Başlıktaki "Yine Bir Yorgos Lanthimos" ibaresi, bu yönetmeni tanıyanlar için yeterli bir film tanıtımı olacaktır. Tanımayanlar veya unutanlar için diyeceğim şu ki; absürtlüğü yeni normal olarak sunan ve bunu izleyicisine de inandıran bir yönetmen. Bu filmde, intihar eden hamile karakterimiz Bella Baxter'i (Emma Stone) yeniden hayata döndürmek isteyen yeni Frankestein ve bir nevi 'Tanrı'sı Godwin Baxter (Willem Dafoe), karnındaki bebeğinin beynini anne Bella Bexter'a naklediyor. Bize izletilen ise vücut yaşı ile beyin yaşının senkronize oluş sürecinde yaşadığı keşifler ve deneyimler.
Bir kadının, Tanrı'sının üzerindeki hakimiyet ve düşüncelerine rağmen gelişimini izlemeye hazır olun. 

Poor Things filmi, yunan yönetmen Yorgos Lanthimos'un yönettiği, Emma Stone'un başrolünde yer aldığı bu senenin en sıra dışı filmi olarak karşımıza çıkıyor. Filmde geçtiği zaman tam olarak anılmasa da Victorian dönemine özgü bir atmosferde çekilmiş. Yeşil ekrandan ziyade, kurdurduğu dev led ekranları kullanan yönetmen, oldukça ütopik duran bir set ortamı yaratmış. Bu sayede yönetmen Lanhtimos istediği görseli çekim esnasında görmüş ve oyunculara da bu deneyimi tattırarak role girmelerine katkıda bulunmuş. Kullanılan kamera açıları, renk paleti ve mekan tasarımıyla izleyiciyi de farklı bir gerçekliğe davet ediyor. 

Filmin senaryosu bir kitaptan uyarlama. Alasdair Gray'in aynı isimli romanından uyarlanmış olsa da kitabın anlatım dilinin dışına çıkılarak kendi dilini oluşturmuş. Kitabında hikaye bir karakterin ağzından anlatılırken ve Bella Baxter'in yaşadıklarını mektuplar üzerinden öğrenirken, filmde tüm olanlar bize gösterilerek sunuluyor. Hikayenin bu bakımdan senaryolaştırılışı önem arz ediyor. Bunu da filmin senaristi Tony McNamara başarıyla gerçekleştirmiş. Yorgos ve Tony'nin kurduğu yönetmen/senarist ilişkisi, Yorgos'un önceki The Favourite filminde de başarıyla boy göstermişti. Bu filmi diğer Yorgos filmlerinden ayıran birçok özellik de mevcut. En bütçeli filmi olması yanı sıra, absürtlüğü ve cinselliği diğer filmlerine nazaran daha fazla kullandığı bir yapım olmuş. 




Film ve Karakterler;

Filmimizin baş karakteri Bella Baxter (ki bu, onu sonradan hayata döndüren doktor Godwin Baxter tarafından verilen isimdir. Asıl isminin Victoria olduğunu ilerleyen dakikalarda görüyoruz) çıktığı köprüden aşağıya atlayarak kendisine ağır gelen bir hayatı sonlandıran sahne ile karşımıza çıkıyor ilk olarak. Filmin finalini başında gösteriyor gibi algılana da bilir ama bu tamamen bir başlangıç. Cansız bedenine ulaşan Dr.Godwin Baxter, onu kurtarmak için olduğu düşünülse de tamamen deneyinin bir parçası olarak intihar eden bu genç kıza elektroşoklarla hayat verir. Ve bunu yaparken de kızın karnındaki bebeğin beynini alarak kıza nakleder. Elinde artık yetişkin bir kadın bedeni içersinde sıfır, boş levha misali bir bebek beyni vardır. Ne tam yetişkindir, ne de tam bir çocuk. Beyin yaşı ile beden yaşının senkronize olup birbirine kavuşması sürecinde ismini Bella Baxter olarak verdiği bu 'deney kişisi'ndeki bedensel ve zihinsel gelişimleri gözlemlemeyi amaçlıyor. "İlk ne zaman konuşacak", "ilk ne zaman cümleler oluşturacak", "ilk ne zaman etik yargılara sahip olacak" ve "ilk ne zaman bunları eleştirecek" gibi fazlasıyla sorulara cevap bulmayı amaçlamaktadır. Bu ve benzeri birçok sorulara cevap verilse de film boyunca Bella Baxter'ın sorgu sual etmediği tek şey ise Tanrı'nın varlığı oluyor. Nedense onun varlığını ve tanrılığını bir türlü sorgulamıyor. 

Tanrımız, babamız, doktorumuz Godwin Baxter'ı Willem Defoe canlandırıyor. Ekleme yanaklardan oluşan korkunç suratının altında nazik bir duruş da sergiliyor. Kendisini tamamen deneyine adamış biri olarak gözükse de yarattığı Bella Baxter'a sonradan sevgi besleyerek duygusal bağ kurması, kendisinin de eleştirdiği tarafı oluyor. Gaddar ve korkutucu duruşu sadece söz konusu Bella olduğunda masumlaşıyor. 

