ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Is God Is: Alınacak Bir İntikam Var

İntikam filmleri, özellikle Kill Bill sonrası dönemde, güçlü kadın karakterler etrafında yeniden şekilleniyor. Yakın zamanda izlediğim They Will Kill You filmi ve son yılların en iyi yapımı olarak gördüğüm Blue Eye Samurai dizisi aklıma ilk gelenler. Bu yapımlar Kill Bill ile benzer bir yoldan yürür gibi görünse de, çok daha karanlık, daha içsel ve daha rahatsız edici bir yerden yaklaşıyor intikam meselesine. Is God Is filmi de bu formülden gidenlerden. Burada intikam bir güç gösterisi değil; travmanın kaçınılmaz bir uzantısı. 


Film bir tiyatro oyunundan uyarlama. Oyunun yazarı aynı zamanda filmin de yönetmeni olan Aleshea Harris, 2018 yılında Broadway'de oyununu sahneledikten sonra aldığı olumlu geri dönüşler üzerine oyunu bir sinema filmine çevirmeye karar veriyor. Ve işte karşımıza Is God Is böyle geliyor.

Film, çocukluklarında yaşadıkları korkunç bir yangının izlerini hem fiziksel hem de ruhsal olarak üzerilerinde taşıyan ikiz kardeşler Racine (Kara Young) ve Anaia’yı (Mallori Johnson) anlatıyor. Racine, daha keskin, daha dışa dönük ve daha net bir karakterken, kardeşi Anaia ise daha içe dönük, daha duygusal ve yer yer kırılgan bir karakter. Yıllar sonra, öldüğünü düşündükleri annelerinden gelen bir mesaj, geçmişle yüzleşmelerine neden oluyor. Anneleri, yaşanan trajedinin sorumlusu olan babalarını işaret ederken kızlarından tek bir şey talep ediyor: intikam. Bu istek, iki kardeşi sert ve tuhaf bir yolculuğa çıkarıyor.

Filmin merkezinde yer alan mesele, intikamdan çok daha derin bir yerde konumlanıyor. İzlerken, hikayenin aslında şiddetin nasıl kuşaktan kuşağa aktarıldığını anlattığını hissettiriyor. Racine ve Anaia’nın yolculuğu, sadece bir hedefe ulaşma çabası değil, aynı zamanda kendi içlerinde, yıllarca birikmiş olan karanlıkla yüzleşmeleri.

Film, aile içi şiddeti bireysel bir trajedi olarak da bırakmıyor. Onu toplumsal ve kültürel bir bağlama yerleştiriyor. Erkek egemenliğinin yarattığı yıkım, yalnızca geçmişte kalmıyor, bir sonraki neslin kimliğini şekillendiren bir mirasa dönüşüyor. Bu noktada anlatı, seyirciye bir soru soruyor da olabilir: Şiddetle doğmuş bir hikaye, şiddet dışında bir çıkış yolu bulabilir mi?


Is God Is, tanıdık tür kalıplarını bilinçli bir şekilde kullanıyor. İlk bakışta Kill Bill’i çağrıştıran bir intikam hikayesi gibi görünse de, onun stilize estetiğinin aksine daha sert ve daha kırılgan bir gerçeklik sunuyor. İki kız kardeşin bu yol hikayesinde filmin en güçlü yanı, merkezdeki iki karakterin kurduğu ilişki. Racine ve Anaia, aynı annenin ve aynı travmanın içinden çıkmalarına rağmen bambaşka birer kişilik olarak yola çıkıyorlar. Racine’in öfkeyle hareket eden, saldırgan doğası ile Anaia’nın daha temkinli ve içe dönük yapısı arasındaki gerilim, hikayenin dramatik motorunu oluşturuyor. Ancak bu yolculuk bu iki zıtlıkla devam edemez ve kardeşlerden birinin diğerine benzeyip yola tek bir duygu ve kimlikle hareket etmeleri gerekmekte.

Kara Young’ın Racine performansı adeta sahneyi ele geçiriyor; karakterin içindeki öfke, neredeyse fiziksel bir enerjiye dönüşüyor. Anaia'yı canlandıran Mallori Johnson ise daha sessiz ama derinlikli bir oyunculukla duygusal ağırlığı taşıyor. İkili arasındaki kimya, filmin en güçlü unsurlarından biri.

Sterling K. Brown’ın canlandırdığı baba figürü ise ekran süresi sınırlı olmasına rağmen filmin en ürkütücü unsurlarından biri. Onun varlığı, görünmediği anlarda bile hissediliyor. Uzun bir süre ismini duyuyor ama kendisini görmüyoruz.Adının anıldığı yerde sahne geriliyor, bir korku sarıyor. Göründüğü kısımlardaki sakinliği ve duygusuzluğu, karakteri daha da tehditkar kılıyor. Benzer tonu Kill Bill filminde Bill karakteri ile Tarantino da vermişti. 


Aleshea Harris, ilk uzun metrajında hem biçimsel hem tematik olarak risk alıyor ve büyük ölçüde bunun karşılığını veriyor. Yönetmenin tiyatro kökeni, filmin anlatım dilinde açıkça hissediliyor. Diyaloglar zaman zaman şiirsel bir ritim taşıyor. Ancak bu teatral yaklaşım, sinemasal tercihlerle dengelenmeye çalışılıyor.

Is God Is, kusurlarına rağmen güçlü bir ilk film olarak öne çıkıyor. Ben izlerken, onun mükemmel olmaya çalışmayan ama kendine ait bir ses yaratma konusundaki ısrarını değerli buluyorum. Bu film, klasik bir intikam hikayesi sunmak yerine, o hikayenin ardındaki acıyı ve mirası da sorguluyor. Ve bunu yaparken de sıkmadan, keyifle izletiyor kendisini.

Puanım: 7/10

28 Temmuz 2026 Salı

Disclosure Day: Beklentinin Altında Kalan Bir Film

Steven Spielberg’in adı, sinema tarihinde yalnızca bir yönetmeni değil, aynı zamanda bir anlatı standardını temsil ediyor. Jaws, E.T., Jurassic Park, Schindler's List, Terminal, Catch Me If You Can, A.I...  Onun filmleriyle büyüyen biri olarak, yeni bir Spielberg bilimkurgusu izleme fikri bende heyecan yaratıyor. Hele ki söz konusu olan, onun daha önce Close Encounters of the Third Kind filminde işlediği 'dünya dışı temas' meselesiyse… Disclosure Day (İfşa Günü) tam da bu yüzden, daha başlamadan büyük bir beklenti oluşturuyor. Ne var ki film ilerledikçe hissedilen şey, bu beklentinin karşılanmaması değil sadece; aynı zamanda bu filmin Spielberg’e ait olduğuna inanmanın giderek zorlaşması oluyor.

Film, daha açılış sahnesinde izleyiciyi olayların ortasına fırlatıyor. İzleyici uyandırmak, dikkatini çekmek ve merakını cezbetmek için iyi bir giriş. Devletin gizli çalışan bir kurumu olan Wardex'in çalışanı olan Daniel Kellner (Josh O'Connor), bu kurumdan çaldığı verileri, rehin tutulan sevgilisi Jane'i (Eve Hewson) kurtarmak için giriştiği takas ile başlıyor bu açılış sahnesi. Bu hikayenin paralelinde ilerleyen Margaret Fairchild (Emily Blunt) hattı ise daha doğaüstü ve gizemli bir tonda başlıyor. Bir Tv kanalında hava durumu sunucusu olan Margaret, canlı yayın esnasında istemsizce çıkardığı seslere, bir anda başka dilleri konuşabilmeyi de ekliyor. Ancak  teoride birbirini beslemesi ve bir süre sonra birbirleriyle kesişip birbirini tamamlaması beklenilen bu iki anlatı,bir bütün oluşturmaktan ziyade, kopuk ve dengesiz bir anlatıya dönüşüyor. 

Oysa Spielberg denildiğinde aklıma gelen ilk şeylerden biri, karmaşık fikirleri son derece berrak ve duygusal olarak güçlü bir şekilde anlatabilmesidir. Minority Report’ta geleceğin etik sorunlarını tartışırken bile hikayeyi sürükleyici kılmayı başarmıştı. E.T.'de ise bilimkurguyu saf bir duygusal deneyime dönüştürmüş; bir çocuğun gözünden evrensel bir yalnızlık ve aidiyet hikayesi anlatmıştı. Disclosure Day ise bu iki uçtan da beslenmeye çalışıyor ama hiçbirine tam olarak ulaşamıyor. Film, hem düşünsel olarak sığ kalıyor hem de duygusal olarak izleyiciyle güçlü bir bağ kuramıyor.

