28. Uluslararası İstanbul Film Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28. Uluslararası İstanbul Film Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"Yola çıktığımdan beri, tanımadığım 20. yatakta yatıyorum şu an"


3 yaşında iken kendisini terkeden ingiliz babasını aramak için ispanya'dan ingiltere'ye gelen ve bu yolculuğu sırasında bir çok tanımadığı yatakta uyanan Axl ile bir takım sorunlarını unutmaya çalışan, üzerinde uyuduğu yataklarda anlam arayan ve sıksık değiştiren Vera'nın yaşantısını ayrı ayrı anlatıyor film.

Axl, aradığı babasını bir emlak bürosunda çalışırken bulur ve bir ev kiralama yalanı ile kendisiyle tanışma imkanı bulur. Her ne kadar baştaki amaç ona kendisinin kim olduğunu söylemek ise de onun yaşantısını gördükçe bu fikrinden vazgeçer. Bu kararına üzülse-sevinse bilemez iken yine bir akşam içip herşeyi unutmaya karar verir.

Vera ise erkeklerle olan ilişkilerini artık daha serbest bi şekilde yürütmeye, daha az ifşa olup acı çekmemeye çalışır. Bir erkeğe yakınlaşır fakat isim-tel-adres vermeme şartı koşarlar. ilişkilerine böyle devam ederler fakat yine kalplerde bir ateşlenme olmuştur artık. Önceki heyecanından öte artık sahiplenme duygusu başlamıştır. Ve Vera da başlar bir akşam içmeye.

Her ikisinin de yataklara yüklediği anlamlar farklıdır. Vera, onlara değer biçip bir anlam yüklemeye kalkarken, Axl ise sadece geceyi geçirmek ve dünü unutmak için kullanır yatakları. İçer ve yatar, kalktığında ise dünü hatırlamak için pek de çabalamaz. Fakat her ikisinin de bazı şeyleri unutmak için içtikleri bu gecede filmdeki tek kesiştikleri sahne oluşuverir. Hoş sohbet, anlamlı bakışların ardından ertesi sabah Axl'in hatırlamak isteyeceği tek gece olacaktı. O gece yattığı yatağın Vera'nın eski yatağının olması da ayrı bir ayrıntı. Belki yatağa sinen kokusundan olsa gerek o geceki etkilenme.

Filmin yönetmenliğini Alexis Dos Santos yaparken oyuncu kadrosunuda ise L'enfant filminden tanıdığımız güzel oyuncu Déborah François (Vera) ve Fernando Tielve (Axl) var.

Filmin müzikleri ise olduçka güzel. aklımda kalan şarkısözleriyle bitireyim:)
Hot monkey, hot ass
No future, no past...


# Diğer Festival Günlükleri #

-Derdi ne ki?
-Herkesin derdi aynı
-Yani?
-Hem burada, hem de uzaklarda olmak istiyor...


"Gölgesizler kitabından çıkarılabileceğimiz filmlerden yalnızca biri bu. Kitabı okuyanlardan 1buçuk saatliğine kitabı unutup öyle izlemesini istiyorum. Çünkü ben senaryoyu yazarken öyle yaptım" Yönetmen Ümit Ünal' ın bu sözlerinden sonra başladı film. Kitabı okumamış biri olarak bu tavsiyesine uymak benim için pek de zor olmadı (ne yazık ki).

Film, kitabın kapalı tuttuklarına bağlı kalarak çekilmiş. "bak burada demek istenilen şu " gibi cevaplar isteyen ucuz izleyici görmek istememiş karşısında. Anladığınla kal, anlamadığını da düşün demeye devam etmiş kitabın yazarı Hasan Ali Toptaş' ın ardından yönetmen Ümit Ünal da. O yüzden kitapta bulamadığı cevapları filmde arayanlar pek de ümitlenmesin.