Goldwin Baxter, Bella Baxter'ın gelişimini izlemesi için öğrencilerinden biri olan Max McCandles (Ramy Youssef)evine davet ediyor ve ona bu görevi veriyor. Max'ın her ne kadar amacı hocası Godwin'e bu araştırmasında yardımcı olmak ise de, duygularına yenik de düşüyor ve Bella'ya aşık oluyor. Kendisinden onunla evlenmesini istiyor. Tüm bu olağan dışılıklar içerisindeki tek olağana yönelme eylemi de bu oluyor belki de. Ama evlilik Bella için bir anlam ifade etmiyor. Yeni yeni keşfettiği cinselliği daha özgürce yaşayabileceği anlamından öte bir anlamı yok onun için. Ve kabul eder.

Ancak Max ile nişanlanan Bella Baxter'ın karşısına Duncan Wedderburn ( Mark Ruffalo ) çıkar. Duncan, daha serseri, maceraperest ve eğlenmeyi seven birisi. Bella'ya ülke ülke gezmeyi teklif eder ve Bella da kabul eder. Kendisine mahsun gözlerle bakan çiçeği burnundaki Max'a da dönüp "gelince seninle evlenicem" der ve bir kez daha kadınlar serseri erkekleri, efendilere tercih eder.

                   
Oyunculuklara bakıldığında başrol Emma Watson, Bella Baxter karakterini çok güzel bir performansla canlandırıyor. Karakterin bebeklikten olgunluğa ulaşan süreçteki tüm hareket ve bakışlarını izleyiciye çok net şekilde aktarabilmeyi başarmış. Beyni henüz çiğ iken etrafa attığı boş bakışların, filmin ilerleyen saatlerinde karakterin beyin yaşı olgunlaştıkça daha anlamlı bakışlara evrildiğini görüyoruz. Bu performansıyla aday olduğu En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar'ın en büyük favorisi. La La Land filminden de aldığı oscarla birlikyen ikinci oscarını kaldırmaya çok ama çok yakın.

Diğer aday oyuncu ise Duncan Wedderburn karakterine can veren Mark Ruffalo. Oppenheimer filmindeki performansı ile ödüle aday Robert Downey Jr'a bir hatıra oscarı verilmeyecek ise o ödül Mark Ruffalo'ya gidebilir. Neredeyse bir başrol kıvamında yardımcı erkek oyuncu rolünü başarıyla üstlenmiş.

Genel olarak bakacak olursak 11 dalda oscara aday gösterilen bu film, aday olduğu her oscarı alabilecek güçte. Ve tüm bunlar olursa da kimse şaşırmasın. 

Son yıllarda ırkçılık karşıtlığı  #BlackLivesMatters #OscarsSoWhite gibi hareketlerle popülerliğini oldukça arttırdı. Bir şey popüler olmuşsa sermayenin malzemesi olması kaçınılmazdır. Sosyal medyadan edebi içeriklere, tekstil ürünlerinden rap şarkılarına... Ve tabi sinema filmlerinin içeriğinde de bu fikir oldukça yer etti. Irkçılık konusunda farkındalık arttığı için insancıl gözüküyor olabilir. Peki işin aslı öyle mi? Ya bize bunu sermaye güçleri pompalıyorsa? Ya tüm siyahi filmlerde siyahilerin suça bulaşan, rezil bir aile yapısı olan ve sonunda ölen kişilerin olmasını endüstri dikta ediyorsa? İşte bu düşünceye inanan siyahi bir yazarın hikayesini izliyoruz American Fiction'da. 


American Fiction filmi, özellikle Amerikan edebiyat ve sinema dünyasındaki ırkçılık, siyasi doğruculuk gibi temaları eleştiriyor. Film, siyahi bir yazar olan Thelonious Monk Ellison'ın (Jeffrey Wright), ana akım medya ve edebiyat endüstrisinin siyah hikayeleri sadece acı, suç ve yoksulluk üzerinden odaklanarak sınırlandığına ve bu şekilde siyahi yazarların daha edebi, değerli veyahut eğlenceli yapımlarının göz ardı edildiğine dair bir eleştiri getiriyor. Bu eleştirisini tüm yayın evlerini trolleyerek gerçekleştirmek istese de yapımcılar bu troll fikri satın alıyor ve yazarımız "yuh artık" diyerek kendini nihayet ana akıma bırakıyor. Kendince değerli görüşler içeren kitapları satmazken, trollediği hikaye fikri yapımcılar tarafından yüksek fiyatla satın alınıyor. Birbirlerine küfredip bağıran, öldüren, sefalet çeken siyahilerin o klişe hikayesini. 