En büyük sorunlardan biri, filmin dünya dışı yaşam üzerine sunduğu fikirlerin şaşırtıcı derecede sıradan olması ve günümüzde konuşulan komplo teorilerinden farklı bir şey söylememesi. Close Encounters of the Third Kind filminin üzerinden tam 49 yıl geçtiği ve Spielberg’in bu konuya onlarca yıl kafa yormuş bir yönetmen olduğu düşünüldüğünde, ortaya çıkan sonucun bu kadar yüzeysel olması gerçekten şaşırtıcı. Film, yeni bir bakış açısı sunmak yerine, daha önce defalarca işlenmiş temaları tekrar ediyor. 3 Oscar ödülü, 65 yıllık kariyeri ile Hollywood'un top yönetmenlerinden olan birinin, Uzay Sinemasına Giriş 101 derecesinde bir fikir ile gelmesi büyük bir hayal kırıklığı yaşatıyor.


Filmin en büyük problemi belki de bu beklenti.Eğer Disclosure Day’i izlerken yönetmen koltuğunda Steven Spielberg’in değil de, ilk büyük bütçeli işini yapan genç ve isimsiz bir yönetmenin oturduğunu düşünülse, belki daha hoşgörülü olunabilir. Hatta bazı sahnelerdeki teknik beceri umut verici bile bulanabilir. Ancak Spielberg gibi bir sinema devinin imzası söz konusu olduğunda, beklenti kaçınılmaz olarak yükseliyor. 

Zira Spielberg’in kariyerinin bu aşamasında, böylesine kişisel bir temaya 50 yıl sonra geri dönüşün daha derin, daha cesur ve daha özgün bir yapımla olması bekleniyordu. Ancak ortaya çıkan film, zaman zaman eski fikirlerin tekrarına düşen, dramatik olarak dengesiz ve duygusal olarak mesafeli bir yapı sunuyor. Bu da filmi 'kötü' olmaktan çok, 'hayal kırıklığı' kategorisine yerleştiriyor.


Karakterler de bu zayıflıktan nasibini alıyor. Emily Blunt’ın canlandırdığı Margaret Fairchild, filmin en ilgi çekici karakteri olarak öne çıkıyor. Onun yaşadığı zihinsel dönüşüm ve giderek artan tuhaf deneyimleri, filmin diri tutan anlar. Ancak Daniel (Josh O'Connor) tarafı pek de öyle değil. Sevgilisi Jane ile olan hikayesi, duygusal derinlikten yoksun olduğu için izleyici için pek bir anlam ifade etmiyor. Colin Firth’ün canlandırdığı Noah karakteri için 'ölen eski eşin yası' şeklinde bir derinlik kurulmaya çalışılsa da o da yüzeyde kalıyor.

Teknik açıdan bakıldığında ise Spielberg hala usta olduğunu kanıtlıyor. Ki zaten böyle bir yönetmeni teknik açıdan eleştirme hadsizliğine girişmem de. Özellikle ikinci yarıda yer alan aksiyon sahneleri - araba kovalamacası ve tren sekansı - yönetmenin sinemasal hakimiyetini açıkça ortaya koyuyor. Bu anlarda film gerçekten nefes alıyor, en azından aksiyon türünde. Görüntü yönetimi ve kurgu, yer yer eski Spielberg filmlerini hatırlatan bir akıcılığa sahip. 


Toparlayacak olursak Disclosure Day, kötü bir film değil; ancak bu ifade onu kurtarmaya yetmiyor. Çünkü mesele, filmin ne olduğu kadar, ne olabileceğidir. E.T. ve Minority Report gibi filmlerle kendi bilimkurgu dünyasında çıtayı bu kadar yukarı koymuş bir yönetmenden gelen bu film, bir ustanın geç dönem işi gibi değil, yönünü arayan genç bir yönetmenin denemesi gibi hissettiriyor. Tüm bu olumsuz ifadeler bu filmin yönetmeni Steven Spielberg olması ve onun yarattığı beklentilerin sonucu. Yoksa erken dönemini yaşayan bir yönetmenin kamerasından çıkmış olsa daha yazı başka ifadelerle şekillenirdi. Her şeye rağmen yine de kendisini sonuna kadar izlettirebilen bir film. Sonu size bir şey vermeyecek ama sizi o sana kadar rahatça götürecek.

Puanım: 6/10

22 Temmuz 2026 Çarşamba

The Odyssey: Yorgun Demokrat

Homeros’un Odysseia destanı yüzyıllardır aynı cümleyle özetlenir: bu, bir eve dönüş hikayesidir. Daha doğrusu, eve dönerken insanın kendine dönüşünü aradığı uzun ve çetrefilli bir yolculuk… Bugünlerde sosyal medyayı esir alan The Odyssey filmi hakkında dolaşan yorumların büyük bölümü de bu düşünceyi tekrar ediyor: Odysseus’un meselesi Ithaka’ya varmak değil, o yolculuk boyunca kim olduğunu yeniden keşfetmektir. Oysa bu söz destan için doğru, film için ise ezbere kurulan boş bir ifadedir. Sebebini açıklayayım.


Sebebine değinmeden önce, destanın kendisinden bahsedelim. Vikipedia gibi bir giriş olsun. Odysseia Destanı, Homeros'a atfedilen iki büyük destandan biridir. Diğeri ise İlyada.

İlyada, Truva savaşının destanı; Odysseia da eve dönüşün, sabrın, zekanın ve insan iradesinin destanıdır. Yaklaşık 12.000 dizeden oluşan eser, yalnızca Antik Yunan edebiyatının değil, dünya edebiyatının da temel taşlarından biri sayılır. Batı edebiyatında işlenen ve filmlerde de sıkça efektif şekilde uygulanan 'kahramanın yolculuğu' temasının en eski ve en güçlü örneklerinden biri olarak görülür.

Homeros'un gerçekten yaşamış bir kişi olacağı gibi, birçok ozanın tek bir isim altında toplanmış hali olduğu da hala tartışılan bir konu. Araştırmacıların büyük çoğunluğu Odysseia'nın MÖ 8. yüzyılın sonlarında, yaklaşık MÖ 725–675 yılları arasında sözlü gelenekten yazıya geçirildiğini düşünmektedir.

Destanın MÖ 8. yüzyılda yazıldığını, destanın ana konusu olan Truva Savaşının MÖ 12. yüzyılda meydana geldiğini düşünecek olursak, anlatılan olaylarla destanın yazıya geçirilmesi arasında yaklaşık 400–500 yıllık bir zaman farkı ortaya çıkıyor. Bu nedenle Odysseia, hem tarihi olayların hem de yüzyıllar boyunca anlatılan halk hikayelerinin birleşiminden oluşan bir eser olarak görülebilir. 

Peki bu destan ne anlatıyor?

Odysseia, Truva Savaşı'nın ardından İthaka Kralı Odysseus'un ülkesine dönmeye çalışmasını konu alıyor. Ancak ilginç olan nokta şu: Truva'dan İthaka'ya normal bir gemi yolculuğu birkaç hafta sürebilecekken, Odysseus'un dönüşü tam 10 yıl sürüyor. 

Bu uzun yolculuk boyunca Odysseus; Tanrıların gazabıyla karşılaşıyor, deniz canavarlarıyla savaşıyor, devlerle mücadele ediyor, büyücüler tarafından kandırılıyor, denizlerde kayboluyor..

Sonunda, 10 yıl süren savaşın ardından 10 yıl süren geri dönüş yolcuğu ile beraber toplamda 20 yıl evinden uzak olan Odysseus tek başına evine ulaşmayı başarıyor. Ancak savaş için evden çıkan kişi ile eve dönen kişi aynı mıdır? Bu soru ve cevabı bu destan için oldukça önem arz ediyor.


Filme geldiğimizde, The Odyssey; klasiğin aksine doğrusal bir yapı izlemek yerine parçalı ve iç içe geçmiş bir zaman kurgusuyla açılıyor. Hikaye, Odysseus’un (Matt Damon) yokluğunda parçalanmak üzere olan Ithaka’da başlıyor. Yıllardır geri dönmeyen kralın sarayı, onun öldüğüne inanan Kraliçe Penelope (Anne Hathaway) taliplerinin istilası altında, Telemakhos (Tom Holland) babasının akıbetini öğrenmek için tehlikeli bir yolculuğa çıkıyor. Bu başlangıç, hem politik olarak bir çöküşün hem de -kraliyet olmanın ötesinde- bir ailenin dağılma eşiğinin portresini çiziyor.

Filmde Odysseus (Matt Damon), dönüşüm arayan bir kahraman değil; zaten tükenmiş, zaten değişmiş ve hatta değişmeye mecali kalmamış bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Christopher Nolan filmde, Odysseus'un içsel evrimini adım adım kurmak yerine, geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen kırık bir hafıza akışıyla, dönüşün kendisini bir zorunluluk haline getirir. Truva kıyılarında geçen o uzun yılların ardından “hadi eve gidelim” diyen bir adamın sesi, bir arayışın değil, bir bitkinliğin dışa vurumu. Bu yüzden filmde yolculuk, bir keşif değil; gecikmiş, parçalanmış ve neredeyse anlamsızlaşmış bir geri dönüş çabası gibi hissettiriyor.

