Politik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Politik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Görevde kaldığı sürece etliye sütlüye karışmamış, hiçbir önemli kararda cesaret edip fikir belirtmemiş bir Cumhurbaşkanı'nın, görev süresinin dolmasına 6 ay kala masasına 2 af kararı ve 1 yasa onayı teklifi konuyor. Ölüye yatıp bir sonraki Cumhurbaşkanı'na bu meseleleri devretmenin planını yaparken, zihinsel dünyasında yaşadıkları onu karar almaya itiyor. Çünkü konu tartışmalı, çünkü konu çetrefilli. Korkaklıktan cesurluğa geçiş şimdi değilse ne zaman. Konumuz: Ötanazi!



İtalyanca bir kelime olan 'grazia'nın birçok anlamı var. Bunlar; lütuf, iyilik, bağışlama, merhamet, zarafet, güzellik, erteleme, yakınlık... Bu film için tek bir anlamı seçmek, diğerlerinin filmdeki anlamını eksik bırakacaktır diyebiliriz. Filmin konusuna kısaca bakacak olursak film; görev süresinin son altı ayına giren İtalya Cumhurbaşkanı Mariano De Santis’in (Toni Servillo) hikayesini anlatıyor. 'Beton' lakabıyla anılan, hukukçu kimliğiyle tanınan ve anayasal titizliğiyle saygı gören bir lider. (Bu haliyle bize 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'i anımsatıyor.) Ancak masasında üç ağır dosya var: Ötanaziyi yasallaştıracak bir kanun, eşini öldüren bir profesör için af talebi ve kocasını uykusunda öldüren bir kadın için ikinci bir af dosyası.

Bu siyasi kararların gölgesinde ise çok daha kişisel bir krizle de baş etmeye çalışıyor. Yıllar önce kaybettiği eşinin kendisini aldatmış olabileceği düşüncesi. Üstelik şüphe duyduğu kişi, yakın dostu ve siyasi halefi Ugo Romani (Massimo Venturiello). Mariano, hayatı boyunca gerçeğin peşinden koşmuş bir yargıç olarak, en önemli gerçeği -eşinin sadakatini- asla öğrenememenin acısını yaşıyor. Bu da onu, o görkemli devlet sarayında kırılgan biri yapıyor. 


La Grazia (Türkçesiyle 'Lütuf' ya da 'Zarafet'), hem dini hem hukuki bir kavrama yaslanıyor. 'Grazia' aynı zamanda 'af' anlamına da geliyor. Film, hukukun katılığı ile merhametin esnekliği arasındaki çatışmayı tercih edilen bu isim vasıtasıyla da bize görünür kılıyor.

Cumhurbaşkanı Mariano’nun önündeki ötanazi yasası, sadece politik değil, varoluşsal bir soru aynı zamanda. 'İmzalamazsam zalimim, imzalarsam katil'. Sahip olduğu yarış atı Elvis'in sakatlanması üzerine bakıcılarının "çektiği acıya son vermeli, onu uyutmalıyız" demelerine rağmen Mariano buna karşı çıkıyor. Masasında duran ötanazi konusu, bir anda karşısında yere yatmış, acı çeken bir atın gözlerinde belirmişti. Atın gözlerindeki çaresizlik, cumhurbaşkanının zihnindeki teorik soruları ete kemiğe bürünmesine vesile oluyor. Bu sahnenin onun düşüncesini kökten değiştirdiğini söylemek zor. Yönetmen Paolo Sorrentino daha çok bir 'kesin dönüş' değil, bir derinleşme gösteriyor. Ancak atın ölümü, Mariano’nun bakışını sertleştirmekten ziyade yumuşatıyor. Meseleyi bir egemenlik sorunu olmaktan çıkarıp bir merhamet sorusuna dönüştürüyor. Dolayısıyla bu sahne, kararını dramatik biçimde tersine çeviren bir kırılma değil, zaten ağır olan vicdanını daha da ağırlaştıran, belki de onu 'hafiflik' arayışına biraz daha yaklaştıran sessiz bir eşik oluyor. Mariano'nun aklını daha çok meşgul eden ise kızının kendisine  sorduğu şu soru oluyor: "Günlerimizin sahibi kim?"

Günlerimizin sahibi kim?” sorusu filmde yalnızca felsefi bir cümle değil, doğrudan ötanazi yasasının kalbine yerleşen etik bir düğüm. Mariano’nun imzalamak üzere olduğu yasa, bireyin kendi hayatı ve ölümü üzerindeki tasarruf hakkını tanıyıp tanımama meselesidir. Yani insan, kendi günlerinin sahibi midir, yoksa o günler Tanrı’ya, devlete ya da hukuka mı aittir? Bir cumhurbaşkanı olarak Mariano, başkalarının son günleri üzerinde sembolik bir otoriteye sahiptir; tek bir imza, birinin acısını sonlandırabilir ya da uzatabilir. Bu nedenle soru kişisel olmaktan çıkıyor, siyasal bir ağırlık kazanıyor. Eğer günlerimizin sahibi bireyin kendisiyse, devletin müdahalesi ne kadar meşrudur? Ama eğer hayat kutsal ve dokunulmazsa, bir imza nasıl meşrulaştırılabilir? Yönetmen bu soruyu kesin bir cevapla değil, tereddütle bırakıyor. Çünkü film boyunca Mariano’nun yaşadığı kriz, aslında şu: Her gün kendisine okunan günün programı ile kendi günlerinin bile gerçek sahibi olamayan bir adam, başkalarının günleri hakkında karar veren biri nasıl olabilir?