Film, Pervical Everett'in Erasure adlı romanından yönetmen Cord Jefferson tarafından uyarlanmış. Senaristliğini Master of None, The Good Place gibi dizilerle de kanıtlayan Cord Jefferson'ın yönetmenlik koltuğuna oturduğu ilk film bu. Bir senarist olarak çektiği ilk filmin konusunun, siyahi edebiyatının endüstrinin sınırlamalarıyla çaresiz ve bir bakıma tek bir modele mahkum kaldığı gerçeğini yansıtması bu konunun ne kadar ciddi ve doğru olduğu izlenimi oluşturuyor bende. Her ne kadar bunu dile getirdiği bir açıklamasına denk gelmesem de sinema sektöründe bu despotizme bir senarist olarak maruz kaldığını tahmin edebiliyorum.

Peki günümüzde ırkçılık karşıtı propagandaların gerçek amacından saparak ticari bir araç haline dönüştüğü gerçeği ne kadar doğru?


Yukarıda da yazdığım gibi ilk bakışta ırkçılık karşıtı propagandaların toplumsal adaletin sağlanmasında farkındalık yarattığı düşüncesi oluşabilir. Ancak biraz incelendiğinde birçok örneğin aslında gerçek bir duyarlılıktan ziyade, ekonomik kazanç sağlamaya odaklandığını gözlemleyebiliyoruz. Büyük şirketlerin, yapımcıların, reklam ajanslarının ırkçılık karşıtı mesajlarla ürünlerini pazarlaması hem şirketin itibarını korurken hem de geniş bir müşteri kitlesine ulaşma ve satışlarını arttırmasına olanak sağlıyor.

Sadece siyahiler üzerinden anlatımını yaptığım sermayenin bu gibi vicdanları suistimal ettiği mevzular çokça var. Soykırım, çocuk istismarı, eşcinsellik, hayvan hakları, çevresel olaylar ve niceleri. Ayırt edici özelliklerinden biri, herhangi bir fikir popüler kültürde fazla yer buluyorsa, artık o fikir bir ürüne, o kitle de bir müşteriye dönüşmüştür. Ve bu sadece direkt olarak sermayeyi ilgilendiren konularda değil, siyasette de var. Onca vekil arasında atıyorsun bir siyahi, bir eşcinsel veya azınlıktan birini, hooop oluyorsun demokrat.

Tekrardan filme dönecek olursak, American Fiction bu senenin Oscar ödüllerine 5 dalda aday ve bunlar  En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Uyarlama Senaryo ve En İyi Orijinal Müzik ödülleri. Aday olduğu klasmanlara ve diğer adaylara baktığımda bu 5 ödülden biriyle evine döneceğini sanmıyorum. Ama yine de güzel bir komedi, hoş vakit geçirtir. 

Merakla beklenen adaylar nihayet açıklandı. En iyi film ve yönetmen dalından daha çok merak ettiğim dal ise Yabancı Dilde En İyi Film dalıydı. Ve o listede görmek istediğim Türk asıllı Alman yönetmen İlker Çatak'ın yönettiği The Teacher's Lounge filmiydi. Ve Kendisi şu an o listede. Listenin geri kalanı bu noktadan sonra benim için ayrıntı olsa da siz buyrun:



En İyi Film

En İyi Yönetmen

  • Anatomy of a Fall - Justine Triet
  • Killers of the Flower Moon - Martin Scorsese
  • Oppenheimer - Christopher Nolan
  • Poor Things - Yorgos Lanthimos
  • The Zone of Interest - Jonathan Glazer

En İyi Uluslararası Film

  • Io Capitano
En İyi Erkek Oyuncu

En İyi Kadın Oyuncu

  • Annette Bening - Nyad
  • Lily Gladstone - Killers of the Flower Moon
  • Sandra Huller - Anatomy of a Fall
  • Carey Mulligan - Maestro
  • Emma Stone - Poor Things

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

  • Emily Blunt - Oppenheimer
  • Danielle Brooks - The Color Purple
  • America Ferrera - Barbie
  • Jodie Foster - Nyad
  • Da'Vine Joy Randolph - The Holdovers

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

En iyi Orijinal Senaryo

En İyi Uyarlama Senaryo

En İyi Kurgu

En İyi Sinematografi

  • El Conde
  • Killers of the Flower Moon
  • Maestro
  • Oppenheimer
  • Poor Things

En İyi Görsel Efekt

  • The Creator
  • Godzilla Minus One
  • Guardians of the Galaxy Vol. 3
  • Mission: Impossible - Dead Reckoning Part One
  • Napoleon

En İyi Kostüm

  • Barbie
  • Killers of the Flower Moon
  • Napoleon
  • Oppenheimer
  • Poor Things

En İyi Makyaj / Saç Tasarımı

En İyi Kısa Animasyon

  • Letter to a Pig
  • Ninety-Five Senses
  • Our Uniform
  • Pachyderme
  • War Is Over! Inspired by the Music of John & Yoko

En İyi Orijinal Şarkı

  • The Fire Inside - Flamin' Hot
  • I'm Just Ken - Barbie
  • It Never Went Away - American Symphony
  • Wahzhazhe - Killers of the Flower Moon
  • What Was I Made For? - Barbie