Filmdeki kurgunun farklı zaman dilimleri arasındaki geçişleri, hatıraların mitlere karıştığı bir yapı kuruyor. Bu da anlatılan mitlerin, hafızanın aldatmacası olabileceği ihtimalini taşıyarak, filmi gerçek bir boyuta da taşıyor. Ancak bu yapı, karakterin içsel dönüşümünü derinleştirmekten çok, onun zaten dağılmış olan benliğini daha da bulanıklaştırıyor. Benzer anlatımı Tim Burton'ın 2003 yapımı Big Fish filminde de görmüştük. Ölüm döşeğindeki Ed Bloom'un anlattığı hikayeleri birer mit anlatısı olarak dinlemiş, gerçeküstü olayları Ed Bloom'un zihninin birer üretimi olduğunu düşünmüştük. 


Filmi izlerken en çok hissedilen şey, bunun bir 'kahramanlık' hikayesinden ziyade bir 'pişmanlık' hikayesi olduğu. Filmin başından beri her fırsatta dile getirilen Zeus yasalarını çiğnemiş olmanın pişmanlığı. Ki filmin sonunda Odysseus'a reva görülen eve dönüş yolundaki lanetin sebebini yine onun ağzından Zeus yasası göndermesiyle duyuyoruz: " One man's idea, one man's trick, to break Zeus's Law forever (Bir adamın fikri, bir adamın hilesi, Zeus'un yasasını sonsuza dek çiğnemek)"

Kral Agamemnon dahil, Truva Savaşı'nı kazananların bir türlü belini doğrultamamış olması, Odysseus'un eve dönüş yolculuğunun 10 yıl sürmesinin ardında bu var: Truva halkının Tanrılara olan inancın ve onların getirdiği kurallara olan sadakatin Yunanlılarca suistimal edilmesi. 

Tabi ki destanda Odysseus'un tek suçu Zeus'un kuralını çiğneyen bu hilesi değil. Truva atı ile şehre sızdıklarında ilk yaptığı Truva'yı koruyan Tanrıların heykellerini yıkmak oluyor. Ve bunun üzerine Truva kahinleri şu bedduayı ediyor "Tanrıların laneti saygısız Yunanlıların üzerine olsun. Ve sana 3 kez olsun Odysseus.

Bir diğer neden de Odysseus'un kibri. Zekası ve hilebazlığı ile övünen Odysseus, bunu her fırsatta dile getirmekten de geri durmayan birisi. Yunan deniz tanrısı Poseidon'un  tek gözlü dev olan oğlu Polyphemus'a mağarada zarar verdiğinde kendisini önce "hiçkimse" diye tanıtmış. Ama bu anonimliği daha fazla kaldıramayıp, mağaradan çıktıklarında "sana bunları yapan kişinin adı Odysseus" diye bağırmıştı (bu sahne filmde yok). Bu da onun kibrinin tanrılara meydan okuyacak kadar olduğunu gösteriyor ki bu meydan okumayı da deniz tanrısı Poseidon alıp kabul ediyor ve Odysseus'un ekibine denizde gereken cevabı veriyor.


Diğer açıdan bakıldığında film aynı zamanda savaşın anlamsızlığına dair güçlü bir alt metin taşıyor. Troya’nın yıkımı bir zafer olarak değil, bir travma olarak sunuluyor. Çünkü kazanım bilek veya 10 yıl süren kuşatmanın caydırıcılığı ile değil, inancın suistimal edilişi ile gerçekleşiyor. Bu da Odysseus'u tarihin ilk din istismarcısı yapıyor. Bu sebeple Odysseus’un taşıdığı suçluluk duygusu, bu savaşın bireysel düzeydeki yıkımının yansıması. Böylece epik anlatı, anti-kahramansı bir tona bürünüyor.

Bir diğer önemli tema ise kader ve irade arasındaki gerilim. Tanrıların varlığı sürekli hissediliyor ama doğrudan müdahaleleri çoğu zaman belirsiz bırakılıyor. Bu da hikayeyi metafizik bir çerçeveden çıkarıp daha insani bir düzleme taşıyor. Karakterler, başlarına gelenleri tanrılara bağlamak ile kendi seçimlerinin sorumluluğunu almak arasında gidip geliyor. Bu belirsizlik, filmi modern bir varoluş hikayesine yaklaştırıyor ki destanın kendisinde Tanrılar daha aktif ve fail olarak işleniyor. Bu da mit anlatımını daha kaderci kılıyor. Film ise miti daha inanılır kılan şekle bürüyüp, günümüz insanının aklına yatabilecek kıvama getirmeye çalışıyor. Yine Odysseus'un anlatıldığı 2024 yapımlı The Return filminde de motivasyon bu şekildeydi. O filmde de destan tanrılardan ve mitlerden tamamen arındırılmış, bitap bir şekilde evine dönen Odysseus'un tahtını yeniden alma mücadelesini izlemiştik sadece.


Yapımsal açıdan bakıldığında The Odyssey, Christopher Nolan’ın tüm yönetmenlik imzasını taşıyor: parçalı zaman kurgusu, büyük ölçekli sahneler ve görsel ihtişam. Film, sürekli ileri geri sıçrayan yapısına rağmen belirli bir ritmi koruyor. Bu yapı, uzun süresine rağmen izleyiciyi aktif tutuyor.

Sinematografisi, filmin en güçlü yönü. Geniş açılı planlar, doğanın hem güzelliğini hem de tehditkarlığını hissettiriyor. Nolan'ın IMAX takıntısı burada da işlevsel duruyor ama yeri gelmişken belirtmek istiyorum ki IMAX takıntılığına karşı biriyim. Layıkıyla sadece birkaç sinemada izlenebilecek bir filmin keyfini kitlelerden mahrum bırakmayı doğru bulmuyorum. 

Filmin müziklerini yapan Oscar ödüllü besteci Ludwig Göransson'a zaten daha önce The Mandalorian'dan hayran olduğumu belirtmiştim. Aslında Nolan'ın bu film için eski bestekarı Hans Zimmer'le çalışmak istediği söylenmiş, ancak Hans Zimmer bu teklifi 'The Dune' için çalıştığından reddetmiş. 


Oyunculuklara baktığımızda Matt Damon’ın oyunculuğunda Odysseus'u karizmatik bir lider olarak değil, yorgun, kırılgan ve zaman zaman kararsız bir adam olarak izliyoruz. Bu tercih ilk bakışta mesafeli hissettirse de, karakterin içsel çatışmalarını daha görünür kılıyor. Matt Damon’ın performansı, özellikle sessiz anlarda bu yüzden daha da derinleşiyor.

Matt Damon’ın evine dönmesi için Hollywood tarafından harcanan bütçeli şakaları her yerde görmüşsünüz: Saving Private Ryan (70 Milyon Dolar), Interstellar (165 Milyon Dolar), The Martian (108 Milyon Dolar) ve The Odyssey (250 Milyon Dolar). Ancak Matt Damon’ın The Odyssey’in konusuyla bağlantılı olan filmleri bunlarla sınırlı değil. Aynı zamanda Odysseus’un hafızasını kaybetmiş ve kimliğini arayan biri olduğu da hesaba katılırsa karşımıza Bourne serisi de çıkıyor: The Bourne Idendity (60 Milyon Dolar), The Bourne Supremacy (80 Milyon Dolar), The Bourne Ultimatum (120 Milyon Dolar) ve Jason Bourne (120 Milyon Dolar). Dolayısıyla Matt Damon'ın evini ve kişiliğini bulması için harcanan toplam bütçe 973 Milyon Doları buluyor.

Telemakhos’u canlandıran Tom Holland, bir röportajında oynadığı karakterin yaşını 16 zannettiğinden olsa gerek, oldukça toy bir çizgide oynuyor. Oysa Odysseus'un kendisini terk ettiğinde 2 yaşındaydı ve aradan 20 senenin geçtiği de düşünülürse yaşı 22 oluyor.  Anne Hathaway’nin Penelope’si ise filmin duygusal omurgasını oluşturuyor. Onun sabrı ve bastırılmış öfkesi, karakteri pasif bir bekleyenden çok aktif bir direniş figürüne dönüştürüyor.

Film ünlüler karmasını içeriyor. Robert Pattinson Antinous'u, Charlize Theron ise Odysseus'u adasında 7 sene tutsak eden Calypso'yu canlandırırken, Odysseus'a yolculuğu boyunca destek olan tek Tanrıça olan Athena'yı da Zendaya canlandırıyor. Yan karakterler arasında bazıları çok kısa süre görünse de etkileyici izler bırakıyor. Özellikle Circe sahneleri, hem oyunculuk hem de atmosfer açısından filmin en çarpıcı anlarını barındırıyor. Ancak karakter kalabalığı zaman zaman bazı figürlerin yüzeysel kalmasına neden oluyor. Herkes var, ama 'kimi tanıdın' deseler, karakter derinlikleri olmadığı için buna verilecek cevap yok.


