ ÖNGÖREN EN İYİ SENARYO
Emin ALPER (TEPENİN ARDI)
Zeki DEMİRKUBUZ (YERALTI)
Orhan ESKİKÖY (BABAMIN SESİ)
Yeşim USTAOĞLU (ARAF)
Çiğdem VİTRİNEL, Şebnem VİTRİNEL (GERİYE KALAN)

CAHİDE SONKU EN İYİ KADIN OYUNCU PERFORMANSI
Neslihan ATAGÜL (ARAF)
Devin Özgür ÇINAR (GERİYE KALAN)
Nilay ERDÖNMEZ (GÖZETLEME KULESİ)
Şebnem HASSANISOUGHI (GERİYE KALAN)
Selen UÇER (CAN)

EN İYİ ERKEK OYUNCU PERFORMANSI
Engin GÜNAYDIN (YERALTI)
Barış HACIHAN (ARAF)
Tamer LEVENT (TEPENİN ARDI)
İlyas SALMAN (LAL GECE)
Olgun ŞİMŞEK (GÖZETLEME KULESİ)

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU PERFORMANSI
Laçin CEYLAN (GÖZETLEME KULESİ)
Banu FOTOCAN (TEPENİN ARDI)
Tilbe SARAN (ZENNE)
Nihal YALÇIN (ARAF)
Nihal YALÇIN (YERALTI)

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU PERFORMANSI

Kerem CAN (ZENNE)
Özcan DENİZ (ARAF)
Ilgaz KOCATÜRK (ARAF)
Mehmet ÖZGÜR (TEPENİN ARDI)
Serhat TUTUMLUER (YERALTI)

EN İYİ MÜZİK
Volkan AKMEHMET, İnanç ŞANVER (TEPENİN ARDI)
Cahit BERKAY (BU SON OLSUN)
Demir DEMİRKAN, Paolo POTI (ZENNE)
Marc MARDER (ARAF)
Ulaş ÖZDEMİR (UZUN HİKAYE)

EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
George CHIPER (TEPENİN ARDI)
Özgür EKEN (GÖZETLEME KULESİ)
Emre ERKMEN (BABAMIN SESİ)
Türksoy GÖLEBEYİ (YERALTI)
Michael HAMMON (ARAF)

EN İYİ KURGU
Zeki DEMİRKUBUZ (YERALTI)
Ayhan ERGÜRSEL, Pelin ESMER (GÖZETLEME KULESİ)
Orhan ESKİKÖY, Çiçek KAHRAMAN (BABAMIN SESİ)
Mathilde MUYARD, Svetolik Mica ZAJC, Naim KANAT (ARAF)
ÖZCAN VARDAR (TEPENİN ARDI)

EN İYİ SANAT YÖNETİMİ
Zeki DEMİRKUBUZ, Nihan GÜNEŞ, Hatip KARABUDAK (YERALTI)
Yelkan İŞKORKUTAN, Reza HEMMATIRAD (UZUN HİKAYE)
Osman ÖZCAN (GÖZETLEME KULESİ)
Osman ÖZCAN (ARAF)
Maja ZOGG (ZENNE)
EN İYİ BELGESEL

BEN GELDİM GİDİYORUM (Yön: Metin AKDEMİR)
BEN UÇTUM SEN KALDIN (Yön: Mizgîn Müjde ARSLAN)
TELVİN (Yön: Okan AVCI)
AŞKIN KIŞ MEVSİMİ (Yön: Gülşah DOĞAN)
800 KM. ENGELLİ (Yön: Murat ERÜN)
ANA DİLİM NEREDE? (Yön: Veli KAHRAMAN)
DÜNYAYI KURTARMAYA ÇALIŞANLAR (Yön: A. Nazlı KAYA)
BEKLEMEK (Yön: Bülent ÖZTÜRK)
SİİRT’İN SIRRI (Yön: İnan TEMELKURAN)

EN İYİ KISA FİLM

BİRLİKTE (Barış ÇORAK)
YUSUF'UN RÜYASI (Ferit KARAHAN)
BUHAR (Abdurrahman ÖNER)
SAMANYOLU (Aslı TOY)
BÉ DENG/SESSİZ (Rezan YEŞİLBAŞ)





Emmy'de aldigi odullerle beni sasirtan dizi; Homeland.


Eldeki dizilerin bitmesi sonucu yeni dizi arayislarina girmis ve Homeland'e takilmistim. Yoklukta gideri olan, ilk sezonuna bakacak olursak farkli bir dizi senaryosu sunan bir diziydi. Oyunculuk konusunda basrol oyuncusunun namaz kildigi esnada sesli sekilde fatihayi okumasindan baska bir buyuk performansini gormedim. Demem o ki, diziyi izledim, yakinda cikacak olan 2.sezonunu da izlerim ama diger adaylarla kiyaslandiginda ne dizi en iyi dramayi ne de oyuncular en iyi kadin-erkek oyuncu odulunu hakediyor. Bir Mad Men varken hele hic.


