Bir düşünün, restoranda oturmuş yemeğinizi yiyorsunuz ve içeriye, üzerinde plastik poşetten hallice bir yağmurluk olan, garip kabloları bedenine dolamış bir adam giriyor. Önce dilenci sanıyor ve masanıza gelip sizi rahatsız etmemesini diliyorsunuz. Sonra elinde tuttuğu bir düğme ile bu kez bir intihar bombacısı, bir soyguncu olduğunu düşünüyor ve ölmemeyi istiyorsunuz. Ama o araya giriyor ve şöyle diyor: "Bu bir soygun değil ve ben gelecekten geldim!"

Good Luck, Have Fun, Don't Die filminin açılış sahnesi böyleydi. Sam Rockwell'in canlandırığı isimsiz bu karakter gelecekten geldiğini iddia ediyor ve hatta bu gelişinin ilk olmadığını, bu anın daha önce defalarca yaşandığını ve her birinin sonu kötü bittiğini de ekliyor. İlgi çekici bir başlangıç ve Sam Rockwell neşesi ile filme başlamak iyi hissettiriyor. Ama devamında bazı 'ama'larım da var.

Film yüzeyde bir yapay zeka isyanı hiakyesi gibi görünse de aslında felaketi yapay zekanın da öncesine dayandırıyor. "Her şey sabah telefon görüşmesiyle başladı. Başlangıçta insanlar uyanır, yatakta e-postalarını kontrol eder, Facebook'a bakar, kaydırır, Twitter, X, Y, Z, neyse işte. Sadece birkaç dakika. Önemli bir şey değil. Ama sabah telefon görüşmeleri giderek uzadı. Sonunda insanlar tamamen yataktan kalkmayı bıraktılar. Toplum çöktü. İnsanlar beslenme tüplerine bağlanmak zorunda kaldılar. Tıbbi malzeme sektöründe büyük bir patlama yaşandı. Ama diğer her şey berbattı. Kimse dünyanın sonunun geldiğini fark etmedi bile. " tiradıyla meseleyi bize özetliyor filmin başında. Tüm bu sosyal mesajı filmin başında verdiği için filmin devamına bir fikir bırakmıyor. Terminator'de olduğu gibi, fikri tüm filme yaymadan başında veriyor ama sonrasında aksiyon şöleni sunuyordu. Bu sebeple bu filmden de beklenen buna evrilmesi oluyor.

"Bunu daha önce denedim. Resetleyip tekrar deniyorum." repliğini kullanıyor bu gizemli ve homeless görünümlü karakter. Bu replikler, hayatın bir video oyunu gibi deneyimlenmesine dair bir metafor içeriyor. Sonsuz deneme hakkı, sorumluluk duygusunu ortadan kaldırıyor. Eğer her şey tekrar edilebiliyorsa, hiçbir şey gerçekten önemli olamaz. 

Film, karakterlerin geçmişine yaptığı flashback'lerle alt katmanlı mini hikayeler sunuyor. Ekrandan kopamayan öğrencilerle bağ kuramayan bir öğretmenin, ölen çocuğunun teknolojik kopyasıyla yeniden bağ kurmaya çalışan bir annenin, dijital dünyaya alerjisi olduğu için bunun bedelini yalnızlıkla ödeyen bir genç kızın hikayeleri. Bu karakterler, teknolojinin farklı yüzlerini temsil ediyor: bağımlılık, simülasyon, kaçış, gerçeklikten kopuş... Bu noktada şu soruyu soruyor bize: teknoloji bize çözüm mü sunuyor, yoksa sorunun ta kendisi mi?


Yönetmen Gore Verbinski, anlatım dilini hızlı, parçalı ve zaman zaman kaotik anlarla oluşturuyor. Bu yaklaşımın iyi yanı, film asla sıkıcı olmuyor. Sürekli hareket halinde. Ancak bu aynı zamanda bir zayıflığa da dönüşüyor. Alt hikayeler ana hikayeyi besleyen olmuyor, aksine onu bölen, temposunu düşüren kesitler gibi duruyor. 130 dk bu gibi komedi filmleri için oldukça uzun bir süre. sürenin uzunluğu, ara hikayelerle tonun değişmesi, ayrıca bazı mesajların fazla açık ve didaktik olması filmin tadını düşüren şeyler. Tüm bunların yanında filmin en büyük artısı Sam Rockwell'in performası ve seyirciye verdiği enerji. 

