2018 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2018 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2019 Cumartesi

Beoning (Burning): Şüpheyle Beslenen Bir Yangın

Bazı kayboluşlar, geride bıraktıkları boşluktan çok daha büyük bir hikayeye dönüşüyor. Lee Chang-dong’un Beoning/Burning filmi de gerçek ile kurgu, arzu ile kıskançlık, zenginlik ile yoksulluk arasındaki sınırları belirsizleştirerek izleyiciyi cevaplardan çok soruların peşinden sürüklüyor. Film ilerledikçe asıl yangının nerede başladığını anlamak güçleşiyor. Çünkü burada alev alan yalnızca nesneler değil, insanların iç dünyaları oluyor.


Filmin merkezindeki Jong-su (Yoo Ah-in), geçimini çeşitli işlerle sağlayan, ancak asıl hayali yazarlık olan içine kapanık bir genç. Bir gün çocukluk yıllarından tanıdığı Hae-mi (Jeon Jong-seo) ile karşılaşıyor ve aralarında bir yakınlaşma başlıyor. Hae-mi, Afrika seyahatine çıkarken kedisine bakmasını istiyor. Ancak dönüşte yanında Ben (Steven Yeun) adında varlıklı ve gizemli bir adamla geliyor.. Ben'in tuhaf davranışları Jong-su'nun dikkatini çekiyor. Onun bir sohbet sırasında açıkladığı sıra dışı hobisi ise giderek büyüyen bir şüphenin başlangıcı oluyor. Hae-mi'nin aniden ortadan kaybolmasıyla birlikte üç karakter arasındaki ilişki karanlık bir gizeme dönüşüyor. Asıl yangının nerede ve nasıl olduğu sorusuyla baş başa kalıyoruz.

Filmin merkezinde, bir aşk üçgeninin ötesine geçerek sınıfsal eşitsizlikleri ve insanın varoluşsal açlığını sorgulayan bir anlatı yer alıyor. Bir tarafta ekonomik güvencesizlik ve geleceğe ilişkin belirsizliklerle mücadele eden Jong-su, diğer tarafta maddi imkanları sınırsız görünen Ben bulunuyor. Hae-mi ise bu iki dünyanın arasında kendisine bir yer edinmeye çalışıyor. Ben'in lüks yaşamı ile Jong-su'nun mütevazı hayatı arasındaki karşıtlık, ekonomik farklılıkların insanların dünyayı algılama biçimlerini de nasıl etkilediğini gösteriyor. Ben hayatı bir eğlence alanı olarak deneyimlerken Jong-su hayatta kalmaya ve geleceğini kurmaya çalışıyor. Hae-mi'nin Ben'in arkadaşları tarafından küçümsenmesi ise sınıfsal ayrıcalığın yalnızca maddi değil, sosyal ve kültürel bir üstünlüğe de dönüştüğünü ortaya koyuyor.


Bir diğer önemli mesele, görünür olanla gerçek arasındaki ilişki oluyor. Hae-mi'nin hayali bir portakalı yiyormuş gibi yaptığı pantomim gösterisi, filmin düşünsel temelini oluşturuyor. Ona göre önemli olan portakalın gerçekten varlığı değil, yokluğunu düşünmemek oluyor. Bu sahne, ilerleyen bölümlerdeki belirsizliklerin anahtarına dönüşüyor. Kedinin varlığı, Hae-mi'nin geçmişine ilişkin anlattıkları ve Ben'in gerçek kişiliği sürekli sorgulanıyor. Yazarlık hayali kuran Jong-su'nun yaşadıklarını kendi zihninde bir hikayeye dönüştürme ihtimali de anlatıya farklı bir boyut katıyor. Film, izleyiciyi gördüklerine inanmakla görmek istediklerine inanmak arasındaki ince çizgide tutuyor.

Burning'i etkileyici kılan unsurların başında, büyük bir gizemi sıradan ayrıntıların içine yerleştirmesi geliyor. Görünmeyen bir kedi, cevapsız telefonlar, terk edilmiş seralar ve karakterlerin konuşmalarına gizlenmiş ifadeler anlatının parçalarını oluşturuyor. Özellikle Ben'in sahipsiz seraları yakma hobisi, filmin en güçlü metaforlarından biri. Sera, içinde bir şeylerin yetişmesi için var olan ancak terk edildiğinde işlevini yitiren bir alanı temsil ediyor. Ben'in bu seraları yakması, başkalarının hayatlarını ve varlıklarını da aynı kayıtsızlıkla önemsizleştiren bir zihniyetin göstergesi olarak yorumlanabiliyor. Hae-mi'nin anlattığı açlık dansı ise karakterlerin fiziksel olduğu kadar duygusal ve varoluşsal açlıklarına da gönderme yapıyor.