En İyi Orijinal Müzik

En İyi Belgesel

  • Bobi Wine: The People's President
  • The Eternal Memory
  • Four Daughters
  • To Kill a Tiger
  • 20 Days in Mariupol

En İyi Kısa Belgesel

  • The ABCs of Book Banning
  • The Barber of Little Rock
  • Island In Between
  • The Last Repair Shop
  • Nǎi Nai and Wài Pó

En İyi Ses


En İyi Animasyon

  • The Boy and the Heron
  • Elemental
  • Nimona
  • Robot Dreams
  • Spider-Man: Across the Spider-Verse


İlk uzun metraj filmi Promising Young Woman ile 3 dalda oscara aday gösterilen ve en iyi özgün senaryo dalında da bu ödülü kucaklayan yönetmen Emerald Fennell' in ikinci uzun metraj filmi Saltburn için ilk başta söyleyeceğim şey kesinlikle şu olur: Midsommar filminden bu yana beni bu denli rahatsız eden sahneler olmamıştı. Ve izleyenlerin geneli de rahatsızlık konusunda hemfikir. O halde, "keyfim yerinde, ağzımın tadı da hoş ama rahatsız edilmek istiyorum" diyenlere buyurun bu filme diyorum.


Bu filme altlık yapılması için şu iki filmin bilinmesi iyi olur.

Birincisi; 1999 yapımı Jude Law, Matt Damon, Cate Blanchett'li kadrosuyla The Talented Mr.Ripley filmi. Tanınmamış sıradan fakir bir adam olan Tom Ripley (Matt Damon), yaşamlarını ve servetlerini kıskandığı zengin adamların hayatına sahip olmak isteyen ana karakterimiz. Dickie (Jude Law) de Ripley'i hayatındaki bazı boşlukları doldurmak için kullanmak isteyen ikinci karakter. Karşılıklı bu çıkar olgusu onları bir oyun oynamaya itmiş ve sonrasında birileri rolüne fena kapılmış ve işin seyri değişmişti.

İkincisi; yönetmenin ilk filmi olan Promising Young Woman. İntikam duygusu üzerine olan bu filmde Cassandra (Carey Mulligan) karakteri, bu intikamları alması için dışsal sebeplere sahipti. Yaşadıkları daha doğrusu kendisine yaşatılanlar buna sebep olmuştu. Dıştan içe akan bir zehrin yeniden dışa vurumuydu ve bu yüzden izleyici gözüyle hak da veriliyordu. 

Şimdi bu iki filmi bir kase kaseye koyup iyice karıştırın ve içerisinden bir tabak alıp önünüze koyun. Şu an için tatlı gözükebilir, o yüzden yemeğimiz bitmedi. Bu tabağa bol miktarda ekşi, acı baharatlar da ekledikten sonra yemeğiniz hazır, adı; Saltburn.

Filmin hikayesine dönelim. Yan karakterleri kenara çekersek film Oxford'da okuyan 2 genci konu ediniyor. Birisi, sosyalleşmekte ve eğlenmekte asla sıkıntı çekmeyen, tüm okulun kendisine hayran ve hatta aşık olduğu Felix Cotton (Jacop Elordi). Diğeri, klişe şekilde benzer resmedilen, fakir ve de asosyal ama çalışkan bir öğrenci olan Oliver Quick (Barry Keoghan). Bir şekilde bir araya gelen bu ikiliden biri bu yakınlaşmayı bir aşk sanırken, diğeri muhtaç olduğu için arkadaşına katlanmak zorunda olduğunu düşünen biri. Film boyunca her iki karakter de sağa-sola, ileriye-geriye gidiyor ama aynı zamanda aynı yöne asla beraber gidemiyor. 

Yaz tatili için zengin ve popüler çocuk olan Felix, bizim fakir ama zeki Oliver'ı filme adını veren Saltburn malikanesine davet ediyor. Normal bir insan olan Felix'in anormal ailesiyle tanışması belki de Oliver'in içindeki o karanlığın açığa çıkmasına neden olan şeydir. Filmin o ana kadar olan masum gençlik hikayesi hissi bir anda kayboluyor. Midsommar filminde ilk intihar olayının yaşandığı sahnedeki şokluk bir yana, biraz da iğrençliğin katıldığı bir "küvet" sahnesi var ki tüm eleştirmenlerce ilk dillendirilen ve en çok rahatsız edilen sahnesi oluyor filmin. En çok diyorum, çünkü bununla da bitmiyor. "Kanlı parmak", "mezar", "gece baskını" diye kodlayacağım, izledikten sonra bu kodlarla neleri kastettiğime anlam verebileceğiniz sahneler de rahatsız eden diğer sahneler olacaktır. Yönetmen bariz şekilde izleyiciyi rahatsız etmek istemiş ve en azından bu 4 sahneden biriyle de dahi olacak olsa bunu başarabilmiş. 