 Sinema her geçen yıl biraz daha evriliyor. Görüntünün elde edilmesiyle başlayan macera bugünlerde salt görüntünün yetmediği bir sanat dalı haline gelmiştir. Bu dönüşüm ve gelişim hikayelerinde sinema üzerine edilecek her kelamın bağlandığı noktalardan biri de Fransız Yeni Dalga akımı olacaktır. Günümüz sinemasında hatrı sayılır bir yere sahip olan Fransız Sinemasının kurtuluş hikayesini başlatan bu akımın öncülerinden François Truffaut da muhakkak bu hikayelerin baş kahramanını oynayacaktır.

Esasında her şey Truffaut’un sinema izleyicisi olarak kendini ifade edebileceği bir dönemde Andre Bazin ile tanışması ile başlar. Andre Bazin’in yardımlarıyla film eleştirmenliğine başlayan Truffaut sinemaya o kadar gönül vermiştir ki bir röportajında Orson Welles’in ünlü yapımı Citizen Kane için sarf ettiği cümle ünlü yönetmenin sinema sevgisine ışık tutar;

“Yurttaş Kane’i ilk izlediğimde, hayatımda hiç kimseyi bu filmi sevdiğim gibi sevmediğimden emindim.”

Sinema eleştirmenliği ile yapımların daha yakınında olan Truffaut finansal desteği de sağladıktan sonra zaman zaman kendi hikayelerini zaman zaman da roman uyarlamalarını sinemaya aktarmaya çalışmıştır. 1959 yılında çekmiş olduğu ilk uzun metrajlı filmi Les Quatre Cents Coups  da Fransız Yeni Dalga Akımının ilk ve en önemli yapımı özelliğini taşır.

400 Darbe filmiyle başladığı Antoine Doniel karakteri Truffaut’un alter egosunu oluşturur. Doniel’in filmlerde yaşadığı sıkıntılar Truffaut’un  geçmişinden kesitler sunar. Aile içi geçimsizlik zorlu geçen çocukluğu ve sonrasında düzensiz ilişkilerin yarattığı etkiler hepsi kişiliğinin evrilmesini sağlar. İlişkilerinde sıkıntılar yaşayan Doniel, Truffaut’un uzak durduğu sosyal çevresine atıflar içerir.  Öyle ki Fransızca dışında bir dil konuşamayan Truffaut Fahrenheit 451’in çekimleri için bulunduğu Londra’da otelden sadece sete gitmek için ayrılmıştır.

Hayatın dramının da bir zevk verdiğine inan Truffaut bu nedenle gerilim filmlerine çok önem verir. Amerikalı yönetmen Hitchcock’u sevmesinin bir nedeni olarak da bunu gösterir. Kendisini ve filmlerindeki karakterleri imkansız durumlara sokma, korkunç acıların eşiğine getirme eğilimine sahip olduğunu belirtir. Sinemanın gerilimine tutulan Truffaut’un en çok anlatmayı sevdiği konu ise aşk hikayeleridir. Jules et Jim ile başlayan aşk odaklı filmler diğer yapımlarında da farklı boyutlarda kendini gösterir. Truffaut için aşk tüm insanlığın ortak paydası ve insancıl bir özelliktir. Beyazperdede erotizmden her zaman kaçınan Truffaut için seksi olan çıplaklık değil, kıyafetlerdir. Aşk filmlerinde genel olarak bir birliktelikten ziyade aşkın hissiyatına göndermeler yapmaktadır ve Truffaut sinemasında aşk konusunu oluşturan öğeler; o adam, o kadın ve ötekidir. Usta yönetmen kendisine yöneltilen aşk filmlerine ağırlık verdiği iddialarına da şu şekilde cevap verir.


“Şöyle bir fikrim var;iki ayrı yönetmenden Kwai Köprüsü’nü  yapmasını isterseniz, aynı filmi çekeceklerdir. Ama Bried Encounter’ın konusunu önerdiğinizde, ikisi de kesinlikle farklı filmler çekecektir. Aşktan bahsetmek daha büyük yetenek ister ve insanı sırf bir hikaye anlatma çerçevesinin ötesine geçmeye zorlar.”