Karmaşıklıklar oldukça fazla. Ben de bunun kitabını okumakla bir nebze olsun çözülebileceğini düşünüyorum. Sonuçta ne anlatılıyorsa o satırlarda anlatılıyor. Sinema filmi gibi ekranın her köşesine dikkat etmek zorunda değilsin. -ki bu dikkatsizlik de geldi başıma. Kaç kişi tahmin edebilir ki sevişme sahnesi sırasında duvarda asılı duran bir tabloda anlık bir değişme olduğunu ve oradan bir anlam çıkarmak gerektiğini. Ortada sevişen varsa pek ala onlar izlenir ve izledim de:)

" Kar ! Neden yağar kar? "

En güzel yanı birden fazla duyguyu ardı arkasına izleyiciye yaşatıyor olması. Filmin en komik sahnelerinden sayabileceğimiz bir karenin ardından, birden hüzüne dönüşmesi ki bunun öncesinde de şaşkınlık yaşatacak bir sahnenin bulunması bu dediğimi anlatabilecek bir örnek. Lost misali hep bir merak içerisinde geçiyor zaten film. Hep others bekleniyor yaşananlardan sorumlu tutulacak. Bazen Jacop camdan çıkıyor el sallıyor, bazen de tayyi mekan yapıp etraflarda onlarcası dolanıyor.


Hiçkimse...

Hiçkimselerle dolu bir film. Herkesin tamamen yabancılaştığı, kendini bile tanımaz olduğu ya da olmak istediği cinsten bir hiçkimsecilik mevcut. Köyün kaybolan berberi, kaçırılanları, aklını yitirenleri, sesli düşünerek ve tekrarlayarak anlamaya çalışan muhtarı, köyün bekçisi, onca karısı ve bir avlu dolusu çocuklu yiğidi, o yiğit kadar ün yapmış askerlere gerek analık gerekse kadınlık yapmış fahişesi hep hiçkimselere oynamıştır. Fahişeye, gazilere yaptığı kadınlık görevinden ötürü devletin ödül verildiği, yine o fahişeyle seviştiği sırada kaskatı kesildikten sonra ölen yiğide Gazi unvanı verildiği de söylentiler arasında. Ama ne bunları gören ne de ardakalan onca çocuktan haberi olan birileri yoktur.

Değinmek istemiyor ya da değinecek bir şey bulamıyorum, bilmiyorum. Ama mutlaka izlenmesi gereken film tavsiyeleri kısmına ekliyorum. Sinemalarda gösterime girmişti ama tamamen kalktı sanırım. Beklenen ilgiyi sinemada görmedeğini de festivaldeki kalabalığa şaşkınlıkla bakan yönetmenin şu ifadesinden anlayabilirdik : "Sinemada gösterilirken neredeydiniz !"


---- Film Sonrası ----

Yönetmen Ümit Ünal, filmin sonrasında sahneye çıkarak izleyicilerin sorularını cevapladı. Hz.Ali portresinin önünde sevişme sahnesinin ne denli gösterilmesi gerektiğini sordu. "Az gösterilse ve geçilse olmaz mıydı?" sorusuna yönetmen "kitapta değinildiği kadarıyla değindim ki bunun üzerinde bir hayli duruluyordu" şeklinde yanıtladı.

Meraklı
- Kitabı düşündüğünüz şekilde uyarladığınıza inanıyor musunuz?
Yönetmen - Hasan Ali' nin Gölgesizler kitabı dili yoğun kullanarak yazılmış bir kitap. Uyarlamakta zorlanacağımı düşündümi, hatta bir ara vaz da geçtim. O kadar karmaşık bir kitap ki içerisinden alacağınız fikirler oldukça farklılaşabilir. Ben biraz daha siyasi bakmak istedim.

Meraklı - İlk yapımcılığınız da bu zorlukta bir kitabı filmi çekmeye yeltenmek zor olmadı mı sizin için?
Hakan Karahan (filmin hem yapımcısı hem de oyuncusu) - Hayır. Belki de henüz kendi senaryomu yazmadığımdan uyarlama bir senaryonun zorluğunu kavrayamamış olmamdan. Ama daha zor kitap getirin, onu da seveyim, onun da filmini yaparım. ( bu hoşuma gitti:)

Kendisine sorduğum yegane soru karşılığında ise "Ara" filminin dvd'sinin yakında çıkacağını öğrendim, onu da paylaşmadan geçmeyeyim.