Aynı şekilde af talepleri de hukukun soyut mesafesi ile gerçeğin yakınlığı arasındaki farkı ortaya koyuyor. Kişileri yakından tanıdığında hakkında verdiğin hukuki kararlarda değişimler ve ihlaller olabiliyor. Af talebinde bulunan, kocasını öldürmekten hükümlü Isa Rocca (Linda Messerklinger) ile Cumhurbaşkanı Mariano'nun kızı ve hukuki danışmanı Dorotea (Anna Ferzetti) görüşürken, af talep edilen diğer kişiyle ise bizzat kendisi görüşüyor. Çünkü karısını öldürmüş ve bunu hemen itiraf ederek cezasına razı gelmiş bu kişinin kendisi af talebinde bulunmuyor. Bunu, yaşadığı kasabadaki insanlar yapıyor. Mariano'nun merakı ise kimseyle görüşmek istemeyen, af talebinde bulunmayıp hapishanede inzivaya çekilmiş bu kişinin neden böyle yaptığı. Kendisinin erişemediği hangi bilgeliğe onun erişmiş olduğu.

Film aynı zamanda yaşlılık ve ölüm bilinci üzerine bir pencere açıyor. Mariano, görev süresinin sonunu kendi hayatının sonuna yaklaşmakla özdeşleştirken, sıfır yer çekiminde süzülen bir astronotu izlediğinde gözyaşının havada asılı kalışı, onun aradığı 'hafifliğin' metaforu oluyor. Papa’nın (Rufin Doh Zeyenouin) ona söylediği “leggerezza” (hafiflik) kelimesi, filmin anahtar kelimelerinden biri oluyor: Yasa ağırlıktır, lütuf ise hafiflik.


Yönetmen Paolo Sorrentino bu filmde alıştığımız barok gösterişini kısmış görünüyor. En İyi Yabancı Film Oscarını kazandığı filmi The Great Beauty’deki görkem bu filmde biraz daha ölçülü. Yine de görsel ihtişam tamamen kaybolmuş değil. Quirinale Sarayı’nın devasa mimarisi, Roma’nın gece ışıkları, yağmur altında savrulan kırmızı halı sahnesi... Hepsi iktidarın kırılganlığını görsel bir metafora dönüştürüyor.

Cumhurbaşkanı Mariano'yu canlandıran Toni Servillo'yu ise film boyunca neredeyse hareketsiz bir yüz, ama içinde fırtınalar kopan bir yüz ifadesiyle görüyoruz. Toni Servillo’nun ölçülü ve içe dönük performansı, karakterin yaşlılık, yalnızlık ve hafifleme arzusunu neredeyse tek bakışla aktarabiliyor. Filmin en farklı duran yönü, iktidarın zirvesindeki bir figürü yozlaşmış bir karikatür olarak değil, etik yük altında ezilen kırılgan bir insan olarak resmetmesi. Hukuk/vicdan çatışmasını ötanazi yasası ve af dosyaları üzerinden kurarken, meseleyi politik polemiğe indirgememesi önemli bir artı. 

Buna karşılık film, bazı izleyiciler için fazlasıyla mesafeli ve soğuk bulunabilir. Duygusal yoğunluk bilinçli biçimde bastırıldığı için dramatik patlama bekleyen seyirci tatmin olmayabilir. Sorrentino’nun sembolik dokunuşları (uzay, müzikaller ve beklenmedik kültürel referanslar) kimi yerlerde derinlik katmak yerine yapay bir estetik gösteriye dönüşme riski taşıyor. Yönetmenin önceki filmlerindeki görsel taşkınlığa alışkın olanlar için bu daha sade yaklaşım bir olgunluk göstergesi değil, bir geri çekilme gibi de okunabilir. Bu nedenle La Grazia, güçlü fikirler barındırsa da herkese eşit ölçüde temas etmeyen, daha çok sabırlı ve düşünsel izleyiciye hitap eden bir film olarak değerlendirilebilir.


La Grazia, yozlaşmış bir siyasetçi portresi sunmayan; aksine dürüst, ilkesel ama insani zaaflarla dolu bir lideri merkezine alan bir film olmuş. Bu yönüyle günümüz politik sinemasında neredeyse radikal bir tercih yapıyor. Mariano De Santis bir kahraman değil, ama bir canavar da değil. O sadece yaşlanan bir adam. Dizisi olsa izleyebileceğim, 2 saati aşan süresinin bu dingin tonuyla bile güzel eridiği hoş bir filmdi diyebilirim. 

The Secret Agent, izleyicisini açıklıkla değil, kuşkuyla karşılayan bir film. Kleber Mendonça Filho, askeri diktatörlük dönemindeki Brezilya’yı anlatırken büyük tarihsel başlıklara yaslanmak yerine, gündelik hayatın içindeki küçük kırılmaları, sessizlikleri ve eksik bırakılmış cümleleri tercih ediyor. Bu yüzden film, klasik bir politik gerilim ya da ajan hikayesi olmaktan çok, baskı altında yaşamanın sinemasal bir hafıza kaydı gibi ilerliyor.


The Secret Agent (O Agente Secreto), 1977 Brezilya’sında geçiyor. Askeri diktatörlüğün orta yerinde. Marcelo (Wagner Moura), sarı bir Volkswagen Beetle ile Recife’ye geliyor. Kimliğini gizleyip, geçmişini açık etmeden, cümlelerini dikkatle seçerek. İzleyici, onun neden kaçtığını, kimden saklandığını ve neye tutunmaya çalıştığını parça parça öğreniyor. Marcelo’nun hikayesi bire bir gerçek bir kişiye dayanmıyor olsa da, film açıkça gerçek tarihsel deneyimlerden beslenir.

