Bu yılki Cannes Film Festivali birçok açıdan sönük bir tonda geçti. Önceki yıllara kıyasla aday ve kazanan filmlerin gelecek yıllarda en az konuşulacak Cannes filmleri olacağını düşünüyorum. Geçen seneki Poor Things filminin hemen ardından Yorgos Lanthimos'un bu sene hızlıca hazırladığı Kinds of Kindness filmi, The Godfather'ın usta yönetmeni F.Ford Coppola'nın son filmi Magalopolis'i en merak ettiğim filmlerdendi. Ancak ödülllerde sönük kaldılar. Kinds of Kindness filminin oyuncusu Jesse Plemons, En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alarak en azından filmi boş göndertmedi. Festivalin en prestijli ödülü olan Palme d'Or ise Sean Baker'in Anora filmine gitti.


Festivalin ikinci büyük ödülü sayılan Grand Prix'i ise All We Imagine As Light filmi kazandı.Hintli yönetmen Payal Kapadia'nın yönettiği film, Mumbai'da çalışan üç hemşirenin hikayesini anlatıyor. 
Üçüncü büyük ödül olan Jüri Ödülünü de müzikal meledrom türündeki Emilia Perez filmi aldı. 

Diğer Ödüller

  • Palme d'Or (Altın Palmiye): Anora
  • Grand Prix: All We Imagine As Light
  • jüri Ödülü: Emilia Perez
  • En İyi Yönetmen: Miguel Gomes, Grand Tour
  • Caméra d'Or (En İyi İlk Film): Halfdan Ullmann Tøndel, Armand
  • En İyi Senaryo: Coralie Fargeat, The Substance
  • En İyi Erkek Oyuncu: Jesse Plemons, Kinds of Kindness
  • En İyi Kadın Oyuncu: Adriana Paz, Zoe Saldaña, Karla Sofía Gascón, Selena Gomez, Emilia Pérez
  • Özel Ödül: Mohammad Rasoulof, The Seed of the Sacred Fig
  • L'Oeil d'or (En İyi Belgesel): Raoul Peck'in Ernest Cole: Lost and Found ve Nada Riyadh ile Ayman El Amir'in The Brink of Dreams filmleri


Son zamanlarda gerek filmlerle, gerekse dizilerle olsun, oldukça Japon kültürüne maruz kalıyoruz. Hoşumuza da gidiyor. Ancak hiçbiri bu filmin anlattığı ölçüde samimi, bu filmdeki kadar güncel ve bu filmin anlatımı kadar doğal değil. Daha önce Monster filmiyle sayfamıza konuk olan Japon yönetmen Kore-eda'nın 2008 yapımı Still Walking filmi, jenerasyonlar arası fikir ve kültür aktarımının aile ölçekli çatışmasını konu alıyor. Her ne kadar yönetmen bu filmin kişisel olduğunu söylese de Japon mutfağından Japon aile yapısına, yaşam düşüncesinden ölüm ritüellerine kadar birçok konuda bize bilgi sunuyor. Ve bunları güzel bir aile hikayesi ile anlatıyor.


Still Walking filmi, bir ailenin kaybettikleri en büyük oğullarının (Junpei) ölüm yıl dönümünde bir araya gelmesini konu alıyor ve bu buluşma vesilesiyle aile üyeleri arasındaki derin ve karmaşık duygusal bağları gözler önüne seriyor. Ailenin babası Kyohei ilerleyen yaşının el vermemesi üzerine çok sevdiği ve bu yüzden çevresinden de saygı beklediği mesleği olan doktorluğu bırakıyor. Hayalinde 2 erkek çocuğundan birinin doktor olup kendi muayenehanesini işletmeye devam etmesi var iken çocuklarının farklı yolda ilerlemesini içine sindirememiş. Bunun üstüne büyük erkek çocuğunu da kaybedince ortanca erkeğe (Ryota) olan hayal kırıklığı nefrete dönüşmüş. Birbirine küs bir baba-oğul izliyoruz. Ortanca oğluna küçükken aşıladığı doktor olma arzusunun büyüyünce kaybolması ve oğlunun sanata yönelmesi, baba Kyohei'de 'ölen yanlış oğlumdu, bu ölmeliydi' düşüncesinin oluşmasına bile sebep olmuş. Üstelik Ryota'nın çocuğu olan dul bir kadınla evlenmiş olmasını da kültürlerine aykırı olarak görüyor. Bu konuda anne Toshiko'nun "boşanmış biri, dul birinden iyidir. En azından kendi kararıyla ayrılmıştır" diyerek toplumun konu hakkındaki düşüncesini bize iletiyor. İlerleyen dakikalarda annenin bu sözle anlatmak istediğini, yarım ağızla da olsa dul gelin Yukari’den duyduğumuz şu sözle anlıyoruz. “Herkesin gizli gizli dinlediği bir şarkı vardır” sözüyle ölen eski eşinin ardından yarıkalmışlığını gün yüzüne çıkarıyor. Filmde anneden duyacağımız birçok söz, aslında yönetmenin kendi makro çevresindeki kültürel ve inançsal düşünceleri ifade ediyor. O yüzden annenin bu filmdeki konuşmalarına dikkat kesilmesi önem arz ediyor.


Filmin hikayesi bir hafta sonunda geçiyor ve sürekli bir yeme içme ortamı da oluşuyor. Film boyunca yemek hazırlığı ve yemek sahneleri önemli bir yer tutuyor. Tempura, kakuni, kinpira daikon.. bu filmi izlerken öğreneceğiniz Japon aile mutfağının örneklerinden. Yaşam için elzem olan yemek kadar, yaşamın sonu olan ölüm ve mezar üzerinde de Japon adetlerinden fikirler ediniyoruz. Yıllık mezar ziyaretleri birçok kültürde olduğu gibi burada da yer edinmiş. Mezara dökülen suyun bizdeki gibi çiçekleri sulamak için değil, ölmüş kişiyi rahatlatmak için olduğunu öğreniyoruz. Ve bizdeki "cenaze evinde yemek pişmez" inancıyla eve yemek götürülmesi, Japonlarda cenaze bağışı olarak olarak uygulanmakta. Ölenin ailesine cenaze masraflarının karşılanmasına yardımcı olmak için zarf içinde para veriliyor. Ve Japon kırsalındaki batın bir inancı yine annenin ağzıyla öğreniyoruz "Sarı kelebekler aslında kışın hayatta kalabilen ve ertesi yıl sarıya dönüşen beyaz kelebeklermiş".


Annenin filmdeki ve yazıdaki rolü devam ediyor. Dediğim gibi, baba küskün ve oğluna tripkar olduğu için çok konuşmadığından yönetmen tüm gelenekleri ve kültürel fikirleri anne ağzıyla bize aktarıyor. "Bir kadın her yaşta güzel olmalıdır" ve " Bir anne için kendi çocuğunun mezarında dua etmekten daha dayanılmaz bir şey yoktur" sözleri karakterin şahsi olmayan, genel kabul görmüş düşünceleri. Ama şahsi bir olayı ve bunu sebepleriyle anlatıyor.

Büyük oğlu Junpei bir kaza sonucu boğulmakta olan bir çocuğu kurtarmaya çalışırken ölüyor. Ailesi, özellikle anne Toshiko, Junpei'nin ölümünden o kazada kurtardığı çocuk olan Yasuo'yu suçluyor. O dönemde çocuk iken biz onu yetişkin ve kendi ailesini ve işini kurmuş biri olarak görüyoruz. Anne Toshiko, her seneki anmaya o kazada oğlunun kurtardığı Yasuo'yu da davet ediyor. Ve her seferinde ona açıkça hoşnutsuzluk gösterse de bir sonraki sene tekrar gelmesi için davet ediyor. Ve gelmesini istiyor. Ortanca oğul Ryota, ailece sevilmeyen Yasuo'yu neden her sene ısrarla davet ettiğini annesine sorduğunda anne Toshiko " Nefret edeceğim biri olmazsa her şey benim için daha zor olur. O yüzden yılda bir kez onun da kendisini kötü hissetmesini istiyorum. O yüzden gelecek yıl da, bir sonraki yıl da onu davet edeceğim." diyor.


