İzleyicisine günümüzün popüler rahatsızlıklarından olan anksiyete garantisi sunan ama bunu mizahi bir dille yapan bir film olmuş Ari Aster'in Beau is Afraid filmi. Joaquin Phoenix'in canlandırdığı Beau, büyümeyi başaramamış, yalnızca yaş almış bir çocuk gibi. Filmin merkezinde ise ne kadar büyürse büyüsün annesinin gölgesinden çıkamayan bir adamın, kendi zihninde yarattığı savaş alanında kayboluşunun hikayesi anlatılıyor. 


Filmin ilk bölümünde kaotik bir şehir alegorisi karşımıza çıkıyor. Sokak ortasında çıplak koşan insanlar, ölüm ve şiddetle iç içe geçmiş bir toplumun resmi var önümüzde. Bu bölümde yönetmen Ari Aster'in mizah ile korkuyu aynı zeminde yürütme beceresi görülüyor. Ancak bu enerjik giriş, gilmin geri kalanında pek korunamıyor diyebilirim. Anlatı parçalandıkça ritim de dağılıyor. Filmin sürekli ton değişimi izlerken biraz yoruyor da diyebilirim.
 
Beau'nun (Joaquin Phoenix) annesi Mona'nın (Patti LuPone) varlığı, film boyunca görünmez bir el gibi her şeyi şekillendiriyor. Bir sahnede Mona'nın telefondaki sakinliği, Beau'nun yüzündeki en küçük tikleri bile travmatik olarak etkiliyor. Aster, anne-oğul ilişkisinin karanlık yanını hem absürt hem de mitolojik bir çerçeveye oturtuyor, ama bu noktada film iki uç arasında salınıyor. Bazen inanılmaz keskin kara bir mizaha sahipken, bazen de kendi sembollerinin altında ezilen bir melodrama kayıyor. 

Filmin en yaratıcı anlarından biri olan stop-motion sekansı, Beau'nun içsel masalını bir terapi defteri gibi seriyor. Yönetmen Ari Aster'in dünyasının teatral, yapay ve bilinçli plastik yapısı bu bölümde açığa çıkıyor. Bu anlamda Beau is Afraid filmi görsel olarak da büyüleyici bir film. 



Gerçek zamanlı öykü ile Beau'nun çocukluk anıları birbirine açıldıkça, film esas can alıcı sorusunu yöneltiyor: Bu adam gerçekten kendi hayatının öznesi mi, yoksa yıllar içinde yaşadığı suçluluk tiyatrosunun bir figüranı mı? Çünkü özellikle genç anne Mona karakterinde hem karizma, hem tehdit, hem de kırılganlık var. Ve sona doğru yaklaşıldığında ise adeta filmin birer parçası olan yıkım, suçlama, utanç, cinsellik yeniden birleşiyor. 

Ari Aster'in sinemasını sevenler için Beau is Afraid filmi, provoke edici, nefes kesici bir meydan okuma. Ancak kusurlarını da gizlemiyor film. Süresinin uzun oluşu, duygu tonundaki tutarsızlıklar ve duygu geçişlerindeki keskinlikler bu filmin eksiklikleri. Yine de izlenesi güzel bir film.

War Pony, iki farklı hayatın kesişmeyen ama birbirini yankılayan çizgilerini takip eden, hırpalanmış bir büyüme hikayesi. Yönetmenler Gina Gammell ve Riley Keough'un Bill Reddy ile Franklin Bob'un gerçek yaşam deneyimlerinden yola çıkarak kurduğu bu hikaye, dışarıdan gelen bakışlardan ziyade içeriden gelen duyguyu ve tınıyı yakalamanın peşinde.



Filmin iki ana karakteri Bill (Jojo Bapteise) ve Matho (LaDainian Crazy Thunder), aynı döngünün farklı duraklarında duruyor gibiler. Bill, genç yaşına sığmayan sorumlulukların ve bitmek bilmeyen yükselme hayallerinin peşinde debelenirken, Matho ise çocukluk ile yetişkinlik arasındaki ince çizgide şiddet ve ihmal arasında bir yaşam sürüyor. Film, bu iki hikayeyi birbirine temas ettirmeden ilerliyor ama aralarında görünmez bir bağ kurarak. Biri geçmişin yaralarını taşırken diğeri şimdinin taze kesiklerine maruz kalıyor. 

Ancak bu paralellik, anlatının her zaman uyumlu aktığı anlamına da gelmiyor. Bağdan kopma durumunda yer yer iki farklı film izliyormuş hissi yaratabiliyor. Bu da kopukluğa neden oluyor. Bill ve Matho'nun hikayelerinin sonunda bir araya gelmesi ise duygusal olarak işleniyor olsa da, bu buluşmanın yapısal olarak gerçekleşeceği öngörülüyor. Bu da filmin sürpriz gücünü azaltan bir unsur.

Yine de War Pony, topluluğun ritüelleri, yas törenleri ve gündelik dayanışma anlarında içten parlaklık yakalıyor. Buffalo'nun neredeyse büyülü bir şekilde sahneye girdiği final sekansı, filmin yorgun gerçekçiliği ile mistik bir ruhu aynı karede buluşturuyor. Öte yandan filmin en tartışmalı denecek yönü, travmanın neredeyse tek estetik malzemeye dönüşmesi olabilir. 


Tüm bunlara rağmen War Pony, oyuncu performansları, doğal mekan kullanımı ve yalın görsel diliyle etkileyici bir atmosfer kuruyor. Kamera karakterlerin dünyasına yaklaşırken asla yargılamıyor, öğretmiyor, ahkam kesmiyor, yalnızca tanıklık ediyor. Bu bakımdan film, günümüz Amerikan bağımsız sinemasında ayrı bir yer edinmeli ve bu sebeple belki de daha çok kıymet verilmeli. Kopyala yapıştır olan stüdyo filmlerinin aksine, en azından özgün bir film.

İlk filminden bu yana kurduğu mitolojiyi bozmayan ve hatta bu film ile en olgun haline ulaşıldığı John Wick serisinin 4.filmi, 3 saate yakın süresine rağmen sıkmayan bir aksiyona sahip. Chad Stahelski, önceki bölümlerde dallanıp budaklanan hikayeyi, bu bölümde daha sade bir omurgaya oturtmuş. 