Buradan itibaren spoiler yer alıyor.

Filmin sonuna yaklaştıkça en önemli soru, Hae-mi'ye ne olduğu oluyor. Ben'in onun kayboluşuyla ilgisi bulunuyor mu, yoksa Jong-su kıskançlığının etkisiyle olayları kendi zihninde mi birleştiriyor? Ben'in sera yakma itirafı, Hae-mi'nin dansına karşı kayıtsızlığı ve ortadan kaybolmasının ardından sergilediği rahat tavır şüpheleri artırıyor. Üstelik Ben'in evindeki kadınlara ait eşyalar arasında Hae-mi'nin saatiyle ilişkilendirilebilecek bir nesnenin bulunması ve kedinin Ben'in evinde ortaya çıkması da kuşkuları güçlendiriyor. Bütün bu ayrıntılar, Ben'in kadınları hedef alan bir suçlu olabileceği ihtimalini gündeme getiriyor. Özellikle Jong-su'ya çok yakınındaki bir serayı yaktığını ancak onun bunu fark etmediğini söylemesi, Hae-mi'nin de aynı şekilde ortadan kaldırılmış olabileceğini düşündürüyor.

Ancak Ben'in Hae-mi'yi öldürdüğüne ilişkin kesin bir kanıt bulunmuyor. Kedinin varlığı, saatin kime ait olduğu ve Ben'in evindeki eşyalar farklı biçimlerde yorumlanabiliyor. Hatta Jong-su'nun kendi kıskançlığı ve takıntısı nedeniyle olayları yanlış değerlendirmiş olma ihtimali de ortadan kalkmıyor. Finalde Ben'i öldürmesi ve cesedini yakması, beklenen adalet duygusunu yaratmak yerine yeni sorular doğuruyor. Ben gerçekten bir katil miydi, yoksa Jong-su kendi çaresizliğini haklı çıkarmak için bir suçlu mu yarattı? Benim açımdan filmin en güçlü tarafı, bu sorulara kesin cevaplar vermek yerine belirsizliği anlatının merkezinde tutması oluyor.



Filmin güçlü yönleri arasında oyunculuklar, atmosfer yaratmadaki başarısı ve sembolik anlatımı öne çıkıyor. Yoo Ah-in, Jong-su'nun içine kapanıklığını ve giderek büyüyen öfkesini küçük yüz ifadeleriyle yansıtırken Jeon Jong-seo, Hae-mi'ye hem özgür hem de kırılgan bir kimlik kazandırıyor. Steven Yeun ise Ben'in sakin görünümünün altındaki rahatsız edici tarafı başarıyla ortaya koyuyor. Buna karşılık yavaş tempo ve bazı olayların cevapsız bırakılması, daha doğrudan bir anlatı bekleyen izleyicileri zorlayabiliyor. Özellikle Hae-mi'nin kendi hikayesinden ziyade iki erkeğin algıları üzerinden var olması, karakterin bağımsız iç dünyasını daha fazla görmek isteyenler açısından bir eksiklik oluşturuyor.

Lee Chang-dong'un yönetmenliği, filmin gizemli atmosferini ayakta tutan en önemli unsurlardan biri. Yönetmen, gerilimi ani gelişmeler yerine gündelik hayatın içine yerleştirdiği küçük huzursuzluklarla inşa ediyor. Kırsal alanların dinginliği ile Seul'ün gösterişli yaşamı arasındaki görsel karşıtlık, karakterlerin dünyalarını birbirinden ayırıyor. Hae-mi'nin gün batımında dans ettiği sahne ise filmin en etkileyici anlarından biri olarak öne çıkıyor. Görüntü yönetiminin uzun planları ve doğal ışığı kullanma biçimi karakterlerin yalnızlığını vurgularken arka plandaki telefon sesleri ve propaganda yayınları da huzursuzluğu canlı tutuyor. Böylece gerilim yalnızca hikayeden değil, yönetmenin seyirciyi konumlandırma biçiminden de besleniyor. 



Sonuç olarak Burning, sona erdiğinde bile zihinde yaşamaya devam eden, kolay cevaplar sunmayan bir film. Sınıfsal eşitsizlikleri, kıskançlığı, şiddeti ve gerçeklik algısının kırılganlığını aynı hikayede buluşturuyor. Yangın, karakterlerin içlerinde biriken öfkenin ve çaresizliğin dışa vurumuna dönüşüyor. Hae-mi'nin akıbetine ilişkin bütün sorular cevaplanmasa da filmin asıl meselesinin bir kayboluşun gizeminden çok, insanların birbirlerini ne kadar az tanıdıkları olduğunu düşünüyorum. Güçlü atmosferi, başarılı oyunculukları ve çok katmanlı anlatımıyla Burning, izleyicisini uzun süre düşünmeye sevk eden etkileyici bir sinema deneyimi sunuyor.

