Nirvanna The Band Show ve BlackBerry filmlerinin de yönetmenliğini yapan Matt Johnson'ın yönettiği Tony filmi benim için büyük bir ismin doğuşundan çok, yanlış yollarda dolaşan genç bir adamın kendisine bir yön arama hikayesi olarak kalıyor. Belki de film bunu yeterince güçlü biçimde anlatıyor; fakat benim için o genç adamın neden özellikle Anthony Bourdain olması gerektiği sorusu tam olarak cevaplanmıyor.
23 Eylül 2026 Çarşamba
Tony: Anthony Bourdain'i Tanımadan Tony'yi İzlemek
Nirvanna The Band Show ve BlackBerry filmlerinin de yönetmenliğini yapan Matt Johnson'ın yönettiği Tony filmi benim için büyük bir ismin doğuşundan çok, yanlış yollarda dolaşan genç bir adamın kendisine bir yön arama hikayesi olarak kalıyor. Belki de film bunu yeterince güçlü biçimde anlatıyor; fakat benim için o genç adamın neden özellikle Anthony Bourdain olması gerektiği sorusu tam olarak cevaplanmıyor.
22 Eylül 2026 Salı
Teenage Sex And Death At Camp Miasma: Korku Filmlerinde Arzu ve Ölüm
Jane Schoenbrun’un önceki filmi I Saw the TV Glow ile kurduğu tekinsiz dünya, Teenage Sex and Death at Camp Miasma ile başka bir biçime bürünüyor. Önceki filminde televizyon ekranını kimlik, yabancılaşma ve bastırılmış arzuların metaforuna dönüştürürken, bu kez 1980’lerin gençlik korku filmlerini, cinselliği ve sinema tutkusunu aynı kazanda eritiyor. Ortaya çıkan film, korku sinemasına duyduğu sevgiyi açıkça gösterirken, kendi anlattığı hikayenin sınırlarını da zaman zaman zorlayan bir yapıma dönüşüyor.
Jane Schoenbrun’un I Saw the TV Glow’unda televizyon ekranı, yalnızca bir eğlence aracı olmaktan çıkıp kişinin bastırdığı kimliğine, arzularına ve başka bir hayata duyduğu özleme açılan tekinsiz bir kapıya dönüşmüştü. Schoenbrun, gerçeklikle kurmaca arasındaki sınırı belirsizleştirirken asıl korkuyu doğaüstü olandan değil, insanın kendi hayatının içinde sıkışıp kalmasından çıkarıyordu. Teenage Sex and Death at Camp Miasma da benzer bir damar üzerinden ilerliyor; bu kez televizyonun yerini korku sineması ve onun yarattığı kurmaca dünya alıyor. Başroldeki Kris’in (Hannah Einbinder) Camp Miasma adlı korku filmi serisinin evrenine duyduğu hayranlık, tıpkı I Saw the TV Glow’daki ekran deneyimi gibi, gerçek hayattan kaçışın ve bastırılmış arzuların bir uzantısına dönüşüyor. Ancak Schoenbrun bu kez korku, cinsellik ve kimlik meselelerini çok daha kalabalık bir anlatının içine yerleştiriyor ve ortaya, önceki filmin kişisel tekinsizliğini korurken onun kadar bütünlüklü olamayan bir dünya çıkıyor.
17 Eylül 2026 Perşembe
The End of Oak Street: Dinozorlar Var ama Spielberg Yok
David Robert Mitchell'ın The End of Oak Street filmi, 1980'lerin güvenli ve huzurlu görünen mahallelerinden birini dinozorların istilasına açıyor. Fikir eğlenceli, hatta kağıt üzerinde yaratıcı görünüyor. Fakat film ilerledikçe, bu potansiyelin yerini yapaylık ve fazlasıyla tanıdık sahneler alıyor. Baş rollerde yer alan Anne Hathaway ve Ewan McGregor israfı da cabası.
Ewan McGregor ve Anne Hathaway'den oluşan kadroya, Spielberg'den bu yana özlenen dinozorları da katınca ortaya merak edilen bir film çıkıyor. Fikrin oluşum sürecini bu bakımdan olumlu karşılıyorum ama sunma kısmı sıkıntılı. Bunu filmden biraz bahsederek açayım. Ama çok da bahsetmeyeceğim, zira filmi sevmediğimi de baştan belirtmiş olayım.