Öteki insanları anlatmayı seven Truffaut L’enfant Sauvage filminde ormanda yetişmiş olan bir çocuğun sosyal topluma uyumunu beyazperdeye aktarmaya çalışmıştır. Aynı şekilde Adele H. filmiyle de Victor Hugo’nun kızı Adele’nin bir aşkın peşinden koşuşunu anlatarak toplum normlarının dışındaki karakterlere yoğunlaşmıştır. Zira 400 Darbe filminde anlattığı yarı biyografik hikayelerde bilindiği üzere kendisi de bir öteki insandır. Yalnızlığı da en çok öteki insanlara yakıştırır. Karakterlerin sorunlarının üzerine tek başına gitmeleri onların seyirci ile arasına bir şey girmesini engeller. Seyirci karakterlerle bağdaşlık kurmaktadır. Erkek karakterlerini de korunmaya muhtaç birer anti kahraman edasıyla yapımlarına taşır. 400 Darbe filminde Doniel sonrasında da Fahrenheit  451 yapımında Oskar Werner, Jules et Jim filmi ve L’enfant Sauvage. Zira özellikle aşk mevzusunda erkeklerin hiçbirşey bilmediklerini dile getirirken kadın karakterleri bu nedenle daha güçlü gösterdiğini belirtmiştir.

Truffaut filmlerinin başarısını seyircinin tepkisiyle ölçmeyi doğru bulmaktadır zira filmleri halk için yapmıştır. Eğer bir komedi filmi gerektiği kadar ilgi çekmiyorsa ve en basit haliyle halk sinemadan keyifli ayrılmıyor ise onun için film başarısız olmuş demektir. Filmlerin konu ve içerik itibariyle belirli görevleri vardır ve bu nedenle de içerik ve anlatım karakterlerden daha önemlidir.Gerçek hayattan alıntılar ile film yapmanın doğru olduğuna inanan Truffaut için Hitchcock gibi usta yönetmenlerin sonunu getiren olay James Bond gibi hayali kahramanların yapımların önüne geçen aksiyonlu anlatımlarıdır. Seyircinin ilgisinin bu yöne kayması ile gerçek dünyadan hikayeler anlatmaya özen gösteren gerilim ve aşk ustası yönetmenler daha geri plana itilmiştir.
Yönetmenlik kariyeri boyunca 21 tane uzun metrajlı film çekmiş olan Truffaut için sinema varolduğu dünyadan  soyutlanmak anlamına gelmiştir. Zira Truffaut için film çekmek gerçekleri beyazperdeye aktararak gerçeklikten kaçışı temsil eder.

Son olarak Truffaut’un kişisel beğenilerini göz önüne alırsak;
En çok sevdiği film; Citizen Kane (Orson Welles)
En çok sevdiği filmi;  Les Quatre Cents Coups
Çektiğine pişman olduğu film; La Mariee etait en Noir
En çok sevdiği yönetmenler;  Jean Renoir ve Alfred Hitchcock

Cockneys vs. Zombies, Londra'nin Cockney bolgesinde gecen bir Gerilim-Komedi filmi. Benzeri ve belki de oncusu diyebilecegimiz Shaun of the Dead'den daha kanli ve daha aksanli. Ama onun kadar komik mi bunu anca tamamini izledikten sonra anlayacagiz.

Matthias Hoene'in yonettigi film 31 Agustos'ta Ingiltere'de

Gectigimiz Cuma gunu vizyona girisinden itibaren kendisinden cok, Denver'da gerceklesen ve 12 kisinin olumuyle sonuclanan katliam ile konusuldu serinin 3. filmi The Dark Knight Rises. Peki film icin ne denilebilir. Henuz Turkiye'de vizyona girmemis oldugu icin spoilersiz bir yazi olacak. En azindan fiziksel spoilersiz.

- You've given them everything.
- Not everything. Not yet


Oncelikle soylemem gerekirse, Batman Begins ve The Dark Knight'tan sonra serinin 3. filmi olsa da daha cok onceki ikisinin arasinda bir yerde durmasi gerekiyormus tadi veriyor. Yine bu 3 filmi seri olarak kabul eder ve serinin temelini Batman Begins olarak ele alirsak, The Dark Knight Rises serinin ilk filmine daha bagli ve 2. film olan The Dark Knight arada hafiften siritmis gibi durabiliyor. Filmde gerek Bruce Wayne'in Batman Begins'deki ustasi Henri Ducard'i hatirlamasi, gerekse de Bane'in "Ra's Al Ghul'un kaderini tamamlamak icin burdayim" diyerek kendisinin neree ait oldugunu belirtmesi ile seride 1. ve 3. film arasindaki bag kurulmus olunuyor. Ama dedigim gibi bu bag 2. filmde yok denecek kadar azdi. Ve belki de yoktu.

Izleyicinin merakla bekledigi ve filmden sonra cevaplandirmazsa olecegi bir soru var. Hangisi daha iyi? Serinin 2. filmi mi yoksa 3. filmi mi?