The Secret Agent, bire bir 'şu kişinin hayatı' diye işaret edilebilecek bir biyografik uyarlama değil. Ancak anlattığı hikaye, 1970’ler Brezilya’sındaki askeri diktatörlük döneminde yaşanmış sayısız gerçek olayın yoğunlaştırılmış bir temsili. Kleber Mendonça Filho’nun yaptığı şey, tarih kitaplarında dağınık halde duran vakaları (kaybolan akademisyenler, susturulan muhalifler, devlet–sermaye işbirliğiyle tasfiye edilen entelektüeller) tek bir karakterde, Marcelo’da somutlaştırmak.

Marcelo’nun üniversiteden tasfiye edilmesi, araştırmalarının özel sermayeye devredilmesi ve ardından 'tehlikeli' biri haline gelmesi, Brezilya diktatörlüğü sırasında sıkça rastlanan bir olay. Filmdeki sahte kimlikler, arşivlerde kaybolan belgeler, faili meçhul cinayetler ve polis–katil ilişkisi; dönemin tanıklıklarıyla birebir örtüştüğünü biraz araştırınca görüyoruz. Özellikle devlet şiddetinin gündelik hayatta olağan hale gelişi (yol kenarındaki ceset, kimsenin dönüp bakmaması) askeri diktalarda sıkça görülen vakalar. Dolayısıyla film 'gerçek bir hikâyeden uyarlanmıştır' demese de, gerçekliğini tarihsel atmosferden, kolektif hafızadan ve bastırılmış anlatılardan alıyor. Bu anlamda The Secret Agent, bireysel değil, kolektif bir travmanın hikayesi.


The Secret Agent, yine Brezilya'dan çıkan ve bir önceki yıl Oscar kazanan I’m Still Here, aynı tarihsel karanlığa bakıyor. Ancak farklı sinemasal yollarla. I’m Still Here filminde, yas ve kayıp üzerine kurulu, daha sade ve doğrudan bir anlatı tercih etmişti. Gerçekçilik neredeyse belgesel düzeyindeydi. Duygusal bağ seyirciye açıkça sunuluyordu. The Secret Agent ise daha katmanlı ve zaman zaman bilinçli olarak kafa karıştırıcı. Kara mizah, sürreal sahneler ve tür kırılmalarıyla ilerliyor.

İki filmde de sıradan insanlar merkezde. Kahramanlaştırılmış figürler yok. Ancak I’m Still Here seyirciyi duygusal olarak içine çekerken, The Secret Agent mesafeyi koruyor ve izleyiciden aktif bir okuma talep ediyor. Biri geçmişle yüzleşmenin hüznünü taşırken, diğeri geçmişin nasıl hatırlandığını ve nasıl çarpıtıldığını sorguluyor.

Filmin en güçlü tarafı atmosfer kurma becerisi denebilir. Dönem duygusu, dekorla değil, davranışlarla ve sessizliklerle inşa ediliyor. Açılış sekansı, filmin politik ve estetik niyetini tek başına özetleyecek kadar güçlü. Öte yandan film, bilinçli olarak dağınık bir yapı kuruyor. Bu anlatım bazı izleyiciler için sabır zorlayıcı olabilir. Sürreal alt hikayeler (özellikle kopmuş bacak sahnesi) kimileri tarafından gereğinden fazla alakasız da bulunabilir. Ayrıca filmin uzun süresi ve ağır ritmi, daha sıkı bir kurgu beklentisi olan izleyiciler için dezavantaj yaratıyor. En büyük handikapı ise filmin isminin izleyicide bir beklenti yaratması ve o beklentinin karşılanmaması denebilir. 


Wagner Moura’nın performansı filmin taşıyıcı gücü konumunda. En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde de bu sebeple Oscar'a aday oldu. Marcelo’yu yüksek perdeden oynamadan, onun korkusunu, yorgunluğunu ve içsel gerilimini küçük jestlerle yansıtıyor. 

The Secret Agent, iyi bir film fakat kolay sevilecek bir film değil ve bunu bilerek yapmış olabilir. Klasik bir politik anlatı sunmak yerine, hafızanın, korkunun ve bastırılmış şiddetin sinemasını kuruyor. I’m Still Here ile birlikte düşünüldüğünde, Brezilya diktatörlüğüne dair tamamlayıcı bir sinemasal hafıza oluşturuyor. Bu sebeple diyorum ki I'm Still Here filmini izlemiş ve beğenmiş iseniz The Secret Agent filmini sever, bu filmi o dönemin tamamlayıcı unsuru olarak bağrınıza basarsınız. Ama onu sevmediyseniz eğer, bu filmi sevmek için başka gerekçelerinizin olması gerekiyor.

Oscar zamanı hazır yaklaşmaktayken, güçlü adaylıkları bulunan One Battle After Another filmini ve Oscarda güçlü duran kategorileri üzerine bir şeyler karamanın zamanı geldi. Sinners filmi gibi her dalda adaylığı olan bir tipte değil ama bazı kategorilerde oldukça güçlü ve hatta akademinin sevdiği türden bir aday profiline sahip. Önce filmi, sonra da adaylıklarını konuşmaya geçelim o zaman.


Paul Thomas Anderson (PTA)’ın One Battle After Another filmi, günümüzün politik gerilimleri, kimlik savaşları ve gitgide sertleşen toplumsal çatışmaları sinemanın enerjisiyle harmanlayan, hem bir aksiyon hem de derin bir politik film olarak öne çıkıyor. Thomas Pynchon’ın 1990 tarihli romanı Vineland’dan serbest biçimde uyarlanan bu filmde PTA, kitabı sadık bir şekilde uyarlamak yerine, kitabı tematik ve ruhsal bir kaynak olarak kullanıyor. Bitmek bilmeyen mücadeleler üzerine bir hikaye anlatırken, bireyin ve toplumun bu mücadelenin içinde nasıl sürüklenip şekillendiğini ve bu çatışmaların nesillere de nasıl sirayet ettiğini trajikomik bir şekilde işliyor.