Özetle The End of Oak Street, iyi bir fikirden yola çıkan fakat bu fikrin hakkını vermekte zorlanan bir film. Gerilim ve özgünlük konusunda beklenen performansı gösteremiyor. Dinozorların mahalleye gelmesi başlı başına ilgi çekici olabilir, fakat bu kadar büyük yaratıkların bile filmi gerçekten heyecanlandırmaya yetmemesi, The End of Oak Street'in en büyük sorunu. Tavsiye niyetine son sözüm; izlemeyin olur. İzleyecekseniz de pek bir beklentiniz olmasın, zaman öldürün. Ama böyle öldürecek bir şeyiniz kalmadıysa bununla öldürün.
Puanım: 5/10
5 Eylül 2026 Cumartesi
The President's Cake: Bir Pastanın İçine Sığan Diktatörlük
Irak'lı yönetmen Hasan Hadi ilk uzun metraj filmi olan The President's Cake'te, Irak'ın devrik lideri Saddam Hüseyin’ı doğrudan anlatmak yerine, onun iktidarının
sıradan insanların hayatına nasıl sızdığını bir çocuğun gözünden gösteriyor.
Filmin en etkili tarafı tam olarak bu: Koca bir
diktatörlük, dokuz yaşındaki bir kız çocuğunun peşine düştüğü birkaç yumurta,
biraz un ve bir pasta üzerinden görünür hale geliyor.
Hasan Hadi’nin ilk uzun metrajı kusursuz bir film değil. Hikayenin zaman zaman fazla tesadüflere yaslanması ve bazı dramatik gelişmelerin yeterince organik hissedilmemesi filmin gücünü törpülüyor. Ancak bütün bunlara rağmen The President’s Cake, küçük bir hikayenin içinden büyük bir toplumsal tablo çıkarabilmesiyle dikkat çekiyor. Hadi, Saddam döneminin Irak’ını savaş meydanlarından ya da siyasi kürsülerden anlatmak yerine, bir çocuğun elindeki alışveriş listesine indiriyor. Bence filmin asıl başarısı da burada yatıyor. Çünkü bazen bir rejimin ne kadar korkunç olduğunu anlamak için onun nasıl yıkıldığını değil, insanların bir pasta yapmak için nelerden vazgeçmek zorunda kaldığına bakmak yeterli oluyor.
2 Eylül 2026 Çarşamba
Colony: Biraz Zombi, Biraz da Pluribus
Bir zombi filmi izlerken artık neyle karşılaşacağımızı az çok biliyoruz. Salgın çıkacak, insanlar bir binaya ya da başka bir kapalı mekana sıkışacak, zombiler peşlerine düşecek ve hayatta kalmaya çalışan grup zamanla kendi içinde dağılacak. Zombi sinemasının bugün karşı karşıya olduğu asıl sorun da tam olarak bu. Aynı formülü yeniden ilginç hale getirebilmek. Yeon Sang-ho'nun Colony'si bu probleme zombileri değiştirerek cevap veriyor. Bu kez zombiler yalnızca saldırmıyor; öğreniyor, iletişim kuruyor ve bir koloni gibi hareket ediyor. Fikir oldukça tanıdık. Nereden mi? Pluribus!
Sonuçta Colony, zombi türünü baştan yazmıyor; daha çok onun üzerine yeni bir katman ekliyor. Zombileri daha hızlı ya da daha güçlü yapmak yerine onları daha bilgili hale getiriyor. Bu fikir zaman zaman gerçekten ürkütücü ve yaratıcı sonuçlar doğuruyor, fakat filmin senaryosu bu fikrin taşıdığı felsefi potansiyelin gerisinde kalıyor. Train to Busan seviyesinde bir karakter ve duygu yoğunluğu bekleyenler için hayal kırıklığı yaratabilir. Ama hızlı ve hareketli zombiler, bolca aksiyon ve türün alışılmış kurallarına birkaç yeni dokunuş arıyorsanız Colony işini yapıyor. Zombi filmi sevenler için iyi bir seyirlik olabilir; fakat bu türü sevmeyenlerin filmde çok daha fazlasını bulacağını düşünmüyorum.
Puanım:5,5/10 (Zombi türünü sevmeyenler için)
31 Ağustos 2026 Pazartesi
Tuner
Navalny belgeseliyle Oscar kazanan belgesel yönetmeni Daniel Roher'in ilk uzun metraj filmi Tuner'ı ilk gördüğümde aklıma ilk gelen film Darius Marder'in yönettiği ve Riz Ahmed'in de başrol olarak oynadığı Sound of Metal filmi gelmişti. Kaybolan bir ses yetisi üzerine inşa edilen bir dram beklentisinde iken bir suç filmi karşıma çıktı. Kötü mü peki bu, bence değil.