Puanım: 7,5/10

9 Şubat 2019 Cumartesi

Shoplifters (Manbiki kazoku): Altın Palmiye'li Koreeda Filmi

Geçen sene Cannes’da Altın Palmiye ile taçlandırılan film, ilk bakışta sıcak, hatta şefkatli bir aile hikayesi gibi açılırken, katman katman açıldıkça seyirciyi ahlaki, hukuki ve duygusal bir gri alanın içine sürüklüyor. Filmin Yönetmeni Koreeda burada ne yargılıyor ne de aklıyor; sadece bakmamızı istiyor. Ve baktıkça, 'aile' dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan ve tartışmalı bir inşa olduğunu fark ediyoruz 


Tokyo’nun kenar mahallelerinden birinde, yoksulluk sınırında yaşayan Shibata ailesi, geçimini gündelik işler ve küçük hırsızlıklarla sağlayan, kalabalık ama birbirine sıkı sıkıya tutunan bir topluluk. Topluluk diyorum, çünkü toplanmış kişilerden oluşan, biyolojik olarak bağı olmayan ama gerisinde sıkı sıkıya bağlı olan kişilerin oluşturduğu bir aile. Baba figürü Osamu (Lily Franky), küçük Shota’yı (Jyo Kairi) marketlerden hırsızlık yapması için eğitmiş; anne Nobuyo (Sakura Ando) bir çamaşırhanede çalışırken bulduğu unutulmuş eşyaları sahipleniyor. Evde ayrıca büyükanneleri Hatsue (Kirin Kiki) ve yetişkin eğlendirme işinde olan genç Aki (Mayu Matsuoka) var.

Bir gece Osamu ve Shota, balkonda soğuktan titreyen küçük bir kız çocuğu olan Yuri’yi alıp evlerine getiriyor. Kızın vücudundaki izler, onu bekleyen yuvanın aslında ne kadar güvensiz olduğunu ele veriyor. Aile, onu geri vermek yerine yanlarında tutuyor; hatta yeni bir isim ve yeni bir kimlik kazandırarak; Yuri (Miyu Sasaki). Ancak bu kırılgan düzen, sırların ve geçmişin yavaş yavaş ortaya çıkmasıyla çözülmeye başlıyor.


Shoplifters’ın merkezinde şu soru yer alıyor: Aile nedir? Kan bağı mı, birlikte geçirilen zaman mı, yoksa karşılıklı ihtiyaç ve şefkat mi? Koreeda, biyolojik aile ile 'seçilmiş aile' arasındaki ayrımı bilinçli olarak bulanıklaştırmış. Yuri’nin yasal ebeveynleri, yasalar çerçevesinde 'doğru' yerde dururken; Shibata ailesi, tüm suçlarına rağmen çocuğa gerçek bir ilgi ve sıcaklık sunuyor. Küçük suçlar deposu ama samimi, bütünleşik ve biyoloojik olmayan bir topluluk (aile) mu; yoksa yasal suçları olmayan ama iletişimsiz ve ilgisiz biyolojik aile mi? Kore-eda bu ikilemi oluşturup kucağımıza bırakıyor.

Film, yoksulluğu romantize etmiyor ama onu kriminalize etmenin de kolaycılığına düşmüyor. Hırsızlık burada ahlaki bir bozukluktan çok, hayatta kalma stratejisi gibi sunuluyor. Asıl çarpıcı olan ise, karakterlerin işlediği suçlarla kurdukları duygusal bağlar arasındaki paradoks. Sevgiyle yapılan bir yanlış, gerçekten yanlış mıdır? Kore-eda bu soruya da cevap vermiyor; seyirciyi bu ikilemle de baş başa bırakıp uzuyor.


Yönetmen Hirokazu Koreeda’nın anlatımı  sakin, neredeyse fısıltı tonunda. Büyük dramatik patlamalar yerine, bakışlara, jestlere ve gündelik anlara yaslanıyor. Kamera çoğu zaman evin içinde sıkışmış hissi yaratırken, karakterler arasındaki fiziksel yakınlık duygusal mesafeleri daha da görünür kılıyor. Özellikle sıcak ama dağınık görüntüler, bu 'yasadışı' ailenin içindeki samimiyeti görsel olarak da pekiştiriyor.