Babasının mesleğini seçmeyip kendisini sanata yönlendiren bu yolla para kazanmak için çabalayan, fakat henüz bir iş tutturamamış ortancamız Ryota, filmin en soğuk ve belki de en itici karakteri olabilir. Tüm ergen triplerine, göz teması kaçırmalarına ve torunlarına bile soğuk yaklaşmasına rağmen baba bile biraz yakın hissettirebiliyor. Belki de "bu zaten standart bir baba" diyerek onu özümsediğimizden bu düşünce. Buna karşın evlendiği, çocuklu bir dul olan karısı Yukari filmin izleyicilerce en tutulan karakteri konumunda. Ölen oğullarının evli olmasına rağmen bir çocuklarının olmamasını baba Kyohei "çocuklu bir dul kadının evlenmesi daha zordur" diyerek gelinin yanında bunu bir şans olarak gördüğü sırada, ailenin istenmeyen gelini Yukari " neyse ki beni isteyen harika bir adam buldum" sözü ile yumuşatıyor. Ortanca oğul Ryota'nın da çok da matah biri olmadığını bilen kız kardeşi ise "hayır hayır, onunla evlendiğin için asıl biz şanslıyız" diyerek hem babasının patavatsızlığını hem de Ryota'nın duyarsızlığını kurtarıp gelinin gönlünü alıyor. 

Rtoya, her ne kadar babasının mesleğini almasa da bazı Japon kültürü ve inanışlarını benimseyerek devam ettirdiğini filmin sonunda görüyoruz. Film için seçilen "Still Walking(Bitmeyen Yürüyüş)" ismi de bu kültürün devamını simgeliyor. İlerleyen yıllarda annesini kaybettiğini filmin sonunda öğreniyor ve annesine verdiği sözü bir türlü gerçekleştiremediğini "ona düşlediği araba gezisini yaptıramadım" demesinden anlıyoruz. Filmin son noktasında alınan son ders ise bu oluyor. 

Sonuç olarak Still Walking filmi, aile içi ilişkiler, bireysel travmalar ve kültürel çatışmalar üzerine düşündüren bir film. Kore-eda'nın minimalist tarzı ve karakterlerine olan empatik yaklaşımı filmi sıradan bir aile draması olmaktan öteye taşıyor. Japon kültürüyle bezenmiş olsa da konusu itibariyle evrensel olan aile kavramını işlediği için bir Japon filmi olarak değil, evrensele ait bir film olarak görebiliriz. 

2020 Tokyo olimpiyatları için dünyanın en önemli mimarlarına yaptırılan 17 umumi tuvaletler pandemi gölgesinde kalınca, Tokyo yönetimi bu tuvaletleri anlatan bir belgesel çekmesi için Alman yönetmen Wim Wenders'in kapısını çalıyor. Belgesel diye çıkılan bu yol, bir filme evriliyor. Ancak öyle bir senaryo ve oyunculuk oluyor ki, tuvalet belgeselinden filme evrilen bu yapım, senaryosuyla adeta yeniden bir insan belgeseline dönüşüyor. Her günü aynı yaşayan Hirayama'nın belgeseline.


Her günü aynı yaşayan derken şakası, mecazı olmayan bir anlamda. Her sabah aynı saatte uyanıp çiçeklerini suluyor, evinin önündeki otomattan kahvesini alıp yola koyuluyor, seyir halindeyken müzik dinleyip binalar arasında süzülen güneş ışınlarını izliyor, işi olan tuvalet temizliğini titizlikle yaptıktan sonra parkta yediği sandviçle öğle yemeğini yiyor, sonrasında hamamda yıkanmaca, akşam yemeği, kitap okuma ve uyku. Dün de bunun aynısıydı, ertesi gün de bunun aynısı olacak.

Hirayama'ya baktığımızda bu minimalliğin karakterine de sirayet ettiğini görüyoruz. Az konuşuyor, az gülüyor, az yiyor, her şeyin azını yapıyor. Casablanca filminde Rick Blaine'in neden ülkesine geri dönmediği konusunda dönen dedikodular içerisinde biri " Bir adamı öldürdüğün için gitmiyor oluşunu düşünmek hoşuma gidiyor. içimdeki romantik şey bu" diyordu. Hirayama için de ben de benzer tahminler yürütmek istiyorum. Benimkisi daha çok bir kadın odaklı olacak ama ona dair pek bir tüyo da yok. sosyal ilişkiler bağlamında sadece kız  kardeşini filmde görmemiz mevzunun ailevi olacağı ihtimalini de barındırıyor. 

Filmin müzik seçimleri Hirayama'nın içsel dünyasını ve ruh halini yansıtan önemli unsurlar arasında yer alıyor. Az konuşan bu karakterimiz izleyiciyle şarkılar aracılığıyla iletişim kuruyor. Van Morrison, The Velvet Underground ve Nina Simone gibi sanatçıların klasik parçaları, karakterin nostaljik ve analog dünyasını tamamlıyor. Özellikle Lou Reed'in "Perfect Day" şarkısı, filmin ana temasını mükemmel bir şekilde özetliyor. Yönetmen Wim Wenders, hayran olduğu bu şarkıları kullanmak istiyor ama Japon filmine ve filmdeki karaktere İngilizce şarkıların uygun olmayacağını düşünse de senaryoda ona eşlik eden Takuma Takasaki "bu müzikleri bizler de dinliyoruz, bizler için de anlamlılar. İngilizce olarak düşünme, bu şarkılar bize de aitler" minvalinde konuşunca şarkılar kalıyor. Yani şarkıların İngilizce seçilmesinin karakter için özel bir anlamı yok.


Hirayama karakterini canlandıran Koji Yokusho'nun performansı filmin en dikkat çekici yönü. Bu başarısı geçen sene Cannes'da En İyi Erkek Oyuncu ödülüyle de taçlanmıştı. Filmin 16 günde çekilebilmesindeki en büyük başarı Koji Yokusho'nun. İlk günden sonraki çekimlerin tamamı provasız gerçekleşmiş, Koji Yokusho karakteri oynamamış, adeta yaşamış ve yönetmen Wim Wenders da çekmiş. Role kendini kaptırma konusunda " öyle bir noktaya geldi ki, ben Hirayama'nın hayatını olduğu gibi yaşıyordum. Wenders de beni kayda alıyordu. Garipti ama sorunsuz çalışıyordu" diyordu. Karakterinin mesleği olan tuvalet temizlikçiliği hakkında ise " tuvaleti temizlemek, belli bir hijyen standartlarına sahip olmak, çocukluğumuzdan beri bize söylenen bir şey. Ve eğer bunu yaparsak, o zaman harika bir hayatın olacağı öğretildi" diyor. Belki de bu yüzden mutluluğu tuvalet temizliğinden alıyordu Hirayama.

Perfect Days filminde Hirayama üzerinden okuyabileceğimiz görevler de var. Toplumdaki görevimiz ve statümüz ne olursa olsun, layıkıyla yaptığımız ölçüde mutlu olabileceğimiz okuması çıkabilir. Bu okumayı çok romantik buluyorum ve kendimi bu okumadan uzak tutuyorum. Spotify'ı bile bilmiyor olmayı ister miydim bilmiyorum, bilmek beni daha çok mutlu ediyor gibi sanki. En azından spotify ve shazamı versinler bana.


Tokyo Tuvaletleri

Başlıktaki "komorebi" kelimesi film için düşünülen Japonca isim ve "ağaçların arasından sızan güneş ışığı" anlamına geliyor. Hiyarama'nın yıllarca her gün parkta fotoğraını çekip arşivlediği o görüntünün karşılığı işte komorebi.

Filmden bana kalan bir diğer şey ise kendisini ziyarete gelen ve okyanusu görmek istediğini söyleyen yeğenine "daha sonra yaparız" dedikten sonra bunu tekerlemeye dönüştürdüğü kısım oldu. "sonra, sonradır. şimdi ise şimdi" ve bir de bunu Japonca olarak okuyalım "kondo wa kondo, ima wa ima". Tüm bu sonraya ötelemenin bir sebebi olabilir. Ve yahut da bazen doğru cevap en basit olanıdır düsturunca sadece tembelliktir buna sebep. Bir oblomov tembelliği.

Tüm bu sadelik ve olaysızlık içerisinde 2 saatlik filmden keyif almış olmamı kabullenemiyorum ama. Neden sevdim ya da neden sevildi bilmiyorum ama yönetmen Wim Wenders biz insan ırkının bir açığını suistimal etmiş olabilir. Çalışan insanı izlemeyi seviyoruz arkadaş. Sabaha kadar dozerler çalışsın, betonlar dökülsün, tuğlalar dizilsin, biz izleriz. Belki de bize bu filmi sevdiren de budur, ötesi değil.