Filmin ana karakteri olan Niki White (Leo Woodall), New York’ta piyano akort ederek hayatını sürdüren, olağanüstü bir işitme yeteneğine sahip genç bir adam. Ancak hiperakuzi* nedeniyle gündelik sesleri bile dayanılmaz biçimde algılıyor. Bu nedenle kulaklıkları ve kulak tıkaçları onun hayatının ayrılmaz parçaları. Yanında çalıştığı Harry Horowitz (Dustin Hoffman) ise patronundan çok daha fazlası. Niki için bir baba figürü ve aileden biri. Harry’nin sağlık sorunları ve ortaya çıkan masraflar, Niki’yi beklenmedik bir seçime itiyor. Piyano akort ederken geliştirdiği hassas işitme yeteneğinin kasaları açmakta da işe yaradığını fark edince, kendisini suç dünyasının içinde buluyor.
Tuner'ın çıkış fikrini iyi buluyorum. The Dark Knight filminde Joker'in çok sevdiğim bir repliği olan "If you're good at something, never do it for free (Eğer bir şeyde iyiysen, onu asla bedava yapma)" düsturu üzerine bir fikir desek yeridir. Bir piyano teknisyeninin kulağını kasa açmak için kullanması hem basit hem de sinemaya çok uygun bir fikir bu yüzden. Üstelik Niki’nin yeteneği aynı zamanda onun laneti. Duyduğu her şeyi diğer insanlardan çok daha yoğun algılıyor. Bu rahatsızlık filmde yalnızca karakteri farklılaştıran bir özellik olarak kullanmıyor, gerilimin temel unsuru da oluyor.
Puanım: 6,5/10
26 Ağustos 2026 Çarşamba
Carolina Caroline: Suç Yolda Düzülür
Sinemanın en eski hikayelerinden biri şu: Aşkın, özgürlük arzusunun ve suçun aynı yolda buluştuğu, iki insanın dünyadan kaçarken giderek kendi sonlarına yaklaşması. Bonnie and Clyde’dan Badlands’e, True Romance’dan Natural Born Killers’a ve Thelma & Louise'e uzanan bu gelenek, romantizmle şiddeti, özgürlük duygusuyla yıkımı yan yana getiriyor. Carolina Caroline da bu tanıdık damar üzerinden ilerliyor. Dinner in America filminin de yönetmeni olan Adam Rehmeier’in bu filminde, eski filmi ile karşılaştırılabilecek unsurlar da bulunuyor.
Buna rağmen film, karakterlerine biraz yatırım yaptığı için bu tanıdık hikayeyi bütünüyle sıradanlaştırmıyor. Özellikle Caroline’ın dönüşümü dikkat çekici. Filmin başında küçük kasabanın sıkışmışlığından kurtulmak isteyen genç kadın, Oliver’ın yanında suç işlemeyi öğrenirken kendisini yeni bir kimliğin içinde buluyor. Siyah peruk, güneş gözlüğü ve silah, onun değişimini görsel olarak da belirginleştiriyor. Ancak asıl dönüşüm dış görünüşünde değil, yaptıklarının sonuçlarını fark etmeye başlamasında gerçekleşiyor. Başlangıçta eğlenceli görünen suçlar ağırlaştıkça Caroline’ın vicdanı da hikayenin içine daha fazla giriyor. Caroline’ın annesiyle karşılaşması ise filmin geçmiş ve gelecek arasındaki ilişkisini belirleyen önemli bir kırılma noktası olarak karşımıza çıkıyor. Annesinin ona ve çevresine olan tavrını gördüğümüzde, Caroline’ın yıllardır içinde taşıdığı boşluğun bir buluşmayla kapanmayacağını anlıyoruz.
Ama yine de bu filmi okuyabilmek için yol/suç/aşk tema türünün yukarıda saydığım filmlerini ve bu yönetmenin Dinner in America filmini bilmek gerekiyor. Ondan sonra Carolina Caroline filmi, hem yönetmene göre, hem de türe göre değerlendirip mukayese edilebilir duruma geliyor. Bu türün referans filmleri oldukça sağlamken bu filmin de onlar arasında yer edinmesi oldukça zor görünüyor. Dinner in America ile kıyasladığımda ise yine bir tık alta koyuyorum bu filmi. Ama yine de izle geç bir film için izlenebilirliği olan bir anlatısını olduğunu da söylemeliyim.