John Wick serisinin alamet-i farikası olan kareografik şiddet, bu filmde neredeyse soyut bir sanat eserine dönüşmüş durumda. Osaka Continental'de başlayan kan akışı, Paris sokaklarına, Arc de Triomphe trafiğine ve sonunda Sacre-Coeur merdivenlerine kadar uzanıyor. Kameranın aktifliğiyle biz de buna en yakından tanıklık ediyoruz. Özellikle apartman sekansındaki üstten tek plan hissi veren çekim, bina için aksiyonu zerresine kadar nasıl seyirciye aksettirilir, onun dersini veriyor.  Breaking Bad'in benzer bir sahnesini yad ediyor gibi izledik.

Keanu Reeves'in performansı ise minimalizmin gücüne yaslanıyor. Az Konuşuyor, yorgunluğu yüzünden okunuyor. Ama bu sessizlik Wick'in yıllardır taşıdığı ağırlığı daha da hissedilir kılıyor. Serinin ilk filmdeki intikam motivasyonun getirdiği hareketlilik, kendini bir nevi yorgunluk ve bıkkınlığa bırakmış gibi. Bunun yanında serinin yeni yüzleri heyecanlarını filme aktarmaktan geri durmuyor. Özellikle Caine (Donnie Yen) serinin yan karakterleri arasında şimdiden ikonik bir yer edinmiş diyebilirim.

Elbette film, kendine has gösterişinden ödün vermiyor. Kimi sahneler gereğinden uzun, kimi diyaloglar olduğundan fazla mitolojik ciddiyet taşıyor. Fakat John Wick filmlerinin doğasında bu aşırılık var. Şiddetin kendisi kadar onun teatral sunumu da bu evrenin bir parçası, bir seremonisi. Kan dökülmesi ya da insanların hunharca öldürülmesi bu anlatıda hiç absürt kaçmayan şeyler. Aksine "kan dökülmesi, asıl mesele".


Serinin en haz veren filmi kuşkusuz birinci film. John Wick'in yeniden doğuşuna şahit olmak, onun yüceliğinin başkaları tarafından zikredilmesine tanık olmak, izlerken bizleri de gaza getiren unsurlardı. Ancak serinin 4.filmi olan bu film, bence 1'den sonraki en güzeli ve en doyurucusu idi. Bunu uzun olan süresine rağmen söyleyebilirim. Serinin devamı gelir mi bilinmez, Keanu Reeves'in bunu istediğini okumuştum ama bu tempoya daha fazla katlanabilir mi emin değilim. Oynadığı John Wick karakteri gibi, kendisinin de yorgun olduğunu düşünenlerdenim zira. 


Japon yönetmen Akira Kurusawa'nın 1952 tarihli klasiği Ikiru'nun (a.k.a. To Live) uyarlaması olan ve Oliver Hermanus'un yönettiği Living filmi, hikayeyi Londra'ya taşıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası Londra'sında geçen bu drama, ölümcül bir sağlık tanısı alan ve bunun üzerine hayatını gözden geçirmeye başlayan yaşlı bir memurun hikayesini, Bill Nighy'nin olağanüstü performansıyla anlatıyor. 


İlk kez Shaun of the Dead filmiyle kendisiyle tanıştığım ve hayranı olduğum Bill Nighy'nin canlandırdığı baş karakterimiz Williams, hayatı boyunca aynı şeyleri yapan, aynı hayatı yaşayan, melon şapkalı bir memur. Alışkanlıklar yumağı o kadar tekdüzeleşmiş ki, departmanındaki tek kadın çalışan Margaret (Aimee Lou Wood) ona "Bay Zombi" lakabını takmış. 

Williams'ın, doktorunun kendisine sadece birkaç aylık ömrü kaldığını söylemesi üzerine verdiği cevap, katı ingiliz tavrının istem dışı bir parodisi adeta. Ancak o an, hayatının hali hazırda ne kadar 'ölü' olduğunu fark ettiği an oluyor. Hayatını gözden geçirmeye başlıyor ve ölmeden önce olabileceği en iyi kişi olmaya karar veriyor. Ve bu uğurda mahallenin anneleri tarafından departmanına iletilen mütevazı bir çocuk parkı talebinin, bürokratik ataletle bekletilmesini sonlandırmak için girişimlerde bulunuyor. 

Williams, biraz fazla bastırılmış ve çoğunlukla dile getirilmeyen bir hüznü barındıran bir karakter olsa da, Bill Nighy'nin performansı onu sürekli ilgi çekici kılıyor. Filmin sakinliğinin tüm yükünü sırtında taşıyor. 


Living filmi, uyarlandığı film olan Ikiru'dan farklar içeriyor. İntikamcı yerel gangsterler bu filmde çıkarılmış. Bunun yanında gizemli seslendirme de çıkmış. Ancak yapısal olan ana etkenler filmde bulunuyor ve nihai anlam ve duygu örtüşüyor denebilir. 

Bu filmin yapılacağını ilk duyduğumda "izlememe gerek yok, orijinalini (A Man Called Ove) izledim" demiştim. Neticede geçmişte ABD için yeniden uyarlanan Funny Games ve Oldboy faciaları vardı. Ancak Tom Hanks hatırına şans vermeye değer buldum ki "iyi ki de izlemişim" dedirtti. O filmi de bilmeyenler için kısaca şunu söyleyeyim: A Man Called Otto; huysuz, aksi ve kuralcı bir dul olan Otto Anderson'ın hikayesini konu alıyor.

Tom Hanks'in canlandırdığı, filmin baş karakteri olan Otto Anderson, park etme, çöp atma gibi en basit mahalle kurallarının bile titizlikle uygulanmasını takıntı haline getirmiş ve en küçük aksaklığa kolayca sinirlenen bir karakter. Bu gibi kimseler komşularınca ya hiç sevilmez ya da kuralları ve sınırları belli birisi olduğundan saygı duyulur. Otto için izleyicide henüz oluşmuş bir izlenim ve duygu yokken tanımaya başlıyoruz onu. Bu sebeple filmin sonunda edineceğimiz tavır için henüz vaktimiz var.

Ancak Otto sevimsizliğinin devam etmeyeceğinin en belirgin nişanesi, onu canlandıran Tom Hanks'in kendisi. Çünkü Hanks, kendisinden irite duyacağımız bir rolde hiç bulunmadı. Şaşkın oldu, aptal oldu, yalnız oldu ama hiç öteki olmadı. Mafya üyesi olduğu filmde (Road to Perdition) bile seyircinin seveceği tarafta durdu. Bu sebeple Otto'nun uzun süre meymenetsiz suratlı ve mutsuz kalabileceğine olan inancımız Tom Hanks'in varlığı ile zayıflıyor. Çünkü söz konusu Tom Hanks olunca seyircinin beklentisi 'o sevilen adam kesin ortaya çıkacak' beklentisinin karşılanacağına çok emin. 