Iki filmi karsilastirmadan once iki filmdeki Batman'in bas dusmanlarini karsilastirmak gerek. The Dark Knight'taki efsanelesmis Joker ile The Dark Knight Rises'daki Bane. Iki karakter arasinda ciddi farklar var. Joker hareket ve mizahiyla soytari goruntusu cizerken Bane daha agirbasli duruyor. Joker zeka oyunlariyla rakibini zorlarken, Bane bunun zayif kisilerin kendini avutmasi olarak goruyor ve fiziksel ustunlugunun avantaji ile tanri-tanimaz goruntu sergiliyor. Joker yine isini eglenceli kilmak icin oyunlara, entrikalara girisiyor, fakat Bane'de bu yok. Vakit kaybina tahammulu yok direkt sonuca varmak istiyor. Bu da Bane'i Joker'den daha
acimasiz kiliyor.

'Using the darkness is your ally? I was born in it, molded by it. I didn't see the light until I was already a man. By then it was nothing to me but blinding! The shadows betray you, because they belong to me.'

Yani sonuc olarak Batman'in karsisinda eksine nazaran daha kuvvetli, daha kararli ve daha bir amaci olan bir dusman bulunuyor. Sesindeki Darth Vader havasi ise ayri bir kasvet katiyor. Fiziksel ve mentalite olarak zayif durumdaki Batman'in bu isin ustesinden yalniz gelmesi de bu yuzden imkansiz gozukuyor. Bu yuzden bir 'Catwoman' in yardimi gerekiyor. Ve kendini artik yasli gordugunden gerideki bir cocuga nasihatini de yapiyor;

'If you fight alone, you should wear a mask.'


The Dark Knight serisinin 3.filmi bu cuma Turkiye'de vizyonda. Eski kadroya ek olarak Anne Hattaway, Marion Cotillard ve kotu adam Bane rolunde Tom Hardy var.
Tom Hardy ile Gary Oldman'in beraber oynadigi ve yakinda vizyona girecek olan diger filmi Lawless'a da bir goz atin derim.

Bir onceki filminde "Onlardan birini oldurmek zorundaysaniz, hepsini oldurdugunuzden emin olun" diyordu.
Simdi ise "Birini yasatmak istiyorsan digerini oldurmek zorundasin"diyor. Anlasilan kansiz olmayacak onun icin hicbir sey.

Tabi ki de Nick Cave hakkinda konusuyorum. Daha once yine Nick Cave'in senaryosunu yazdigi The Proposition filminden bahsetmistik. Nick Cave'in muzik piyasasindan agir agir cekilip sinema sektorune gecis surecinden de. Uzun bir suredir ortalarda gozukmemesinin nedeni olan yeni filmi ( yani senaryosunu yazdigi ) Agustos sonu ile sinemalarda. Yonetmenligini The Proposition'da oldugu gibi John Hillcoat yapiyor. Filmin kadrosunda bir diger ortak isim daha var; Guy Pearce.

Basroldeki diger oyuncular; Transformers serilerinin oyuncusu Shia LaBeouf, Tom Hardy ve usta oyuncu Gary Oldman.

Lawless, 31 Agustosta Amerika'da , 7 Eylul'de de Avrupa'da sinemalarda.


Daha once sinemaya giris tarihini anons ettigimiz ve fragmanini paylastigimiz Simon Pegg filmi 'A Fantastic Fear of Everything', yonetmenin bir gecis filmi olarak mi algilanmali yoksa "bir hevesti ve bu heves gecmeli" mi denmeli?


Crispian Mills & Simon Pegg


Simon Pegg filmi dediysek hemen filmin ona ait oldugunu dusunmeyin. Ne filmin senaryosunda ne de yonetmenliginde katkisi var. Sadece bir oyuncu olarak, oyunu ile filme dahil olmus. Filmin yonetmeni ve senaristi ise daha once de belirttigimiz gibi Ingiliz muzik grubu Kula Shaker'in solisti Crispian Mills. Muzik piyasasinda belirli bir yer edinmis ve az-cok taninan bir grubunun solisti olmak onu film yapmaya neden iter? Crispian Mills'in annesi aktris, babasi ise yonetmendi. Ve yine buyukbabasi ve buyukannesi sinema sektorundeydi. Yani sinemanin bir aile meslegi olacabilecegini dusunmus.

Peki bunu dusunerek iyi etmis mi? Ilk ve tek filmine bakacak olursak pek de iyi etmemis diyebiliriz. Korku-komedi tarzindaki bu filmi icin daha once Will Ferrell dusunulmustu. Fakat Shaun of the Dead ve Hot Fuzz gibi filmleriyle korku-komediyi ve polisiye-komediyi iyi harmanlamis bir oyuncu olan Simon Pegg'te karar kilindi. Film icin verilen en iyi karar da kanimca bu olsa gerek. Simon Pegg filmi kurtarmaya calisiyor ama yetmiyor. Simon Pegg fanlari icin onu izlemek keyif verebilir ama fani olmayanlar icin ayni seyi soyleyemeyecegim.