Filmin zaten tematik olarak benzerleri hali hazırda ve yakın zamanda var iken daha farklı bir metot denenmek istenmiş olmasını anlayış karşılamakla beraber, bu denemenin çok da başarılı geçmediğini düşünüyorum. En net şekilde yapay zekaya olan isyanı kısmı ile The Michells vs The Machines animasyonuna tematik olarak çok buna benzeyen bir yapım. Orada da meselenin teknolojinin kendisi olmadığını, insan olduğunu söylüyordu. Yine buna benzer film olan Don't Look Up filmini de ekleyebiliriz. Orada yaklaşan felaket bir gök taşı iken ve insanların yaklaşmakta olan bu felakete olan duyarsızlığını anlatırken, bu filmde bu felaket insan kaynaklı ekran süreleri oluyor. Kaosu ve anlatımdaki komik unsurları ile de benzettiğim bir diğer film de Everything Everywhere All at Once


Kapatacak olursam, Good Luck, Have Fun, Don't Die filmi çok beklentiye girmeden vakit geçirtebilecek bir film. Çok iyi başlayan, iyi devam eden ama biraz düşük biten bir film. Fikrini başta açıkça veren, sonrasındaki aksiyon vadini karşılamayan, flashbelleklerle tempoyu düşüren ama yine de Sam Rockwell'in iyi oyunculuğuyla izleyiciyi ekranda tutmaya çalışan bir film deyip noktalayayım. 

Geçen seneki Anora faciasından sonra bu seneki Oscar ödülleri 'liyakat' içerisinde geçti denebilir. Tüm adaylıklarda beklenenler dışında bir sürprizin çıkmadığı, hafif "keşke"lerin olduğu bu gecede One Battle After Another filmi, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil toplamda 6 Oscar alarak gecenin en büyük kazananı oldu. Onu 4 Oscar ile Sinners, 3 Oscar ile Frankenstein takip etti. Marty Supreme ise geceden eli boş döndü.



En İyi Film ve Yönetmen ödülünün en büyük favorisi One Battle After Another idi ve her ikisini de alarak bekleneni gerçekleştirdi. En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Hamnet filmindeki oyunculuğuyla Jessie Buckley ise gecenin belki de en çok beklenen ödülüydü. Büyük kategorilerden yine en tartışmalı sezonu En İyi Erkek Oyuncu kategorisi yaşadı. Kime verseler diğerlerine pek de haksızlık edilmeyecek bir kategori gibi duruyordu ise de yine en büyük favorilerinden biri Marty Supreme filmindeki rolüyle Timothee Chalamet'ti. Ancak törenden birkaç gün önce 'opera ve baleyi gereksiz bulduğunu' söylediği bir röportaj verince ve bunu da filmin tanıtım etkinliklerinden birinde yapınca gözden düştü. Akademi opera ve bale sanatçılarını karşısına almak istemedikleri gibi, törende Timothee Chalamet üzerinden bol bol alay da yapıldı.  

En İyi Yardımcı Erkek oyuncu kategorisinde, One Battle After Another filmindeki  muhteşem oyunculuğuyla Sean Penn ödülü aldı ama ödülü almak için törene gitmedi. Milyonların, izlemek için bile uykusuz kaldığı bu geceye, ödül almak için bile gidilmemesi garip geliyor evet. En İyi Yardımcı Kadın oyuncu Oscarını ise, adaylar arasında en az ekran süresine sahip isim olan Amy Madigan, Weapons filmindeki rolüyle aldı. Karşı çıkmayacağım bir ödül olsa da, ustaya saygıdan dolayı bu Oscarın verildiğini düşündüğümü de not düşmek istiyorum.

Her törende en çok merak ettiğim kategori olan En İyi Yabancı Film kategorisinde de sürpriz yaşanmadı ve Sentimental Value filmine gitti. Zaten En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil birçok dalda adaylığı da bulunan bu filme En İyi Yabancı Film ödülünü vermemek saçmalık olurdu. Ama gönül yine de Sırat'tan yanaydı.

Bu senenin en beğendiğim filmlerinden olan Frankenstein, En İyi Kostüm Tasarım, En İyi Makyaj, En İyi Yapım Tasarımı olmak üzere 3 Oscarı cebine koyarak geceden ayrıldı. Kendisini geleceğe kalacak olan filmlerden olarak görüyorum, hak ettiği değer bundan fazlası olmalıydı diye de düşünüyorum. 

Bir diğer itiraz konum ise En İyi Ses ödülünün F1 The Movie'ye verilmesi. Bu yarışı izleyenlerin bile kulaklık takarak katlanmak istemedikleri araba sesine yapım süresince maruz kaldığı için verilmiş olabilir belki de. Ancak yine bu senenin en beğendiğim filmlerinden olan Sırat en azından bu kategoride Oscar alarak geceyi Oscar ile tamamlamalıydı.