70lerin gece programı reytinglerinde rakibini bir türlü geçemeyen Jack Delroy, cadılar bayramı özel yayınında ekranlara ilginç konuklar davet ediyor; özel güçleri olduğunu söyleyen bir medyum, doğaüstü olayların hiçbirine inanmayan bir sihirbaz, hastasının karanlık güçlerle iletişime geçtiğini söyleyen paranormal bir psikolog ve şeytan. Evet, programın son konuğu şeytan. Zaten bir programa şeytan konuk oluyorsa, son konuktur.

Daha önce takibe aldığım bir filmi İstanbul Film Festivali programında görünce sevindim. Vizyona girmesini hatta vizyona girse bile ülkemizde gösterimini beklemeye gerek kalmadan festivalde aradan çıkarmak güzel fikirdi çünkü.

Korku türünde ve yahut da drama türünde televizyon dünyasının karanlık tarafını birçok film işlemiştir. Ama söz konusu bir late night comedy programı olunca aklıma ister istemez hayran olduğum The King of Comedy filmi geliyor. Al Pacino mu Robert de Niro mu kavgasını bende sonlandıran bir Martin Scorsese filmi. Bu seferki filmimizde de ondaki gibi ünlü bir late night show runner olma arzusundaki bir karakterimiz var. Robert Pumpkin (Robert de Niro) bu yolculuğa sıfırdan başlamak zorunda olan biriyken, bu filmdeki karakterimiz Jack Delroy ( David Dastmalchian) hali hazırda bir show runner, ama reytinlerde hep ikinci. Kendisini reytinglerde zirveye taşımak için özel bir program hazırlıyor ve orda Jack Delroy'un reyting hırsı uğruna ne kadar ileriye gidebileceğini bizlere gösteriyor.

David Dastmalchian'ın canlandırdığı Jack Delroy, kendi late night showunu sürdürmeye çalışan ancak bir türlü istediği reytingi yakalayamayan bir sunucu. Kareterin başarısızlığı ve iç  dünyasındaki gizem, Dastmalchian'ın çok iyi performansıyla başarılı bir şekilde yansıtılıyor. Zaten tip olarak bende uyandırdığı izlenim hep bir istenmeyen adam, sınıfın uyuz gidilen öğrencisi gibiydi. Oynadığı filmlerdeki yan karakter rolleri hep bu tattaydı. 

Filmin yapısı, bir late night showunun tek bir bölümü etrafında şekilleniyor ve bu da hikayenin ilerleyişini öngörülebilir hale getiriyor. Ancak bu durum filmin gerilimini ve temposunu azaltmıyor. Hem stüdyodaki izleyicileri, hem de biz izleyicileri içeride tutmayı beceriyor. Stüdyoda gerçekleştirilen olağandışı olayların, yine stüdyo konuklarından bir sihirbaz tarafından inkar edilmesi ve yaşanılanları rasyonelleştiren izahlar getirmesi hikayeye biraz daha fazla derinlik katıyor ve izleyiciyi düşünmeye sevk ediyor.


Ancak filmin eksiklikleri de yok değil, hatta olmamışlığı üzerine daha fazla konuşabiliriz de. Korku türüne biraz yeni bakış açısı getiriyor olsa da senaryonun bazı noktalarda zayıf olduğu söylenebilir. Hikaye ilerledikçe bazı kısımların tahmin edilebilir olduğu ve bazı karakterlerin gelişiminin yeterince derin olmadığı hissediliyor. Gereksiz uzunlukta tutulan ve hikayeye etkisi olmayan bazı diyalogları da kenara bırakıyorum. Ama filmin olmamışlığı tamamen filmin sonunda seyirciye vermek istenilenin henüz karar verilememiş olmasıyla alakalı. Başarılı bir twist de kabulümüzdü, taş üstünde taş omuz üstünde baş kalmayacak derecede bir vahşet de. Her ikisinden de yarımşar porsiyon sunmak seyircide ne merak tadı bırakıyor ne de dişe değen kanın hakkını veriyor. Stüdyoya şeytan giriyorsa, şeytanlığının hakkını sonuna kadar vermeliydi. 

Sonuç olarak ben yine de keyif aldım diyebilirim. Avusturalyalı Cairnes kardeşler (Colin ve Cameron) tarafından yönetilen bu filmin benim için en olumlu yanı başrolde David Dastmalchian'ı görmekti. Bu ismi daha çok filmde başrol olarak görmemiz gerekiyor diye düşünüyorum.

Bu yıl 43.sü düzenlenen İstanbul Film  Festivali'nde ödüller sahiplerini buldu. Büyük ödül Altın Lale'yi Nehir Tuna'nın yönettiği ilk uzun metraj filmi olan, ailesi tarafından dini değerler öğrenmesi için yatılı bir yurda yerleştirilen Ahmet'in aidiyet arayışının konu edinildiği Yurt filmi kazandı. En İyi Yönetmen ödülünü ise Tereddüt Çizgisi filmiyle Selman Nacar kazandı.


Ulusal Yarışma
En İyi Film:     Yurt (Yön: Nehir Tuna)
En İyi Yönetmen:     Selman Nacar ( Tereddüt Çizgisi )
En İyi Görüntü Yönetmeni:     Florent Herry ( Yurt )
En İyi Erkek Oyuncu:     Alican Yücesoy ve Serdar Opçin (Bildiğin Gibi Değil)
En İyi Kadın Oyuncu:     Tülin Özen ( Tereddüt Çizgisi )
En İyi Senaryo:     Bildiğin Gibi Değil (Sen: Vuslat Saraçoğlu)
En İyi Kurgu:     Bildiğin Gibi Değil ( Kur: Naim Kanat )
En İyi İlk Film:     Büyük Kuşatma (Yön: Sinan Kesova)
Jüri Özel Ödülü:     Bildiğin Gibi Değil (Yön: Vuslat Saraçoğlu)
Fipresci Ödülü :     Tereddüt Çizgisi

Uluslararası Yarışma
En İyi Film:     Forever-Forever (Yön: Anna Buryachkova )
Jüri Özel Ödülü:     Sweet Dreams (Yön: Ena Sendijarevic)
Fipresci Ödülü:     
Forever-Forever (Yön: Anna Buryachkova )

Tek çekimden oluşan Boiling Point filminden sonra yeni bir mutfak kaos filmi getirdim size. Onun gibi tek çekim olmasa da uzun çekimler barındıran, bir restoranın gündüz vardiyasında yaşanan olaylar bütününü ele alan filmi kısaca özetlemek gerekirse, aksiliklerle dolu en kötü iş gününüzü düşünün ve onu birkaç x ile çarpın. Karşınıza çıkacak olan sonuç size La Cocina (Mutfak) filmini verecektir. Bir tiyatro oyunundan uyarlanan bu film İKSV İstanbul Film Festivalinin en iyileri arasında diyebilirim.


Film başlamadan önce bize Henry Thoreau'nun "Bu dünya bir iş yeridir" alıntısını veriyor. Dünya ve iş yeri arasında kurulacak alegori için iyi bir girizgah. New York'a henüz gelmiş 20 yaşında Meksikalı bir kızın (Estela), Times Meydanında sıfır ingilizce ile bir adres arayışıyla başlıyor film. Estela'nın aradığı mekanı bulup içeri girmesiyle biz de filme girmiş bulunuyoruz. Burası, çalışanlarının yasa dışı yollarla ülkeye gelen yeni göçmenlerden, ara yöneticilerinin izni kapmış ve sonradan vatandaş da olmuş eski göçmenlerden, müşterilerinin ise saf kan Amerikalılardan oluştuğu bir restoran, The Grill. Sınıfsal düzeni yemeği pişirenler ile o yemeği yiyenlerin kimlikleri üzerinden resmediyor. Sınıfsal farklılar sadece pasaport üzerinden de yapılmıyor. Katmanlara ayrılmış durumda mültecilerin de sınıfları. Restoran her konuda ikiye bölünerek sınıflaşıyor. Mutfak ispanyolca işletiliyorken, müşteri kısmında konuşulan dil ingilizce. Mutfak içerisindeki tek Amerika vatandaşı var ki onun da içeridekilerle kavgalı oluşu oraya ait olmadığı mesajı taşıyor. İlerde zirve yapacak olan mutfak kaosunu da yine içeride tek amerikalı sonlandırarak mesaj güçlendirilecek. 