Hikaye, Fransız 75 adlı radikal bir yeraltı örgütünün ABD-Meksika sınırındaki göçmen gözaltı merkezlerine düzenlediği saldırıyla açılıyor. Grubun lideri olan Perfidia (Teyana Taylor), karizmatik ve öfkesiyle çevresindekileri ateşleyen bir devrimci. Bob (Leonardo DiCaprio) ise grubun daha alt rütbede, şaşkın ve dağınık, ama idealist bir üyesi. Perfidia’nın rehin aldığı aşırı sağcı Albay Lockjaw (Sean Penn),  daha sonraları hem ideolojik hem de tuhaf bir cinsel saplantı şeklinde Perfidia’nın peşine düşüyor.

Aradan 15 yıl geçiyor. Perfidia ortadan kaybolmuş, Bob ise artık kızı (!) Willa’yı tek başına büyütmeye çalışan, yorgun, içkiye düşmüş bir babaya dönüşmüş. Lockjaw ise hala onların peşinde. Eski örgüt üyeleri yeniden ortaya çıkınca hem Willa hem Bob tekrar karanlık bir kovalamacanın içine sürükleniyor. Sensei Sergio'nun (Benicio Del Toro) da katılımıyla filmin en güzel anlarını oluşturan kovalamaca ve kaçmaca sahnelerine bu noktadan sonra giriş yapıyoruz.


Paul Thomas Anderson'un kitaptan tema olarak aldığı birçok husus var. Bunların ilki: 'bitmeyen kültür savaşı'. Film, adını da ima ima ettiği gibi, toplumun bir 'sonraki çatışma'ya hazırlanma halini anlatıyor.  60’lardan 80’lere uzanan karşı-kültür dalgalarını bugüne taşıyor ve politik gerilimin hiç bitmediğini bize gösteriyor. ICE operasyonları, sınır politikaları, ırkçılık ve beyaz üstünlüğü gibi güncel meseleler filmin arka planında değil, bu noktada tam merkezinde yer alıyor. Aynı zamanda Bob ve Willa’nın ilişkisinde, devrimci mirasın yeni kuşaklara aktarılmasındaki gerilim hissediliyor.

İkinci tema ise: 'radikalizm ve bedeli'. Perfidia’nın liderliği ile Bob’un idealler uğruna çürüyen kişisel hayatı, direnişin hem yüceltilen hem de yıpratıcı yanlarını gözler önüne seriyor. Filmin ikinci yarısındaki tematik kayma (yorgunluk, unutulmuş şifreler, çözülmüş örgüt bağları) politik mücadelenin kaçınılmaz bedeline dair melankolik ama kara komik bir not bırakıyor.

Üçüncü tema ise: 'devletin güç saplantısı'. Lockjaw karakteri abartılmış bir karikatür gibi görünse de PTA’nın niyeti açık.Yani bu karikatür, aslında günümüzün gerçek güç sahiplerinin şiddet ve korku üzerine kurulu zihniyetini temsil ediyor. Film, özellikle beyaz üstünlüğüne dayalı politik dilin kökenlerini ve motivasyonunu etkiliı bir şekilde ifşa ediyor.


Oscar adaylıklarına bakacak olursak en güçlü adaylıklarından birisi En İyi Yönetmen kategorisi. Paul Thomas Anderson, bu filmde belki de kariyerinin en enerjik ve riskli işlerinden birine imza atıyor. Inherent Vice’ın hayal atmosferiyle There Will Be Blood’un politik karanlığını birleştiren PTA, burada temposu neredeyse hiç düşmeyen bir aksiyon dili kuruyor. Film, hem yüksek bütçeli stüdyo işi hem de açıkça politik bir film. Akademi son yıllarda tam da bu dengeyi ödüllendirmeyi seviyor. Aksiyon sinemasına yaklaşan sahneler, uzun kovalamacalar ve temposu hiç düşmeyen yapı da Anderson’ın kendini tekrar etmediğini, beklenenin dışında da olabileceğini gösteriyor. Hem şu da var ki PTA kariyeri boyunca Akademi tarafından defalarca aday gösterildi ama hiç kazanamadı. Bu durum Oscar tarihinde sıkça görülen 'gecikmiş ödül' anlatısına dönüşmüş durumda ve buna nihayet bir son verebilirler. Paul Thomas Anderson'a Oscar elbet birgün verilecek ise, bu film bunun için iyi bahane.

Oyuncu performansları da filmin bir diğer bel kemiği. Di Caprio şaşkın ve kırılgan Bob rolüyle hem komik hem trajik. Kariyerinin en büyük rollerinden biri olmasa da Marty Supreme filmindeki rolüyle Timothee Chalamet ile beraber En İyi Erkek Oyuncu kategorisinin en önemli iki adayından biri. 

Teyana Taylor ise Perfidia rolü ile başrollerden sahne çalıyor. Aday olduğu En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu rolünün de en güçlü adayı konumunda. Bir diğer güçlü aday ise Lockjaw rolüyle Sean Penn’in En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adaylığı. Sean Penn'in performansı ise hem ürkütücü hem de karanlık bir mizah taşıyor. Akademi, 'rahatsız eden ama cesur olan kötüler'i seviyor. Akademi’nin bu tür performanslara ilgisinin en net örnekleri olarak Javier Bardem’in No Country for Old Men filmindeki Anton Chigurh performansı ve Christoph Waltz’ın Inglourious Basterds filmindeki Hans Landa performansı gösterilebilir. 