Filmi 3 parçaya ayırıyorum. Parçadan ziyade 3 farklı filme ayırıyorum da diyebilirim. Okul sahnelerinin bulunduğu başlangıç kısmı farklı bir film, absürt Saltburn sahneleri ayrı bir film, genelini kapsayan ve farklı bir olguya dönüştüren son kısmı ise ayrı bir film. Kapanış için daha güzel bir son tercih edilebilirdi. Genel konsepti kapsayan o son kısmı filmin puanını biraz aşağıya çekiyor. Rahatsız edici de olsa Saltburn sahnelerinin bıraktığı his ile sonlandırılması filmi daha başarılı kılacaktı fikrimce.


Film görsel estetiğiyle dikkat çekiyor. Oscar ödüllü "La La Land" filminin görüntü yönetmeni Linus Sandgren, Cotton ailesinin şatafatlı hayatını görselleriyle güzel yansıtmayı başarmış. Absürt yaşantılarını da, renkli hayatlarını da, sahip oldukları lüksü de izleyiciye iyi şekilde aktarım yapabilmiş. 

Tüm filmi bir yana koyup oyunculuğa baktığımızda son yılların yükselen oyuncularından Barry Keoghan'ı filmi güzel şekilde sırtladığını görüyoruz. Yönetmenin karakteri sevmemiz gerektiğini düşündüğü sahnelerde kendini sevdiren, iğrenmemiz gerektiğini düşündüğü kısımlarda da iğrendirmeyi layıkıyla sahneliyor Barry Keoghan. Daha önce oynadığı filmler hep beğendiğimiz filmler olduğu için kendisini ayrıca takip eden bir izleyici kitlesi de oluşturmayı şimdiden başardı. Oynadığı filmlerden bazılarını sayacak olursak; şu sıralar Poor Things filmi vizyonlarda ve ödül gecelerinde dolaşan usta yönetmen Yorgos Lanthimos'un The Killing of a Sacred Deer filmi, daha önce bu blogta yazısını da yazdığım American Animals filmi, Dunkirk ve geçen senenin en sevdiğim filmlerinden olan The Banshees of Inisherin filmi başlıcalarıdır. 

Sinema endüstrisinin en büyük ödülü olan Oscar'ın habercisi konumundaki Altın Küre Ödülleri sahiplerini buldu. En iyi film Oppenheimer seçilirken, yönetmeni Christopher Nolan da en iyi yönetmen ödülünün sahibi oldu. En iyi dizide ise Succession yine bu ödülün sahibi oldu. Bu senenin farklı ve iyi filmlerinden The Anatomy of A Fall hem en iyi senaryo, hem de yabancı dilde en iyi film ödülüne layık görülürken, birçok dalda adaylığı bulunan Barbie filmini sadece en iyi şarkı ödülüyle uğurlamaları ayrıca hoşuma gitti.

Ayrıca Bkz. 2024 Bafta Ödülleri
Listenin tamamı... 



EN İYİ FİLM – Drama

Oppenheimer (Universal Pictures) (KAZANAN)

Anatomy of a Fall (Neon)

Killers of the Flower Moon (Apple Original Films)

Maestro (Netflix)

Past Lives (A24)

The Zone of Interest (A24)


EN İYİ FİLM – Müzikal / Komedi

Poor Things (Searchlight Pictures) (KAZANAN)

Air (Amazon MGM Studios)

American Fiction (Orion Pictures/Amazon MGM Studios)

Barbie (Warner Bros. Pictures)

The Holdovers (Focus Features)

May December (Netflix)

EN İYİ YÖNETMEN

Christopher Nolan, Oppenheimer (KAZANAN)

Bradley Cooper, Maestro

Greta Gerwig, Barbie

Yorgos Lanthimos, Poor Things

Martin Scorsese, Killers of the Flower Moon

Celine Song, Past Lives


EN İYİ SENARYO

Justine Triet, Arthur Harari, Anatomy of a Fall (KAZANAN)

Greta Gerwig, Noah Baumbach, Barbie

Tony McNamara, Poor Things

Christopher Nolan, Oppenheimer

Eric Roth, Martin Scorsese, Killers of the Flower Moon

Celine Song, Past Lives

EN İYİ FİLM – Animasyon

The Boy and the Heron (GKids) (KAZANAN)

Elemental (Walt Disney Studios Motion Pictures)

Spider-Man: Across the Spider-Verse (Sony Pictures Releasing)

The Super Mario Bros. Movie (Universal Pictures)

Suzume (Crunchyroll / Sony Pictures Entertainment)

Wish (Walt Disney Studios Motion Pictures)


EN İYİ FİLM – Yabancı Dilde

Anatomy of a Fall, France (Neon) (KAZANAN)

Fallen Leaves, Finland (Mubi)

Io Capitano, Italy (Pathe Distribution)

Past Lives, United States (A24)

Society of the Snow, Spain (Netflix)

The Zone of Interest, United Kingdom/USA (A24)


EN İYİ ERKEK OYUNCU – Drama

Cillian Murphy, Oppenheimer (KAZANAN)