Ulkemizde yakin zamanda muzik sektorunden sinemaya gecis yapan Mahsun Kirmizigul vardi. ( Yakinda Nihat Dogan'in da bir seyler yapacagini duymustuk, umarim vazgecer.) Mahsun Kirmizigul'un once donup muzik hayatina bakiyorum, daha sonra sinema hayatina. Ehven-i ser kaidesi dogrultusunda muzik yapmasindansa film yapmasini tercih ediyorum kisisel olarak. Ama Crispian Mills icin ayni tercihi yapmiyorum, seni muziklerinle tanimak istiyorum diyorum kendisine.

22 yasinda 3 basarili album cikarmis, 4.su ise yolda olan ingiliz folk-rock sanatcisini dinlerken bircok ismi animsayabilirsiniz; Joan Baez, Suzanne Vega ve hatta Bob Dylan. Gitar calmayi sarki ve soz yazari babasindan ogrenen Laura Marling'in hangi muzik turunde sanar yapacagini da babasi belirlemisti. Kucuk yaslarda Laura'nin onune Joan Baez, Joni Mitchell ve Bob Dylan gibi 1960larin folk muzik kasetlerini koyduktan sonra ona soyle demisti; 'Iste gercek muzik bu'. Turu bu kisiler sayesinde sevdiyse de kendisine asil ilham verenler Nona Nastasia ve Diane Cluck olmustu.Yasindan buyuk sarkilar yazana bu devirde pek rastlanmiyordu. Rastlamis olduk.


Laura Marling 7 Temmuz 2012 gunu Londra Royal Albert Hall'da sahne aldi. Son albumu ' A Creature I Don't Know' albununden sarkilarla baslayan konser, onceki 2 albumden sarkilarla devam etti. Oncelikle mekanin ve konser ortaminin fiziksel gorunumunden bahsedeyim.


Royal Albert Hall, Londra merkezde Hyde Park'in hemen yaninda bulunan, 1871'de Kralice I.Victoria zamaninda esi Prens Albert tarafindan yaptirilmis sahane bir sanat merkezi. Bircok farkli etkinlige evsahipligi yapsa da asil amaci muziksel etkinlikler icin olmasi. Bu dairesel mekanda sahne tam ortaya konulmustu. Ve sanatci platformunun 4 kosesine (kuzey-guney-dogu-bati seklinde mekana hakim olacak sekilde) mikrofonlar konmustu. Herbir sarkiyi sirayla farkli mikrofonlardan soyluyor, boylelikle de seyircinin bir kismina yuzu donuk iken digerlerini arkasina almis olmuyordu. Sirayla hepsine donerek, hepsini selamlayarak, herkese kendini gostererek sarkilarini soyluyordu.


Laura Marling tek parca siyah uzun elbisesi, sol bacak yirtmaci ve siyah Nike ayakkabisiyla rahat bir kiyafet giymisti. Kucagindan eksik etmedigi gitari her sarkidan sonra degisiyor, boyunun yetmedigi mikrofana parmaklarinin ucuna basarak uzaniyordu. Belki de kendi istegi bu yondeydi, bilemiyorum. Sarki soylerken daima yukari bakisina gerekce olmasi icindi belki de.


2 bolumden olusan konserin ilk yarisinda son albumunu seslendirdi. Sahneye gelir gelmez gitarini aldi ve The Muse'u soylemeye basladi. Cogu zaman gereksizlere yoktu. Anlatacagi vardi ve onu anlatip gidecek gibiydi. Sarki esnasinda tum salon sessizce onu dinliyor, zaten bildigi bu sese birkez daha hayranlik duyuyordu. Sarki bitiminden sonraki alkis kisminin ardindan olusan sessizlikte seyircilerden bireysel anlamda iltifat da aliyordu. "Sen bir efsanesin' diyen de vardi 'Cocuklarinin babasi olmak istiyorum' diyen de. Bazen bu seslenisler seyircilerin ikili diyaloglarina da donusuyor, Laura ve diger izleyicler de onlari seyrediyordu. Acik ve kuralsiz bir tiyatro oyunu gibi, beklenmedik keyiflere sebep oluyordu bu konusmalar. Konserden ote sanki parlamentoda debate yapiliyormus ama herkes bundan egleniyormus gibi bir goruntu vardi.