Filmin hikayesine bakacak olursak, eşini kaybetmiş olan Otto, hayatına son vermek istiyor. Ancak intihar girişimleri sürekli olarak yeni komşusu Marisol (Mariana Trevino) ve ailesi tarafından kesintiye uğruyor. Fakat film, bu intihar girişimlerini bazen beceriksizce komik, bazen de sadece tuhaf bir tonda işleyerek tonsal sapmalar yaşıyor. Derin düşüncelere dalacak sosyolojik bir ciddiyete de bürüneceğimiz yerde, o temadan çabucak bizi çıkarıyor. Amaç belki de bu, o tona çok bulaşmamak ve derhal çıkmak. 

Otto'yu da o moddan çıkaran bu yeni komşuları oluyor. Özellikle Marisol'un sabrı sayesinde Otto yavaş yavaş kabuğundan çıkmaya başlıyor, bir gence yardım ediyor ve Marisol ile kontrollü bir dostluk kuruyor. Film, özellikle kurallara sıkı sıkıya bağlı olan Otto'nun kurallarının esnetilebilmesini, Marisol'ün sevgi, hoşgörü ve şefkatli yaklaşımı ile mümkün olduğu vurgusunu da yapıyor. 

A Man Called Otto (USA) veya A Man Called Ove (İsveç) hangisi izlerseniz izleyin, bana göre hiçbir şey kaybetmezsiniz diğerini izlememiş olmakla. Duygu ve mesaj açısından ikisi de amacına uygun ve başarılı. Tek vermeniz gereken karar, orijinal dilinde izliyorsanız, İngilizce mi izlemeliyim yoksa İsveççe mi, hepsi bu bence. 

Darren Aronofsky'nin The Whale filmi, izleyenin kendi içinde çelişen tepkileriyle yüzleşmesine neden olan, biraz zorlayıcı bir film. Bazıları için iğrenç bir film olabilir ama performansın güzelliği göz ardı edilemez. Mumya filmlerinden sevdiğimiz Brendan Fraser, hafızlara yeni şekliyle işleyecek bir oyunculuk sergiliyor. 


Filmin genel yapısı, Aronofsky'nin diğer eserleriyle paralellik gösteriyor: yönetmen, genellikle oyuncularını ve izleyicilerini zorlu deneyimlerden geçiriyor. Ancak Requiem for a Dream veya Black Swan filmlerindeki sanatsal ihtişam yerine, The Whale'in ana amacı; Charlie'nin (Brendan Fraser) 250 kg ağırlığında görünmesini sağlayan makyaj içinde kılıflanmış bedeninin önünde kamerayı tutmak ve izleyiciden bu hantallığa ortak olmasını istemek diyebiliriz. Bu yüzden film için arattığınız tüm görsellerde de Brendan Fraser'in yukarıdakine benzer fotoğraflarından öteye gidemiyoruz. 

Yönetmen Aronofsky bu filmde, karakterin dürtülerini ve düşkünlüklerini anlatmaktan çok, onlara işaret edip bakmakla ve seyirciye göstermekle ilgileniyor. Bu sebeple filmin tonunda kaymalar da yaşanıyor. Charlie'nin mastürbasyon sahnesi bizleri biraz komik unsurların beklediğini düşündürtse de sonra sulu gözlü bir melodrama geçiş gerçekleşiyor. Ancak tüm bu uç tonların ortasında, Brendan Fraser role, senaryonun izin verdiğinden daha fazla sıcaklık ve insanlık katıyor. Sadece gözleriyle bile Charlie'nin tatlı ama işkence gören ruhuna bir geçit sunuyor ve bunun ile o şişmanlığın getirdiği sefaleti(!) izlemeyi daha katlanabilir kılıyor. Bunun yanında Charlie'nin hemşiresi Liz rolündeki Hong Chau ve Charlie'nin yabancılaştığı kızı Ellie rolündeki Sadie Sink de filme biraz kıvılcım katıyor diyebiliriz. Liz, filmde vicdanın sesi, sağduyulu izleyicinin temsilcisi konumunda iken, liseyi bitirmeyi bile beceremeyen ergen dik başlı kızı Ellie ise dobra tavırlarıyla ofansif düşüncenin sözcüsü oluyor. Liz karakterini sevenler ve ona empati kuranlar için Ellie karakteri şeytanın ta kendisidir. Charlie'nin merhametli ve dokunaklı bakışlarının bile eritemediği katı bir kalbe sahip biri olarak. Ancak yine de Charlie'nin vazgeçilmezidir, çünkü 8 yaşında terk ettiği kızıdır.

Hikayesine baktığımızda, Charlie (Brendan Fraser) aşık olduğu adam için karısını ve 8 yaşındaki çocuğunu bırakıp giden, erkek arkadaşının trajik ölümünden sonra depresyona girmiş ve kendisini yemeye vermiş birisi. Onu artık hayata tutan tek şeyin kızı olduğunu biliyor ve 9 yıl aradan sonra onunla yeniden yakınlık kurmak istiyor. Ancak ne kızı buna yanaşıyor, ne de fiziğinden dolayı Charlie bunu yapabiliyor. Kendisinin dışarıdan bakanlarca iğrenç görüldüğünü düşünüyor ve hatta bundan emin ve bunu bir fact olarak biliyor. O sebeple online olarak verdiği derste kamerasını hiç açmıyor. Kendisine olan saygının yitirileceğinden emin. O yüzden her gün kapısına pizza bırakan kuryeye görünmek istemiyor. O yüzden bu gerçeğin itirafını herkesten duymak istiyor, kızından, Liz'den, kapısına gelip duran Hristiyan misyoneri çocuktan...

Film, kilolu insanlar üzerinden etik tartışmaları biraz tetikliyor. Filmin, toplumun şişman insanlar hakkındaki ön yargılarını ve gerçek görüşlerini yansıtığı düşünülebilir. Ancak bu konuda tek seslilik asla mümkün olmayacaktır. Toplumca fazla kilolu insanlara mesafeli olunduğunun, kilolu insanlarca da bunun bilindiğini de göstermek istiyor bize film. Karşısındakilerinin bakışları kendilerine çevrildiğinde yüz ifadelerinde oluşan değişimin farkındalar.