Sonuç olarak One Battle After Another, gereğinden fazla uzun olması, bazı durumlarda yaşadığı ton karmaşası ve kötü karakterinin fazla karikatürize olması gibi bazı kusurlarıyla birlikte yine de iddialı bir yapım olarak öne çıkıyor. Cesur politik dili, yüksek enerjisi, güçlü performansları ve teknik ustalığıyla etkileyici bir sinema deneyimi sunarken; uzun süresi, ton karmaşası ve zaman zaman aşırı doğrudanlaşan anlatımı nedeniyle herkese hitap etmeyen bir film haline geliyor. Tam da bu nedenle film, kimi izleyiciler için yılın en önemli yapımlarından biri olurken, kimileri için yorucu ve fazla iddialı bir deneme olarak kalıyor. Paul Thomas Anderson’ın filmi, sevilip sevilmemesinden bağımsız olarak, çağımızın politik ve kültürel ruh halini tartışmaya açan güçlü bir sinemasal metin olmayı başarıyor. Bu çerçeveden bakılınca da oldukça politize olmuş Amerikan halkı için Oscar ile ödüllendirilirse hiç de şaşılmasın.

2025 Cannes Altın Palmiye ödülünü alan Jafar Panahi'nin It Was Just an Accident filmi, Cannes Film Festivali'nde yalnızca bir film olarak değil, uzun yıllardır süren politik ilişkinin son halkası olarak konumlanıyor. Panahi, Cannes için sadece İran sinemasının önemli bir ismi değil, festivalin ifade özgürlüğü, sanatsal direniş ve sinemanın politik sorumluluğu üzerine kurduğu söylemin yaşayan bir sembol ismi. Ancak Panahi'nin başarısı, bu sembol yükünü bir avantaja çevirmesinden değil, tam tersine, filmi bu yükün arkasına saklamayı reddetmesinden kaynaklanıyor.


Jafar Panahi'nin It Was Just an Accident filmi, basit bir tesadüfle başlayan bir hikayeyi, baskı, hafıza ve adalet gibi ağır kavramların tartışmaya açan politik bir alegoriye dönüştürüyor.  Panahi, bu filmde ne doğrudan bir manifesto yazıyor ne de seyirciyi net bir ahlaki sonuca yönlendiriyor; aksine, yaşanmış travmaların ortasında sıkışıp kalan sıradan insanların içsel çatışmalarını görünür kılıyor. Film, yönetmenin kişisel deneyimleriyle kolektif belleği ustaca iç içe geçirirken, intikam fikrinin ne kadar kaygan ve tehlikeli bir zeminde durduğunu da sorguluyor.

Film, gece vakti ailesiyle yolculuk eden bir adamın, arabasıyla bir köpeğe çarpmasıyla başlıyor. Kaza sonrası gittiği tamirhanede çalışan Vahid (Vahid Mobasseri), adamın yürüyüşündeki ses ve ritimden, onu geçmişte hapishanede kendisine işkence eden bir görevliyle özdeşleştiriyor. Bu sezgiyle hareket eden Vahid, adamı kaçırıyor ve onu çölde öldürmeye karar veriyor. Ancak kısa sürede içinde bir kuşku beliriyor: "Ya yanlış kişiyse?" Bu belirsizlik, Vahid’i geçmişte aynı cehennemi paylaşmış diğer insanlarla bir araya getiriyor. Bu saatten sonra bir fotoğrafçı, bir gelin-damat, eski mahkumlar ve öfkesini kontrol edemeyen bir adam, bir minibüsün içinde hem fiziksel hem de ahlaki bir yolculuğa çıkıyor. Film ilerledikçe hikaye, bir intikam anlatısından çok, karar verememenin ve beklemenin yarattığı varoluşsal gerilime dönüşüyor.

It Was Just an Accident, ana hikayesini bir kenara koyarak adalet ile intikam arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olduğunu merkezine alıyor. Panahi, “hak edilmiş ceza” fikrini romantize etmek yerine, bunun mağdurlar üzerinde yarattığı yeni bir yükü gösteriyor. Filmdeki karakterler, geçmişte yaşadıkları şiddeti yalnızca anılarla değil, bedenlerinde ve duyularında taşırdıklarını; kimisi sesiyle, kimisi kokuyla, kimisi dokunarak celladını tanımaya çalışmasından anlatıyor Panahi. Bu duyusal bellek, mantığın yerini alan bir içgüdüye dönüşüyorr. Panahi’nin asıl sorusu nettir: Sistematik şiddetin mağduru olan biri, aynı yöntemlere başvurduğunda özgürleşebilir mi, yoksa yalnızca zinciri mi sürdürür?

Film aynı zamanda güncel İran gerçekliğine köklü biçimde bağlıdır. Rüşvetin sıradanlaşması, resmi görevlilerin 'hediye' talep etmesi, gündelik hayatın içine sinmiş baskı atmosferi, trajikomik sahnelerle aktarılıyor. Bu mizah, acıyı hafifletmekten çok daha rahatsız edici bir etki yaratıyor; çünkü gülünç olan, sistemin ta kendisidir.


Panahi’nin sinemasında bireyler çoğu zaman tek başına var olmaz; anlatı, farklı sınıflardan ve ruh hallerinden karakterlerin bir araya gelmesiyle şekillenir. The Circle’daki kadınlar nasıl birbirlerinin hikayesini devralıyorsa, Taxi Tahran’da arabaya binen yolcular nasıl kolektif bir İran panoraması sunuyorsa, It Was Just an Accident’ta da eski mahkumlar bir ahlak masasına dönüşüyor.

Panahi, önceki filmlerinde olduğu gibi burada da açık referanslardan çok dolaylı çağrışımlarla çalışıyor. Çölde tek ağaç etrafında geçen sahneler, doğrudan Waiting for Godot’ya göz kırpıyor; hatta film içindeki karakterlerin bu göndermeyi dile getirmesi, Panahi’nin bilinçli bir teatral sahne kurduğunu gösteriyor. Beklemek, eylemsizlik ve karar verememe, Beckett’vari bir varoluş haline dönüşüyor. Ve tüm bu sekans, filmin en güzel çekimini içeriyor.