21 Ağustos 2026 Cuma
The Invite: İki Komşu, Biri Gürültülü, Diğeri Sessiz
Bu uyarlamanın, orijinalinden ve diğer uyarlamalarından en bariz üstünlüğü kuşkusuz oyuncu kadrosu. Seth Rogen burada filmin en büyük kozlarından birini oluşturuyor. Joe karakteri Seth Rogen’ın alışıldık komedi personasına son derece uygun: huysuz, alaycı, kendine acıyan ve bulunduğu her ortamın enerjisini aşağı çeken bir adam. Ancak izleyicinin enerjisini de belirleyen kişi kendisi yine.
Toparlayacak olursam, The Invite yalnızca yetişkin muhabbeti üzerine bir komedi olarak değerlendirmek filmi küçültmek olur. Cinsellik burada daha çok bir katalizör görevi görüyor. Asıl mesele, iki kişinin zamanla birbirlerine yabancılaşırken bunu ne kadar süre görmezden gelebildiği. Pina ve Hawk’ın özgürlük anlayışı da Joe ve Angela’nın geleneksel evliliği de filmin gözünde mutlak bir doğruya dönüşmüyor. Her ikisi de kendince sorunlu, kendince mutlu.
Orijinal filme 7/10 puan verdiğimden dolayı, onu geçen bir not vermeyi doğru bulmuyorum.
13 Ağustos 2026 Perşembe
Primavera: Vivaldi’nin Değil, Cecilia’nın Hikayesi
Antonio Vivaldi’yi tanıyoruz. Özellikle Dört Mevsim'i. Ancak Vivaldi’nin hayatında bambaşka bir dünya daha var. Kendisi bir rahip olan ve kızıl saçları nedeniyle 'Kızıl Rahip' olarak da anılan Vivaldi, rahipliğinin yanı sıra Venedik’teki Opedale della Pieta (Merhamet Hastanesi) gibi kurumlarda uzun yıllar müzik eğitimi vermiş. Bu kurumda terk edilmiş ve yetim bırakılmış kız çocuklarının oluşturduğu orkestraları çalıştırmış. Ne var ki bu kurumlar yalnızca müziğin ve eğitimin mekanları değil. Aynı zamanda kız çocuklarının bedenleri, gelecekleri ve yetenekleri üzerinde başkalarının söz sahibi olduğu, evlilik ve ekonomik çıkarların iç içe geçtiği kapalı dünyalar olarak da karşımıza çıkıyor.
Primavera, işte herkesin bildiği Vivaldi melodilerinin arkasında kalan bu görünmez dünyaya kapıyı aralıyor ve bizi besteciden çok, onun müziği aracılığıyla kendi sesini bulmaya çalışan genç bir kadın olan Cecilia'nın hikayesine götürüyor.
Primavera’nın en dikkat çekici taraflarından biri, 18. yüzyıl
Venedik’ini yalnızca kartpostallık bir güzellik olarak göstermemesi oluyor.
Venedik’in kanalları, kiliseleri, gondolları ve görkemli mekanları bir tarafta
dururken, bu ihtişamın hemen arkasında kadınların hayatlarını belirleyen sert
bir düzen bulunuyor.
Ospedale della Pieta’daki kız
çocukları müzik eğitimi alıyor, fakat aynı zamanda kurumun ekonomik
devamlılığının bir parçası durumundalar. Kızların oluşturduğu orkestra
soylular, ziyaretçiler ve varlıklı erkek patronlar için performans sergiliyor. Performanslarını bir perdenin ardından yapan bu kızlar dinleyicilere gösterilmiyor. Filmin temel çelişkilerinden biri de bu: Bu genç kadınların
ürettikleri müzik herkes tarafından dinleniyor, fakat müziği üreten kadınların
kendileri görünmez kılınıyor.
Filmdeki sömürü yalnızca müziğin ekonomik olarak kullanılmasıyla sınırlı kalmıyor. Kızların geleceği de erkeklerin ve kurumun kararlarıyla belirleniyor. Özellikle evlilik, romantik bir seçim olmaktan çıkarılıp ekonomik bir pazarlığa dönüştürülmüş. Zengin erkeklerin yetimhaneye ödeme yapması karşılığında genç kızlarla evlenebilmesi, kadın bedeninin ve geleceğinin bir tür mülk gibi görülmesini ortaya koyuyor. Cecilia da bunlardan biri. Bir askerle evlendirilmesi planlanıyor ve bu gerçekleştiğinde müzik hayatını sonra erecek. Burada müziğin tonu biraz ironik bir işlevde. Kızlardan sessiz olmaları istenirken onların çaldığı müzik giderek daha güçlü bir sese dönüşüyor. Filmdeki tabirle "daha fazla ivmeli".