Film tek bir vardiyada geçiyor. Ama bir önceki vardiyadan kalma sorunlarla başlıyor bu yeni vardiya. Biri kavga diğeri hırsızlık. Kavga edenler içerideki tek amerikalı ile filmimizin baş kahramanı meksika göçmeni Pedro. Hırsızlık ise önceki vardiyanın kasa sayımında eksik çıkan para. Her ne kadar baş şüpheli Pedro olsa da, o daha önemli sorunlar içerisinde buluyor kendisini. Garsonlar kısmını oluşturan kadınlar ordusundaki tek amerikalı kız olan Julia (Rooney Mara) ile yaşadıkları ilişki sorunları onun için daha mühim bir meseleye dönüşüyor ve bu noktadan sonra patlama noktası yaşanıyor. Kendisi için yaşanılmaz hale geldiğine inandığı noktada "benim rahat edemediğim yerde kimse istirahat edemez" düsturunca düzene sağlam bir başkaldırıda bulunuyor.


Filmi izleyicilere restoranın arkasındaki yoğun çalışma ortamını doğrudan hissettiriyor. Dışarda sadece sipariş verilip yemeklerin yendiği yerde, mutfak kaoslarla cebelleşiyor. Pedro için kullanılan "Pedro bir gün patlayacak ama ne zaman?" sorusu cevap bulduğunda ise mutfaktaki kaos pik yapıyor. 

Filmin olmuş kısımlarını sıralamak gerekiyorsa öncelikle oyunculuk geliyor. Pedro'yu canlandıran Raul Briones ile Julia'yı canlandıran Rooney Mara'nın oyunculukları güzeldi. Uzun çekimlerin başarılı oluşu ve tekrar çekimleri zora sokacak olan kaos sahnelerini uzun çekimlerle bize başarılı şekilde sunan yönetmen Alonso Ruizpalacios'un da hakkını vermeli. Tüm bunlarla beraber hikayedeki toplumsal eleştiri de layıkıyla resmediliyor. 

Peki, olmamışı var mıydı filmin? Tabii ki. En baştaki olmamışı filmin fazla uzun olması. Kısaltılacak veya çıkarılacak birçok sahne mevcut. Yan karakterler hikayeye fazla dahil olamıyor. Farklı zamanlarda farklı karakterlerde kafalarını hikayeye bir sokup çıkarıyor, ıslandığıyla kalıyor. Son olarak filmi bence özetleyen yine filmden bir alıntı ile yazımı sonlandırayım:
" Bize bir rüya anlatmamızı söyledin. Bunun bir kabusa dönüşmesi benim suçum değil."

43. İstanbul Film Festivali 17 Nisan'da start aldı. Festival için yaptığım seçimlerden biri olan Tatami filmi ile dün festivale başlangıç yapmış oldum ben de. Film, İranlı bir kadın judocunun, İsrailli rakibiyle karşılaşma olasılığı yüzünden İran hükümetinden almış olduğu baskıyı konu ediyor. Filmin 2 yönetmeninden biri İranlı diğeri İsrailli. Savaşın eşiğindeki 2 ülke olarak bu bile filmi başarılı kılmaya yetiyor. Filmin İranlı yönetmeni ayrıca filmde de oynuyor. Siyah beyaz çekilen bu filmin ses ve müzik kullanımı da başarılıydı. Ama bir şeylerin eksik olduğunu düşünüyorum. Onlara da değineyim.


Cannes'ta Kutsal Örümcek filmi ile en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanan İranlı oyuncu Zar Amir Ebrahimi ve yaptığı kısa film ile Oscar kazanan İsrailli yapımcı/yönetmen Guy Nattiv'in ortaklaşa yönettiği Tatami filminde, yönetmenler gibi iki ayrı ülkenin karakterler de dost. İki ülke arasındaki düşmanlığın ülke hükümetlerince olduğunu görüyoruz. Bu çekişmenin baskılara dönüşen yansıması daha önce edebiyat, sinema gibi sanatsal alanlarda görüyorduk. Hapse atılan yönetmenler, ülkesinden kaçmak zorunda kalan yazarlar şeklinde. Ancak yine 2023 yapımı İran asıllı İsveçli yönetmen Milad Alami'nin Opponent filminde ve bu Tatami filminde gördüğümüz kadarıyla bu baskılar sadece sanat dünyası ile sınırlı değil, spor dünyasında da çok rastlanıyor. 

Yukarıda da değindiğim gibi, İran hükümeti, sırf İsrailli sporcuyla karşılaşacak diye kendi oyuncusunun turnuvadan bir bahaneyle çekilmesini emrediyor. Olası bir yenilgide ruhani liderlerinin incinmesinden(!) endişe edildiği için. Elbette rakip ülkelerin birbiriyle yaptıkları spor müsabakaları olduğundan daha önemlidir, ancak bu önem asla geri çekilme gerektirecek bir konu değil, aksine rekabetin daha sıkı sıkıya olmasını gerektirecek bir durumdur. Bu sebeple turnuva günü ailesinden de aldığı enerji ile kendisini oldukça zinde bulan judocu Leila Huseyni (Arienne Mandi), kendinden istenileni yapmıyor ve çekilmiyor. Bunun üzerine ailesine yapılan baskınlar, aile fertlerini kaçırıp şantaj yapmalar yaşansa da kocasından aldığı desteği yeterli görüyor ve almaya geldiği altın madalyayı almadan turnuvadan çıkmama kararı veriyor. Ülkesine başkaldırışı sadece bununla da kalmıyor. İran hükumetince konulan kurala göre spor müsabakalarında giymek zorunda olduğu başörtüsünü de açarak direnişini ikinci aşamaya çıkarıyor. 


Bir filmin monokrom (siyah-beyaz) çekilmesi bazı anlamlar taşır. Ancak bu filmdeki anlamını ben çözemedim. Tamamen tercih meselesi de olabilir, prodüksiyon gizleme de olabilir, çekim aşamasında oluşan bazı renk ve görsel hataları örtmek için de tercih edilmiş olabilir. Birkaç karanlık kalan sahne dışında çok rahatsız edici bir konu değildi. Ancak rahatsız eden kısımlar vardı, o da anlatımdaki dinamikliğin sonlara doğru yok oluşu. Baştaki dinamik hikaye akışı hem spor filmi etkisini veriyor, hem de filmde oluşan politik gerilime bizi çekiyordu. Filmin son yarım saatinde bir yavaşlama söz konusu. 

Diğer bir husus da filmin diğer tarafı olan İsrail'den de bir yönetmenin bulunduğu bir yapımda filmdeki İsrail tarafından hiç bahsedilmemesi. "Neyi anlatırsan yalnız o bilinir" sözü mucibince tüm bu politik gerilimi İran tarafı kendi kendine yaşıyormuş izlenimi oluşuyor. İran kuruntusuyla kendi çalıp kendi oynuyor gibi gözüküyor filmde. En azından İsrailli rakip oyuncusuyla ekstra bir diyaloğa sokabilirdi baş karakter oyuncusunu. Oyuncu demişken, oyunculuğa da değineyim. Öncelikle yardımcı kadın oyuncu olan antrenör rolündeki Maryam karakterinin iyi oyunculuğunun hakkını vermek istiyorum ki bu hak kendisine daha önceki filminde Cannes'ta en iyi kadın oyuncu ödülü verilerek takdim edilmişti. Bana sıra gelmez o yüzden. Filmin baş karakteri Leila Huseyni'yi canlandıran Arienne Mandi'nin oyunculuğu minder dışında iyi ama minder sahnelerinde vasattı diyebilirim. Oyuncuların rollerine hazırlanırken judo eğitimi almadığı, bu amatörlüğü gizlemek için yönetmenin bu sahnelerde yakın ve kısa çekimleri tercih ettiğini tahmin etmek zor değil. 

Sonuç olarak festival başlangıcı için iyi bir filmi tercih ettiğimi düşünüyorum yine de. Atlas Sinemasında tekrar bulunmuş olmanın keyfi de buna eklenmiş oldu.
Sıradaki filmde görüşmek üzere. 

Bu film, Meksika çeperinde bir okulda göreve başlayan Sergio öğretmenin 2012 yılında sadece bir yıllık çalışmayla okulun ve öğrencilerinin eğitim düzeyinde yarattığı büyük gelişiminin hikayesini anlatıyor. Uzun zamandır var olan "ilham verici öğretmen" temasını işlese de bu hikayeyi güzel kılan şey; anlatılanların gerçekten yaşanmış olması, yakın tarihte olmuş olması ve gelişimin sayılarla ölçülebilir olması. Öyle ki 2012 yılı Sergio öğretmen öncesi, öğrencilerin yalnızca %55'i matematikten, %69'u İspanyolcadan sadece 'geçer' not almışken, Sergio ile geçirilen bir yılın ardından öğrencilerin %93'ü matematikten geçerken bunların %63'ü de 'mükemmel' puanı alıyor. İspanyolcada da geçer not alan %97'lik kesimin %72'si de bunu 'mükemmel' derecesiyle alıyor. 