Finale doğru gelen kırılma anı ise en sarsıcı anlarından biri. Uzun süre doğal ve neredeyse belgesel tadında ilerleyen film, son bölümde seyircinin altındaki zemini sessizce çekiyor. Sakura Ando’nun Nobuyo performansı bu noktada filmin duygusal omurgasına dönüşüyor; suç, annelik ve pişmanlık tek bir bakışta toplanıyor.


Shoplifters (Manbiki kazoku), bir aile dramı olmanın ötesinde, modern toplumun görünmez kıldığı hayatlara dair derin bir etik sorgulama sunuyor. Yönetmen Koreeda, 'doğru' olanla 'legal' olanın her zaman örtüşmediğini gösterirken, seyirciyi kolay cevaplardan bilinçli olarak mahrum bırakıyor. Film bittiğinde geriye kalan şey bir hikayeden çok bir rahatsızlık. Sevginin suçla, şefkatin ihlalle iç içe geçtiği bir dünyada, gerçekten kimin masum olduğunu söylemek mümkün mü? Shoplifters, bu soruyu uzun süre zihinde tutuyor.

25 Ocak 2019 Cuma

Hereditary: Kalıtsal Bir Kabus

Ari Aster’ın ilk uzun metraj filmi Hereditary, yalnızca bir korku filmi değil, yas, travma ve aile içi yıkım üzerine kurulmuş sarsıcı bir psikolojik dram. Film, izleyicisini ani korku efektleri yerine, giderek yoğunlaşan bir tekinsizlik duygusuyla kuşatıyor. Daha ilk sahnelerinden itibaren seyirciye huzursuz bir atmosfer vaat eden Hereditary, korkunun kaynağını doğaüstü varlıklardan çok, aile bağlarının içinde gizlenen bastırılmış acılarda arıyor. Bu yönüyle film, modern korku sinemasının yüzeysel formüllerinden uzaklaşan ve yönetmenin kendi dilini ve yoğurt yiyişi olduğunu bize gösteren bir 'ilk film' oluyor.


Film, Graham ailesinin büyük annesi Ellen Leigh’in ölümüyle açılıyor. Anne Annie (Toni Collette), eşi Steve (Gabriel Byrne) ve çocukları Peter (Alex Wolff) ile Charlie (Milly Shapiro), bu kaybın ardından giderek artan tuhaf olaylarla yüzleşmeye başlıyor. Ailenin geçmişi ortaya çıktıkça, Ellen’ın yalnızca baskıcı bir anne değil, ardında karanlık sırlar bırakan bir figür olduğu anlaşılıyor.
Annie’nin yas süreciyle birlikte aile içindeki dengeler de bozuluyor. Charlie’nin ürkütücü davranışları, Peter’ın suçluluk duygusu ve Annie’nin psikolojik kırılmaları, sıradan bir aile dramını giderek kabusa dönüştürüyor. Yaşanan trajik bir olaydan sonra ise film, geri dönüşü olmayan bir noktaya dopru sürükleniyor.

Hereditary’nin merkezinde 'miras' kavramı yer alıyor. Film, yalnızca genetik hastalıkların değil; travmanın, suçluluğun, bastırılmış öfkenin ve aile içi şiddetin de kuşaktan kuşağa aktarıldığını öne sürüyor. Bu anlamda başlık, sembolik olduğu kadar son derece somut kalıyor filmin bakış açısına göre.

Yönetmen Ari Aster, korkunun kaynağını şeytani ritüellerden önce aile kurumunun kendisinde konumlandırıyor. Film boyunca karakterlerin yaşadığı psikolojik çöküşler, doğaüstü olaylardan bağımsız olarak da son derece gerçek ve yıkıcı. Aile üyeleri birbirleriyle açık iletişim kuramıyor; acılar bastırılıyor, suçluluk konuşulmuyor ve travmalar sessizlik içinde giderek büyüyor.



Ari Aster’ın yönetmenliği, filmin etkisini belirleyen en güçlü unsurlardan birid. Kamera hareketleri son derece kontrollü. Uzun planlar, yavaş kaydırmalar ve simetrik kadrajlar izleyiciye bir kukla evin içine hapsolmuş hissi veriyor. Annie’nin yaptığı minyatür evler yalnızca bir sanat objesi değil, filmin görsel metaforudur aynı zamanda. Karakterler, kendi hayatlarının içinde küçülmüş, kontrolü kaybetmiş figürlere dönüşmesinin birer göstergesi şeklinde.
.
Oyunculuklar ise filmin taşıyıcı kolonu Toni Collette’in performansı, modern korku sinemasının en çarpıcı anne portrelerinden birini sunuyor. 