Senaryo ödüllerinden En İyi Uyarlama Senaryoyu One Battle After Another alırken En iyi Özgün Senaryo ödülünü ise Sinners aldı. Sinners filminin en hak edilmiş diğer iki ödülü En İyi Sinematografi ve En İyi Orijinal Müzik diyebiliriz. Daha önce Black Panther ve Oppenheimer filmleriyle Oscar kazanan Ludwig Göransson, aynı zamanda en beğendiğim dizi müziklerinden biri olan The Mandalorian'ın müziğinin de bestekarı. Aldığı Oscarlar ana sütü gibi helal. Seneye yine bu kategoride kendisini, Christoper Nolan'ın yönettiği ve ülkemizde de çekimleri yapılan The Odyssey filmi ile  göreceğiz.

En İyi Animasyon ve En iyi Özgün Şarkı ödülleri Kpop Demon Hunter filmine giderken, Bu sene ilk kez verilen En İyi Casting ödülü, o kadar yıldızı parasını verip topladığı için midir bilinmez, One Battle After Another'a verildi. Tartışılacaksa bu kategorideki ödül de tartışılabilir. Bence aday bile olmayan Sırat'a bile daha çok yakışırdı.

Kazananlar:

En İyi Film: One Battle After Another
En İyi Yönetmen: Paul Thomas Anderson (One Battle After Another)
En İyi Yabancı Film: Sentimental Value
En İyi Aktör: Michael B.Jordan (Sinners)
En İyi Aktris: Jessie Buckley (Hamnet)
En İyi Yard. Aktör: Sean Penn (One Battle After Another)
En İyi Yard. Aktris: Amy Madigan (Weapons)
En İyi Özgün Senaryo: Ryan Coogler (Sinners)
En İyi Uyarlama Senaryo: Paul Thomas Anderson (One Battle After Another)
En İyi Kurgu: Andy Jurgensen (One Battle After Another)
En İyi Sinematografi: Sinners
En İyi Makyaj: Frankenstein
En İyi Kostüm Tasarım: Frankenstein
En İyi Yapım Tasarımı: Frankenstein
En İyi Ses: F1 The Movie
En İyi Özgün Müzik: Sinners
En İyi Özgün Şarkı: Golden ( Kpop Demon Hunters)
En İyi Görsel Efekt: Avatar Fire and Ash
En İyi Casting: One Battle After Another
En İyi Animasyon: Kpop Demon Hunters
En İyi Belgesel: Mr.Nobody Against Putin
En İyi Kısa Film: The Singers ve Two People Ezchanging Saliva
En İyi Kısa Animasyon: The Girl Who Cried Pearls
En İyi Kısa Belgesel: All The Empty Rooms

ÖZET:

One Battle After Another: 6 Oscar (Film,Yönetmen,Uyarlama Senaryo,Yardımcı Erkek Oyuncu, Kurgu, Casting)

Sinners: 4 Oscar (Erkek Oyuncu, Özgün Senaryo, Sinematografi, Özgün Müzik) 

Frankenstein: 3 Oscar ( Makyaj, Kostüm, Yapım Tasarım (Sanat Yönetmenliği) )

- Kpop Demon Hunters: 2 Oscar (Animasyon, Özgün Şarkı)

Hamnet: 1 Oscar (Kadın Oyuncu)

Sentimental Value: 1 Oscar (Yabancı Film)

Weapons: 1 Oscar (Yardımcı Kadın Oyuncu)

F1 The Movie: 1 Oscar (Ses)

Sirat: Oscar Kazanamadı

Marty Supreme: Oscar Kazanamadı

Görevde kaldığı sürece etliye sütlüye karışmamış, hiçbir önemli kararda cesaret edip fikir belirtmemiş bir Cumhurbaşkanı'nın, görev süresinin dolmasına 6 ay kala masasına 2 af kararı ve 1 yasa onayı teklifi konuyor. Ölüye yatıp bir sonraki Cumhurbaşkanı'na bu meseleleri devretmenin planını yaparken, zihinsel dünyasında yaşadıkları onu karar almaya itiyor. Çünkü konu tartışmalı, çünkü konu çetrefilli. Korkaklıktan cesurluğa geçiş şimdi değilse ne zaman. Konumuz: Ötanazi!



