Yapay Zeka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yapay Zeka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bu filmi izlemek için 2 gerekçem vardı. Birincisi; tabi ki Rebecca Ferguson. İkincisi ise; bilimkurguda tarzını sevdiğim işler çıkaran Kazak asıllı Rus yönetmen Timur Bekmambetov. Hakkında yazmaya değer bile bulmadığım bir film ama sırf uyarmak için notlarıma düşmek istedim. Ne yazının devamını okuyun, ne de bu filmi izleyin. Uzaklaşın.


Kısaca filmin konusundan bahsedeyim. Gönül tüm filmi anlatıp izlemekten herkesi uzak tutmak da istiyor ama durayım şimdilik. Mercy, 2029 yılında Los Angeles’ta geçen, yapay zekanın adalet sistemini tamamen devraldığı distopik bir geleceği konu alıyor. Filmde,  LAPD (Los Angeles Police Department) dedektifi Chris Raven (Chris Pratt), geliştirilmesine katkıda bulunduğu Mercy adlı yapay zeka destekli mahkeme sistemi tarafından kendi eşini öldürmekle suçlanıyor. Raven, yapay zeka yargıç Maddox’un (Rebecca Ferguson) önünde bir sandalyeye bağlı şekilde uyanıyor ve masumiyetini kanıtlamak için yalnızca 90 dakikası var. Evet, burada suçluluğu kanıtlaması gereken bir kurum yerine, sanık kendi masumiyetini kanıtlamak zorunda ve bunun için 90 dakikası var.

Mercy sistemi, geleneksel mahkemelerin yerini almış bütünüyle. Yapay zeka hem hakim, hem jüri, hem de infaz makamı. Raven, bu süre içinde şehirdeki tüm kamera kayıtlarına, telefon verilerine ve dijital arşivlere erişerek suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışıyor. Filmin elle tutulur tek yanı gerçek zamanlı olarak ilerlemesi. Yani aynı 90 dakika seyirciye de verilmiş durumda.

Ancak sanık koltuğunda bir felçli gibi oturan Raven, henüz suçsuzluğu kanıtlanmadan birden operasyon yönetmeye başlıyor. Yalandan ve insani duygulardan muaf tutulmuş olan yapay zeka yargıcı Maddox ise insani duygulara bürünüyor. Yani filmin geneline yayılmış bir kimlik bozukluğu yaşanıyor. 

Film, yapay zekanın adalet sistemindeki rolünü, gözetim toplumunu ve mahremiyetin çöküşünü ele almayı hedefliyor aslında, bunu anlayabiliyorum yönetmeni Timur'dan dolayı.  Ancak bu temaları gerçekten irdelemek yerine yalnızca dekor olarak kullanıyor. Evet, her yerde kameralar var. Evet, devlet her veriye erişebiliyor. Evet, masumiyet karinesi neredeyse ortadan kalkmış. Ama film bu dünyanın ahlaki ve politik sonuçlarını cesurca sorgulamıyor.

Daha kötüsü, film zaman zaman kendi kurduğu distopyayı meşrulaştırıyor gibi görünüyor. Toplumsal eşitsizlik, “kırmızı bölgeler”, suç ve yoksulluk arasındaki ilişki neredeyse sorgusuz kabul ediliyor. Adaletin algoritmaya devredilmesi gibi radikal bir fikri ele alırken, film bu sistemi gerçekten yıkıcı bir eleştiriye tabi tutmuyor. Sadece “AI da hata yapabilir” demekle yetiniyor. Bu da böylesi iddialı bir konu için fazlasıyla yüzeysel kalıyor.

Film boyunca akla ister istemez Minority Report filmi geliyor. Ancak oradaki etik ikilemler, sistem eleştirisi ve dramatik yoğunluk burada yerini basitleştirilmiş bir kovalamacaya bırakmış. Mercy, ilham aldığı fikirlerin bile gölgesinde eziliyor.