Hereditary, korku sinemasını yalnızca korkutma işlevinden kurtarıp varoluşsal bir yüzleşme alanına dönüştüren bir film. Film, izleyicisini ani sıçratmalarla değil, yavaş yavaş örülen bir çaresizlik duygusuyla kuşatıyor. Korkuyu, klasik jump-scare mantığıyla değil,sürekli yükselen tekinsizlik hissi ile izleyiciye veriyor. 

Ari Aster, bu ilk uzun metraj filmiyle birlikte korku sinemasının yalnızca 'ne gördüğümüzle' değil, 'neyle yaşamak zorunda kaldığımızla' ilgili olduğunu hatırlatıyor. Hereditary, şeytani ritüellerden çok daha korkutucu bir soruyu merkezine alıyor aslında: İnsan, kendi ailesinden kaçabilir mi?
Bu nedenle film, yalnızca izlenen değil; izlendikten sonra da zihinde yaşamaya devam eden, rahatsız edici bir film olarak duruyor.

12 Ocak 2019 Cumartesi

The Favourite: Yorgos Lanthimos’tan Çarpık Bir Saray Hikayesi

Yorgos Lanthimos, sinema dünyasında sınırları zorlayan, rahatsız edici ve absürt anlatımlarıyla tanınan bir yönetmen olarak anılmaya başladı. The Lobster filmindeki distopik ve tuhaf ilişki dinamiklerinde, Dogtooth'un klostrofobik ve boğucu evreninde ya da The Killing of a Sacred Deer'ın gerilim dolu, tekinsiz atmosferinde her zaman insan psikolojisinin en karanlık ve baskı altında kalan köşelerini irdeliyor. İzleyicisini hiçbir zaman konfor alanında bırakmayan, sıradanlığa meydan okuyan bu sinemasal dil, şimdi bizi 18. yüzyıl İngiltere’sinin saray koridorlarına çağırıyor ve merak uyandırıcı, alışılmışın dışında bir dönemsel hikayenin kapılarını aralıyor. 


Film, 18. yüzyılın başlarında, Fransa ile savaşın sürdüğü ve tahtta Kraliçe Anne’in oturduğu İngiltere sarayında geçiyor. Sağlığı bozuk, depresif ve çocukluk travmalarının yanı sıra fiziksel acılarla boğuşan Kraliçe Anne (Olivia Colman), ülkeyi yönetmekten ziyade sarayındaki tavşanlarıyla vakit geçirirken, devlet işlerini ve aslında tüm sarayı en yakın arkadaşı ve güvenli limanı olan Leydi Sarah Churchill’in (Rachel Weisz) ellerine bırakıyor. Ancak saraya çamurlar içinde, kaybedilmiş soyluluk unvanını geri almak isteğiyle gelen saray mensubu Abigail’in (Emma Stone) katılmasıyla tüm dengeler altüst oluyor. Abigail’in kurnazca adımlarla kraliçenin gözüne girmesi, Sarah ile aralarında sarayın mutlak gücünü ve kraliçenin sevgisini ele geçirmek adına kıyasıya, entrikalarla dolu acımasız bir üçlü iktidar savaşını fitilliyor. 

Yönetmenin önceki filmleri olan The Lobster, Dogtooth ve The Killing of a Sacred Deer, izleyiciyi ev içi dinamiklerin, kapalı kapılar ardındaki psikolojik baskıların ve tuhaf kuralların hakim olduğu absürt bir dünyaya hapsetmişti. Bu filmlerdeki ortak payda, karakterlerin rasyonel olmayan sistemler veya mekanlar içinde sıkışıp kalması ve bu durumun yarattığı tekinsiz gerilimdi. The Favourite ise bu klostrofobik odaklanmayı alıp geniş bir kraliyet sarayına taşıyor; sarayı yine aynı boğucu, kapalı bir evren ve karakterlerin birbirini tuzağa düşürdüğü vahşi bir oyun alanına dönüştürüyor. 


Önceki üç filmine kıyasla The Favourite, yönetmenin en erişilebilir ve sinematografik açıdan en görkemli yapımı olma özelliğini taşıyor. Elbette filmin en büyük artısı, Lanthimos’un o kendine has absürt, rahatsız edici mizacını ve keskin hicvini, bu kez tarihsel bir dönemeçle harmanlayarak çok daha akıcı ve izleyicisine yabancılaşmayan bir formda sunabilmesi oluyor. Öte yandan, önceki filmlerindeki o tamamen steril, soğuk ve mesafeli anlatım yerine, burada karakterlerin derinlerinde yatan insani zaafları ve acıları öne çıkarıyor; ancak bazı sinemaseverler için bu durum, yönetmenin önceki işlerindeki o en uç, uzlaşmaz ve karanlık radikalizmden bir miktar ödün verdiği şeklinde bir eksi olarak da değerlendirilebiliyor. 