Yönetmen Christopher Zalla'nın yönettiği Radical filmi, geleneksel eğitim yöntemlerine meydan okuyan bir öğretmenin öğrencilerini dönüştürme çabasını anlatıyor. Müdür Chucho'nun ilkokulu, yolsuz yetkililerin, uyuşturucu tacirlerinin, suçluların ve  sorumsuz ailelerin şiddetine maruz kalan öğrencilerle doludur. Çoğu öğrenci altıncı sınıftan sonra ailelerine yardım etmek için veya çetelere katılmak için okulu bırakıyor. Bu yüzden müdür Chucho, öğrencilere anlamlı bir eğitim verme konusunda umudunu yitirmiş biri oluyor. Tek beklentisi öğrencileri olabildiğince okulda tutmak ve sene sonu ülke genelinde yapılacak olan sınavda biraz yüksek puan alıp prim kapmak. Ancak okula yeni gelen Sergio ( Eugenio Derbez ) öğretmen tüm bu algıyı değiştiriyor.

Sergio öğretmenin yaptığı, öğrencilerin merakları çerçevesinde kendi eğitimlerini belirlemelerine ve deneyimler yoluyla bilgi edinmesine izin vermesidir. Laboratuvarı, kütüphanesi ve tek bir adet dahi çalışan bilgisayarı olmayan bir okulda pes etmek yerine alternatif yol arayışlarına giriyor. Onlara notlara odaklanmamaları ve hatalardan korkmamaları konusunda cesaretlendiriyor ve bu derslere katılan öğrenciler sıradan derslerin ötesine geçerek matematik, felsefe ve astronomi gibi ileri konuları keşfetmeye başlıyor. 


Hikaye olarak duygusal ve ilham verici olsa da sinema yönüyle zayıf kalıyor. Hali hazırda zaten konu bakımından klişe duran bu hikaye, daha iyi oyunculukla ve yan karakterlere derinlik katarak sinemasal anlamda da değer kazanabilirdi. Karakterlerin hemen hepsi yüzeysel kalmış, kişisel hayatlarının anlatılması yönü de zayıf durmuş.

Sinemasal yaklaşımda bulunanları tatmin etmeyecek olan bu filmi peki kimler izlemeli?
 - İlham arayan eğitimciler ve öğretmenler
 - İlham verici gerçek hikaye sevenler. 

Çıkarabilecekleri sonuçlar içerisinde 'her çocuğun potansiyeli olduğunu ve ancak onlara doğru yaklaşımla onu açığa çıkarabilecekleri' olacak. Bunun yanında 'müfredat merkezli bir eğitimden ziyade, öğrenci merkezli yaklaşımın daha etkili olduğu' fikri de oluşacak. Son olarak da 'doğru eğitimi vermek ve öğrenci içindeki o keşfi yapmak için maddi yetersizliklerin, öğretmen için bir ölçüde bahane edilemeyeceği' görülecektir. 



İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV)'nın düzenlediği İstanbul Film Festivali'nin 43.sü 17-28 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek. Usta yönetmen Wim Wenders ve bu sene Japonya adına Oscar'a aday gösterilen Perfect Days filminin başrol oyuncusu Koji Yakusho festival konuğu olarak katılımcılarla buluşacak. İstanbul'da 6 farklı sinemada toplamda 132 uzun, 12 kısa metrajlı film gösterilecek. 132 film değilse de notunu aldığım bazı filmler şunlar:


Perfect Days (2023) Wim Wenders, Japonya

Usta Alman yönetmen Wim Wenders imzalı Perfect Days filmi, Japonya'nın bu seneki Oscar adayı olmuştu. Sessiz ve mütevazı bir yaşam süren Hirayama'nın ( Koji Yakusho
günlük rutinini, gününü halka açık tuvaletleri temizleyerek geçirişini ve yaşamı boyunca basitlik ve doğayla olan bağlantısını izleyeceğiz. Festivale katılım yapıp seyircilerle de buluşacak olan Koji Yakusho'nun muhteşem oyunculuk performansına Nina Simone ve Lou Reed'in şarkıları da eşlik ediyor. Henüz izlememiş olanlar için izlemesi en tavsiye edilen filmlerden biri bu, Perfect Days.

Gösterim Seansları:
23 Nisan Salı 13:30 , Kadıköy Sineması
27 Nisan Cumartesi 19:00 , Atlas 1948 (Film Ekibinin Katılımıyla)

Fragman İçin Tıklayın

Filmin Festival Sayfası ve Bilet Alımı İçin Tıklayın



Crossing (2024) Levan Akın, İsveç

Daha önce yönetmenin 2019 yapımlı And Then We Danced filmi Filmekimi'nde gösterilmişti. gürcü asıllı İsveçli yönetmen Levan Akin'in bu filminde Türkiye'den de kesitler bulacağız. Emekli bir öğretmenin, kaybettiği kuzenini bulmak için Gürcistan'dan İstanbul'a yapılan yolculuğu izlerken İstanbul'un kalabalık ve hareketli sokaklarında bol kedi ve bol müzikli anlar da yaşatacak. 

Gösterim Seansları:
19 Nisan Cuma 21:30 , Atlas 1948 (Film Ekibinin Katılımıyla)
20 Nisan Cumartesi 21:30 , Kadıköy Sineması (Film Ekibinin Katılımıyla)
21 Nisan Pazar 21:30 , Cinewam City's 7
27 Nisan Cumartesi 21:30 , Beyoğlu Sineması

Fragman İçin Tıklayın

Filmin Festival Sayfası ve Bilet Alımı İçin Tıklayın



Strangers's Case (I Was a Stranger)(2024) Brandt Andersen, Ürdün

Çeşitli kısa hikayeleri bir araya getirerek oluşturulan uzun bir hikaye sunan bu filmin oyuncuları arasında kendisini Intouchables filmi ve Lupin dizisinden tanıdığımız Omar Sy var. Savaştan kaçıp kendisine güvenli bir hayat arayan insanların hikayelerini farklı açılardan anlatıyor. Özellikle Suriye'deki savaşın yıkıcılığından kaçan insanların yaşadığı trajediler film boyunca biraz yürek burkacak.


Gösterim Seansları:
23 Nisan SAlı 21:30 , Cinewam City's 7
26 Nisan Cuma 11:00 , Atlas 1948
28 Nisan Pazar 16:00 , Kadıköy Sineması


Filmin Festival Sayfası ve Bilet Alımı İçin Tıklayın



No Other Land (2024) Yuval Abraham - Basel Adra - Hamdan Ballal, Oppupied Palestine

Bu belgeselde Filistinli aktivist Basel Adra'nın İsrailli gazeteci Yuval Abraham ile bir araya gelerek, kendi topraklarından edilmiş olan Filistin halkının umutsuzluğunun kronikleşmesine şahit olacağız. Belgesel, İsrail'in Batı Şeria işgaline karşı açık bir protestoda bulunuyor. Adra özelinde birçok Filistinlinin yaşadıklarını yakından, yerinden ve kendilerinden dinlemiş olacağız.

Gösterim Seansları:
23 Nisan Salı 11:00 , Cinewam City's 7
28 Nisan Pazar 21:30 , Sinematek / Sinema Evi

Fragman İçin Tıklayın

Filmin Festival Sayfası ve Bilet Alımı İçin Tıklayın



The Promised Land (2023) Nikolaj Arcel, Danimarka

Danimarkanın en sevdiğim yönetmenlerinden Anders Thomas Jensen'in senaryo ekibinde olduğu, yine Danimarkanın en sevilenlerinden Mads Mikkelsen'in başrolde olduğu bir filmi çok da tanıtmaya gerek yok. Ama yine de Thomas Jensen kendi yönettiği filmlerin tadını bu filmde bulamadığımı da eklemek istiyorum. Bu görüşümün çok şahsi olduğunu ve bu filmin festivalin görülmesi gereken filmlerinden biri olduğunu bilmenizi isterim. 