Yazının ilk paragrafında değinilen konuya dönecek olursak, yani 'dönen Odysseus'un aslında giden Odysseus olmadığı, karakterinin çok değiştiği' düşüncesi, destanın kendisi için oldukça geçerli ancak film için geçerli değil. Bunun sebebi de karakter derinliğinin filmde çok iyi olmayışı. Giden Odysseus'un nasıl biri olduğunu sadece çok az miktarda bir anlatıdan duyuyoruz. O da babasını aramak için Sparta'ta giden Telemakhos'a (Tom Holland), Kral Agamemnon'un kardeşi Menelaus (John Bernthal)'un anlattıklarından. Odysseus’un iç dünyasına dair ipuçları veriliyor, ancak bu ipuçları güçlü bir dramatik yapı ile desteklenmediği için yüzeyde kalıyor. Bu sebeple film özelinden konuşacak olursak, giden Odysseus'un nasıl biri olduğunu tam bilmiyoruz ki gelen ile kıyaslayabilelim.

Ama neticede The Odyssey, yalnızca bir uyarlama değil; aynı zamanda bir yorum, bir yeniden inşa. Christopher Nolan, Homeros’un metnini birebir aktarmak yerine, onun ruhunu çağdaş bir sinema diliyle yeniden şekillendirmiş. Mitlerden oluşan destanı biraz daha insansılaştırmış, katılan yorum ve oluşturulan yeni inşanın temeli bu. Ortaya çıkan film, hem görkemli hem de melankolik bir deneyim sunuyor. Görselliği ve prodüksiyonun büyüklüğü ile göze oldukça hitap ettiği aşikar. Ancak Odysseus’un duygusal halini destanın orijinalinde olduğu gibi ‘kibir’ yerine, ‘pişmanlık’ hali üzerine inşa ediyor. 

Her ne kadar Odysseia Destanını seviyor ve filmi de bu destanı anlatıyor oluşu ile de beğenmiş olsam da, destanın hakkını veremediğini düşünüyor, övgülerin abartılı olduğuna inanıyor ve yapım olarak Interstellar'dan daha fazla gürültü getirmiş olmasını tamamen reklam kampanyası olarak yorumluyorum. 

Puanım: 7,5/10

-------
Başlıktaki Şarkı: Ahmet Kaya - Yorgun Demokrat

Karanlık yollardan geçtik, zehir gibi sular içtik
Bir yanımızda ölüm, bir yanımızda yar sevdik
Bir değil, binbir kere sırat köprüsünden geçtik
Cehennem denen illetin ta göğsünü deldik, geçtik

Bu yolda dönenler oldu, mum gibi sönenler oldu
Yâr göğsüne baş ko'madan vurulup düşenler oldu

Bir sen kaldın geride,Yorgun Demokrat.

15 Temmuz 2026 Çarşamba

Obsession: Ne Dilediğine Dikkat Et

Son senelerin trend film türü olan korkunun bu sene en öne çıkarılan ismi Obsession oldu. "Make a Wish" ile popüler kültüre bıraktığı hediye ile de oldukça gündemde yer etti. Ancak; aşırı medya bombardımanı sonucu oluşan yüksek beklentinin pek karşılanamıyor oluşunu biz geçen sene Weapons filminde görmüştük. Her ikisi de türüne göre iyiler, fakat..


Modern korku sineması zaman zaman izleyiciyi sadece korkutmakla kalmıyor. Onu rahatsız ediyor, sorgulatıyor ve güncel hayatta karşılaşabileceği insani bir olay veya duyguyla bağdaştırıyor. Obsession tam da bu çizgide duran filmlerden biri. İlk bakışta tanıdık bir 'dilek ters teper' hikayesi gibi görünse de, derinlere indikçe bunun çok daha huzursuz edici bir psikolojik tablo sunduğu anlaşılıyor. Ancak filmin yarattığı bu etki kadar, etrafında oluşan abartılı övgü dalgası da tartışmaya açık.

Filmin konusuna biraz değinecek olursam; içine kapanık ve 'iyi çocuk(!)' olarak tanımlanabilecek Bear’ın (Michael Johston), yakın arkadaşı Nikki’ye (Inde Navarrette) duyduğu karşılıksız ve çaresiz bir aşkı göstererek başlıyor. Bir akşam eline geçen 'make a wish' çubuğunu kırıp, sonrasında yaptığı masum gibi görünen bir dilek, Nikki’nin Bear’a karşı saplantılı bir sevgi geliştirmesine yol açıyor. Başlangıçta bir hayalin gerçekleşmesi gibi görünen bu durum, kısa sürede kontrol edilemeyen, karanlık ve yıkıcı bir kabusa dönüşüyor.


Obsession, yüzeyde bir korku filmi olsa da özünde oldukça çağdaş meseleleri kurcalıyor. Özellikle 'iyi çocuk' miti, erkek bakışı ve kadınların özne olmaktan çıkartılıp bir arzu nesnesine indirgenmesi gibi temalar filmin omurgasını oluşturuyor. Arkadaşları tarafından Nikki'nin sağlık durumu konusunda uyarılmasına rağmen Bear'ın bunu önemsemeyip Nikki'nin durumundan faydalanıyor gibi oluşu Bear'ı iyi çocuk olmaktan çıkarıyor ki ona göre bu duygunun adı aşk. Fakat film, aşk ile sahiplenme arasındaki ince çizgiyi bilinçli şekilde bulanıklaştırıyor. Hatta bu iki kavramın sık sık karıştırıldığını sert bir dille yüzümüze vuruyor.

Ancak burada bir ikilik söz konusu. Film bir yandan erkek egosunun ve romantik yanılsamaların tehlikelerini eleştirmeye çalışırken, diğer yandan anlatısını büyük ölçüde erkek karakterin perspektifine sıkıştırarak eleştirdiği bakış açısını yeniden üretme riskine giriyor. Nikki’nin yaşadığı trajedi çoğu zaman dolaylı şekilde aktarılıyor; bu da filmin söylemek istediğiyle gösterdiği arasında bir mesafe yaratıyor.


Filmin en güçlü tarafı şüphesiz Inde Navarrette'nin gösterdiği performans. Nikki karakterine hayat veren oyuncu, masumiyet ile dehşet arasında gidip gelen son derece fiziksel ve yoğun bir performans sergiliyor. Karakterin içinde sıkışmışlık hissi, küçük mimikler ve ani geçişlerle etkileyici biçimde yansıtılıyor. Nikki'nin gülüşü ile de Smile filminin sakin, sevecen gülüşünün tehlikesini hatırlatıyor. Korku filmlerinde çığlıklar kadar gülmeler de ürkütür. Cadı türü korku filmlerinde atılan o kahkahaları düşünün. Ancak kahkahasız bir gülücüğün korkutucu en çok Smile filminde etkili olmuştu ve bu filmde de oradan alınan bir ödünç söz konusu.

Yönetmen Curry Barker açısından bakacak olursak, Obsession'ın düşük bütçesine rağmen dikkat çekici bir iş çıkarmış. 750 bin dolara mal olan filmin şu ana kadarki kazancı 450 milyon dolar. 1e 600 veren bir yapım. Buna rağmen özellikle ışık kullanımı ve karanlık sahnelerde yaratılan atmosfer etkileyici. Gölgelerle kurulan gerilim, izleyicinin sürekli tetikte kalmasını sağlıyor. Ancak filmin tonundaki korku ile kara mizah arasındaki geçişlerdeki denge, bazı sahnelerde iyi kurulmuşken, bazı anlarda ton kaymaları hissedilebiliyor.


Filmin göz ardı edilemez zayıflıkları da var. Özellikle karakter derinliği konusunda dengesizlikler mevcut. Film, eleştirmek istediği bazı klişelere zaman zaman kendisi de yaslanıyor. Hikaye ilerledikçe tekrar hissi oluşabiliyor ve bazı dramatik anlar beklenen etkiyi yaratmakta zorlanıyor.

Ayrıca son dönemde benzer şekilde öne çıkarılan Weapons gibi yapımlarla birlikte düşünüldüğünde, Obsession’ın gördüğü yoğun övgünün bir kısmının sinemasal değerinden ziyade pazarlama stratejileri ve ticari beklentilerle bağlantılı olduğu hissi oluşuyor. Obsession iyi bir film; ancak bir başyapıt olarak sunulması, beklentiyi gereğinden fazla yükseltiyor. Sosyal medyanın Hype Sarmalı'na dahil olan diğer ürünler gibi bunda da trend olan satın alınıp daha da hype*lanarak kendisini olduğundan daha da büyüttü. Bunda 'make a wish' anlatısı kadar, film için üretilen onlarca teorinin de katkısı oldu. Bear'ın filmin başında ölen kedisinin Nikki'nin ruhuna işlediği, karakter için Bear (ayı) isminin boşuna seçilmediği, onun ayılar gibi Nikki'yi mağarasına (evine) hapsettiği vs gibi teoriler forum sitelerinde cirit atmakta.