Derinlemesine bir bakışla film, sadece saray entrikalarını değil, ataerkil düzenin gölgesinde hayatta kalmaya çalışan kadınların iktidar mücadelesini ve varoluşsal sıkışmışlığını merkeze alıyor. Güç, sevgi, yalnızlık ve hayatta kalma içgüdüsü kavramları üzerinden şekillenen alt metin, güç sahibi olmanın aslında ne kadar yıkıcı bir yalnızlık getirdiğini gözler önüne seriyor. Karakterlerin birbirlerini manipüle etme biçimleri, sevginin bir kontrol mekanizmasına dönüşmesi ve bireyin yalnızlığını örtbas etmek için kurduğu hastalıklı bağlar, filmin vermek istediği en güçlü mesajlar arasında yer alıyor. 


Oyunculuk performansları ise filmin taşıyıcı bir diğer unsuru. Olivia Colman, Kraliçe Anne’in hem çocuksu kırılganlığını hem de kaprisli otoritesini harika bir fiziksel ve psikolojik derinlikle yansıtıyor. Rachel Weisz, iradeli, sert ve korumacı Leydi Sarah rolünde kusursuz bir otorite kurarken, Emma Stone ise masum bir hizmetçiden hırslı bir entrikacıya evrilen Abigail karakterini muazzam bir zarafet ve tehlike dengesiyle canlandırıyor. Bu üçlü arasındaki kimya ve güç dengelerinin sürekli yer değiştirmesi, izleyicinin filmde kalmasına neden oluyor. 

Teknik unsurlar açısından bakıldığında, geniş açılı ve balık gözü merceklerin tercih edilmesi, sarayın o ihtişamlı koridorlarını adeta karakterlerin üstüne basan birer kabus tüneline çevirirken, izleyiciyi de bu tuhaf dünyanın röntgencisi konumuna getiriyor. Kostüm ve yapım tasarımı geleneksel dönem filmlerinin kalıplarını yıkarak modern bir estetik sunarken, barok müzikler ile deneysel tınıları harmanlayan müzik kullanımı da filmin o huzursuz ve nevi şahsına münhasır atmosferini mükemmel şekilde destekliyor. 


Güçlü yönleri arasında sinematografik cesareti, kusursuz oyunculuk üçlüsü ve dönem filmlerine getirdiği yenilikçi soluk yer alırken, zayıf yönleri olarak bazı sahnelerdeki aşırıya kaçan biçimsel tercihler ve Lanthimos'un önceki filmlerindeki o tavizsiz, rahatsız edici keskinliğin bir parça yumuşatılmış olması gösterilebilir. Yine de bu dengesizlikler, filmin büyüleyici ve özgün yapısına gölge düşürmüyor. 

Sonuç olarak The Favourite, yönetmene duyulan güvenin giderek arttığını gösteren ve  Yorgos Lanthimos’un sinemasal dehasını kitlelere ulaştıran, mizahı ve trajediyi kusursuz bir estetikle harmanlayan modern bir klasik olarak sinema tarihindeki yerini alıyor. 

Puanım:7,5/10

17 Kasım 2018 Cumartesi

Bohemian Rhapsody: Freddie Mercury Dirildi

Efsanevi Queen grubunun efsanevi solisti Freddie Mercury gibi popüler kültür tarihinin en aykırı, en özgünleştirici figürlerinden birini merkeze alan Bohemian Rhapsody filmi, paradoks oluşturacak seviyede bu aykırılığı törpüleyen, hatta yer yer disipline eden bir bakış açısı sunan bir film. Ortaya müzikal anlamda bir çoşku ve yükseliş veren, ancak Freddie Mercury'nin içsel ve politik derinliğini ıskalayan, 'iyi yapılmış ama eksik' bir  biyografi filmi çıkmış. 


Film, Queen'in 1985'teki efsanevi Live Aid performansıyla açılıyor ve zirve olan bu anın gerisine dönerek, Farrokh Bulsara'nın Freddie Mercury'ye dönüşüm hikayesini anlatıyor. Londra'da mütevazı bir yaşam süren, Parsi kökenli bir göçmen çocuğu olan Freddie'nin Smile grubuyla yollarının kesişmesi, Queen'in kuruluşunu ve kısa sürede kültürel bir fenomene dönüşmesini izliyoruz. Film boyunca grubun müzikal başarıları, iç çatışmaları, Freddie'nin (Rami Malek) Mary Austin (Lucy Boynton) ile ilişkisi, yalnızlığı ve AIDS teşhisine uzanan süreç kronolojik olarak anlatılıyor.