İtalyanca bir kelime olan 'grazia'nın birçok anlamı var. Bunlar; lütuf, iyilik, bağışlama, merhamet, zarafet, güzellik, erteleme, yakınlık... Bu film için tek bir anlamı seçmek, diğerlerinin filmdeki anlamını eksik bırakacaktır diyebiliriz. Filmin konusuna kısaca bakacak olursak film; görev süresinin son altı ayına giren İtalya Cumhurbaşkanı Mariano De Santis’in (Toni Servillo) hikayesini anlatıyor. 'Beton' lakabıyla anılan, hukukçu kimliğiyle tanınan ve anayasal titizliğiyle saygı gören bir lider. (Bu haliyle bize 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'i anımsatıyor.) Ancak masasında üç ağır dosya var: Ötanaziyi yasallaştıracak bir kanun, eşini öldüren bir profesör için af talebi ve kocasını uykusunda öldüren bir kadın için ikinci bir af dosyası.

Bu siyasi kararların gölgesinde ise çok daha kişisel bir krizle de baş etmeye çalışıyor. Yıllar önce kaybettiği eşinin kendisini aldatmış olabileceği düşüncesi. Üstelik şüphe duyduğu kişi, yakın dostu ve siyasi halefi Ugo Romani (Massimo Venturiello). Mariano, hayatı boyunca gerçeğin peşinden koşmuş bir yargıç olarak, en önemli gerçeği -eşinin sadakatini- asla öğrenememenin acısını yaşıyor. Bu da onu, o görkemli devlet sarayında kırılgan biri yapıyor. 


La Grazia (Türkçesiyle 'Lütuf' ya da 'Zarafet'), hem dini hem hukuki bir kavrama yaslanıyor. 'Grazia' aynı zamanda 'af' anlamına da geliyor. Film, hukukun katılığı ile merhametin esnekliği arasındaki çatışmayı tercih edilen bu isim vasıtasıyla da bize görünür kılıyor.

Cumhurbaşkanı Mariano’nun önündeki ötanazi yasası, sadece politik değil, varoluşsal bir soru aynı zamanda. 'İmzalamazsam zalimim, imzalarsam katil'. Sahip olduğu yarış atı Elvis'in sakatlanması üzerine bakıcılarının "çektiği acıya son vermeli, onu uyutmalıyız" demelerine rağmen Mariano buna karşı çıkıyor. Masasında duran ötanazi konusu, bir anda karşısında yere yatmış, acı çeken bir atın gözlerinde belirmişti. Atın gözlerindeki çaresizlik, cumhurbaşkanının zihnindeki teorik soruları ete kemiğe bürünmesine vesile oluyor. Bu sahnenin onun düşüncesini kökten değiştirdiğini söylemek zor. Yönetmen Paolo Sorrentino daha çok bir 'kesin dönüş' değil, bir derinleşme gösteriyor. Ancak atın ölümü, Mariano’nun bakışını sertleştirmekten ziyade yumuşatıyor. Meseleyi bir egemenlik sorunu olmaktan çıkarıp bir merhamet sorusuna dönüştürüyor. Dolayısıyla bu sahne, kararını dramatik biçimde tersine çeviren bir kırılma değil, zaten ağır olan vicdanını daha da ağırlaştıran, belki de onu 'hafiflik' arayışına biraz daha yaklaştıran sessiz bir eşik oluyor. Mariano'nun aklını daha çok meşgul eden ise kızının kendisine  sorduğu şu soru oluyor: "Günlerimizin sahibi kim?"

Günlerimizin sahibi kim?” sorusu filmde yalnızca felsefi bir cümle değil, doğrudan ötanazi yasasının kalbine yerleşen etik bir düğüm. Mariano’nun imzalamak üzere olduğu yasa, bireyin kendi hayatı ve ölümü üzerindeki tasarruf hakkını tanıyıp tanımama meselesidir. Yani insan, kendi günlerinin sahibi midir, yoksa o günler Tanrı’ya, devlete ya da hukuka mı aittir? Bir cumhurbaşkanı olarak Mariano, başkalarının son günleri üzerinde sembolik bir otoriteye sahiptir; tek bir imza, birinin acısını sonlandırabilir ya da uzatabilir. Bu nedenle soru kişisel olmaktan çıkıyor, siyasal bir ağırlık kazanıyor. Eğer günlerimizin sahibi bireyin kendisiyse, devletin müdahalesi ne kadar meşrudur? Ama eğer hayat kutsal ve dokunulmazsa, bir imza nasıl meşrulaştırılabilir? Yönetmen bu soruyu kesin bir cevapla değil, tereddütle bırakıyor. Çünkü film boyunca Mariano’nun yaşadığı kriz, aslında şu: Her gün kendisine okunan günün programı ile kendi günlerinin bile gerçek sahibi olamayan bir adam, başkalarının günleri hakkında karar veren biri nasıl olabilir?