Neticede The Whale, ton olarak acıma/acımasızlık ve melodram arasında gidip gelen ve Brendan Fraser'in performansıyla iyice yüceleşen bir film. Film bittiğinde ağızda buruk bir tat bırakıyor ve Charlie'nin bakışlarındaki acıyı mıh gibi zihne çakıyor. 

Mısır asıllı İsveçli yönetmen Tarık Saleh'in Sünni İslam'ın ve Kahire'nin prestijli okullarından olan El-Ezher Üniversitesi'nin perde arkasına odaklanan Boy From Haeven (a.k.a. Cairo Conspiracy) filmi, din ve siyaset arasındaki çürümüş bağları ustalıkla ele alan, El Ezher'deki yozlaşmayı ve kurumsal güvensizliği keskin bir gözle anlatan bir yapım. Bir ilgi çekici yanı da çekimlerinin İstanbul'da da yapılmış olması. 


Film, Mısır'ın Manzala kentinde yaşayan, bir balıkçının oğlu olan Adem'in (Tawfeek Barhom) hayatının, devlet bursuyla kazandığı El Ezher Üniversitesi'ndeki değişmesini anlatıyor. Büyük bir heyecanla üniversiteye gelen Adem, üniversitenin baş imamının ölümü ardından kendini kısa süre sonra siyasi bir savaşın ortasında buluyor. Yeni baş imamın seçilmesi Mısır için basit bir şey değildir ve başa kimin geçeceğine hükümet dahil, iç ve dış tüm etki unsurları müdahale etmek istemekte. Adem de bu olayların ortasında. 

Adem, masum bir taşralıdan, devleti temsil eden istihbarat ajanı Albay İbrahim'in (Fares Fares) kontrolündeki bir casusa dönüşmek zorundadır. Görevi, devletin tercih ettiği adayın en üst mevkiye gelmesini sağlamak. Ve bu uğurda yapılması gereken legal ya da illegal ne varsa yapmaktır. Dini bir öğrenim yuvasında geçen bu paranoyak atmosfer izleyiciyi içine çekiyor. 

Film, din ve devlet kurumlarının her ikisinin de güvensizlik ve yolsuzluk barındırdığına dair çarpıcı bir portre çiziyor. Bir yandan inancın gösterişli manzaralarını sunarken, diğer yandan bu dindarlığın arkasındaki yozlaşmış ve iki yüzlü gerçekliği yan yana getiren cesur bir duruş sergiliyor. Aynı zamanda Adem'in masum bir gençten tehlikeli güç oyunlarının içine düşen bir figür olması ile de, o evredeki gençlerin nasıl manipüle edilip birer silaha dönüştürülebileceğini de göstermiş oluyor.


İstanbul'un Fatih ilçesinde bulunan, Mimar Sinan'ın kalfalık eseri olan Süleymaniye Camii'nde de çekimleri gerçekleştirildiği için ekranda gördüklerimiz bize oldukça yakın geliyor. Filmi, Mısır hükümetinin El Ezher üzerindeki etkisini, dolayısıyla da birçok kişiye referans olan bu okul ile de Sünni İslam coğrafyasına müdahalesini görmek açısından biraz fikir bırakıyor diyebiliriz. En azından ismini sadece Teketek programlarından duyduğum bir yer olmaktan çıktı benim için. 

2008 yılındaki In Bruges filminden hayran olduğumuz üçlü olan yönetmen Martin Mcdonagh ve oyuncular Brendan Gleeson ve Colin Farrell'ın yeniden bir araya geldiği The Banshees of Inisherin filmi bize yine nefis bir melankoli ve kara mizah ziyafeti sunuyor. Film 1920'lerin en ücra İrlanda'sında, hayali Inısherin Adası'nda geçiyor ve bize bir dostluğun yok oluşunu, yer yer kahkahalarla yer yer ise kalp kırıklığıyla harmanlayarak anlatıyor. 


Film, 1920lı yıllarda, İrlanda iç savaşı seslerinin suyun ötesinden duyulduğu bir dönemde geçiyor. Bu durum adada yaşanacak çatışmalar için uygun bir arka plan gürültüsü de sağlıyor. Basit bir köylü olan Padraic (Colin Farrell), her gün saat ikide en iyi arkadaşı Colm'u (Brendan Gleeson) ziyaret ediyor ve beraber bir bara gidiyor. Günlük rutinleri bu şekilde. Ancak bir gün Colm kapıyı açmayı reddediyor ve dostluktaki kopuşun sinyalleri alınmış oluyor.

Padraic, kendisini atlara ve eşek dışkısına dair saatlerce konuşabilen biri olarak tanımlarken, Colm ise müzik yazan, keman çalan ve varoluşsal umutsuzluk nöbetlerine kapılan bir düşünür gibi tanımlıyor. Entelektüel uçurumun farkında Colm, ancak Padraic için bu entelizm bir ölçü konusu bile değildir. Bu sebeple Colm, zamanın hızlı geçtiği ve yaşlılığın vermiş olduğu 'kalan zaman azaldı' duygusuyla depresyona giriyor ve kalan yıllarında daha yaratıcı şeyler yapmak kararı ile Padraic'i hayatından çıkarmaya karar veriyor. Çünkü onu amaçsız boş sohbetleri olan, sınırlı bir adam olarak görüyor. 

Hikayenin dönüm noktası, Colm'un Padraic'e yaptığı korkunç tehdit oluyor: Padraic onunla ne zaman konuşursa, Colm kendi parmaklarından birini kesecek!. Bu, hayatının geri kalanında müzik aletleri çalmak isteyen birisi için, intikam almak uğruna kendi hayatını yok etmek demek oluyor. Padraic ile her görüşmesinde yapmak istediklerinden uzaklaşmasını, fiziksele dökmek, daha belirginleştirmek istiyor bu tehdidi ile. Söz konusu Colm'un kendi parmakları değil de Padraic'inkiler olsa, yutulması daha kolay olurdu. Ancak Colm kendi parmaklarını kesmekle tehdit edince, ne Padraic ne de biz izleyiciler olayın ciddiyetinde değildik. Taa ki Padraic'in bir konuşma denemesinin ardından önüne konan kesik parmağı görene kadar. Colm ciddiymiş.


Filmin kilit unsurlarından biri, Padraic'in doğuştan gelen iyi niyetinin, bu çatışma ile nasıl aşındığıdır. İncinme öfkeye, cömertlik kabalığa, sevgi ise intikama dönüşüyor. Padraic kendisini 'iyi bir insan' olarak tanımlarken, Colm iyi insanları kimsenin hatırlamadığını, oysa herkesin Mozart'ın adını bildiğini iddia ettiği ve Padraic'in 'ben bilmiyorum' diye karşılık verdiği an daha da iyi anlıyoruz ikisinin aynı frekanstan konuşmadıklarını. Bu Mozart örneği de bize Colm'un aslında öldükten sonra unutulma korkusunun olduğunun işaretini de veriyor. 