Gösterim Seansları:
19 Nisan Cuma 13:30 , Cinewam City's 7
20 Nisan Cumartesi 19:00 , Kadıköy Sineması
21 Nisan Pazar 11:00 , Atlas 1948

Fragman İçin Tıklayın

Filmin Festival Sayfası ve Bilet Alımı İçin Tıklayın



Goodbye Julia (2023) Mohamed Kordofani, Sudan

Sudan'da 2005-2010 yılları arasında geçen Goodbye Julia, dini zulmün yanı sıra yerleşik ırkçılığın etkisiyle derinleşen trajik bir hikayeyi anlatıyor. Sudanlı yönetmen Mohamed Kordofani'nin ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen iyi bir iş çıkarmış olacak ki Sudan'ın bu seneki oscar'a aday filmi Goodbye Julia olmuştu. 2023 Cannes Film Festivalinde de gösterilen filmin yönetmeni 3 ödüle aday gösterilmiş, Özgürlük Ödülü'nü kazanmıştı. 

Gösterim Seansları:
18 Nisan Perşembe 19:00 , Kadıköy Sineması
19 Nisan Cuma 11:00 , Cinewam City's 7
23 Nisan Salı 16:00 , Cinewam City's 3

Fragman İçin Tıklayın

Filmin Festival Sayfası ve Bilet Alımı İçin Tıklayın



Suyun Üstü (2023) Aslıhan Ünaldı, Türkiye

Parçalanmış aileleriyle birlikte iki kız kardeşin Ege kıyılarında bir yelken yolculuğuna çıktıklarında, su yüzüne çıkan bazı kırgınlıklar ve sırlar zaten kırılgan olan aile bağlarını koparmakla tehdit eder. Yönetmen Aslıhan Ünaldı'nın izleyeceğim ilk filmi olacakken oyunculardan biri oldukça tanıdık. Reha Erdem'in 2008 yılı yapımı Hayat Var filminde Hayat karakterini oynatan Elit İşcan

Gösterim Seansları:
23 Nisan Salı 19:00 , Atlas 1948
24 Nisan Çarşamba 13:30 , Kadıköy Sineması  (Film Ekibinin Katılımıyla)

Fragman İçin Tıklayın

Filmin Festival Sayfası ve Bilet Alımı İçin Tıklayın



Explanation for Everything (2023) Gabor Reisz, Macaristan

Yönetmen Gabor Reisz'in bu filmi Macaristan'da bir lise öğrencisinin başarısız bir sınavının ardından ortaya çıkan ve skandala dönüşen bir olayı ele alıyor. Başarısızlığına siyasi bir kulp uydurur ve olayı ailesine öyle anlatır. Bu olay aile ile sınırlı kalmayıp tüm okula yayılınca ulusal bir meseleye dönüşür. Yapımına güvendiğim bir yönetmen olduğu için izlemeye değer filmler arasında bunu da koyuyorum.

Gösterim Seansları:
17 Nisan Çarşamba 16:00 , Atlas 1948
23 Nisan Salı 16:00 , Cinewam City's7  (Film Ekibinin Katılımıyla)
25 Nisan Perşembe 21:30 , Sinematek / Sinema Evi

Fragman İçin Tıklayın

Filmin Festival Sayfası ve Bilet Alımı İçin Tıklayın



Yurt (2023) Nehir Tuna, Türkiye

Daha önce kısa filmleri bulunan, Marmara Üniversitesi İşletme bölümü mezunu yönetmen Nehir Tuna'nın ilk uzun metraj filmi Yurt. Ailesi tarafından dini değerler öğrenmesi için yatılı bir yurda yerleştirilen Ahmet, ne çemberin içinde hissedebilmiştir, ne de dışında. Ailevi ve iç dünyasındaki dini sorunların yanında akran zorbalıklarına da maruz kalır. Siyah - Beyaz bir anlatımın olduğu film 1996 yılında geçiyor. Ulusal yarışmada da yarışacak olan bu film de en çok merak ettiklerim arasında. 

Gösterim Seansları:
26 Nisan Cuma 16:00 , Atlas 1948 (Film Ekibinin Katılımıyla)
27 Nisan Cumartesi 13:30 , Kadıköy Sineması (Film Ekibinin Katılımıyla)

Fragman İçin Tıklayın

Filmin Festival Sayfası ve Bilet Alımı İçin Tıklayın



Hit man (2023) Richard Linklater, Amerika

Haziranda Netflix'e gelecek olan bu filmi seçmemdeki sebep yukarıda ismi geçen yönetmen Richard Linklater. Before Sunset film serilerinin 2014 yapımı Boyhood filminin yönetmen ve yapımcısı olan Linklater'in 5 oscar adaylığı olmasına rağmen henüz tekine bile kavuşamadı. Polis adına sahte bir suikastçı olarak çalışan bir profesörün, iş esnasında tanıştığı bir kadından sonra yaşadığı karmaşayı anlatıyor. Yönetmenden tahminle filmde güzel diyalogların geçeceğini ümit ediyorum.

Gösterim Seansları:
17 Nisan Çarşamba 21:30 , Kadıköy Sineması
18 Nisan Perşembe 21:30 , Cinewam City's 7
25 Nisan Perşembe 19:00 , Atlas 1948
26 Nisan Cuma 21:30 , Cinewam City's 7

Fragman İçin Tıklayın

Filmin Festival Sayfası ve Bilet Alımı İçin Tıklayın



Tatami (2023) Zar Amir Ebrahimi - Guy Natliv, İran - İsrail

Aslında Gürcistan ve Amerika yapımı bir film. Ama filmi ilginç yapan sebeplerinden birine dikkat çekmek istedim. 2 yönetmenden biri İranlı, diğeri İsrailli. Orta Doğu'da savaşın ve derin bölünmelerin yaşandığı bir dönemde birlikte film yapabilmeleri bile başlı başına bir başarıdır. Uluslararası Judo Turnuvasına katılan İranlı kadın sporcunun şampiyona sürecinde yaşadıklarını konu ediyor ve tüm bu hikayeler Tiflis'te geçiyor. Filmin İranlı yönetmeni Zar Amir Ebrahimi de oyuncu kadrosunda. Daha önce Holy Spider filmindeki oyunculuğuyla Cannes'ta En İyi Kadın Oyuncu ödülünün de sahibi olmuştu. 

Gösterim Seansları:
18 Nisan Perşembe 19:00 , Atlas 1948
20 Nisan Cumartesi 16:00 , Kadıköy Sineması
22 Nisan Pazartesi 13:30 , Cinewam City's 7

Fragman İçin Tıklayın

Filmin Festival Sayfası ve Bilet Alımı İçin Tıklayın


La Cocina (2024) Alonso Ruizpalacios, Meksika-Amerika

Mutfak yapımları son senelerde revaçta. Geçtiğimiz senelerde izlediğim ve bloga da yazdığım tek çekimden oluşan muhteşem bir film olan Boiling Point, ödüllerin yeni gözdesi olan The Bear dizisi ve niceleri.  Meksikalı yönetmen Alonso Ruizpalacios un bu filmi de mutfakta geçiyor. Bunu diğerlerine göre ilginç kılan ise New York Times Meydanında bir restoranda geçiyor oluşu ve çalışanların hemen hepsinin göçmenlerden oluşuyor oluşu. Dışardan ülkeye ithal edilen sıkıntıların aynı zamanda bu restorana da ithal edilişi restoran içerisindeki kaosu kaçınılmaz kılıyor. Kayıp bir paranın kayboluşunun yaşatacağı gerilimi The Teachers' Lounge filmi kadar güzel hissettirebilmiş mi izleyip göreceğiz. 

Gösterim Seansları:
20 Nisan Cumartesi 16:00 , Atlas 1948
22 Nisan Pazartesi 21:30 , Kadıköy Sineması
24 Nisan Çarşamba 16:00 , Cinewam City's 7

Fragman İçin Tıklayın

Filmin Festival Sayfası ve Bilet Alımı İçin Tıklayın


13 Assassins (2010) Takashi Miike, Japonya

Revaçta olan bir diğer yapım konusu da Edo dönemi Shogun hikayeleri. Netflix'in bana göre şu ana kadarki en iyi yapımı olan Blue Eye Samurai dizisinin ardından Disney platformunun da çıkardığı Shogun dizisinin ardından bu akıma festival yönetimi de sessiz kalmamış ve 2010 yapımı Takashi Miike imzalı 13 Assassins (13 Suikastçı) filmiyle karşılık vermiş. Filmin baş rolünde festival davetlisi olarak İstanbul'a gelen Koji Yokusho var. Şu sıralar samuray filmleriyle hızını almış olanların kaçırmaması gereken bir film. 