Bradley Cooper, Maestro

Leonardo DiCaprio, Killers of the Flower Moon

Colman Domingo, Rustin

Barry Keoghan, Saltburn

Andrew Scott, All of Us Strangers


EN İYİ KADIN OYUNCU – Drama

Lily Gladstone, Killers of the Flower Moon (KAZANAN)

Annette Bening, Nyad

Sandra Hüller, Anatomy of a Fall

Greta Lee, Past Lives

Carey Mulligan, Maestro

Cailee Spaeny, Priscilla


EN İYİ KADIN OYUNCU – Müzikal / Komedi

Emma Stone, Poor Things (KAZANAN)

Fantasia Barrino, The Color Purple

Jennifer Lawrence, No Hard Feelings

Natalie Portman, May December

Alma Pöysti, Fallen Leaves

Margot Robbie, Barbie


EN İYİ ERKEK OYUNCU – Müzikal / Komedi

Paul Giamatti, The Holdovers (KAZANAN)

Nicolas Cage, Dream Scenario

Timothée Chalamet, Wonka

Matt Damon, Air

Joaquin Phoenix, Beau Is Afraid

Jeffrey Wright, American Fiction


EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU

Robert Downey Jr., Oppenheimer (KAZANAN)

Willem Dafoe, Poor Things

Robert De Niro, Killers of the Flower Moon

Ryan Gosling, Barbie

Charles Melton, May December

Mark Ruffalo, Poor Things


EN İYİ YARDIMCI KADINOYUNCU

Da’Vine Joy Randolph, The Holdovers (KAZANAN)

Emily Blunt, Oppenheimer

Danielle Brooks, The Color Purple

Jodie Foster, Nyad

Julianne Moore, May December

Rosamund Pike, Saltburn


EN İYİ ORİJİNAL ŞARKI

“What Was I Made For?” Barbie, Music and lyrics by Billie Eilish O’Connell, Finneas O’Connell (KAZANAN)

“Addicted to Romance,” She Came to Me, Music and lyrics by Bruce Springsteen

“Dance the Night,” Barbie, Music and lyrics by Mark Ronson, Andrew Wyatt, Dua Lipa, Caroline Ailin

“I’m Just Ken,” Barbie, Music and lyrics by Mark Ronson, Andrew Wyatt

“Peaches,” The Super Mario Bros. Move, Music and lyrics by Jack Black, Aaron Horvath, Michael Jelenic, Eric Osmond, John Spiker

“Road to Freedom,” Rustin, Music and lyrics by Lenny Kravitz


EN İYİ ORİJİNAL MÜZİK

Ludwig Göransson, Oppenheimer (KAZANAN)

Jerskin Fendrix, Poor Things

Joe Hisaishi, The Boy and the Heron

Mica Levi, The Zone of Interest

Daniel Pemberton, Spider-Man: Across the Spider-Verse

Robbie Robertson, Killers of the Flower Moon


EN İYİ TELEVİZYON DİZİSİ – Drama

Succession (HBO/Max) (KAZANAN)

1923 (Paramount+)

The Crown (Netflix)

The Diplomat (Netflix)

The Last of Us (HBO/Max)

The Morning Show (Apple TV+)


EN İYİ TELEVİZYON DİZİSİ – Müzikal / Komedi

The Bear (FX) (KAZANAN)

Abbott Elementary (ABC)

Barry (HBO/Max)

Jury Duty (Amazon Freevee)

Only Murders in the Building (Hulu)

Ted Lasso (Apple TV+)


EN İYİ TELEVİZYON MİNİ DİZİSİ

Beef (Netflix) (KAZANAN)

All the Light We Cannot See (Netflix)

Daisy Jones & the Six (Prime Video)

Fargo (FX)

Fellow Travelers (Showtime)

Lessons in Chemistry (Apple TV+)


EN İYİ KADIN OYUNCU - TV DİZİSİ – Drama

Sarah Snook, Succession (KAZANAN)

Helen Mirren, 1923

Bella Ramsey, The Last of Us

Keri Russell, The Diplomat

Imelda Staunton, The Crown

Emma Stone, The Curse


EN İYİ ERKEK OYUNCU - TV DİZİSİ – Drama

Kieran Culkin, Succession (KAZANAN)

Brian Cox, Succession

Gary Oldman, Slow Horses

Pedro Pascal, The Last of Us

Jeremy Strong, Succession

Dominic West, The Crown


EN İYİ KADIN OYUNCU - TV DİZİSİ – Müzikal / Komedi

Ayo Edebiri, The Bear (KAZANAN)

Rachel Brosnahan, The Marvelous Mrs. Maisel

Quinta Brunson, Abbott Elementary

Elle Fanning, The Great

Selena Gomez, Only Murders in the Building

Natasha Lyonne, Poker Face


EN İYİ ERKEK OYUNCU - TV DİZİSİ – Müzikal / Komedi

Jeremy Allen White, The Bear (KAZANAN)