Colin Farrell'in kaşlarını çatarak yaptığı mimiklerle Padraic'i canlandırışı, sergilediği en iyi performanslardan biri olabilir. Okul çocuğu yürüyüşü ve şaşkın bakışları ile karakterinin hakkını veriyor. Brendan Gleeson'ın Colm'un bakışları ise hem ölümü hem de koca bir sır odasını andırıyor. Filmin şüphesiz en iyi oyunculuğu ise Dominic'i canlandıran Barry Keoghan'ınkidir. Yürüyeceği daha çok yol, bize izleteceği daha nice güzel filmler olacaktır diye düşünüyorum. Kerry Condon ise, Padraic'in daha zeki kız kardeşi Siobhan rolünde harikadır. 

Yönetmen McDonagh bu filmi ilze trajedi ve komediyi mükemmel şekilde birleştirmiş. Three Billboards'ta Amerikan toplumuna ders vermeye çalıştığı zamana göre çok daha sağlam bir zeminde durduğu bir film olmuş bana kalırsa. Bu sebeple In Bruges'un da önüne koyarım ben bunu. 

The Fabelmans, usta yönetmen Steven Spielberg'in sinema ile karşılaşmasının büyüsünü, aile içindeki kırılmalar eşliğinde anlattığı yarı-otobiyografik bir film. Sinemanın yalnızca bir kaçış aracı değil, aynı zamanda hayatın duygularını yeniden kurma ve kimi zaman da iyileştirme yöntemi olduğunu bu film ile sinemaseverlere göstermek istemiş. Spielberg kendi çocukluğuna kamera arkasından bakarken, izleyiciyi de benzer bir bakış açısıyla düşünmeye davet ediyor.


Filmin merkezinde, sinemayı ilk kez deneyimleyen küçük Sammy Fabelman (Gabriel LaBelle) var. Sammy'nin aile evinde yaptığı küçük filmler, yetişkinliğe açılan kapısının ve aynı zamanda ailedeki çatlakların da aynasına dönüşüyor. Fabelmanlar'ın hikayesi, mutlu bir orta sınıf Yahudi ailesinin parıltılı görünen yüzeyinin altında saklanan duygusal fırtınaları ortaya çıkarıyor. Annesi Mitzi (Michelle Williams), bir zamanların yetenkli piyanisti, babası Burt (Paul Dano) ise mühendislik zekasını duygularının üzerine koyan, iyi niyetli ama donuk bir kişi. Ve aileye sürekli yakın olan Benny (Seth Rogen).

Sammy'nın kamerasının açtığı ilk yara, çektiği aile videosunun kenarında fark ettiği yasak bir el ele tutuşma oluyor. 'video ne güzel bir alet değil mi' dercesine sinemanın hem gerçeği saklama hem de yüzleştirme gücünü acımasızca ortaya çıkarıyor.  Spielberg bu sahnelerde, kurgu esnasında neyin gösterilip ve neyin gösterilemeyeceğini karar verme sorumluluğunu filmin ana meselesine dönüştürüyor.

Sammy'nin gençlik yıllarında sinema artık yalnızca bir tutku değil, bir sosyal savunma mekanızması haline de geliyor. Antisemit zorbalıklarla karşılaştığı okul ortamında kamerayı, hem kendini koruma hem de başkalarını dönüştürme aracı olarak kullanıyor. Özellikle mezuniyet sahnesi, sinemanın bir insanı olduğundan daha yüce gösterebileceğini çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Film burada, görüntünün gücünün yalnızca estetik bir mesele olmadığını, aynı zamanda etik bir mesele olduğunu da gösteriyor.


Son bölümde John Ford ile yapılan kısa ama etkiyelici karşılaşma, sinema tarihine bir selam olduğu kadar, sinemanın asıl meselesinin, bakış açısını düzeltmek olduğuna dair küçük bir ders niteliğinde. Spielberg'in The Fabelmans filmi, sinema perdesinin yalnızca bir ayna değil, bir düzenleme aracı olduğunu söyleyen bir yapım. Bu sebeple her sinema öğrencisinin izlemesi gereken filmlerden biri olarak görüyorum bu filmi

 Senaryosunu ve yönetmenliğini Mariano Cohn ve Gaston Duprat'ın beraber yaptığı İspanyol komedisi Official Competition (aka Competencia Oficial), film yapımcılığı dünyasına eğlenceli ve iğneleyici bir bakış atıyor. Filmin temel odağı, bir yönetmenin, iki başrol oyuncusuyla, eleştirmenlerce beğenilen bir edebi eserin adaptasyonunu çekmeye hazırlanırken yaşadıkları süreci oluyor. Kadro ise iyi; Antonio BanderasPenelope Cruz ve Oscar Martinez.


Filmin hikayesi şu şekilde: 80. doğum gününde zenginliğinin ötesinde bir miras bırakmak isteyen bir iş adamı olan Humberto Suarez (Jose Luis Gomez), eleştirmenlerce beğenilen bir romanın haklarını satın alıp, filme uyarlanmasını finanse etme kararı alıyor. Bir yapımcı olarak sinema dünyasına güzel bir miras bırakmak istiyor ki benim de yapacağım son hamle bu olabilir. Filmi yönetmesi için ödüllü yönetmen Lola Cuevas (Penelope Cruz) ile anlaşıyor ve o da iki zıt kutuptan iki farklı aktörü projesine dahil ediyor. Biri Felix Rivero (Antonio Banderas), Altın Küre ödüllü, küresel bir film yıldızı ve gişe garantisi sunuyor. Diğeri Ivan Torres (Oscar Martinez), tiyatro kökenli ve sanatı her şeyin üstünde tutan gelenekselci bir metot oyuncusu.

Filmin gelişme süreci, Lola'nın Felix ve Ivan'ı provalara davet etmesiyle başlıyor. İki başrol, birbirlerinin yöntemlerinden ve ritüellerinden derinlemesine rahatsızlık duyuyor. Yönetmen Lola ise onları dengelemek ve aralarındaki rekabeti körüklemek için çeşitli denemelerde bulunuyor. Örneğin, duygusal tepkilerinin otantikliğini artırmak için oyuncularını bir vinçten sarkıtan dev bir kayanın altında prova yapmaya zorluyor ki bu hemen hemen hepimizi geren bir deneme.