Ayrıca, adamın sandık benzeri bir kutuda taşınması, Hitchcock’un Rope’unu ve kara mizahıyla da The Trouble With Harry’yi anımsatıyor. Ancak Panahi, Hitchcock gibi gerilim oyunlarını bir seyir zevkine dönüştürmüyor; aksine, seyircinin rahatını bozan etik bir gerilim yaratıyor. Bu yönüyle film, popüler sinemanın intikam anlatılarını ters yüz eden bir ton taşıyor.


It Was Just an Accident, intikamın tatmin edici bir çözüm olmadığını yüksek sesle ilan eden bir film değil; daha çok, bu düşüncenin içini sessizce boşaltan, rahatsız edici ve düşündürücü bir film. Panahi, ne bağışlamayı yüceltiyor ne de cezalandırmayı kutsuyor. Seyirciyi, cevabı olmayan bir soruyla baş başa bırakıyor: Onca şiddetten sonra insan kalmanın bir yolu var mı? Bu açıdan film, yalnızca İran’daki baskı rejimine dair değil, evrensel bir vicdan sınavına dair güçlü ve kalıcı bir sinema deneyimi sunuyor.

Sene geçmiyor ki İkinci Dünya Savaşı filmi olmasın. Bu sene bu kontenjanı dolduran film ise Nuremberg oluyor. Hakkında yüzlerce kitap, onlarca filmi olan Nuremberg mahkemesinde, yine Nazi subaylarının yargılanışını izliyoruz. Eski yapımlara göre farklılıkları olduğunu söyleyebilirim. Ama Hannah Arendt'çi bir bakış açısıyla yaklaşıp kitabın ortasından konuşmam gerekirse 1961 yapımı Judgment at Nuremberg filminin yanına yaklaşamıyor. 


Nuremberg Mahkemeleri konusunu içeren filmler, yalnızca Nazi liderlerinin yargılanmasını değil, aynı zamanda kitlesel kötülüğün nasıl mümkün olabileceğine dair sorgulamaları da içeriyor. Suçluların ne yaptıklarından ziyade, onların o suçları işlemeye nasıl ikna olduklarına, onların bu uğurdaki motivasyon kaynaklarına ve kendilerinde bir suçluluk duygusu olup olmadığına odaklanılan bir süreci içeriyor. Ve tabi olayın bu yönüyle incelenmesinin en önemli sebebi de dönemin düşünürlerinden olan Hannah Arendt ve onun suça ve suçluya bakışı.

Hikayeyi bilmeyenler için özetleyeyim. Nuremberg Mahkemeleri; İkinci Dünya Savaşı sonrası, Almanya'nın Nuremberg kentinde kurulan ve Nazi subaylarının yargılandığı mahkemeler. Bu film de o yargılamaları anlatan filmlerden biri olarak karşımızda duruyor. Filmin hikayesi, Amerikan ordusuna bağlı bir psikiyatr olan Douglas Kelley (Rami Malek) ile Nazi Almanya'sının Hitler'den sonraki ikinci adamı olarak kabul edilen Hermann Göring (Russell Crowe) arasında geçiyor. Kelley'nin görevi, Göring ve diğer Nazi liderlerinin akıl sağlıklarını değerlendirerek yargılanmaya uygun olup olmadıklarını teşhis etmek. Ancak bu görev, kısa süre içinde hem bir yakınlığa, hem de psikolojik bir güç savaşına dönüşüyor. Göring, zekası, mizahı ve manipülatif diliyle yalnızca mahkemeyi değil, karşısındaki psikiyatrisi de etkilemeye çalışıyor. 

Filmin temel meselesi, Nazizmi yalnızca 'canavarca' bir istisna olarak değil, insan eliyle inşa edilmiş bir sistem olarak da ele alıyor ki Nuremberg konulu filmlerin ana teması da bunun üzerine inşa ediliyor. Yönetmen James Vanderbilt, Göring'i şeytanlaştırmak yerine onu konuşkan, zeki, ailesini seven bir figür olarak resmediyor. Filmin en güçlü ve diğerlerinden ayrılan kısmı da burası oluyor. Göring diğerlerinde olmadığı kadar zeki, parlak, güçlü ve inançlı. Bu tercih, Hannah Arendt'in Eichmann in Jerusalem'de ortaya koyduğu 'Kötünün Sıradanlığı' kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Arendt'e göre Nazi suçları, sadist canavarlar tarafından değil, emirleri yerine getiren sıradan ve aklı yerinde olan insanlar tarafından işlenmiştir.

Film, Göring'in kendisini sürekli olarak 'tarihin yanlış tarafında kalmış devlet adamı' gibi sunmasıyla, bu sıradanlığı görünür kılmaya çalışıyor. Göring'in 'biz yalnızca emirleri uyguladık' ya da 'bunlar her savaşta olur' türünden savunmaları, Arendt'in Eichmann'da teşhis ettiği ahlaki körlüğü bize yeniden gösteriyor. Buna karşılık Kelley'nin yaşadığı etik çözülme, kötülüğün yalnızca faillerle sınırlı olmadığını, ona temas eden, onu anlamaya çalışan herkes için bir bulaşma riski taşıdığını gösteriyor bize. Ancak bunu gösterirken  aşırı didaktik ve altı çizilen diyaloglar kullanıyor yönetmen. Söylemek istediklerini fazla açıktan ve doğrudan ifade etmesi, alt metinle ilerleme ihtiyacını ve zevkini ortadan kaldırıyor. Bu da filmin düşünsel derinliğini zayıflatıyor.