Sarki sirasi 'Night After Night' a geldiginde band sahneden inip yere oturdu ve sahnede Laura'yi yalniz birakti. Onun arkasinda calmak kadar , onun onunde oturup dinlemenin de buyuk keyif oldugunun farkindalardi. Bir sonraki sarkida tekrar eslik etmeye basladilar. Konserin ilk yarisi son bulacakti ki bekledigim ve favorim olan sarkisini soylemeye basladi; Sophia. Benim icin konser o an zirvesindeydi ve bunu All My Rage sarkisiyla hemen ardindan pekistirmis ve ilk yariya son vermisti.


Yarim saatlik aradan sonra yeniden sahnedeydi. Son albumunun tamamini soylemisti ilk bolumde. Ikinci bolumde ise eski albumlerinden ikiser ucer sarki soyledi. Ve bunun yaninda bir de surprizi vardi. Yeni cikacak olan 4. albumunden bir parca da okudu. Ikinci bolumun 3. sarkisindan sonra grubun uyeleri tekrar Laura'yi sahnede yalniz biraktilar. Ama bu sefer harbiden yalniz biraktilar, kulise gittiler. Yalniz soyledigi ilk sarki sonrasi seyirciyle dertlesip 'beni terkettiler' demesi uzerine bir seyircinin 'ama biz terketmeyecegiz' demesi Laura'dan daha fazla alkis almisti o an. Bir basina 3 sarki soyledikten sonra grubu tekrar geri geldi ve devam ettiler. Ve sona yaklasiliyordu. Bis yapmaktan nefret ettiginden bis isteyenler icin durumu soyle izah etti. ' Geriye 2 sarkimiz kaldi. Bis yapmayacagim, yapmami isteyenler varsa bunu son sarkim. Bis istemiyorsaniz son 2 sarkim olsun.'



Spotify kullananlar icin hazirda liste de burada.

Senaryosunu Orhan Pamuk’un yazdığı 1990 yapımı bir Ömer Kavur filmidir Gizli Yüz. Direkt senaryo olarak yazılmış olsa da, senaryonun bir edebiyatçıdan çıkması ve de hikayenin başka bir kitaptaki hikayeden genişletilmiş bir senaryo olması nedeniyle bir adaptasyon olduğu da varsayılabilir. Genellikle kitaptan filme aktarımlarda, seyirci yapılan filmden memnun kalmaz. Bu memnuniyetsizliğin oluşması ise; ancak yazar-yönetmen-seyirci arasında fikir birliği sağlanıyorsa yani yazarın derdi yönetmenin derdiyle örtüşüyor ve seyircide aynı duyguyu paylaşıyorsa engellenebilir. Bu yönüyle değerlendirildiğinde Ömer Kavur zaten hep anlatmayı sevdiği hikayeleri kendi diline yakın bir şekilde anlatan yazarların kitaplarını ya da senaryolarını uyarlamıştır. Yusuf Atılgan, Selim İleri ve Orhan Pamuk arasında kabaca bakıldığında bile sezinlenebilecek bu benzerliğin, aynı şekilde seyircide de (bu yazının yazarı kişi) bulunması ortaya çıkan filmden alınan bir memnuniyet duygusunu getirir.
Sinema ne kadar görsel bir sanat olsa da gücünü senaryodan aldığı gerçeği yadsınamaz. Filmin senaryosunun öneminin üstünde bu kadar durmamın nedeni ise bu filmin genel haletiruhiyesini hikayeden ve diyaloglardan almasıdır. Her ne kadar kitap yazarın film de yönetmenin olsa da Gizli Yüz aslında Kavur’a ait olduğu kadar Pamuk’a da aittir. Kara Kitap’ı okumuş ya da Orhan Pamuk’u az buçuk bilen bir insan bu durumun zaten hemen farkına varacaktır. Hatta Pamuk’un dünyasına aşinalığı olmayan seyirci için film sıkıcı, yapay ve anlamsız olacaktır. Filmin üzerinde durduğu rüya, zaman, kendi hikayesini anlatabilmek-kendi olabilmek ve bir şeylerin arayışında olmak sorunları Pamuk’un özellikle Kara Kitap’da ve Yeni Hayat’da üzerinde durduğu konulardır. Karakterler de tam bir Orhan Pamuk karakterleridir zaten. Gizemli ve biraz gerçeküstü. Filmin hikayesinin de Kara Kitap’ın bir bölümünde meyhanede oturan insanlardan birinin hikayesinden çıktığı düşünüldüğünde filmdeki kitaba yapılmış birçok gönderme de aydınlanır. Bu nedenledir ki film bu kitap üzerinden okunduğunda anlam bulur.
Film, İstanbul’un kuşbakışı görünümünde başlar ve alttan bir ses ‘bana bir hikaye anlat demiştin’ der ve kendi hikayesini anlatır. Bu giriş ile birlikte anlarız ki; film, bize kendi olabilmek, kendi hikayelerini anlatabilmek için yol alan fotoğrafçının hikayesini anlatacaktır. Kavur için önemli olan mekan kullanımı bu filmde belki de en üst seviyede bir uyum teşkil eder. Kullanılan mekanlar 4 ayrı şekilde adlandırılır. Şehirler Şehri, Ölüler Şehri, Garipler Şehri ve Kalpler Şehri. Şehirler Şehri’nin İstanbul oluşu dışında gördüğümüz diğer yerlerin neresi olduğunu bilmeyiz. Karakterlerin de ismi yoktur. Böylelikle film gerçekle gerçeküstü arasında bir yerde durma özelliğini destekler. İstanbul’un belirliliği ise yazarın bu şehirle olan içsel bağlılığı ile de alakalıdır. Zaten filmin baş karakteri de kendi ağzıyla söyler ‘ilk önce İstanbul’a gelmek, sonra okumak’ vardır hayallerinde. Bunların da ötesinde başka şehirlerin ismini bilmememiz, aslında döngüsel olarak mekanların birbirinin aynı olmasıdır. Bir rüyanın, sonu gelmeyen paralel evrenlerin ya da değişen mekanların içinde yaşananlar, hissedilenler ve nesneler aynıdır. Saatçi dükkanı, kadının rüyasında gördüğü nesneler, Kalpler Şehri’nde saatçinin sokağında olan afiş, oynayan çocuk ve kamyon gibi öğelerin Şehirler Şehri’ndeki saatçinin sokağında da olması ve buna benzer bir yığın ufak ayrıntı değişen şehirlerin yerlerin bir önemi olmadığını gösterir. Tıpkı sürekli aynı rüyayı görmek gibi bir his uyandırır seyircide film ve hikayenin somutluktan uzak bir anlatıya sahip olduğunu gösterir. Değişen mekanlar ve insanlardan ziyade anlatılanlar, suretlerdeki hikayeler önemlidir.