Film temelde Freddie Mercury'nin dönüşümünü ve yükseliğini anlatsa da, dönüşümde ve müzikal başarısında sebebi olan öteki'liğine, yani göçmen kimliğine, sahne personasına, özellikle cinsel tercihine değinmekten kaçınıyor. Aksine, çoğu zaman bu anları bir 'kriz' veya 'sapkınlık' olarak sunuyor. Cinsel kimliği Freddie'nin en sorunlu noktalarından biri olarak duruyor. Tercihi, onu giderek yalnızlaştıran, hepten ötekiye ittiren ve ölüme doğru çeken ana unsur olarak gösteriliyor. 

Her ne kadar yönetmen Bryan Singer olarak anılsa da filmi tamamlayan Dexter Fletcher oluyor. Filmin iki ayrı yönetmeninin olması, filmi iki ayrı parçaya da bölüyor ve tonda keskin sapmalar yaşanıyor. Filmin en güçlü anları kuşkusuz sahne performansları. Live Aid sekansının neredeyse birebir yeniden inşası, teknik açıdan etkileyici olduğu kadar Queen severler için de duygusal bir kısım. Şüphesiz bunda en büyük katkı da Freddie Mercury'i canlandıran Rami Malek'in performansı. Görüntüsüyle, kişilik yapısıyla adeta bu rol için doğmuş.  Mercury'nin sahnedeki enerjisini, jestlerini ve karizmasını büyük bir titizlikle ve benzerlikle ekrana yansıtıyor.


Bohemian Rhapsody, Freddie Mercury'i bir ikon olarak yüceltirken, onu birey olarak anlamaya yeltenmeyen, Freddie'nin kendisi kadar cesur olamayan bir film olmuş. Queen fanlarının filmin konser sahnelerini nostaljik ve güzel bulacağını, ama Freddie sahneden indikten sonraki kısımlarından nefret edeceğini ve filme küfür edeceğini düşünmekteyim. Freddie'nin müziklerini ödünç almışlar film için, ama onun ruhu yok. Onun için fazlası gerekiyor.

5 Eylül 2018 Çarşamba

American Animals

“This is not based on a true story. This is a true story!” uyarısıyla başlıyor filmimiz. Gerçek hayattaki hikayeyi uyurlamayıp, gerçeğin ta kendisini anlatacağını peşinen belirtiyor bize.



American Animals, gerçekte de yaşanmış olan,  4 gencin Transilvanya Üniversitesi’nin korumasız kütüphanesinde yer alan 12 milyon dolarlık bir eseri çalma hikayesini anlatıyor. Ve bunu soygunu gerçekleştiren gerçek kişilere de anlattırarak filmi bir bakıma belgeselleştiriyor.  Bu karışım yalnızca kurguyu gerçek ile desteklemekle kalmıyor, bunun  yanında şucu işleyen kişilerin olaya hem o dönemin, hem de günümüzün gözüyle bakma ve onların da fikirlerini alma imkanı sunuyor. Bu yüzden eğitici bir yönü de var filmin.


Soygunu yapan 4 kişi, 4 ayrı karakterdeler. Fikri getiren kişi Spencer olsa da kendisinin sönük ve içekapanık bir karakter oluşundan ötürü; fikri sahiplenen, geliştiren ve organize eden kişi Warren oluyor.  Spencer , ailesi dağılma evresinde olan Warren’a göre daha iyi bir aile ortamına sahip. Bu yüzden onun kaybedecekleri Warren’a nazaran 1 fazla oluyor. Vazgeçecek gibi olduğunda ise ailesi gibi geleceğinden de umutsuz olan Warren onu şu sözlerle ikna ediyor : “Soygundan sonra neler olabileceğini gerçekten hiç merak etmiyor musun?”.  Artık bu soygun gençler için bir suç değil, adrenalin yüklü bir atraksiyon olayına dönüşüyor. “Zaten geleceğimiz karanlık ve umutsuzdu, zaten evde pek bi huzur bizleri beklememekteydi, zaten monoton bir hayatın parçası idik, zaten ne zamandır heyecana girişmiyorduk, zaten risksiz ve kolay bir yol, zaten kimseye zarar vermeyi düşünmüyoruz” lar ardı ardına gelince gerekli motivasyon da sağlanmış oluyor.