Yönetmen Timur Bekmambetov’un 'screenlife' formatındaki deneyimi biliniyor. Hikayeyi tamamen ekranlar, güvenlik kameraları ve dijital arayüzler üzerinden anlatmak başta dinamik görünüyor. Fakat bu teknik artık yenilikçi olmaktan çok formüle dönüşmüş durumda. Mercy’de de biçim, içeriğin önüne konmaya çalışıyor bu ucuz numara ile, ama yenilikçi değil, kolaylıkçı olduğu aşikar.

En büyük sorun ise başkarakterin fiziksel olarak sabitlenmiş olması. Chris Raven’ın neredeyse tüm film boyunca sandalyeye bağlı kalması, teoride çaresizlik hissi yaratmalıydı. Pratikte ise dramatik enerjiyi düşürüyor. Karakterin duygusal kırılmaları yeterince inandırıcı değil; panik, suçluluk, öfke ve yas arasında gidip gelmesi gerekirken çoğu sahne tekdüze bir stres haline sıkışıyor. Filmdeki tüm oyunculuklar kötü ve oldukça yapay. 

Yapay zeka yargıç Maddox karakterini canlandıran ve kadronun en iyisi sayılabilecek Rebecca Ferguson'a yapay zeka rolü vererek onu da yapaylaştırmak kimin fikriydi merak ediyorum. Potansiyelinin oldukça çok altında kalıyor. İnsanlık ve algoritma arasındaki gerilimi derinleşmek yerine, yüzeysel bir 'robotik ciddiyet' performansına indirgenmiş tüm rol. 

Film, insan ile makine arasındaki felsefi çatışmayı dramatik bir düelloya dönüştürebilecekken, bunu kaçırıyor. Finale gelindiğinde ise, inşa etmeye çalıştığı gerilim atmosferini abartılı ve mantığı zorlayan aksiyon hamleleriyle dağıtıyor. O ana kadar zaten zayıf olan inandırıcılık tamamen sarsılıyor. Gerçek zamanlı bir etik gerilimden, neredeyse karikatürize bir kaosa geçiş yapılıyor. Güzel bir ana fikir, kötü bir senaryo, kötü oyunculuk ve basitlikle nasıl heba ediliyor, üzülerek izledim. O yüzden siz izlemeyin.

Transcendence, sinemada sıkça rastlanan 'teknoloji korkusu' anlatılarından biri gibi görünse de, yüzeyin altında daha karmaşık ve huzursuz edici sorularla ilgilenmeye çalışan bir film. Christopher Nolan filmlerinin görüntü yönetmeni olarak tanınan Wally Pfister’ın ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi olan film, insan bilincinin dijital ortama aktarılması fikrini merkeze alarak yapay zeka, tanrısallık, yas ve kontrol temalarını aynı potada eritmeye çalışıyor. 

Transcendence (Evrim), yapay zeka alanında çalışan ünlü bilim insanı Will Caster’ın (Johnny Depp), insan bilincini makineye aktarmayı hedefleyen çalışmalarıyla başlıyor. Will ve eşi Evelyn (Rebecca Hall), bilinçli bir yapay zeka yaratma fikrine tutkuyla bağlı. Ancak bu çalışmalar, teknolojiyi insanlık için bir tehdit olarak gören radikal bir grubun saldırılarına hedef oluyor. Will, radyasyonlu bir kurşunla vuruluyor ve kısa süre içinde öleceğini öğreniyor.

Ölüm kaçınılmaz hale geldiğinde Evelyn ve Will’in yakın dostu Max (Paul Bettany), Will’in bilincini deneysel bir süper bilgisayara yüklüyor. Fiziksel bedeni ölen Will, dijital bir varlık olarak 'yaşamaya' devam ediyor. Ancak bu yeni varlığın gerçekten Will olup olmadığı, yoksa onun yalnızca bir kopyası mı olduğu sorusu filmin merkezindeki gerilimi oluşturan temel unsur olarak duruyor. Dijital Will giderek daha güçlü hale geliyor, doğayı ve insan bedenini dönüştürebilen nanoteknolojiler geliştiriyor ve küçük bir çöl kasabasında adeta tanrısal bir merkez kuruyor. Bu süreçte film, insanlığın kurtuluşu ile mutlak kontrol arasındaki ince çizgide dolaşıyor.