Gösterim Seansları:
17 Nisan Çarşamba 16:00 , Cinewam City's 3
28 Nisan Pazar 16:00 , Cinewam City's 7

Fragman İçin Tıklayın

Filmin Festival Sayfası ve Bilet Alımı İçin Tıklayın


Under The Open Sky (2020) Miwa Nishikawa, Japonya

Açılışı festivalin misafiri oyuncu Koji Yakusho ile yaptığımız listenin kapanışını da yine kendisiyle yapalım. Japonya yapımı ve yönetmen Miwa Nishikawa nın tezgahından çıkan ve Ryoza Saki'nin "Mibuncho (Kimlik)" adlı romanından uyarlanan bu filmde Koji Yakusho veteran bir Yakuza'yı canlandırıyor. 13 yıllık hapis hayatının ardından salıverilen karakterimiz kendisini çocukken terk eden annesini bulmak için yolculuğa çıkıyor. Koji Yakusho'nun kusursuz performansını, karakterimizin Tokyo'da geçmişinden tövbeli şekilde dürüst bir yaşam kurma çabasını izlemek isteyenler buyursun. 

Gösterim Seansları:
20 Nisan Cumartesi 13:30 , Cinewam City's 3
26 Nisan Cuma 11:00 , Cinewam City's 7

Fragman İçin Tıklayın

Filmin Festival Sayfası ve Bilet Alımı İçin Tıklayın


Festival biletleri 5 Nisan günü genel satışa çıkacak. Diğer filmler ve daha fazlası için festivalin ana sayfasını ziyaret edebilirsiniz. 
İKSV FİLM ANA SAYFASI

Loving Vincent filmiyle geçmişte En İyi Animasyon Filmi dalında Oscara aday gösterilen Polonyalı DkWelchman ve Hugh Welchman çiftinin yine benzer yöntemle çekilen 2.uzun metraj filmi için 42binden fazla yağlı boya tablosu kullanıldı. Nobel ödüllü yazar Wladyslaw Reymont'un kitabından uyarlanan film, 1800lü yılların sonunda geçen bir taşra hikayesini konu ediniyor. Lars Von Trier'in Dogville filminde olduğu gibi bu filmde de yine genç ve güzel bir kadının taşradaki varoluş mücadelesini izliyoruz. Ancak Dogville filminin finalinde sönen nefret ateşimiz bu filmde son bulmuyor. Orada bizim adımıza alınan intikam, burada yönetmence terse itiliyor.


Polonya'nın bu sene Yabancı Dilde En İyi Film oscarı için adayı The Peasants filmi olmuştu. Daha önce ünlü ressam Vincent Van Gogh'un hayatının bir kesitinin anlatıldığı Loving Vincent filmi Animasyon dalında oscara aday gösterilmiş fakat ödülü alamamıştı. The Peasants filminin en azından yine adaylar arasında olması bekleniyordu ama 15 filmin yer aldığı shortlist'e bile giremedi. Peki bunun sebebi neydi? Birazdan ona bakalım. Fakat önce filmin hikayesi.

19. yüzyılda Polonya'nın Lipce adlı dedikodu merkezi haline gelmiş bir kasabasında yaşayan Jagna genç ve güzel bir kızdır. Kağıttan yaptığı sanat eserleri ve hayvanlara olan ilgi alakası onu köydeki herkesten ayrı tarafa koyan ikinci bir özelliği oluyor. Ancak ne yaparsa yapsın, güzelliği olmasa hiçbir işe yaramayacağına inanan köylü kadınların varlığının ötesine asla geçemiyor. 

Yakın zamanda karısını kaybetmiş, köyün en büyük toprak ağası olan Maciej'e evlenmesi için Jagna teklif ediliyor. Yaşlı olmasının yanı sıra Jagna'nın bu evliliği istememesinin bir başka sebebi daha var. Kendisiyle evlenmek isteyen Maciej'in oğlu Antek'e olan aşkı. 'Boş ver o zaman babayı, çocuğuyla evlen gitsin' gibi tavsiyeleri de kenara koyun, bu da mümkün değil. Çünkü Antek zaten evli bir adamdır. Tüm bunlara rağmen Jagna kendisine uzatılan vodkayı yudumlar (evlenme teklifi kızlara vodka ikramıyla yapılır, içerse kabul etmiş demektir) ve annesinin zoruyla köyün ağası Maciej ile evlenmeyi kabul eder. Çünkü annesinin sözünden çıkamamakta. Ve tabi annesinin ona ettiği şu sözün de etkisiyle "aşk gelir gider, ama toprak kalır"

The Peasanst filminde birçok karakterizasyon ve yan hikaye var. 1000 sayfalık kaynak romanda bu yan hikayelere daha geniş değinilmiş olması gerekiyor. Ama filmde daha çok hikaye genç güzelimiz Jagna, onun yaşlı kocası Maciej ve Jagna'nın aşkı, Maciej'in nefreti olan Antek üzerinden ilerliyor. Maciej ile evlenmesi Jagna'nın Antek ile olan ilişkisine engel olamayınca hikaye dağılan bir aileyi de içermeye başlıyor. Ucundan kıyısından köydeki her ailede bir Jagna etkisi mevcut hale geliyor. Erkeklerin arzusu, Jagna'ya sahip olamadıkları her geçen günün ardından kadınlarından başından beri sahip oldukları nefrete eşlik ediyor ve tüm köyün tek nir nefret objesi oluyor: Jagna.

Filmin olmamışlığı üzerine;

Film, geleneksel animasyon tekniklerinden farklı olarak, oyuncuların canlı performanslarının yağlı boya tablolarına dönüştürülmesiyle oluşturulmuş. Yüzlerce resim sanatçısının elinden çıkmış on binlerce yağlı resim tablosundan oluşan bu filmin bu teknik kısmına hiçbir laf edilemez. 4 mevsim üzerinden 4 bölüme ayrılmış filmin her bir karesi eşsiz bir tablo gibi. Görsel güzelliğe eşlik eden güzel şarkıların varlığını da kenara not edeyim. Ancak bir üst paragrafta değindiğimiz yan hikayeler, anlatı için hayati öneme sahip. Yan hikayelerin eksikliği seyirciye derinlikli bir bağlantı kurma konusunda zorluklar yaşatıyor. Film, son kısmında ağırlaşan bir döneme giriyor ve baştaki heyecanını sonlara doğru kaybediyor. izleyiciden çok yönetmen 'artık bitsin gitsin' istemiş gibi hızlıca dürülmüş. Yaşadıklarının ardından ve kendisine itham edilenlerden sonra feminist bir direniş sergileyen Jagna, filmin sonunda kendisini misogynistic bir eylemde bulunca seyirci hayal kırıklığı yaşıyor. Oysa beklenen ve temenni edilen Dogville filminin finalindeki gibi bir sondu. "Neden bir kadın özgürlüğünü bulmak için bu kadar uğraşmalı?" sorusu cevapsız kalıyor, izleyiciye o temenni edilen sonu vermedikleri için.



Sonuç olarak; The Peasants görsel olarak çok güzel, ancak drama anlatımı olarak eksik ve sonlarına doğru kısmi bir hüsran. Hikaye anlatımı ve karakter gelişimi konusundaki eksiklikleri bir kenara koyarak en azından seyirciye hak ettiği ve arzuladığı o intikamı tattırmalıydılar.  

Değerli kaynakları için dış gezegenlerden gelenlerce doğası talan edilen bir gezegen düşünün. Sonra yine dış gezegenden gelen bir yabancı bazı entegrasyon sorunlarını aştıktan sonra yerlilerden biri olsun ve hatta yerli bir kıza da aşık olsun. Dilini, dinini ve yaşam tarzını öğrenip benimsesin. O gezegenin en büyük hayvanına hükmetsin ve kehanete göre de o gezenin kurtarıcısı ilan edilsin. Ve sonra bu yerli halkı örgütleyerek kendilerini sömürenlere karşı açtığı savaşta liderlik etsin.

Şu ana kadar anlattıklarım kimi için Dune, kimi için James Cameron'ın Avatar filmiydi. Dune kitabını okumamış, filmini izlememiş oluşunuz, Dune'den bihaber oluşunuz anlamına gelmiyor. Şimdiye kadar Dune esinlemeleri izledik. artık gerçeğine sıra geldi.