Filmin Vivaldi hakkında olduğunu düşünerek başlayan izleyici için Cecilia’nın giderek hikayenin merkezine yerleşmesi şaşırtıcı olabiliyor. Ben de her ne kadar Vivaldi izleyeceğimi sanmış olsam da filmin asıl gücünün burada ortaya çıktığını düşünüyorum. Çünkü Vivaldi’nin hikayesi zaten tarih tarafından yazılmış durumda; Cecilia’nın hikayesi ise tarihin sessiz bıraktığı kadınların hikayesini temsil ediyor.
Cecilia’nın en büyük mücadelesi yalnızca yeteneğini kabul ettirmek olmuyor. Öncelikle kendisinin bir birey olduğunu fark etmesi gerekiyor. Ona sürekli olarak kim olduğu, ne yapabileceği ve nasıl bir hayat yaşayacağı başkaları tarafından söyleniyor. Bir adı, ailesi ve ekonomik gücü olmadığı için kendi geleceği üzerinde söz hakkının bulunmadığı hatırlatılıyor. Yönetmen Damiano Michieletto da filmin kadın karakter üzerinden kurduğu temel meselenin tam olarak bu olduğunu vurguluyor: Cecilia’nın dünyasında kadın kendi hayatının öznesi değil, başkalarının onun adına karar verdiği bir varlık olarak görülüyor. Bu açıdan Primavera bir 'yetenek hikayesinden, bir müziksel var oluştan daha fazlasını anlatıyor.
Tecla Insolia’nın canlandırdığı Cecilia karakterinin çok fazla şeyi söze dökemediği bir dünyada oyuncunun yüzü başlı başına bir anlatım sunuyor. Bakışlarındaki öfke, korku, merak ve bastırılmış arzu karakterin iç dünyasını sürekli canlı tutuyor. İçeri doğru baktığınızda o kini ve öfkeyi daha rahat hissediyorsunuz.Ve cesaretini de.
Michele Riondino’nun Vivaldi’si ise öyle değil,oldukça korkak. O, sistemi yıkabilecek güce sahip değil. Vivaldi’nin müziğe ihtiyaç duymasıyla Cecilia’nın müziğe ihtiyaç duyması arasında önemli bir fark bulunuyor. Vivaldi, müzik aracılığıyla kabul görmek ve eserlerini duyurmak isterken; Cecilia müzik sayesinde kendi varlığını kurmaya çalışıyor. Bu nedenle aralarındaki ilişki eşit olmayan ama karşılıklı olarak dönüştürücü olan bir yapıda.
Primavera kusursuz bir film değil. Zaman zaman temposu ağırlaşıyor, Çoğu karakter yeterince derinleşemiyor ve özellikle finaldeki iyimserlik filmin karanlık atmosferiyle tam olarak uyuşmuyor. Vivaldi gibi sinema açısından son derece cazip bir figürü merkezine almasına rağmen onun hikayesini tam anlamıyla işlemek yerine Cecilia’nın öyküsüne ağırlık vermesi de beklentileri farklılaştırabiliyor. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi bunun doğru bir tercih olduğunu düşünüyorum. Çünkü Primavera sonunda Vivaldi’nin hayatından çok, tarihin kenarında bırakılmış bir genç kadının kendisini bulma çabasını anlatıyor.
Puanım: 7/10











%20Mamlaket%20al-qasab%20-%20Iraq-00.jpg)
%20Mamlaket%20al-qasab%20-%20Iraq.jpg)
%20Mamlaket%20al-qasab%20-%20Iraq-3.jpg)




%20Leo%20Woodall%20-%20Dustin%20Hoffman%20-%20Alisen%20Richmond-Peck-0.jpg)
%20Leo%20Woodall%20-%20Dustin%20Hoffman%20-%20Alisen%20Richmond-Peck.jpg)
%20Leo%20Woodall%20-%20Dustin%20Hoffman%20-%20Alisen%20Richmond-Peck-3.jpg)
%20Leo%20Woodall%20-%20Dustin%20Hoffman%20-%20Alisen%20Richmond-Peck-1.jpg)
%20Samara%20Weaving,%20Kyle%20Gallner.jpg)
%20Samara%20Weaving,%20Kyle%20Gallner-2.jpg)
%20Samara%20Weaving,%20Kyle%20Gallner-3.jpg)
%20Samara%20Weaving,%20Kyle%20Gallner-1.jpg)
%20Samara%20Weaving,%20Kyle%20Gallner-4.jpg)