Obsession, korku filmi severlerin istediğini fazla vermeyecek ancak bu türe mesafeli olanları türe çekebilecek bir film. Fakat hakkında yaratılan büyük beklentinin biraz daha temkinli karşılanması gerekiyor. Çünkü Obsession, iyi bir film olmasına rağmen, etrafındaki gürültünün ima ettiği kadar kusursuz ya da devrimsel bir yapım değil.

Puanım: 7/10

18 Haziran 2026 Perşembe

Half Man: Birbirini Tamamlayan İki Yarım İnsan

2 sene önce Netflix'te yayınlanan Baby Reindeer dizisi çok konuşulmuştu. O dizinin yapımcısı ve oyuncusu Richard Gadd, bu sene HBO için daha iyi bir mini dizi yaptı; Half Man. Baby Reindeer'ın takıntı ve saplantı anlatısını biraz daha ileri taşıyarak ve onu biraz daha sertleştirerek önümüze koyduğu bu dizide, kendilerini 'yarım adam' gören iki erkek üvey kardeşin hikayesini izliyoruz.


İnsan bazen bir başkasının hayatına girmez; içine sızar. Onu dönüştürmez; bozar. Richard Gadd’ın Half Man’i tam da bu sızıntının hikayesi. Sevginin, bağımlılığın, şiddetin ve kimliğin birbirine dolandığı, çözülmesi neredeyse imkansız olan bir düğüm şeklinde. İlk sahnelerden itibaren izleyiciye rahat bir alan tanımayan dizi, yalnızca karakterlerini değil, seyircisini de psikolojik bir kıskaca alıyor. 

Half Man, Niall (Mitchell Robertson & Jamie Bell) ve Ruben (Stuart Campbell & Richard Gadd) adlı iki karakterin çocukluktan yetişkinliğe uzanan karmaşık ilişkisini merkezine alıyor. Hikaye, Niall’ın düğün günü başlayan gerilimli bir yüzleşmeyle açılsa da, kamera ardından geçmişe dönerek bu iki adamın nasıl bu noktaya geldiğini katman katman ortaya koyuyor. Sosyal olarak çekingen, kırılgan ve içe dönük bir genç olan Niall ile karizmatik ama tehlikeli derecede kontrolsüz Ruben’ın yolları, anneleri üzerinden kesişiyor. Ruben henüz genç olmasına rağmen geçmişi suç, şiddet ve travmayla örülü biri iken; Niall ise kimliğini ve özellikle cinsel yönelimini anlamaya çalışan bir karakter. Bu iki zıt kişilik arasındaki ilişki zamanla bir dostluk, bağımlılık ve yıkım sarmalına dönüşüyor.

Dizi boyunca geçmiş ve şimdiki zaman arasında gidip gelen anlatı, iki karakterin birbirlerini nasıl şekillendirdiğini, birbirlerine nasıl zarar verdiğini ve belki de en önemlisi birbirlerinden neden kopamadıklarını sorguluyor. "Her şey zıddı ile kaimdir" sözündeki iki zıt karakter olan bu ikili, varlıkları için yine birbirine muhtaç kişiler olduklarını ve tüm var oluş amaçlarının da bu doğrultuda olduğunu izledikçe görüyoruz.


Half Man’in ismiyle ima ettiği 'yarım adam' fikri, yalnızca bireysel bir eksiklik değil, aynı zamanda toplumsal olarak dayatılan erkeklik normlarının yarattığı parçalanmış kimlikleri temsil ediyor. Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu'nun geçen sene söylediği "çocuğunuz yoksa aile olamıyorsunuz" sözü, dayatılan normlardan ötürü kişilerin kendilerini toplum nezdinde yarım hissetmesine sebep olan örneklerden biri mesela.

Psikolojik açıdan bakıldığında, Niall ve Ruben birbirlerinin karşıtı olmaktan çok, birbirlerinin tamamlayamadığı parçaları temsil ediyor. Niall pasifliği, bastırılmış arzuları ve korkularıyla var olurken; Ruben kontrolsüz dürtüleri, öfkesi ve saldırganlığıyla öne çıkıyor. Ancak bu karşıtlık bir denge yaratmıyor. Aksine iki karakterin de daha derin bir çöküşe sürüklenmesine neden oluyor.

Dizinin en çarpıcı yönlerinden biri, travmayı bir neden-sonuç ilişkisi içinde ele alma çabası. Ancak bu yaklaşım zaman zaman tartışmalı olabiliyor. Travmanın karakterlerin davranışlarını açıklamak için aşırı deterministik bir şekilde kullanılması, psikolojik derinlik yerine dramatik etkiyi öne çıkarıyor. Bu da karakterlerin zaman zaman gerçek insanlar olmaktan çıkıp, temaları taşıyan araçlara dönüşmesine neden oluyor.


Karakterler ve temsil ettikleri insan tipleri üzerine biraz daha konuşacak olursam, Niall; kırılganlık ve içsel çatışmanın temsili konumunda diyebilirim. Sürekli geri çekilen, kendini ifade etmekte zorlanan ve başkalarının etkisine açık bir karakter olarak karşımızda duruyor. Onun hikayesi, bastırılmış kimliğin ve onay arayışının trajedisi adeta.

Ruben ise kontrolsüz gücün ve travmanın dışa vurumu. Karizmatik ama yıkıcı. Hem çekici hem korkutucu. Onun varlığı, yalnızca kendisi için değil, etrafındaki herkes için bir tehdit oluşturan tiplerden. Fiziken olan gücü duygusal olarak da göstermeye çalışan ama işin özüne inildiğinde eksikliğinin o noktada nüfuz ettiğini gördüğümüz nice örneklerinden biri.
 
Bu iki karakter üzerinden dizi, modern toplumda erkekliğin iki ayrı ucu temsil ediyor. Bastırılmışlık ve Taşkınlık. Ancak her iki uç da sağlıksız ve dizideki gibi bir birleşimde taraflar birbirini besleyerek daha büyük bir yıkıma doğru yol alıyor.


Dizinin hem senaristi, hem yönetmeni, hem de başrol iki oyuncusundan biri olan Richard Gadd’ın ismini önceki işi Baby Reindeer dizisinden duymuştuk. O dizi de psikolojik çıkarımlar içeren bir diziydi ve o da oldukça beğenilmişti. Ve karşılığını da BAFTA ve Emmy ödüllerinde almıştı. Half Man dizisinin Baby Reindeer dizisi arasında güçlü tematik bağlar var. Her iki yapım da travma, istismar ve psikolojik kırılganlık üzerine kurulu. Richard Gadd’ın anlatım tarzı, izleyiciyi rahatsız eden, sınırları zorlayan ve kolay tüketilemeyen bir üslupta. Bu açıdan Half Man, Baby Reindeer’ın açtığı patikayı daha karanlık ve daha yoğun bir şekilde devam ettiriyor desem başım ağrımaz.

Ayrıca iki yapımda da mizah, son derece karanlık bir bağlam içinde kullanılıyor. Baby Reindeer’da bu mizah daha görünür ve işlevseldi, izleyiciye nefes alma alanı tanıyordu. Ancak Half Man’de ise mizah çok daha sınırlı ve beklenmedik anlarda ortaya çıkıyor. Bu da dizinin genel tonunu daha ağır ve gerilimi yüksek bir hale getiriyor.

Bir diğer benzerlik, Richard Gadd’ın travmayı açıklama biçimi. Her iki dizide de karakterlerin bugünkü halleri geçmişte yaşadıkları olaylarla ilişkilendiriliyor. Ancak bu yaklaşım, zaman zaman karmaşık insan davranışlarını fazla basitleştirme riski de taşıyor. Her olay için danışanının çocukluğuna inen terapistleri haklı çıkarırcasına.


İki yapım arasındaki en belirgin fark ise, anlatı dinamizmi ve duygusal çeşitliliği. Baby Reindeer daha kısa bölümleri, daha hızlı temposu ve daha dengeli tonuyla izleyiciyi sürekli tetikte tutarken; Half Man ise daha ağır ilerleyen, daha karamsar ve neredeyse kesintisiz bir duygusal baskı yaratan bir yapıda. Ancak bu diziye devam etme motivasyonunu kıran bir şey olarak algılanmasın. Dizideki bu kasvet ve duygusal gerilim izleyiciyi bu yönde de diri tutmayı başarıyor.