Dune filmini izleyen bir arkadaşıma filmi nasıl bulduğunu sorduğumda "Güzeldi. Ama senaryoda çok klişe var. Daha kuvvetli bir hikaye bekliyordum" demişti. 'Bu filmi klişe yapan da onun büyüklüğü. Klişe bulmana sebep olan tüm filmler bu hikayeden uyarlama ya da esinlenme' diye cevap verdim. Bu diyalog üzerine daha önce hazırladığım metin taslağını silerek bu benzerlikten giriş yapmayı uygun buldum. 

Dune kitabından esinlenilmiş büyük yapımların başında çoğu kez Star Wars gösterilir. Her ikisinin de epik uzay hikayesi oluşu, farklı gezegenler arası geçen karmaşık politik entrikalar ve destansı savaşlar oluşu sebebiyle. Yönetimsel açıdan da benzerlikler var. Her ikisinde de tepede galaktik imparatorluk ve gezegenleri yöneten hanedanlar mevcut. Her ikisinde de mistik bir oluşum var, bu Dune filminde Bene Gesserit iken, Star Wars serisinde Güç ve Jedi Şövalyeleri. 


Ama Dune kitabının en büyük esinlenmesi Avatar filmidir. Her ikisinde de hikaye, olayın geçtiği gezegene (Arrakis/Pandora) gelen yabancı bir karakterin (Jake Sully/Paul Atreides) perspektifinden anlatılıyor. Ve bu gezegenler maddi değeri yüksek madenle (Baharat/Unobtanium) doludur. Gezegenini korumak isteyen yerlilere (Fremen/Na'vi) dış dünya gezegenleri savaş açar. 

Yine her ikisinde yerliler barbar gibi görülse de aslında doğa ile uyumlu, spiritüel olarak sağlam inançları olan kişilerdir. Ve yaşadıkları gezegenin coğrafi şartlarına kendilerini herkesten daha çok adapte etmişlerdir. Baş karakterlerin entegrasyon süreci de benzerdir. Önce biraz dışlanırlar, daha sonra içeri kabul edilir ve içlerinden bir kıza (Chani/Neytiri) aşık olarak dilsel, inançsal ve bedensel adaptasyon süreci hızlanır. Ve o gezegenin en büyük hayvanına (Ikran/Worm) binerek inanışa göre o kavmin kurtarıcısı (Muaddip/Toruk Makto) olurlar. Ve hikaye böyle böyle devam ediyor. )Her iki filmin yönetmenin kendi aralarında yaptığı video sohbet linkini de buraya bırakayım bu arada.) 

Star Wars, Avatar, Matrix ve daha nicelerine ilham olmuş veya fikri alınmış bir kitaptan uyarlanan bir yapıma bu sebeple klişe denemez. Birçoğu yok iken, kendisi var olan bir hikaye söz konusu. Bu meseleye bir netlik kazandırdıysak şimdi asıl mevzumuz olan Dune Part Two filmine geri dönebiliriz.


Dune Part Two filmi, ilk filmindeki girizgahın ardından yönetmen Villeneueve'nin kendisini artık daha rahat hissedebileceği bir bölüm beklentisiyle vizyona girdi. İlk filmde evrenin ve karakterlerin tanıtımından sonra ikinci filminde daha çok aksiyon ve hikaye akış beklentisi oluşmuştu yönetmenin ifadelerinden sonra. Ancak 5.günün şafağında beklenen Gandalf gibi bizi tutup savaşa çeken benzeri bir sahne belirmemişti. Lakin bu beklenti boşuna, çünkü Dune severliği aksiyondan ve hikayeden bağımsız oluşuyor. Atmosfer ve yaratılan dünyanın sempatizanlığı bu filmlere hayran olmaya yetiyor. Aynı hazzı Star Wars serisinden de alırsınız, The Mandalorian serisinden de. 

Filmin bütününü hoş bir kalp çarpıntısıyla izlediysem de hikayedeki sıçramalar biraz gözüme battı. Paul'un çöl insanı olabilmesi için çölde geceler geçirmesi gerekirken, bir gidişini gördük, bir de gelmiş halini. Zamansal sıçramaları yaparken yönetmenin rahat oluşu, seyircinin Dune'un hikayesini zaten biliyor oluşu inancından geliyor. Kültleşmiş bir roman, önceden filme çekilmiş bir hikaye hali hazırda mevcuttu. Kendi çektiği serinin ilk filminin ardından yıllar da geçtiği için ikincisine gelecek seyircinin bu süre zarfında zaaaaten hikayeyi araştırıp öğrenmiş olacağını varsaymanın rahatlığı vardı yönetmende. Bu tarz aceleye getirmelere rağmen mükemmel bir iş çıkarmış diyebiliriz yine de.

Timothe Chalamet'e şu ana kadar çok ısınamamış biri olmakla beraber bu film ile aramız biraz düzeldi diyebilirim. Yönetmen Chalamet için "O benim tek tercihimdi. Bunda Timothy'de bulunan feminen görüntünün de etkili olduğunu söyleyebilirim. Çünkü filmde canlandırdığı Paul karakteri tüm gücünü anne tarafının kadınsı yönünden alan bir karakter ve Timothy bunu gerek yaşıyla gerekse maskülen/feminen duruşuyla sağlıyor" demişti. Chalamet, Paul karakterini canlandırırken güçlü bir performans sergiliyor. Ergen bir çocuktan, lider bir komutana, bir kurtarıcıya, bir peygambere dönüşünü, karakterin içsel çatışmalarını ve duygusal yolcuğunu etkileyici bir şekilde yansıtıyor. Chani rolündeki Zendaya ise benim için hala overrated olsa da Lady Jessica rolündeki Rebecca Ferguson yine kendisine hayran bıraktırıyor. Oğlu Paul'ün karakter gelişimi sürecinini arka kapıdan hazır hala getiren kişi yine anne Jessica oluyor. Her ikisinin de zamanda yolculuk yapmaya başlayan zihinleri yeni bilgilerle şaşırması ve bizi de şaşırması bende biraz Game of Thrones tadı da bıraktı.


Film, efektleri ve ses tasarımı ile izleyiciyi kendisine çekmeyi başarıyor. Atmosferi derinleştiren ve gerilimi arttıran ses efektleri izleyiciler üzerinde etki bırakıyor. Ve buna Hans Zimmer imzalı müzikler de eklenince film bu serisiyle kendi müzik jargonunu oluşturacak diyebiliriz. Artık bir yerlerde duyduğumuzda "işte bu Dune müziği" diyebileceğimiz müzikler sunuyor. 

1984 yılı David Lynch yapımı Dune filminden farkı?


Böylesine önemli bir yapıtın sinemalaştırılması elbette bugüne bırakılmadı. Daha önce biri tamamlanan, biri tamamlanmayan iki film projesi oldu. Tamamlanan yapım 1984 yılında usta yönetmen David Lynch tarafından çekildi. Ancak sinemada pek tutulmadı. Bunun bazı sebepleri vardı. Her ne kadar yazar Frank Herbert kendisiyle senaryo öncesi buluşmuş ve notlarını aktarmış olduğunu söylese de yönetmen David Lynch in böylesine karmaşık bir hikayeden sağ çıktığı söylenemez. Kurgusal ve yapımsal zorlukların yanında yönetmen kendi tarzını yansıtacak dokunuşlar da ekleyince Dune kitlesi filmi sahiplenmedi. Ve piyasada yeniden talep doğdu. Bu kez de film projesi Şili'li yönetmen Alejandro Jodorowsky'e verildi. Jodorowsky kitabı okuyup zihnindeki filmin sunumunu yaptığında ise yapımcılar oluşacak maliyetin altından kalkamayacağını anlayıp projeyi tekrar rafa kaldırdılar. Taa ki Denis Villeneuve' ye kadar. 

Daha önce Arrival ve Blade Runner 2049 gibi bilimkurgu filmlerini başarıyla çekmiş biri olarak herkesin Villeneuve'ye güveni tam ve o da bu güveni şu ana kadar kesinlikle boşa çıkarmış değil. 1984'e nazaran teknolojik gelişmelerin ilerleyişi ve bence en önemlisi hikayeyi tek bir film çatısı altında işleme zorunluluğunun olmayışı bu seferki Dune yapımını daha iyi ve başarılı kılıyor.

Sonuç olarak, bu genreyi sevenler için çok özel ve başarılı bir yapım. Sevenlerin kaçırmayacağı ve neden sevdiğini belki de ifade edemeyeceği bir deneyim iken, türü sevmeyenler için de en azından daha önceden izledikleri ve bundan sonra izleyecekleri birçok filmin esinlendiği bu kültüre aşina olmaları açısından izlenmesi gereken bir yapım olduğunu söyleyebilirim.