Yönetmen James Vanderbilt, filmi büyük ölçüde 'iki kişilik psikolojik düello' şeklinde kurmak istemiş. Bir tarafta usta oyuncu Russell Crowe'un canlandırdığı Hermann Göring, diğer tarafra taze oscarlı Rami Malek'in canlandırdığı Douglas Kelley. Crowe'un Göring yorumu filmin şüphesiz en güçlü yanı ve oluşturduğu karakter de filmin en güçlü karakteri. Crowe, karakteri abartılı bir kötülük figürüne dönüştürmeden, kibirli, esprili ve son derece ikna edici biri olarak canlandırıyor. Bu da izleyicide rahatsız edici bir etki yaratabiliyor, katliamı yapan birine sempati duyma ihtimalinden, dolayısıyla onun tarafından manipüle ediliyor oluşundan dolayı. Göring'i mahkemede alt edeceğini düşünen savcı Robert Jackson (Michael Shannon) ise oldukça pasif ve korkak bir karakter. Bu da Göring'i doğal olarak daha da güçlendiriyor. 

Rami Malek'in Douglas Kelley performansı ise tartışmalı durumda. Film, Kelley'yi hem idealist bir bilim insanı hem de kişisel şöhret peşinde koşan bir figür olarak çizmeye çalışırken, bu zıtlığı derinleştirmekte zorlanıyor. Kelley'nin Göring'e kapılma süreci psikolojik olarak inandırıcı bir dönüşümden çok, senaryonun gereği gibi duruyor. Bu da Rami Malek'in performansını karikatürleştiriyor. Kaldı ki her karakteri kaldıramayacak, taşıyamayacak bir oyuncu olarak görüyorum kendisini. Bohemian Rhapsody filminde aldığı Oscar'ı yüzde yüz hak ettiğini düşünmemin yanında, hayatının rolü oydu ve onu oynadı, dahası beklenmemeli diye de düşünüyorum.

Nuremberg, önemli sorular soran ama bu sorulara fazla kolay yollarla ulaşmaya çalışan bir film. Bu bakımdan 1961 yapımlı Judgment at Nuremberg filminin gerisinde kalıyor. O film, Nuremberg Davaları'nı yalnızca bireysel suçlar üzerinden değil, kolektif sorumluluk bağlamında ele almasıyla hala referans olarak önümüzde duruyor. Alman toplumunun yanı sıra uluslararası aktörlerin de ahlaki payını sorgulayan daha geniş bir politik çerçeve sunuyordu. Bu filmde ise yönetmen Vanderbilt bu genişliği daraltarak, meseleyi daha kişisel ve psikolojik bir alana taşıyor.  Bu tercih filmi daha izlenebilir, erişilebilir kılarken, tarihsel ve politik karmaşıklığı da azaltıyor. 

Yine de film, diğer tüm Nuremberg filmlerinde olduğu gibi, Hannah Arendt'çi bakış açısıyla şu düşünceyi önümüze bırakıyor: Kötülük yalnızca bağıran, hastalıklı canavarlar tarafından değil; aklı yerinde, makul, sıradan insanlar tarafından da mümkün. Bu kişilerin hepsi deli, psikopat kişiler çıksa gönlümüz daha rahat edecek, lakin her biri markette, otobüste, cafede denk geldiğimiz sıradan insanlar. Bu bakımdan izlenebilecek bir diğer film de The Zone of Interest

97.Oscar Ödüllerinde En İyi Yabancı Film oscarını kazanan Brezilya yapımı I'm Still Here filmi, 1964-1985 yılları arasındaki askeri diktatörlük döneminde yaşanan trajedileri merkezine alarak hem bireysel hem de toplumsal belleğin izini sürüyor. Ama 10 senede 1 darbe gören, Babam ve Oğlum filmine ağlamış bizler için sıradan bir hikaye. 


Gerçek bir hikayeye dayanan I'm Still Here filmi, 1970 yılında Rio de Janeiro sahilinde başlıyor. Baba Rubens, devrim sonrası 6 sene yurt dışında sürgün yaşamış ve dönmüş birisi. 1964 yılından beri süren ordu yönetiminin günlük hayata müdahalesine rağmen, kalabalık olan Paiva ailesinin mutlu bir aile tablosu sergileyişini izleyerek başlıyoruz. Filmin senaryosu, ailenin küçük çocuğu Marcelo'nun yazdığı anı kitabına dayandığı düşünülürse, geçmiş ile ilgili hatıraların mutlu olması doğal kalıyor. Kötü anıları daha hızlı siliyor zihin, geriye mutlu bir aile tablosu kalmış oluyor. 

Filmin asıl konusu, birgün ordu mensuplarının ansızın Paiva ailesinin yaşadığı eve gelip, Rubens'i alıp götürmesiyle başlıyor. Bu noktadan sonra Fernando Torres'in canlandırdığı Eunice Paiva'nın, kocasının akıbetini öğrenme mücadelesi başlıyor.