Filmin Yönetmeni : Ümit Ünal
Senaryo : Hasan Ali Toptaş (roman), Ümit Ünal
Oyuncular : Altan Erkekli, Taner Birsel, Selçuk Yöntem, Hakan Karahan, Selda Özer, Ahmet Mümtaz Taylan, Ertan Saban

# Diğer Festival Günlükleri #

- So, I'm gonna try and get in therewith her, so, when I get with her,
I'm not gonna be that comfortablewith you having pictures of my girlfriend,
so, d'you wanna give me them now or...


This is England ve Dead Man's Shoes filmlerinin yönetmeni Shane Meadows' in 2008 yapımı bu filmde 2 genç çocugun birlikte yaşadıkları bir takım olayları ve özellikle de aynı kıza hayran olup onu etkileme çabalarını gösteriyor. Aslında bunlardan pek de bahsetmiyor. Çünkü filmin süresi 70dk ve yönetmen bir çok şeyi yarım bırakıyor. Asıl sorun bu iki çocugun nasıl bir araya geldiğidir ki aha da soruyorum.

Tomo, ailesini terk ederek Londra'ya doğaçlama göç eden bir çocuk. Doğaçlama ise tamamen yerini buluyor, çünkü neden ailesini terk ettiği, neden Londra'ya geldiği, hatta bir ailesinin var olup olmadığı konusunda herhangi bir fikir verilmiyor.

Filmin diğer ufaklığı Marek, babasıyla birlikte Polonyadan göçmüş biri. Babasını her gün işe kadar yolcu eder, iş çıkışlarında ise onu çalıştığı yerden alır. Bu süre zarfında da meraklısı olduğu fotoğraf çekme meşgalesiyle vakit geçirir. Genelde çektiği fotoğraflarda ise hayran olduğu Maria vardır. Platonik bir aşktır Marek'inki. Tomo'nun önceki hayatında bilinmezlikler olduğu gibi Marek'inkinde de vardır. Annesi ile babasının neden ayrı olduğu bilinmez. Oysa bir diyalogta bu hususun geçmesine rağmen.

Maria için böyle bir geçmişi bilinememezlik yok mudur? Var tabi. Onun da ailesi hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Belki de hikayenin öncesine değil de olana odaklanmamızı istiyor yönetmen. Bir soru daha soruyorum o zaman. Olan ne peki ?

Kendi hayatlarında bir takım sorunları olan bu gencin birlikte hoş vakit geçirmeleridir. (Geçirmeler dediğime bakılmasın yine, dediğim gibi yönetmen olabildiğince kısa tutmuş ve az'dan çok anlama yoluna gitmiş.) Her ne kadar birlikte eğlenebilir bir zamana sahip olsalarda filmin o siyah-beyaz rengi değişmemektedir hala. Taa ki o rengi veren şehirden uzaklaşıncaya kadar.

Filmin muhteşem diyebileceğim diyaloglarının yanı sıra müzikleri de oldukça hoştur. Yönetmenin müzik seçimindeki ( ya da her kimi görevlendirmişse bunun için) oldukça yerinde gitmiş. Anlatılamayanı müzik ile anlatıyor adeta. Ki bunu This is England ve Dead Man's Shoes filmlerinde de yapmıştı. This is England kadar çeşitliliğe sahip değildir,çünkü müzikleri hazırlayanlar sadece 2 kişidir, Gavin Clark ve Ted Barnes.


This is England filminin yönetmeni Shane Meadows ile ufak oyuncusu Thomas Turgoose 'u tekrar bir araya getiren bu filme daha fazla değinmek isterdim ama yönetmen pek değinmemiş ki ben değineyim. Sadelik çercevesinde güzelce anlatmış. Ama kısa bitirmiş gibi geldi orası ayrı.