Filmin edebiyatla kesiştiği noktalar sadece Orhan Pamuk ile sınırlı da değildir. Bariz bir şekilde Tanpınar esinlenmesi de vardır. Zaten Pamuk’un en çok etkilendiği yazarlardan biridir Tanpınar. Filmdeki saatçi birebir Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki saatçinin aynısıdır. Saatlerin canlılığını vurgulayıp onlara duyarlılıkla yaklaşıldığı takdirde insanın varlığını hatırlayacağı ve kederlerinden kurtulacağına dair sözleri direkt olarak kitaptaki karakterin bir yansıması olduğunun kanıtıdır. Ayrıca senelerdir çalışmayan su işlerinde bekçilik yapan adamın yine de maaş alarak bir kurumda çalışıyor görünmesi durumu, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ nün kuruluşunun aynısıdır.

Gizli Yüz için düşünülenler fotoğrafçının bazı insanlar için düşündükleri gibidir. Bazı filmler vardır birçok şey anlatır, söylerler fakat film bittikten sonra bunların hiçbirini hatırlamazsınız. Fakat aklınız bir yığın düşünceyle doludur. Çok şey sezinletip anlatmasına rağmen hiçbirini hatırlamadığım ama derin bir ıssızlık duygusuna kapıldığım bir film, bir iç sıkıntısı, bir bulantı.

Her ne kadar gercekci duranlari olsa da, hatta bazen gercek hayattan uyarlanmis olsalar da tum bu izlediklerimizin birer filmden ibaret olduklarini unutmayalim. Bir Nintendo oyunu misali.


Taxi Driver

The Big Lebowski

RocknRolla

Reservoir Dogs

...belong to kent sheely



Muharrem kapının önüne geldiğinde ufak bir tereddütten sonra kapıyı çaldı ve içeri girdi. Tereddüt yaşadığında dahi o kapıyı çalacağını ve içeri gireceğini biliyordu. Mevcut toplumsal ilişkileri zedelenmiş bir bireyin kanayan bir yarayı kaşırcasına üzerine gitmiş olması bundan zevk aldığını gösterir. Kapıyı çaldığında yaşadığı tereddüt ise kendisine acımaktan aldığı zevkin bir parçasıdır.  Zira  her zamanki gibi yanlış olduğunu bildiği şeyin özellikle bir tarafından tutuyor ve bu anı uzatabildikçe uzatmaya çalışıyordu. Her zaman utancın peşinden gidiyor, utanç için yaşamak ve kendini küçük düşürmek;  onun için acınası duyguların vücuda enjekte edilmesi gibiydi.  Zira öyle ki ; hür iradeye kavuşmak adına atılan adımlar onun için öncelikle insanın kendine acıması ve diğer insanların da aynı fikre sahip olmalarıyla sağlanabilirdi. Muharrem kendine karşı tamamen içten olmaya çalışıyordu.