Bir diğer önemli fark, karakterlerin insanlık düzeyi. Baby Reindeer’daki karakterler, tüm kusurlarına rağmen daha tanıdık ve gerçekçi hissettiriyor. Bu gerçeklik, o dizideki unsurun günlük yaşama olan yaygınlığından geliyor. Ancak Half Man ise Baby Reindeer'a nazaran kısmen daha nadir ve yöresel bir hikaye sunuyor. Özellikle ilerleyen bölümlerde karakterler aşırı dramatik yük altında eziliyor ve yer yer karikatürleşiyor. Bu durum, dizinin vermek istediği psikolojik derinliği zayıflatıyor diyebiliriz.

Son olarak, Baby Reindeer’da yer yer hissedilen umutvari durum, Half Man’de büyük ölçüde yok. Half Man, izleyicisine umut vermek yerine onu karanlığın içinde bırakmayı tercih ediyor. Bu da diziyi daha çarpıcı ama aynı zamanda daha yorucu ve bir bakıma da daha vurucu bir hale getiriyor.


Toparlayacak olursam, Half Man, kolay izlenen bir dizi değil. Richard Gadd, yine rahatsız edici, yoğun ve tartışmalı bir iş ortaya koymuş. Çok fazla dizi izlediğim söylenemez, Bu yüzden mevcuttaki dizilerin en iyilerini hangileridir bilmiyorum. Ama Half Man yapım olarak da sunum olarak da oldukça kaliteli bir iş, bunu görebiliyorum. 
Puanım: 8/10

11 Haziran 2026 Perşembe

Over Your Dead Body: Bir 'Alpine Divorce' Vakası

Yakın zaman önce gündeme gelen Alpine Divorce kavramı, çiftlerin hukuki yolla doğrudan boşanmak yerine birbirlerini doğada ölüme terk ettiği bir metot. Çiftlerden biri, boşanmak istediği eşini trekking ya da dağ yürüyüşüne ikna ediyor ve onu orada bırakıp geri geliyor. Ya da daha vahimi, onu uçurumdan aşağı atıp olaya kaza süsü veriyor. İşte bu film öyle bir film. Baş rollerde HIMYM'ın MarshallJason Segel ve oyunculuk kariyerinin önemli bir bölümü, kocası tarafından öldürülmek istenen kadın olan Samara Weaving var.


Over Your Dead Body, evlilikleri tükenmiş Dan (Jason Segel) ve Lisa’nın (Samara Weaving) göl kenarında bulunan baba yadigarı bir kulübeye gitme hikayesiyle başlıyor. Gitmeden önce her iki tarafın da çevresine kafalarında planladıkları olayların altlıklarını işlemeye başlıyor. Ancak bu, romantik bir tatil değil, karşılıklı suikast planlarının uygulamaya konacağı bir kaçamak. İkisi de diğerini öldürmeyi planlamakta ve ikisi de bu konuda oldukça beceriksiz. Ve buna hikayeye dahil olan kaçak suçlularla da eklenince kaos başlıyor. Artık film bir cinayet filmi değil, hayatta kalma mücadelesine dönüyor. Ve bu konuda Samara Weaving oldukça ehil.

Daha önce Ready or Not filminde canlandırdığı, evlendiği gece kocası ve ailesi tarafından öldürülmek istenen gelin karakteri düşünüldüğünde, burada ilginç bir ters yüz etme söz konusu. Samara Weaving bu kez sadece av değil; aynı zamanda cinayet işlemenin planını yapan fail bir karakter. Bu paralellik, oyuncunun benzer temalar içinde farklı tonlar yakalayabildiğini gösteriyor. Ancak Dan karakteri için aynı derinliği söylemek zor. Karakter zaman zaman fazla karikatürize kalıyor ve bu da dramatik gerilimi zayıflatıyor.


Filmin en büyük sorunlarından biri ton dengesizliği. Kara mizah ile gerilim arasında gidip gelmeye çalışırken, çoğu zaman bu iki ton birbirini desteklemek yerine baltalıyor. Özellikle hikayeyi desteklediği düşünülen ve kısmen de olsa güzellik katan flashback sahneleri ve tekrar eden espriler, bir süre sonra etkisini yitiriyor. Fiziksel komedi unsurları (abartılı şiddet, bedensel mizah) ilk başta eğlenceli olsa da, film ilerledikçe yorucu hale geliyor. Ayrıca senaryoda ciddi mantık boşlukları var. Karakterlerin bazı kararları tamamen hikayeyi ilerletmek için var gibi hissettiriyor. Filmde sahne devam ederken zaman sıçramaları da göze çarpıyor. Eve girdiklerinde gece vakti olan zaman, hikayede 5 dakika bile geçmeden evden çıktıklarında birden gündüzün ortasına zıplıyor. Tüm suçu burada yönetmen Jorma Taccone'a atıyorum.

Teknik açıdan bakıldığında film, mekan kullanımında başarılı sayılabilir. Kulübe ve bodrum gibi dar alanlar, karakterlerin sıkışmışlığını iyi yansıtıyor. Ancak kurgu tarafında ritim sorunları göze çarpıyor. Bazı sahneler gereğinden uzun tutulurken, bazı önemli anlar hızlı geçiliyor. Bu da filmin temposunun dengesiz hissedilmesine neden oluyor.


Sonuç olarak Over Your Dead Body, izlerken sıkmayan, hatta yer yer eğlendiren bir film. Ancak bu eğlence, güçlü bir senaryo ya da derin karakter analizlerinden değil, daha çok absürt durumların yarattığı anlık keyiften geliyor. Film kendini izletiyor; fakat aynı zamanda birçok kaçırılmış fırsatı ve giderilebilecek hatayı da içinde barındırıyor. Eğlenmek isteyen izleyici için yeterli, ama daha fazlasını arayanlar için eksik bir deneyim. Ve bakalım, Hollywood Samara Weaving'i öldürmek için daha kaç film çekecek, bekleyip göreceğiz.

Puanım: 5/10

4 Haziran 2026 Perşembe

Sentimental (The People Upstairs): Komşudan Gelen Davet

İspanyol yönetmen Cesc Gay tarafından 2020 yılında yazılıp yönetilen Sentimental (The People Upstairs) filmi; 2024 yılında Fransa (Et plus si affinites), Rusya (Neprilichnye gosti), Çekya (V dobrem i zlem) tarafından, 2025 yılında Güney Kore (Witjip saramdeu) tarafından ve son olarak da bu sene A24 yapımcılığıyla ABD (The Invite) tarafından uyarlandı. Tek mekanda geçen bu filmde bir çift, üst komşularını yemeğe davet ediyor. Ve komşularına söylemek istedikleri bir şey var. Ama üst komşularının onlara söylemek istedikleri daha çok şey var.


Yukarıda ismi geçen 6 film, tek bir senaryo üzerinden gittikleri için, orijinali olan İspanyol versiyonunundan bahsettiğimde, hepsinden bahsetmiş olacağım. Her ne kadar sadece İspanyol versiyonunu izlemiş olsam da Seth Rogan, Olivia Wilde, Penelope Cruz ve Edward Norton kadrolu A24 yapımı Amerika versiyonunu olan The Invite filmini de izlemek istiyorum. 

Film, evli bir çift olan Julio (Javier Camara) ve Ana’nın (Griselda Siciliani), üst komşuları olan Salva (Alberto San Juan) ve Laura’yı (Belen Cuesta) akşam yemeğine davet etmesiyle başlıyor. Daha doğrusu davet eden Ana oluyor ve bu davetten haberi olmayan Julio ile çatışma henüz filmin başında bu sebeple başlıyor. İlk başta sıradan komşu tanışması gibi görünen bu davet, iki tarafın birbirlerine söylemek istedikleri şeyler olunca garipleşiyor. Ev sahibi tarafın söylemek istedikleri, üst komşularının yüksek sesle seks yaptıkları ve bu yüzden rahat uyuyamadıkları. Ancak bunu onlar söylemeden, misafir taraf kendisi söylüyor ve bu sebepten dolayı özür diliyor. Devamında ise eklemeler de bulunuyor ve muhabbet birden çatışmalı ve çekişmeli bir hal alıyor bu noktadan sonra.

Bu sohbet, karakterlerin kendi ilişkilerine dair bastırdıkları çatlakları açığa çıkaran kısım oluyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde, aldatma, cinsellik, sadakat ve dürüstlük gibi meseleler giderek daha keskin bir şekilde tartışılmaya başlanıyor. En sonunda bu davet, sadece bir yemek olmaktan çıkıyor ve dört kişinin de kendileriyle, eşleriyle, ilişkileriyle yüzleştiği bir hesaplaşmaya dönüşüyor.