Filme, anlatılarıyla eşlik eden gerçek soyguncular kurgunun içersinde yalnızca bir sefer dahil oluyorlar. Maskeler takılmış, arabayla soygun mahalline giderlerken iç hesaplaşmaya dalan ve karın ağrıları ve tedirginlikleri çoktan başlamış olan Spencer, arabanın camından baktığında gerçek Spencer ile gözgöze geliyor. O gözgöze geliş 19 yaşındaki Spencer için pek bi anlam ifade etmese de, olayların sonrasını bilen ama gözünün önünden akıp gidişine engel olamayan 33 yaşındaki gerçek Spencer için anlamsız bir bakış olmuyor.
O bakış;




Film, birçok açıdan ele alınabilir olması açısından hoşuma gitti. Mesela filmi, sinematografik açıdan konuşabileceğimiz gibi, suçluları o suça iten ya da o suç için merak uyandıran kişisel güdüleri irdelemek için psikolojik/ sosyolojik açıdan da konuşabiliriz. Ve hatta, Amerikan pazarının kişilere her halükarda bir ekmek kapısı oluşturabileceğini de filmden bağımsız olarak konuşabiliriz. Başarız geçen bir soygunun ardından gençliği, geleceği mahvolan ve toplumda bu sicille yer edinememiş olan 4 gencin,  hikayesinin filme dönüştürülmesinden sonra değişen ve tekrar kazanılan hayatları ve belki de çalmaya çalıştıkları 12 milyon dolarlık kitabın kendilerine olacak getirisinden daha fazlasına bu soygunun başarısız sonlanmasıyla ulaşmaları Amerikan rüyasında sık karşılaşabileceğimiz ironilere örnektir.

“Success is not final, failure is not fatal: it is the courage to continue that counts.” - Winston Churchill


Filmin yönetmeni Bafta ödüllü Bart Leyton. Leyton bu ödülü yine belgesel/film karışımı olan The Imposter filmiyle almıştı. Ki yönetmenin filmografisine baktığımızda sinemaya belgesel kökenli bir giriş yaptığı ve henüz tam manasıyla değilse de ufak ufak kurgulara giriştiğini görüyoruz. 

6 Nisan 2018 Cuma

Game Night: Oyun, Eğlence ve Kaos

John Francis Daley ve Jonathan Goldstein'ın yönettiği Game Night filmi, ilk bakışta sıradan bir arkadaş grubu komedisi gibi dursa da, kısa sürede beklentiyi aşan, temposu yüksek bir filme dönüşüyor. Film, absürt mizah ile gerilimi iç içe geçirirken yetişkinlik, rekabet, evlilik ve hayal kırıklığı gibi temalara da göz kırpıyor. Tek izlenilmeyecek, grupça izlenebilecek, eğlenceli ve üzerine sohbet edilebilir bir film kısaca.

Max (Jason Bateman) ve Annie (Rachel McAdams), oyunlara takıntılı, rekabetçi ve uyumlu evli bir çift. Sıklıkla düzenledikleri oyun geceleri, arkadaş gruplarının merkezinde yer alıyor. Ancak Max'in kendisinden her anlamda daha başarılı(!) olan kardeşi Brooks'un (Kyle Chandler) devreye girmesiyle işler değişiyor. Brooks'un organize ettiği 'cinayet' oyunu, gerçek bir kaçırılma vakasına dönüşüyor. Grup üyeleri, yaşananları uzun süre oyunun bir parçası sanarak ipuçlarını takip ederken, kendilerini gerçek suçlular, FBI ajanları ve giderek daha tehlikeli durumların içinde bulmalarıyla işler daha kaotik bir hal alıyor.

Game Night, bir eğlence sunmasının yanında bazı sorular da soruyor.'Hayat bir oyun ise, kim kazanıyor?' sorusunu iki kardeş olan Max ve Brooks üzerinden izleyicisine soruyor. Annie ile olan evlilik dinamiği, çocuk sahibi olamama gibi bastırılmış bir hayal kırıklığını da açığa çıkarıyor. 

Yönetmenler, filmin tonu ve temposu konusunda oldukça başarılı bir iş çıkarmış. Film, absürtlüğün sınırına kadar ilerliyor ama hiçbir zaman karikatürleşmiyor. Bunun başlıca etkeni Jason Bateman ile Rachel McAdams'ın uyumu filmin merkezini sağlam tutmasından kaynaklanıyor. Jesse Plemons'ın canlandırdığı donuk ve tekinsiz komşu karakteri Gary, filmin en unutulmaz mizahi unsurlarından biri olmuş.Sahne çalmıyor, başrollerin önüne geçmeye çalışmıyor ama buna rağmen filmin tonunda oldukça etkili şekilde yer ediniyor.


Komediyi, absürt olduğunda seven biri olarak Game Night filmini sevdiğimi söyleyebilirim. Güçlü oyuncu kadrosuyla sadece eğlendiren değil, aynı zamanda karakterler aracılığıyla izleyiciye ayna tutan bir film. Ciddiye alınmayan türlerden biri olan komediye türüne ait olan Game Night, komedinin de söyleyeceği şeylerin var olduğunu, en azından istese bunu da yapabileceğini gösteriyor.