Felix ve Ivan'ın zıt yaklaşımları, Marathon Man filmi çekilirken usta oyuncu Laurence Olivier'in o zamanın genç oyuncusu Dustin Hoffman'a söylediği "Neden sadece oyunculuk yapmayı denemiyorsun?" hikayesiyle özetlenebilir. Ancak bu filmde Felix de Ivan da yer yer hem Olivier hem de Dustin Hoffman konumuna düşüyor. İki farklı usta aktörün çatışmasına da bu yakışır doğrusu.


Official Competition, film yapımcılığı işine zehirli bir iğne batıran alaycı bir eser aslında. Filmi finanse eden zengin iş adamı Humberto Suarez'in, okumaya bile tenezzül etmediği kitaptan film çıkarmak için büyük paralar harcaması, sanatın yer yer 'ego uğruna sanat' olduğu düşüncesini getiriyor akla. Neyse ki bu can sıkan durum, yönetmenler sayesinde eğlenceli şekilde işleniyor. Ancak filmdeki oyunculuk ve yönetmenlik güçlü olsa da hikaye bittiğinde çok fazla derinlik sunmuyor. Ki film de derin anlamlar yüklenmeyi hedeflemediği için, izlenimi kolay, eğlenceli bir film olarak yer ediniyor.

İran asıllı Danimarkalı yönetmen Ali Abbasi'nin yönettiği Holy Spider, 2000 yıllarında İran'ın büyük şehirlerinden Meşhed'de 16 kadını öldüren seri katil Saeed Hanaei'nin hikayesini anlatıyor. Film sadece tüyler ürpertici gerçek bir suç öyküsü olmanın ötesine geçerek, İran toplumundaki kadın düşmanlığını ve kadınların karşılaştığı çok katmanlı zorluklara bir bakış sunuyor. 


Filmin anlatısı 3 ana kola ayrılıyor. Birincisi Saeed Hanaei (Mehdi Bajestani) tarafı. İran-Irak savaşı gazisi ve işçi olan bu katilin sadece cinayet arayışlarını değil, aynı zamanda ailesiyle olan sıradan günlük hayatını da izliyor. Saeed, cinayetlerini 'Meşhed sokaklarını kirden temizlemek için bir cihat' olarak görüp, Tanrı'nın yanında olduğunu iddia ediyor. Hanaei'yi canlandıran Mehdi Bajestani'nin performansı, katili 'ağzı salyalı bir canavar' gibi değil, 'normal' görünen, ancak savaş sonrası travma belirtileri de gösteren çatışmalı bir figür olarak resmediyor. Kısacası Hannah Arendt'in tabiriyle kötünün sıradanlığı.

İkinci kolda ise kurbanlar var. Çoğu yoksul ve uyuşturucu bağımlısı olan kurbanların cinayetlerden önceki acımasız var oluşlarına ışık tutuluyor. Nasıl bir hayata itildiklerini ve ne şartlarda yaşadıklarını filmin bu kısmında görüyoruz. Üçüncü kolda ise gazeteci Rahimi (Zar Amir Ebrahimi) var. Bu karakter gerçek hayatta ve hikayede yok, tamamen kurgusal. Olayları bizim adımıza inceleyen kişi olarak düşünebiliriz. Cinayetleri araştırmak için Tahran'dan Meşhed'e gelen gözü pek bir gazeteci. Rahimi'nin hikayesi, sosyopolitik açıdan en ilgi çekici kısım olabilir. 

Film de daha çok Rahimi'nin deneyimleri aracılığıyla İran'daki kadınların karşılaştığı engellerin çok yönlü bir resmini sunuyor. Rahimi, daha Meşhed'e ayak basar basmaz, bekar bir kadın olarak yalnız seyahat ettiği için otelde zorlukla karşılaşıyor. Araştırmaları esnasında da karşılaştığı sayısız hakaret ve taciz tehdidi de cabası.

Filmde iyi ve kötüleri ayırt etmek için cinsiyetine bakmak yetiyor. Mağdur ve maktul olan kadınların tarafında olan gazeteci Rahimi iyi kanadı oluştururken, diğer tüm erkekler öteki tarafı, kötü kanadı oluşturuyor. Özellikle polis ve yargının, katili yakalama konusunda dikkatsiz davranmasının, polisin, yargının ve katilin kendisinin aynı ataerkil zihniyetin bir parçası olduğu eleştirisi filmin merkezinde konumlanıyor. Katilin infazından önce bile bazıları için bir kahraman haline gelmesi ise hikayenin belki de en rahatsız edici yönü.


Yönetmen Ali Abbasi, İran'dan izin alamadığı için filmi Ürdün'de çekmiş. İran'da gösterimi büyük ihtimalle yasaktır da. Mahsa Amini'nin ölümünden sonra, güçlü İran kadını karakteri, İran sinemasında daha sık görmeye başladık. Bu da suskunluğun ve en önemlisi tahammülün sonuna gelindiğinin güzel bir göstergesi. Klasik bir İran filmi gözüyle bakılmasından ziyade, özgürlük anlayışının kadınların kendilerini özgür hissetmesiyle ne denli alakalı olduğunun bilinmesi açısından izlenmesi gereken bir film olarak görüyorum bu filmleri. Aksi takdirde değil bir Mahsa Amini, bin tane Mahsa Amini de ölse ne fayda. 

Yönetmen Mark Mylod'un The Menu filmi, gurme yemek dünyasının çok spesifik bir elitizmini hicvettiği, kara-komedi ve gerilim karışımı bir film. Günümüzde de giderek popülerleşen ve lezzetin, afiyetin öneminden ziyade deneyimin öne çıktığı mekanlara duyulan ilgiye sert bir eleştiri. Ben gibi deneyim düşmanlarının da bazı duygularıma tercüman olan bu filmin tabi ki parlayan yıldızı Ralph Fiennes. Hawthorne adasındaki çok pahalı bir restorana konuk oluyoruz şimdi, buyrun içeri.



Film, efsane olmuş ve kişi 1250 dolar gibi fahiş bir fiyata sahip tadım menüsü için şef Slowik'in (Ralph Fiennes) restoranına giden küçük bir grubun feribot yolculuğuyla başlıyor. Bu 12 kişilik grubun içinde gurme uzmanı sanan Tyler (Nicholas Hoult) ve onun son dakika randevusu olan Margot (Anna Taylor-Joy) var. Diğer müşteriler arasında eski bir aktör, teknoloji uzmanı, zengin yaşlı bir çift ve bir yemek eleştirmeni bulunuyor. 