# Diğer Festival Günlükleri #


JUNGFRUKÄLLAN
(Genç Kız Pınarı)


Festival kitapçığı ne zaman çıksa ilk olarak eski filmlere, iyi yönetmenlere yani dünya sinema tarihine adlarını sağlam puntolarla yazdırmış olanları arar gözlerim. Genç Kız Pınarı filmi de bu sene Bergman’ın festivale katkısı. Geçen sene Kurdun Saati filmini izlemiştim. Bu sene izlediğim filmi açmadan önce şunu belirteyim; Bergman daha hüsrana uğratmadı beni.


Filmlerinde dinsel temalara cesurca değinen Bergman, bu filminde de 13. yüzyılda bir halk şarkısı üzerinden çıkıyor yola. Film ateşle başlıyor ve bir dolu Hıristiyanlık göndermesi ile bezeniyor.


Bakire bir kız olan Karin, dini bir ritüeli yerine getirmek adına ailesi tarafında kiliseye gönderiliyor. Bu ritüelin önemini daha izlerken belli ediyor yönetmen. Gencecik kızın bir gelin gibi hazırlanması, ay gibi suratıyla birleşince karakterin her yanından saflık akıyor adeta.


Bu kiliseye giden yol, saflığın, temizliğin, bakire bir kızın hayatında çok büyük bir yere sahip olacak şüphesiz ama öyle olmuyor. Yol da engeller onun peşini bırakmıyor bir türlü. Bergman, ana karakteri Karin’i bir peri masalı kahramanı gibi iyi bir şekilde sunuyor bizlere. Ölümü onların elinde olacağı 2 çoban ve bir kardeşi ile ekmeğini paylaşması, filmin sonlarına doğru izleyenin aklına geliyor bir daha.


Öldürdükleri kızın ailesini bilmeyen çobanlar ve kardeşi, kızın evine kızın elbiseleri ile gidiyor. Bakireliğini tescil ettirmek isteyen ve evlenene kadar kimseyle birlikte olmak istemeyen Karin’i, tecavüz ederek ardından öldüren bu dağlılar o elbiseleri aileye satmaya çalışınca işler ortaya çıkıyor.


Bergam film boyunca bu karşıtlıkları çok iyi kuruyor. Karin’in etrafında birden çok engeller koymuş. Özdeşleşiyorsunuz kızla.


2 çobanın erkek kardeşi ise film boyunca Karin kadar naif bir rolde karşımızda. Karin’in ailesi ile yemek yerken, büyükleri rahatlıkla yemek yerken o, cinayet anının tanığı olarak hiçbir yemeği yiyemiyor. Günahsız biri olarak betimleniyor adeta. Ama Karin’in babasının gazabına o da uğruyor.


Genel olarak sinematografik baktığımız zaman ise, yakın plan ve ışık kullanma üstadı olan Bergman,, yine imzasını atıyor. Her plan Bergman kokuyor. Persona, Yedinci Mühür, Kurdun Saati, Yaban Çilekleri ve en son olarak Genç Kız Pınarı… Birbirlerinin devamı gibi planlar var bu filmlerde. Kameranın anlamlı olarak sağa, sola track yapması, durağan giden filme bir nebze hareket katıyor.


Bir toparlama yapacak olursam; su-ateş karşıtlığı filmin çatısını oluşturuyor. Karin’in yanına giden babası ölü bedenini topraktan kaldırdığı zaman, başının olduğu yerden bir su kaynağı çıkıyor. Günahsızlığa, bakireliğe sağlam bir gönderme ile sonlanan film, babasının kızının katillerini öldürdüğü elleriyle tanrı’ya kilise yapacağı sözünü vermesi ile izleyeni bir süre koltuğuna yapıştırıyor.


KONUK YAZAR: cem
http://asmali-mescit.blogspot.com/


# Diğer Festival Günlükleri #
# Diğer Konuk Yazarlar #