Büyük bilimkurgu anlatılarının görkemli efektlerine ya da karmaşık zaman çizelgelerine yaslanmadan, varoluşsal bir tedirginliği gündelik hayatın en sıradan mekanlarından biri olan akşam yemeği masasına sızdırmayı başaran bir film Coherence. James Ward Byrkit’in mikro bütçeli bu ilk uzun metrajı, seyirciyi yüksek sesle değil, fısıltıyla rahatsız eden bir bilimkurgu/gerilim deneyimi sunuyor. Ancak gerilimini görsel ihtişamdan değil, kimliğin kırılganlığından ve olasılıkların ürkütücülüğünden alıyor.
Coherence, Kaliforniya’da bir banliyö evinde bir araya gelen sekiz arkadaşın sıradan bir akşam yemeğiyle başlaıyo. Aynı gece, Dünya’nın yakınından geçmesi beklenen bir kuyruklu yıldız olayı var. İlk başta küçük aksaklıklar (telefonların çekmemesi, elektrik kesintileri) olarak beliren tuhaflıklar, iki karakterin karanlıkta, tamamen aydınlatılmış ama boş bir eve rastlamasıyla ürpertici bir boyut kazanıyor. Çok geçmeden, o evde gördükleri kişilerin kendilerinin birebir kopyaları olduğu anlaşılıyor. Bu keşif, gecenin ilerleyen saatlerinde gerçekliğin tekil olmadığı, birden fazla olasılığın aynı anda var olabildiği fikrini akıllara yeniden getirir. Grup, kimin 'gerçek', kimin 'öteki' olduğu sorusuyla yüzleşirken, güven ve kimlik kavramlarının hızla çözülmeye başladığı, gerilimli anlara doğru evriliyor hikaye.
Yönetmen James Ward Byrkit, filmini bilinçli olarak kısıtlı imkanları anlatının lehine çevirimiş. Neredeyse tamamı tek bir evde geçen film, el kamerası kullanımı, düşük ışık ve zaman zaman kaotik görünen kadrajlarıyla belgeselvari bir gerçeklik hissi yaratıyor. Bu estetik tercih, izleyiciyi karakterlerle aynı bilişsel karmaşanın içine çekiyor ve neyin önemli, neyin tesadüf olduğu giderek belirsizleşiyor.