Transcendence’in temel meselesi, teknolojinin insan bilincini aşarak onu dönüştürmesi değil; bu dönüşüm karşısında insanın neyi kaybettiğidir. Film, 'yüklenen' bilincin gerçekten bir insan olup olmadığını bilinçli olarak muğlak bırakıyor. Bu belirsizlik, yapay zekanın değil, insanın sınırlarına dair bir sorudur: Bir insanı insan yapan şey beden midir, hafıza mıdır, yoksa başkalarıyla kurduğu etik ilişkiler mi?

Film aynı zamanda yas ve inkar üzerine kurulu. Evelyn’in dijital Will’e duyduğu bağlılık, bilimsel bir meraktan çok, kaybı kabullenemeyen bir eşin çaresizliğini yansıtıyor. Bu yönüyle Transcendence, klasik bir 'bilim insanı kibri' hikayesinden ziyade, sevilen birinin ölümünü kabullenememe halinin teknolojik bir alegorisi olarak da okunabilir.

Ancak film, teknolojik tehdidi kişiselleştirerek meseleyi daraltıyor. Sorun, birkaç 'yanlış karar veren' bilim insanı ya da kontrolden çıkan bir süper bilinç gibi sunuluyor. Oysa filmin arka planında çok daha rahatsız edici bir fikir dolaşıyor: İnsanlığın asıl problemi teknolojinin zorla dayatılması değil, konfor uğruna ona gönüllü teslimiyetidir. Bu fikir film boyunca sezdirilse de, hiçbir zaman yeterince derinleştirilmiyor.


Yönetmen Wally Pfister, görüntü yönetmenliğinden gelen bir isim olarak filmini görsel açıdan son derece kontrollü ve temiz bir estetikle sunmuş. Çöl kasabası Brightwood, steril laboratuvarlar ve doğanın yeniden inşa edilişi, insan eliyle yaratılmış bir cennet hissi veriyor. Nano-botların yağmurla birlikte gökyüzünden inişi, İncil referansları ve 'yaratım' metaforlarıyla da açıkça besleniyor.

Ancak bu görsel bilinç, dramatik anlatıya aynı ölçüde yansımıyor. Pfister’ın yönetimi, fikirleri göstermek konusunda başarılıyken, karakterlerin iç dünyalarını hissettirmekte yetersiz kalıyor. Johnny Depp’in performansı bilinçli bir mesafelilik taşısa da, bu mesafe karakteri gizemli olmaktan çok duygusuz bırakıyor. Filmin asıl duygusal yükünü Rebecca Hall ve Paul Bettany taşıyor. Buna rağmen anlatı, onların yaşadığı etik ve duygusal çatışmaları derinleştirmek yerine hızla bir küresel tehdit senaryosuna evriliyor.


Transcendence, büyük fikirler peşinde koşan, samimi ama kararsız bir film olsa da vermek istediği fikir ve uyarısında bulunduğu tehditten dolayı değerli gördüğüm bilim kurgu filmleri arasına girmeyi hak eden bir film. Gerçek anlamda bir bilim kurgu olarak insanlığın zihinsel ve etik geleceğini sorgulamak isterken, sonunda alışıldık 'teknoloji tehlikelidir' kolaycılığına yaslanıyor olsa da. Film ne yapay zekayı tam anlamıyla bir tehdit olarak konumlandırabiliyor ne de onu insanlığın doğal evriminin bir parçası olarak kabul edebiliyor, filmin sorunu da burada yatıyor.

Transcendence, izleyicisini ikna eden bir cevap sunmuyor, ama doğru soruları sormaya yaklaşıyor. Belki de filmin asıl trajedisi budur: İnsan bilincinin makineye aktarılmasından çok, bu kadar büyük bir fikrin anlatı cesaretinin yarısında terk edilmesi. Yine de fikir odaklı bilim kurguyu özleyen izleyiciler için Transcendence, tüm kusurlarına rağmen ciddiye alınmayı hak eden, huzursuz edici bir deneme olarak yerini korur. Ayrıca oyuncu kadrosu da oldukça geniş: Johnny Depp, Rebecca Hall, Morgan Freeman, Paul Bettany, Cillian Murphy, Kate Mara...
Puanım: 7/10