Bill Hader, Barry

Steve Martin, Only Murders in the Building

Jason Segel, Shrinking

Martin Short, Only Murders in the Building

Jason Sudeikis, Ted Lasso


EN İYİ KADIN OYUNCU - TV

Ali Wong, Beef (KAZANAN)

Riley Keough, Daisy Jones & the Six

Brie Larson, Lessons in Chemistry

Elizabeth Olsen, Love & Death

Juno Temple, Fargo

Rachel Weisz, Dead Ringers


EN İYİ ERKEK OYUNCU - TV

Steven Yeun, Beef (KAZANAN)

Matt Bomer, Fellow Travelers

Sam Claflin, Daisy Jones & the Six

Jon Hamm, Fargo

Woody Harrelson, White House Plumbers

David Oyelowo, Lawmen: Bass Reeves


EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU - TV DİZİSİ 

Elizabeth Debicki, The Crown (KAZANAN)

Abby Elliott, The Bear

Christina Ricci, Yellowjackets

J. Smith-Cameron, Succession

Meryl Streep, Only Murders in the Building

Hannah Waddingham, Ted Lasso


EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU - TV DİZİSİ 

Matthew Macfadyen, Succession (KAZANAN)

Billy Crudup, The Morning Show

James Marsden, Jury Duty

Ebon Moss-Bachrach, The Bear

Alan Ruck, Succession

Alexander Skarsgard, Succession


EN İYİ STAND-UP KOMEDİ PERFORMANSI - TV

Ricky Gervais, Ricky Gervais: Armageddon (KAZANAN)

Trevor Noah, Trevor Noah: Where Was I

Chris Rock, Chris Rock: Selective Outrage

Amy Schumer, Amy Schumer: Emergency Contact

Sarah Silverman, Sarah Silverman: Someone You Love

Wanda Sykes, Wanda Sykes: I’m an Entertainer

Meksika'nın bu seneki Oscar adayı, genç yönetmen Lila Aviles'in ikinci uzun metraj filmi olan Totem oldu. Yönetmen bu filminde bizleri ölmek üzere olan kanserli bir babaya, bir eşe, bir kardeşe, bir oğula yapılan doğum günü partisi görünümlü bir veda partisine davet ediyor. 


İlk olarak Berlin Film Festivalinde gösterilen Totem filmi, kansere yakalanan sanatçı bir gencin (Tona) çevresinde yaşananları, yine çevresindekilerin perspektifiyle izleyicisine sunuyor. Ve bunu da daha çok Tona'nın 7 yaşındaki kızı Sol üzerinden yapıyor. Ölüme yaklaşan yolculuğunda her ne kadar kendisinin doğum günü partisi için toplanmış bir aile varsa da, çoğunlukla arka plana bırakılmış ve bir odaya kapatılmış haliyle yalnızdır Tona. 

Tona'nın kanser hastalığı, ailenin bir araya gelme çabasını da ortaya çıkarıyor. Çabalar yine dışavurumda gözükse de karakter içlerinde yine bireysellik ön plana çıkıyor. Karakterlerin, bulundukları dünyadan kaçış için daha mahrem olan banyolarda saklanmaları ve uzun vakit geçirmelerinin sebebi de bu olsa gerek. Filmde uzun süreli çekimler sıkça bulunmakta. Bunun başlıca sebepleri ailenin gerginliklerini, duygusal yönleri daha iyi aktarmak. Ve bunu birçok karaktere geçiş yaparak yapması da izleyiciden kendine uygun karakteri ve dolayısıyla olay anında bürüneceği duyguyu seçmesini istiyor. 

Filmin eleştirecek kısmına gelecek olursam, dişe dokunur bir olayın eksikliği göze çarpıyor. Tüm filmi karakterlerin duygusal deneyimleri etrafında şekillendirmeyi denemek için daha iddialı olmak gerekiyor. Yetersiz kalındığı durumda birkaç olayın patlatılması elzem gibi geliyor. Film uzun bir süre giriş kısmında takılı kalmış, 'birazdan gelişme kısmına geçiş yapılır herhalde' beklentisiyle filmin sonuna varılmış. İzlenmeli mi peki? Listemde bekleyen filmlere bakacak olursam bunu biraz erken izlemişim diye diğerlerine haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Biraz daha bekleyebilirdi listede. 

Almanya'da geçen ve bir okuldaki hırsızlık olayının etrafa yaşattığı gerilimi konu edinen bu film - tekrar edeyim, konu hırsızlık değil, konu gerilimin kendisi- günlük hayatta birçoğumuzun yaşayabileceği türden bir gerilimi baş karakter Carla Nowak üzerinden bizlere yaşatıyor. Tüm filmin ya derslikte ya da öğretmenler odasında geçiyor oluşu bu sıkışmışlığı fiziksel açıdan da bizlere özetliyor. Bir yandan tamamlanmayan hikayesiyle bu senenin iyi filmlerinden The Anatomy of a Fall tadı alırken, diğer yandan da giderek büyüyen bir gerilim sarmalına dönüşmesi açından da Jagten (The Hunt) tadı mevcut.