Filmin temel teması, ilişkilerin kırılganlığı ve dürüstlükle yüzleşmenin yarattığı kaos gibi görünse de, yönetmen Cesc Gay, özellikle uzun süreli ilişkilerde biriken küçük yalanların ve bastırılmış arzuların nasıl bir anda patlayabileceğini de gösteriyor. Film, sadakat kavramını mutlak bir değer olarak sunmak yerine, onu üst komşular üzerinden sorguluyor: İnsanlar gerçekten monogamiye uygun mu, yoksa bu sadece toplumsal bir kabullenme mi? Her iki görüşü de komşulara pay ediyor ama yönetmen burada bir taraf tutmadan yapıyor. Bunu üst komşuyu modern, alt komşuyu tutucu göstermeden anlatıyor. 

The People Upstairs, yüzeyde bir ilişki dramı gibi başlasa da, sonrasında keskin mizah kullanan, Julio'nun sarkastik sataşmalarıyla renklenen bir komediye evriliyor. Filmdeki mizah; klasik anlamda gülmek için yazılmış şakalar ile değil, aksine, karakterlerin birbirlerine yönelttiği iğneleyici cümleler, imalar ve pasif-agresif çıkışlar üzerinden şekilleniyor. Özellikle Salva ve Laura’nın açık ilişkiyi neredeyse rahat bir gündelik konu gibi anlatmaları, Julio ve Ana’nın giderek gerilen tepkileriyle birleşince ortaya ironik bir komedi çıkıyor. “Biz her şeyi konuşuyoruz” gibi iddialı bir cümlenin hemen ardından gelen küçük çelişkiler, filmin mizahını besleyen önemli anlardan biri mesela.

Filmin en dikkat çekici mizahi yönü, seyirciyi güldürürken aynı anda huzursuz etmesi. Örneğin, çiftler arasındaki sadakat tartışması giderek ciddileşirken, karakterlerin bir anda gündelik ve absürt detaylara sapması (kimin kimi daha çekici bulduğu, kimin neyi normal kabul ettiği gibi), sahneleri hem komik hem de trajik hale getiriyor. Bu tür anlarda seyirci, kahkaha ile utanç arasında gidip gelebilir. Film, mizahı bir rahatlama aracı olarak değil, aksine gerilimi daha da görünür kılan bir araç olarak kullanıyor çünkü. 


Tek mekanda diyaloglar üzerinden ilerleyen bir filmi iyi veya kötü yapacak olan şeylerin başında tabi ki oyunculuk geliyor. Burada filmi sırtında taşıyan kişi de Julio karakterini canlandıran Javier Camara oluyor. Filmin başlarında itici bir adam çizgisine sahip gibi görünse de zeka gerektiren iğneleyici cümleler ile çok da hafife alınmamas
ı gereken kişi olduğunu izleyiciye gösteriyor. Kendisine sunulan teklife verdiği cevapla ne yapmak istemediği şeye kendini mecbur bırakıyor, ne de bunu yaparken olumsuz bir tavır sergiliyor. Hayır deyişi bile ayrı bir mizah içeriyor.

Tek mekanda çekilen filmi iyi yapan unsurlardan diğeri de diyalog kalitesi ve filmin sunumundaki teknik yapısı. Film neredeyse tek bir daireyle sınırlı. Bu da hikayeyi ve diyalogları daha konsantre bir hale getiriyor. Kamera kullanımı sade; uzun planlar ve kesintisiz diyaloglar, gerilimi doğal bir şekilde diri tutuyor. Kurgu, ritmini karakterlerin konuşmalarına göre ayarlanmış. Ani kesmeler yerine diyalogların akışına izin veriliyor. Işık kullanımı ise samimi bir ev ortamı yaratırken, aynı zamanda karakterlerin yüzlerindeki mikro ifadeleri görünür kılıyor. Film müziğinin geri planda tutulması izleyiciyi tamamen konuşmalara ve duygusal çatışmalara odaklıyor. 



Her ne kadar anlatımım orijinal versiyon olan İspanyol filmi üzerinden olsa da, hangi versiyonunu izlerseniz izleyin, keyif verebilecek bir komedi filmi olduğunu düşünüyorum. Ama kadro kalitesinden dolayı da ABD versiyonuna da şans verilebilir. 
Puanım:7/10 

15 Mayıs 2026 Cuma

The Christophers: Sanatın ve Sanatçının Mirası Üzerine

Steven Soderbergh'in son filmi The Christophers, bir eserin kıymeti, onu üreten sanatçının niyetiyle mi, yoksa onu pazarlayanların açgözlülüğüyle mi ölçülür sorusuna cevap arıyor. Film ilk bakışta küçük ölçekli bir karakter draması gibi görünse de, ilerledikçe sanat dünyasının ikiyüzlülüğünü, miras kavramını ve insan ilişkilerinin çürümüş yanlarını açığa çıkaran bir anlatıya dönüşüyor.


Kısa Özeti:

Film, bir zamanlar sanat dünyasının önemli figürlerinden biri olan, ancak artık gözden düşmüş yaşlı ressam Julian Sklar’ın (Ian McKellen) etrafında şekilleniyor. Londra’daki dağınık evinde izole bir hayat süren Julian, geçmiş ihtişamından geriye yalnızca kırıntılar kalmış bir figürdür. Çocukları Barnaby (James Corden) ve Sallie (Jessica Gunning) ise babalarının ölümünden sonra elde edecekleri mirasın peşinde. Bu amaçla, yarım kalmış ve büyük değer taşıdığı düşünülen 'The Christophers' adlı tablo serisini tamamlatmak için genç sanatçı Lori Butler’ı (Michaela Coel) işe alıyorlar.

Ancak Lori’nin bu işe dahil olma motivasyonu yalnızca para değil. Geçmişte Julian tarafından aşağılanmış olması, onun bu sürece kişisel bir hesaplaşma duygusuyla yaklaşmasına neden oluyor. İkili arasındaki ilişki zamanla dönüşüyor ve başlangıçtaki güvensizlik ve manipülasyon, yerini karmaşık bir karşılıklı anlayışa bırakıyor.


The Christophers, yüzeyde bir sanat sahtekarlığı hikayesi gibi görünse de, aslında sanatın doğasına dair derin bir sorgulama sunuyor. Film, özellikle şu sorular etrafında şekilleniyor: Sanatın değeri nedir? Bir eseri değerli kılan sanatçının niyeti mi, yoksa piyasanın ona biçtiği fiyat mı? Yoksa tüm bunlar sadece birer algı mı?

Julian karakteri üzerinden 'deha ve kibir' ilişkisi incelenirken, Lori karakteri aracılığıyla 'tanınmamış yetenek' meselesi gündeme getiriliyor. Lori, sistemin dışında kalmış ama gerçek anlamda üretmeye devam eden sanatçıyı temsil ediyor. Julian ise hem sistem tarafından yüceltilmiş hem de yine aynı sistem tarafından tüketilmiş bir figürdür.


Film aynı zamanda sanatta miras kavramını da sorguluyor. Julian’ın çocukları için sanat, duygusal bir bağdan çok ekonomik bir fırsattır. Bu durum, sanatın metalaşması ve aile bağlarının çıkar ilişkilerine indirgenmesi üzerine eleştirel bir bakış sunuyor.

Bunun yanı sıra film, sanatçının eser üzerindeki kontrolünün sınırlarını da tartışıyor. Bir eser ortaya çıktıktan sonra, artık sanatçının mı yoksa izleyicinin mi olur? Bu soru, özellikle Lori’nin Julian’ın sanatını 'tamamlama' fikri üzerinden güçlü bir şekilde işleniyor.


Steven Soderbergh, bu filmde alışıldık stilistik gösterişten uzak, oldukça sade ama etkili bir anlatım tercih etmiş. Film, büyük ölçüde tek bir mekanda (Julian’ın evi) geçiyor ve bu yönüyle bir tiyatro oyununu andırıyor. Bu minimalizm, karakterler arasındaki gerilimi daha görünür kılan etken oluyor.

Kamera kullanımı dikkat çekici biçimde geri planda. Uzun planlar, doğal ışık kullanımı ve dikkat dağıtmayan kurgu tercihleri, izleyicinin tamamen oyunculuklara odaklanmasını sağlıyor. Bu da özellikle Ian McKellen ve Michaela Coel’in performanslarını ön plana çıkarıyor. Her ikisi de fiziksel be duygusal oyunculuklarının hakkını vermiş gözüküyor.

Soderbergh’in anlatımındaki en önemli özelliklerden biri ise türler arası geçişlerdeki ustalığı. Film zaman zaman bir komedi, zaman zaman bir drama, hatta yer yer bir gerilim hissi yaratıyor. Ancak hiçbir türe tamamen teslim olmuyor; bu da filmin öngörülemezliğini artırıyor.



The Christophers, yüzeyde küçük ölçekli bir hikaye anlatıyor gibi görünse de, aslında oldukça büyük sorular soran bir film. Sanatın değeri, sanatçının mirası ve etik sınırlar üzerine düşündüren yapım, güçlü oyunculukları ve incelikli anlatımıyla öne çıkıyor.