Şef Slowik sakin ve saplantılı şekilde kontrolcü biri. Her tadım öncesinde büyük bir alkış bekliyor. Onun sadık aşçıları da ,ya da askerleri demeliyim sanırım, her talebine "Evet, Şef" diye yanıt veriyor. En önemli olanı Elsa (Hong Chau), şefinin her ihtiyacını karşılarken, bir yandan da müşterileri sessizce yargılamaya devam ederek restoranın atmosferini korumaya katkı sağlıyor. Ancak bu kadar askeri nizamın olduğu yerde askerleşmemek elde değil. Başlangıçta düşünceli ve kişiye özgü sunulan hizmet, çok geçmeden şiddetli bir tona bürünüyor. 

Film, teknik açıdan da iyi yönetiliyor. Restoran zeminin tepeden çekimleri, şık prodüksiyon tasarımı ve abartısız duran lüksün kalitesi ortamın ruhunu seyirciye iyi aktarıyor. Ancak Nuh'un gemisi gibi çeşitlerle toplatılmış farklı kişiler üzerinden verilmek istenen mesaj çok yavan duruyor. Hikayenin açıklanmasından çok, gelişimi daha merak uyandırıcı olması gerekirken olay örgüsü şaşırtıcı derecede düz bir çizgide ilerliyor. 


The Menu, zengin zevklerini suçlayan diğer filmlerden daha başka bir şeyler söylemiyor bize. Ancak sunduğu gerilim ve yemek deneyimle konusunda gönüllere tercüman olduğu için izlenebilir kıvamda bir film.Yazıya büyük beğeni ile başlayıp sonrasında balonu söndürmem, tıpkı benim bu filme olan duygularım gibi. Ben de yükselerek izlemeye başladığım filmden sönük çıkmıştım. Tek bildiğim, film çıkışında çok acıktığım. 

Amazon Prime’ın bugünlerde billboardları süsleyen sci-fi dizisi The Peripheral’ın şimdilik ilk 3 bölümü  yayınlandı. Henüz ilk iki bölümünü izlemiş olsam da dizinin giriş bölümünde herkesi meşgul eden bir mevzu var: “Bu dizi daha önceki yapımlardan hangisine benziyor?
Şimdilik iki cevabı var. 

İlki:Hepsi
.
Çünkü Ready Player One diye başlıyor, Matrix diye ilerliyor, The 13th Floor olacak diye sanılıyor ama neden Fringe de olmasın ki diye giderek uzuyor liste. Listeye Avatar'ı hatta Terminator'ü bile ekleyebiliriz. İzlediğiniz tüm Sci/fi yapımlarını toplayın, hepsinden var gibi.

İkinci cevap ise: Hiçbiri!




Peripheral kavramını The Matrix filmindeki Matrix dünyası gibi kullanıldığından bir tür simülasyon evreni içerisinde olabileceğimizi düşünüyoruz. Ama reel world sandığımız kısımda da doğaüstü birkaç şeye tanıklık edince bu kez Another Matrix in the Matrix oluşuyor ki bu da simülasyon içi simülasyon filmi olan The 13th Floor a götürüyor. Bayrağı bu filmden daha sonra Fringe dizisi alıyor. Yapılar ve ya adını henüz koyamadığımız boyutlar arası bir kavganın içerisinde buluyoruz kendimizi. Cidden
kategorize edebileceğimiz bir yapısı henüz yok dizinin. Ama şu ana kadar oldukça sağlam gittiğini ve şimdiden sci-fi konusunda izleyicinin zihnini açıp düşüncelere gark ettiğini söyleyebilirim. Sci-fi severlerin Matrix Resurrections hüsranından sonra yüzlerini güldürebilecek bu yapıma hemen atlayıp seveceğini de söyleyebilirim. Henüz söyleyemeyeceğim şey ise dizinin konusunun nasıl çözümleneceği ve sonlanacağı. Bir diziyi ya da yapımı kalıcı şekilde güzel yapacak olan kısımları konuşmak için henüz erken. Nihayetinde, itibar sonadır.

Billboardlarda göğsünü gere gere de afişe iliştirilen "Westworld dizisinin yaratıcılarından" ibaresi biraz trick kaçıyor. Bu ibare ile kastı ünlü yönetmen Christopher Nolan'ın da filmlerinin senaristliğini yapan kardeşi Jonathan Nolan kastediliyor. Oysa Jonathan Nolan, Westworld dizisinin yapımcıları arasında olduğu gibi o dizinin senaristleri arasında da yer alıyor. Ama Peripheral dizisinin ise sadece onlarca yapımcısından birisi ve çok da söz sahibi olduğu söylenemez an itibariyle. Westworld dizisiyle bir diğer ortak yapımcısı da Lisa Joy. O da onlarca yapımcıdan birisi. 

Yönetmen David O.Russell'ın son filmi Amsterdam adeta yıldızlar geçidi. Margot Robbie, John David Washington, Anya Taylor-Joy, Chris Rock, Michael Shannon, Taylor Swift, Zoe Saldana, Rami Malek, Robert De Niro... Daha niceleri ve tabi ki yönetmenin American Hustle ve The Fighter filmlerinin de baş rolünde olan Christian Bale. Bunca yıldızı bir araya getiriyorsan dikkati dağıtmak istiyorsundur. Ve dağıtıyorsun da, ki mesele bu değil. Mesele dağıtılanı toparlayabilmekte.

Sonda söyleyeceğimi bu kez başta söyleyeceğim. Amsterdam, büyük yıldızlarla dolu, karmaşık bir curcuna. Yönetmen bir önceki filmlerinden olan Ameriacan Hustle filmi gibi, bu filmi de yapısal bir karmaşıklığa sahip, ama o filmin akıcılığından ve tutarlılığından yoksun. Görsel cazibe ve araya serpiştirilmiş eğlenceli anlar sunsa da, yönetmenin önceki yapımlarındaki etkileyici görsel dili ve samimi karakterlerden yoksun bir film. Nihayetinde filmin temel mesajı olan 'insan nezaketine duyulan basit ihtiyaç' seyircinin gözünde 'sonradan akla gelen sinik bir düşünce' gibi kalıyor.