Orijinal adıyla Das Lehrerzimmer olan ve bu sene Almanya'nın Yabancı Dilde En İyi Film Oscar aday adayı olan filmin yönetmenliğini Türk asıllı Alman yönetmen İlker Çatak üstleniyor. 


Ya iş hayatımızda, ya okulda ya da ailemizde benzeri gerilim yaratan olaylar yaşamışızdır. Hani o an oradan kaybolmak istediğimiz, uzunca bir uykuya dalıp ancak sorunun giderildiğinde uyandırılmayı dilediğimiz. İşte bu türden günlük yaşam gerilimini yapmak, öcülü böcülü, ölümlü bir gerilim filmi yapmaktan daha zordur. Bu anlatımı başarabilen filmler de nadirdir ve bu film onlardan biri. 
 
Okulda yaşanan hırsızlık olaylarını bitirmek ve suçluyu bulmak için karar alan okul yönetimi, önce 6.sınıf okul temsilcisi 2 öğrenciden bilgi almaya çalışır. Öğrenciler pek konuşma taraftarı değilse de bir öğretmenin manipülatif yaklaşımıyla bir fikir elde ederler ve yanlış kararlar dizisi buradan itibaren başlar. Öğrencilerin cüzdanlarını arama fikriyle gelirler. "cebinde çok parası olan hırsızdır" gibi ucuz bir düşünceyle ilk suçluyu ya da başka bir deyimle ilk mağduru bulurlar. Görüşmeye çağrılan ailesi, çocuklarında bulunan o paranın kendileri tarafından verildiğini söyler ve bu suçlamanın aslında ırkçılıkla alakalı olduğunu iddia eder. Çünkü suçlanan çocuk Türk asıllı bir ailenin çocuğu olan Ali'dir. Babası Ali'nin bu suçu işlemediğinden emindir. "Çünkü yapsaydı bacaklarını kırardım."  İşte bizim disipline edişimiz ile Almanlarınkinin farkı. Hoş değil belki, ama etkili.

Hem matematik, hem de beden eğitimi dersi veren baş karakterimiz Carla Nowak (Leonie Benesch) tam da bu noktada haksız yere itham edilen çocukları aklamak için kendince olaya müdahil oluyor. Öğretmenler odasına bıraktığı ceketinin iç cebine cüzdanını koyuyor. Hemen karşısına da dizüstü bilgisayarının kamerasını kayıtta bırakıyor. Ders çıkışı kontrol için geldiğinde cüzdanında paranın eksik olduğunu görünce hemen kaydı izliyor ve cebini karıştıran birisine ait bir ipucu yakalıyor. Ne oluyorsa bu andan itibaren oluyor ve o vakte kadar onun için nefes alanı olan öğretmenler odası hayatının en kaotik yerine dönüşüyor. Durumu kurtarmak ya da olayı çözmek için varılan her bir gelişme hikayeyi çözümleyen değil, karakterin üzerindeki baskıyı arttıran birer yüke dönüşüyor.

Yazının başında da belirttiğim gibi filmin hikayesi bir suçun çözülmesine odaklanan bir polisiye değil. Toplumsal eleştirileri de içinde barındıran, alınan kararlar neticesinde kişi ve ait olduğu toplulukta oluşan gerginlik hissi bu filmin izleyiciye geçen ana çıktısı oluyor. Sadece hikayenin işlenişi ile de değil. Görüntü yönetmeni Judith Kaufmann'ın gerek yakın çekimlerle gerekse sabit el çekimleriyle atmosferi bizlere güzel aktarması ve tüm bunlara Marvin Miller imzalı müziğin film boyunca bize eşlik etmesi duygusal yoğunluğu pekiştiriyor. 

The Crown dizisinden de tanıdığımız Leonie Benesch'in performansından da bahsetmeden geçmek istemiyorum. Carla karakterinin yaşadığı duygusal zorlukları ve çıkmazları etkileyici bir şekilde bizlere aktarıyor. Öğrencileri susturmak için kullandığı o el şaklatma hareketini ve içindeki öfkeyi gizlemek için öğrencilerin çığlığını kullandığı o sahneyi izlemelerini tüm öğretmenlere de tavsiye ediyorum.

Hikayenin etken tarafında bulunan Carla'nın karşısında da edilgen konumunda Oscar (Leonard Stettnisch) karakteri var. Filmin başında biz hikayenin diğer öğrenci Ali'nin üzerinden aktarılmasını beklerken, sahneye, göklere ve hatta omuzlara Oscar çıkıyor. Tüm bu olanlara karşı duruşu ve tavrıyla filmin en karakterli kişisi oluyor.  

Sonuç olarak müziğiyle, atmosferiyle, anlatımıyla karşımıza güzel bir gerilim filmi çıkıyor.  Temennim bu sene bu filmi Yabancı Dilde En İyi Film adayları arasında Oscar'da görmek. Umarım İlker Çatak Oscar'ı bu filmde havaya kaldırdığı gibi, törende de kaldırır. Bu filmle olmazsa da bir sonraki filmlerinden birinde.