Muharrem yapıcı eylemlerin uzağında yıkıma giden yolları açmaya çalışan bir karakter. Düzenin içinde düzülen noktalara yoğunlaşıp en karanlık eylemleri gerçekleştirmek ister. Bile bile dibe batmayı isteyenler ve dibe battıkça bundan zevk alanlar vardır. Muharrem halihazırda bir örnek. Muhtemelen de Can Yücel’in Sevgi Duvarı adlı şiirini yanlış yorumlayanlardan. “Ne kadar rezil olursak o kadar iyi” mısrasında Can Yücel sonunu görebilecek olan insanın daha temiz bir şekilde yeniden yükseleceğine atıfta bulunurken Muharrem için rezil olmak amacın ta kendisidir. Zira Muharrem de sevgiyi acıya boğarak sevenlerdendir …

Zeki Demirkubuz Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı eserinden yola çıkarak senaryolaştırdığı Yeraltı adlı yapımda eserin kahramanından feyz alarak Muharrem karakterini yaratmıştır. Dostoyevski karakteri yaratırken saf insanın “kötü” olarak nitelendirilen düşünceleri üzerinden yürümüş ve bir anti kahraman yaratmıştır. Dostoyevski’nin yarattığı bu karakter ile ilgili en güzel tanımı da gene yazarın diğer eseri Karamazov Kardeşler’den bir alıntıyla süsleyebiliriz ;  “Hiç kuşku yok ki, her insanın içinde bir öfke canavarı, acı çeken kurbanın haykırışlarından aşırı zevk duyan bir şehvet canavarı, zincirinden boşalmış bir canavar; hastalıkların, romatizmaların, hasta böbreklerin verdiği acılarla beslenen bir canavar yatar.”  Bu bağlamda Dostoyevski’nin yarattığı her karakterin içine çekildiği bir kabuk ve kendini özgür kıldığı bir “yeraltı” vardır. Karakterlerin kendi düşüncelerinde yarattıkları yeraltı da her zaman zifiri karanlık düşüncelerin metaforudur. Öyle ki yeraltı dediğimiz karadelik; karakterin kendisiyle çelişki yumağına döndüğü ve doğa yasalarının kanunlarında dahi mantıken yanlışlar bulmaya çalışan ve ahlaken hasar görmüş düşüncelerin barınak noktasıdır.

Yeraltı yapımına geçecek olursak film genel itibariyle yeraltı adamının düşüncelerinden kesitler sunmaya çalışmaktadır. Hatta o derece ki Muharrem kendini bir sahnede “Yeraltından Notlar” okurken bulur. İzleyicilerin Zeki Demirkubuz’dan beklediği romanın basit bir uyarlaması değil de Muharrem karakterinin kendine ait bir dünyada durum ve olay silsilesi yaratabilmiş olmasıdır.  Zira romana bağlılığı sadece Muharrem ile sınırlı tutabilmiş olsa Yeraltından Notlar adlı romandan esinlendiğini söylemek doğru olurdu fakat film bu haliyle basit bir örnekten öteye gidememektedir. Filmin diyalologları da eser ile paralellik gösterir. Muharrem’in yemek sonrası yaptığı tirad filmin en çarpıcı noktasını oluşturuyor. Yapımın bazı noktalarında da kopukluklar olduğunu söylememiz gerek. Örneğin Muharrem’in arkadaşları ile ayrıldıktan sonra Madrid Hotel’e bir şekilde gitmiş olması ve hayat kadını ile arasındaki muhabbetin sonraki aşamalarında kendisine yönelttiği suçlamalar filmin esere bağlı kalmayı istediği zorlama sahnelere örnek gösterilebilir. Zira romanda bu sahneler daha detaylı ve mantığa uygun ilerlemektedir. 

Zeki Demirkubuz’un sevdiği eserlerden esinlenerek yapımlarını yaratması anlaşılabilir bir konu ama eserden bağımsız olarak yapımlara derinlik ve bütünlük katılmadığı vakit romanların gölgesinde birer basit kopya olarak kalmaktadır. Zira hayalgücümüz ve imgelemeler her zaman görsel bir yapımdan daha üstün ve detaylıdır. Bir çok uyarlama yapımın da başarısız ve vasat olarak nitelendirilmesi de bu detayın birer parçasıdır zira beyazperdeye uyarlandığında romana ek olarak kendine bir şey katmayan her yapım vasat  kelimesini aşamamaktadır. Tıpkı Yazgı, tıpkı Kıskanmak, tıpkı Yeraltı gibi.