Aynı şekilde af talepleri de hukukun soyut mesafesi ile gerçeğin yakınlığı arasındaki farkı ortaya koyuyor. Kişileri yakından tanıdığında hakkında verdiğin hukuki kararlarda değişimler ve ihlaller olabiliyor. Af talebinde bulunan, kocasını öldürmekten hükümlü Isa Rocca (Linda Messerklinger) ile Cumhurbaşkanı Mariano'nun kızı ve hukuki danışmanı Dorotea (Anna Ferzetti) görüşürken, af talep edilen diğer kişiyle ise bizzat kendisi görüşüyor. Çünkü karısını öldürmüş ve bunu hemen itiraf ederek cezasına razı gelmiş bu kişinin kendisi af talebinde bulunmuyor. Bunu, yaşadığı kasabadaki insanlar yapıyor. Mariano'nun merakı ise kimseyle görüşmek istemeyen, af talebinde bulunmayıp hapishanede inzivaya çekilmiş bu kişinin neden böyle yaptığı. Kendisinin erişemediği hangi bilgeliğe onun erişmiş olduğu.

Film aynı zamanda yaşlılık ve ölüm bilinci üzerine bir pencere açıyor. Mariano, görev süresinin sonunu kendi hayatının sonuna yaklaşmakla özdeşleştirken, sıfır yer çekiminde süzülen bir astronotu izlediğinde gözyaşının havada asılı kalışı, onun aradığı 'hafifliğin' metaforu oluyor. Papa’nın (Rufin Doh Zeyenouin) ona söylediği “leggerezza” (hafiflik) kelimesi, filmin anahtar kelimelerinden biri oluyor: Yasa ağırlıktır, lütuf ise hafiflik.


Yönetmen Paolo Sorrentino bu filmde alıştığımız barok gösterişini kısmış görünüyor. En İyi Yabancı Film Oscarını kazandığı filmi The Great Beauty’deki görkem bu filmde biraz daha ölçülü. Yine de görsel ihtişam tamamen kaybolmuş değil. Quirinale Sarayı’nın devasa mimarisi, Roma’nın gece ışıkları, yağmur altında savrulan kırmızı halı sahnesi... Hepsi iktidarın kırılganlığını görsel bir metafora dönüştürüyor.

Cumhurbaşkanı Mariano'yu canlandıran Toni Servillo'yu ise film boyunca neredeyse hareketsiz bir yüz, ama içinde fırtınalar kopan bir yüz ifadesiyle görüyoruz. Toni Servillo’nun ölçülü ve içe dönük performansı, karakterin yaşlılık, yalnızlık ve hafifleme arzusunu neredeyse tek bakışla aktarabiliyor. Filmin en farklı duran yönü, iktidarın zirvesindeki bir figürü yozlaşmış bir karikatür olarak değil, etik yük altında ezilen kırılgan bir insan olarak resmetmesi. Hukuk/vicdan çatışmasını ötanazi yasası ve af dosyaları üzerinden kurarken, meseleyi politik polemiğe indirgememesi önemli bir artı. 

Buna karşılık film, bazı izleyiciler için fazlasıyla mesafeli ve soğuk bulunabilir. Duygusal yoğunluk bilinçli biçimde bastırıldığı için dramatik patlama bekleyen seyirci tatmin olmayabilir. Sorrentino’nun sembolik dokunuşları (uzay, müzikaller ve beklenmedik kültürel referanslar) kimi yerlerde derinlik katmak yerine yapay bir estetik gösteriye dönüşme riski taşıyor. Yönetmenin önceki filmlerindeki görsel taşkınlığa alışkın olanlar için bu daha sade yaklaşım bir olgunluk göstergesi değil, bir geri çekilme gibi de okunabilir. Bu nedenle La Grazia, güçlü fikirler barındırsa da herkese eşit ölçüde temas etmeyen, daha çok sabırlı ve düşünsel izleyiciye hitap eden bir film olarak değerlendirilebilir.


La Grazia, yozlaşmış bir siyasetçi portresi sunmayan; aksine dürüst, ilkesel ama insani zaaflarla dolu bir lideri merkezine alan bir film olmuş. Bu yönüyle günümüz politik sinemasında neredeyse radikal bir tercih yapıyor. Mariano De Santis bir kahraman değil, ama bir canavar da değil. O sadece yaşlanan bir adam. Dizisi olsa izleyebileceğim, 2 saati aşan süresinin bu dingin tonuyla bile güzel eridiği hoş bir filmdi diyebilirim.