İçimdekileri attığıma göre filme geri dönebilirim. Film, 1930'ların New York'unda bir cinayetle başlıyor. Doktor Burt (Christian Bale) ve avukat Harold (John David Washington) bu cinayetle suçlanıyor ve kendilerini kanunun hedefinde buluyorlar. Ölen kişi, Burt'ün ve Harold'ın eski komutanı, askeri bir kahraman olan babasının cinayetini soruşturmalarını isteyen kızları. ve hikaye burada 1918 yılına, Burt ve Harold'ın asker oldukları yıllara geçiş yapıyor. Ve bu kısım önce Belçika'da, ardından da Amsterdam'da geçiyor. Sahra hastanesinde tanıştıkları Valerie (Margot Robbie) ile tanışmaları da burada oluyor. Ancak Burt ve Harol, masumiyetlerini kanıtlamaya çalışırken daha büyük bir komployla karşı karşıya kalıyorlar.


Yönetmen David O.Russel, ton geçişlerinde tutarlılığı saplayamıyor. Bu sebebi ise filmin akışı hikayeyi yavaşlatan açıklayıcı parçalarla tıkanmış. Özellikle finalde yönetmenin daha önceki iki saatlik dağınık anlatımında yeterince açıklayamadığı noktaları, uzun konuşmalar ile izah etmek zorundan kalması filmin olmamışlığının en bariz göstergesi. Curcunanın ortasında en iyi olan şey ise Christian Bale'in usta oyunculuğu. Onun dışında ne yazık ki filmin verebileceği çok bir şey yok. 

10 dakikalık tek çekimden oluşan açılış sahnesinin muhteşemliğiyle her yerde konuşulan Athena filmi, Netflix yapımı olan ender kaliteli filmlerden biri olmuş. Uzun çekim sahneleriyle izleyicisini atmosferin içine çeken bu filmi biraz yorumlayalım. Ama genel görüşümü şimdiden özetleyeyim: Mükemmel bir yönetmenlik, çok güzel ve her daim güncelliğini koruyan bir konu ama sonlara doğru vasat bir bitiriş..
( Filmin kamera arkasını ve o meşhur giriş sahnesinin nasıl çekildiğini izlemek için aşağıya buyrun. )



Paris gettosunda polislerce(!) öldürülen küçük bir çocuğun ardından çıkan olayların anlatıldığı bu filmin gövdesini bir aile oluşturuyor. Ölen çocuğun, karakterleri farklı 3-benzemez abisi ( Kerim, Abdel, Muhtar) ve annesi..Bu 4 karakteri biraz tanımlamak gerekirse:

Karim: Bu 3lünün en küçüğü, abisinin tabiriyle bozulan yeni neslin temsilcisi ve en radikal görüşlüsü. Kardeşini öldüren kişilerin isminin verilmesi için ayaklanmayı başlatan ve tüm o kaosu organize eden çete lideri. (Bu karakteri canlandıran Sami Slimane'nin ilk ve tek oyunculuk deneyimi bu filmmiş bu arada)

Abdel: Ortanca kardeş. Yıllarca Fransa ordusu için savaşmış, madalyalar almış ve o toplumu özümsemiş bir birey. Ayaklanmalarda her iki taraftan da olan çevresi için ara buluculuk rolünü üstlenen kişi. 

Muhtar: Ailenin en büyüğü. İki kardeşinden de alaşımlar yapmış ve bunu makyavelist ölçüde kendisine fayda sağlar hale getirmiş bir kokain ve silah kaçakçısı. Olaylar ve görüşler umurunda değil, kendi yoluna bakan bir tip.

Anne: Bu 3lüyü bir arada tutan unsur. Babaları farklı olan bu 3lüyü kardeş yapan bileşke. Filmin adının barış tanrıçası olan Athena'dan geldiği düşünülürse, filme adını verebilecek olan yegane dişi karakterin anne motifi olduğunu söyleyebiliriz. Film süresince her 3 kardeşi de sırayla arayıp teskin etmeye çalışan ve onları düşünen kapsayıcı bir motif. 

Bu 4 karakterden 1'i dışında diğer 3'ü baştaki halleri üzerine tüm filmi devam ettiriyorlar. Değişime uğrayan tek karakter ortanca kardeş olan Abdel. Devlet yanlısı olan duruşu ile başlayan karakter, önce cenaze evine geldiğinde üzerindeki askeri kıyafeti çıkarıp kendisine verilen yerel kıyafeti giymesiyle diğer tarafa yolculuğunun başlayacağını önceden bize sezinletiyor. Ancak kıyafet değişimi sonrası eski devletçi tavrından yine ödün vermiyor. Karakterin bu değişimi sürece iyi yedirilememiş ve tek bir sahne sonrası keskin U dönüşü ile bu geçiş sağlanıyor. Filmin aşağıya doğru evrilen kısmı da zaten bu noktada başlıyor. lki dakika önce herkesi sukunete davet eden o Abdel gidiyor, bir anda tüm isyanı organize eden çete liderine dönüşüveriyor.

Avrupa'da giderek artan göçmen sorunu ve aynı doğrultuda artan milliyetçilik akımı, bu filmin hikayesini uzunca bir süre gündemde tutacaktır. Sayıları günden güne artan etnik gruplara karşı olabilecek yerli neo-faşist grup saldırılar için bir ön sezi oluşturur nitelikte çünkü. Film bu konuda, gerek olayları başlatan kesimin manipüle edilmiş olabileceğini ve gerekse de tüm olacaklara rağmen her daim herkesi kapsayan bir Anne/Athena rolünün bulunabileceğini izleyicisine aşılamak istiyor.  Bu filmde kötü gösterilmeyen, aksine iyi ve tüm bu olaylardan masum, hata mazlum ayrılan taraf Fransız polisi çıkıyor. 

Filmin en büyük alkışını şüphesiz yönetmen Romain Gavras hakediyor. Paris doğumlu Yunan asıllı olan Gavras'ın filmdeki gettolardan çıkan biridir diye düşünürken karşıma aksi bir profil çıktı. Ailesi bütünüyle sinema sektörünün içinde. Öyle ki babası Costa Gavras oscar ödüllü bir yönetmen. 1969 yapımı Z filmi ile Yabancı Dilde En İyi Film ödülünün yanında, En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerine de adaylığı bulunmuş. Geçtiğimiz senelerde Parazit filminin elde ettiği büyük başarıyı kısmen de olsa geçmişte elde etmiş bir yapımın yönetmeni. Böylesine donanımlı bir aileden çıkan yönetmenin bu derece başarılı bir iş çıkarmasına bu yüzden şaşırmamalı.  


Açılış sahnesinin nasıl çekildiğini bu videodan izleyebilirsiniz.