Her ne kadar yan karakterlerin zaman zaman yüzeysel kalması ve bazı anlatı unsurlarının tam anlamıyla çözülememesi gibi eksikleri bulunsa da, film genel olarak izleyicide kalıcı bir etki bırakmayı başarıyor. Özellikle Julian ve Lori arasındaki ilişki, filmin duygusal ve entelektüel merkezini oluşturuyor.

Sonuç olarak The Christophers, yalnızca izlenen değil, üzerine düşünülen bir film. Sorular soran ve kesin cevaplar vermekten kaçınan bu yapım, modern sinemanın nadir bulunan entelektüel örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

12 Mayıs 2026 Salı

Project Hail Mary: Andy Weir Evreninde Bir Adım Geri

Yine Andy Weir’ın romanından uyarlanan The Martian filmi, modern bilim kurgu sinemasında güçlü bir referans noktası oluşturmuştu. Bu nedenle yazarın başka bir kitabı olan Project Hail Mary uyarlaması da benzer bir etki beklentisine sokmuştu. Ancak film, daha büyük bir hikaye ve daha iddialı bir evren kurmasına rağmen, The Martian’ın sade ama etkili anlatımının gerisinde kalıyor. 


Bilim kurgunun son yıllardaki en gerçekçi anlatılarından biri olarak anılan The Martian, Andy Weir’ın adını geniş kitlelere duyurmuştu. Mars’ın kızıl yalnızlığında hayatta kalmaya çalışan bir insanın hikayesi, izleyiciyi hem teknik detaylarla hem de insani dirençle yakalayan nadir örneklerden biriydi. Bu başarı, yalnızca bir uyarlamanın ötesine geçerek modern bilim kurgu sinemasında yeni bir çıta belirledi. Tam da bu yüzden, Weir’ın bir diğer iddialı eseri olan Project Hail Mary’nin sinema uyarlaması, doğal olarak büyük beklentilerin gölgesinde şekilleniyor.

Ancak bu yeni film, ne yazık ki selefinin bıraktığı etkiyi yakalamakta zorlanıyor. Project Hail Mary, daha büyük bir tehdit, daha geniş bir evren ve daha yüksek bir dramatik iddia sunsa da; The Martian’ın yalın ama güçlü anlatımının gerisinde kalıyor. Bilimsel merak ile duygusal yoğunluk arasındaki o hassas denge bu kez tam anlamıyla kurulamıyor; hikaye zaman zaman karmaşıklığın içinde kaybolurken, karakter derinliği de beklenen etkiyi yaratamıyor. Sonuç olarak ortaya çıkan film, fikir düzeyinde etkileyici olsa da, izleyicide kalıcı bir iz bırakma konusunda Weir’ın önceki başarısının gerisinde kalan bir deneyim sunuyor.


Filmin Özeti

Film, Dr. Ryland Grace’in (Ryan Gosling) uzay gemisinde uyanmasıyla başlıyor. Hafızasını kaybetmiş, nerede olduğunu ve neden orada bulunduğunu hatırlamayan Grace, kısa sürede yalnız olmadığını ama hayatta kalan tek kişi olduğunu fark ediyor. Mürettebatın geri kalanı ölmüş ve dünya ile iletişim kurması, gezegenden onlarca ışık yılı uzakta olmasından dolayı da imkansız.

Sonra hikaye başlangıçtaki sahnenin geçmişe gidince gerçek ortaya çıkıyor: Güneş, 'astrofaj' adı verilen gizemli mikroorganizmalar tarafından yok edilmekte ve bu durum dünyadaki yaşamı tehdit etmekte. Grace, geçmişte yazdığı bir makaleden dolayı insanlığı kurtarmak için son çare olarak başlatılan bir görevin parçası oluyor. Başlarda görevi uzaya gidecek olan astronotları 'astrofaj' hakkında bilgilendirmek ve onları bu tek taraflı yolculuk sürecinde eğitmek. Tek taraf diyorum, çünkü tek yönlü gidişi olan, dönüşü olmayan bir görev. Fakat beklenmedik şekilde gelişen olaylar yüzünde Grace, Eva Stratt’ın (Sandra Huller) zoruyla kendisini uzaya gidecek ekibin içinde buluyor ve bu yolculukta başka gezegenden biri ile tanışıyor; Rocky.

Filmin hikayesi lineer şekilde değil de, geçmişle günümüz arası geçişler yaparak çift yönlü şekilde ilerliyor. Bu sayede izleyici hem aksiyondan olmuyor, hem de Grace’in hem kim olduğunu hem de neden burada olduğunu keşfetmesine odak sağlanıyor. Ancak! Ancak'lı kısma geçiş yapalım.


Filmin en büyük problemi ton noktasındaki dengesizlik. Bir sahnede insanlığın yok oluşundan bahsederken, hemen ardından gelen sahnede neredeyse çocukça bir mizah kullanılması, filmin ciddiyetini zedeliyor. Özellikle Rocky ile kurulan ilişki duygusal olarak güçlü olsa da, bu ilişkinin sunumu zaman zaman fazla basitleştirilmiş ve tekrar eden şakalara indirgenmiş hissi veriyor. Bu da filmin potansiyel derinliğini törpülüyor.

Anlatı yapısı da yer yer sorunlu. Lineer (düz) olmayan kurgu ilgi çekici olsa da, bazı flashback sahneleri sadece bilgi vermek için var gibi duruyor. "Bu nasıl oldu?" dediğin yerde bir flashback giriyor ve durumu açıklıyor. Hikayeye yardımcılar fakat duygusal açıdan eklemede bulunmuyor. Buna ek olarak filmin son bölümü, duygusal etkiyi artırmak yerine uzatılmış bir kapanış hissi yaratıyor. Birden fazla 'final' duygusu verilmesi, seyircinin yaşadığı etkiyi zayıflatıyor. Film, ne zaman bitmesi gerektiğini tam olarak kestiremiyor.

Sinema dünyası için elzem bir değerlendirme konusu değil ama günümüzde irdelendiği için; bilimsel açıdan bakıldığında film, The Martian kadar tutarlı değil. 'Astrofaj' fikri yaratıcı olsa da, fiziksel ve biyolojik açıdan oldukça spekülatif. Enerjiyi bu şekilde depolayan ve yıldızlar arası yolculuğu mümkün kılan bir organizma fikri, bilimsel gerçeklikten çok kurguya dayanıyor. Ayrıca iki farklı türün (Grace ve Rocky) bu kadar hızlı iletişim kurabilmesi, dil öğrenme süreçlerinin karmaşıklığı düşünüldüğünde oldukça basitleştirilmiş. Oysa biz bu sürecin zorluğunu, bilim kurgunun bu yönünü daha iyi ve ayrıntılı işleyen Arrival filminde izlemiş ve beğenmiştik. 


Filmin iyi yanlarından bahsedecek olursak; hikaye, klasik bir 'dünyayı kurtarma' anlatısı gibi başlasa da, giderek bir yalnızlık ve bağ kurma hikayesine dönüşüyor. Özellikle Grace ile Rocky arasındaki ilişki, filmin kalbini oluşturuyor. Bu ilişki sadece bir dostluk değil; dilin, kültürün ve biyolojinin ötesinde bir iletişim ihtimalini temsil ediyor. 

Bunun yanında Ryan Gosling’in performansı olması gerektiği gibi. Bilim kurgudan ve duygusallıktan yoksun olan filmin komedi unsurunu iyi yükleniyor. Tek başına uzun süre ekranı doldurabilen bir oyunculuk sergiliyor; fiziksel komedi, panik, çaresizlik ve merak gibi duyguları oldukça organik bir şekilde yansıtıyor. 

Filmin seneyeki Oscar ödüllerinde en iddialı olabileceği dal Görsel Efekt dalı olabilir. Görsel efektler, özellikle uzay boşluğunun ölçeğini ve izolasyon hissini başarıyla yansıtıyor. Ama bu da filmin yapımını diğer konularda tembelleştirmiş ve özellikle uzay sekanslarında görsel ihtişama fazla yaslanıyor. Yönetmenler Phil Lord ve Christopher Miller hikayenin sinemaya aktarımında başarılı olamadık, bari görsel efektten yürüyelim demiş olabilirler.


Sonuç olarak Project Hail Mary, kusurlu ama 2 buçuk saati aşan süresine rağmen kendisini izlettirmeyi başaran bir film. Ne tam anlamıyla büyüleyici, ne de hayal kırıklığı. Daha çok, büyük bir fikrin iyi ama eksik bir yansıması. Önümüzde The Martian filminin beklentisi olmasa belki daha iyi bir his de bırakabilirdi ama yine de bu kadar ses getirmesinin sebebi, bu kıtlık döneminde yapımı için harcanan 250 milyon dolarda yatıyor. 
Puanım: 6,5/10