Mücadele desem de mücadele kısmını bizler çok görmüyoruz, göstermeye de niyet edilmemiş. Brezilya halkı için dönemi hatırlatacak kadar doneler sunulmuş, ama hikaye bizler -diğer ülke insanları- için ise oldukça yüzeysel kalıyor. Ailenin mücadelesi ve  yaşadığı psikolojik yıkım daha fazla detaylandırılabilirdi. Yine aynı şekilde konunun diğer muhatabı olan ordu yönetiminin baskıcı rejimi sert şekilde yansıtılmalıydı. Diktatörlük dönemi yalnızca arka plan olarak kullanılmış, dönemin atmosferi ve baskıları bir araba çevirme sahnesinden öteye çıkamamış. Bu sebeple filmin En İyi Film oscarına aday gösterilmesi oldukça şaşırtıcı. Kaldı ki En İyi Yabancı Film oscarını da hakedecek düzeyde değil. Bu sene bu filmi hak eden bir film var ise o da kesinlikle The Girl With The Needle filmidir. Aynı şekilde, Fernando Torres'in En İyi Kadın Oyuncu oscarına aday gösterilmesini de fazla ve siyasi buluyorum. Filmin en etkileyici kısımlarından biri olan Eunice'nin tutsak edildiği sahneler, Fernando Torres'in iyi oyunculuk sergilediği ve izleyiciye en çok dokunan kısımlarıydı. Ancak bu sahnelerin hem süresi, hem de filmin geniş zamana sıçrayan hikayesi, bu yaşanmışlığı çabuk dağıtan etkenlerden oluyor benim gözümde.


Bu film, bizden çok Brezilya'nın insanlık dışı işlediği ama yine de bir iç meselesini anlatıyor. Bu sebeple Brezilya'da daha çok yankı bırakması doğal. Öyle ki filmden sonra darbenin 60.yıl dönümünde kayıp cesetlerin bulunması için yeniden bir komisyon kurulmuş. Brezilya Eski Devlet Başkanı filmi saçma bularak ordu yanlısı bir taraf ortaya koymuş. Yine ordu yanlısı taraf, kazanılan bu oscar için 'yabancı güçlerin ülkemiz üzerinde yapmış olduğu bir oyun' açıklamasında bulunmuş. Tüm bu açıklamalar da, ülkenin bir mesele özelinde radikal şekilde ikiye bölünmüş olması da bizlere yine tanıdık.
 

Babam ve Oğlum mu, I'm Still Here mı?


Madem Çağan Irmak'ın 2005 yapımı Babam ve Oğlum filmine değindik, kıyaslamanın devamını da getirelim. Şartlar ve koşullar açısından hikayenin geçtiği ortamın benzerliği mevcut ancak yönlendirmeleri ve amaçları farklı. 


Benzerlikleri ve Farklılıkları


Her ikiside baskıcı bir rejimin altında geçen bir aile trajedisi. Ancak odak noktalarına baktığımızda I'm Still Here daha toplumsal hafızayı canlandırma ve adalet arayışı güdüsünde iken, Babam ve Oğlum daha minimal bir aile çatışması ve kuşaklar arası duygu aktarımı ile bireysel hafızaya odaklanıyor. Bu sebeple siyasi eleştiriyi Babam ve Oğlum'da çok görmemiştik, ama bu filmde görüyoruz. Ancak bireysel hafızanın güçlü aktarılıyor oluşu ile izleyicinin kurduğu duygusal bağ ve empati, Babam ve Oğlum'u kolektif hafıza açısından da güçlü kılıyor. 

Duygusal etkilerine baktığımızda ise, Babam ve Oğlum'u daha sıcak, samimi ve bireysel bağlar üzerinden kurmuş olduğu duygusal etki sebebiyle daha etkili buluyorum. I'm Still Here çok uzun bir dönemin üstünkörü anlatımı ile yüzeysel durduğu için Brezilya dışı insanlara çok dokunacağını düşünmüyorum.


Sonuç olarak I'm Still Here filmini izlemeyi aylarca beklemiş biri olarak büyük bir hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Bu filmin oscar ve adaylıklar kazandığını düşündükçe de ayrı bir üzüntü yaşıyorum. Zira daha iyi olduğunu düşündüğüm filmler bu sene ve geçmiş senelerde elleri boş döndü. Kötü bir film mi? Değil elbette. Ancak ne 8 üzeri bir IMDB puanını, ne de oscarı hak ediyor diyebilirim. 

Film açılışta bize bir bilgiyle geliyor. "Ficus Religiosa, alışılmadık yaşam döngüsüne sahip bir ağaçtır. Tohumları, kuş dışkıları vasıtasıyla diğer ağaçların üzerine düşer. Filizlenen tohumun kökleri yayılır ve tabana kadar ulaşır. Sonra büyüyen dallar, üzerine düştüğü ağacın etrafını sarar ve onu boğar. Geriye artık yalnızca 'Kutsal İncir Ağacı' kalır."  
Filmi izleyenlerin çoğu bu tohumu, karakterin içine serpilen "süphe" olarak tanımlasa da, aslında ekilen tohum rejimin propagandası, ideolojisi ve baskıcı politikalarıdır. Peki nasıl?


Mohammad Rasoulof'un yönetmenliğini yaptığı Kutsal İncir Tohumu filmi, İran'da geçtiğimiz senelerde yaşanan Mahsa Amini olayların minimal ölçekte ailelere, kitlesel ölçekte İran toplumuna yansımalarını konu alıyor. Yönetmen, toplumsal ve siyasal baskının bireyler üzerindeki etkisini işleyen bir aile dramı filmi yaratmak istemiş. Bunu yaparken sonlara doğru bir nebze olsun kantarın topuzunu kaçırmış gibi görünse de son perdeye kadar iyi bir şekilde sürecin gerilimini hem bize, hem aileye yaşatabildi. Neredeyse 3 saate yakın uzunluğu bu sebeple çok hissedilmiyor.

Filmin hikayesine kısaca değinecek olursak; Mahsa Amini'nin polislerce darbedilerek öldürüldüğü olayları da konu edindiği için 2022 Eylül'ünde geçen, İran Devrim Mahkemelerinde hakimlik yapan İman ve ailesinin yaşadığı bir süreci konu alıyor. Yeni terfi almış hakimin görevleri ağırlaştığı için kendisine bir silah tahsis ediliyor. Ve bu silah birgün ortadan kayboluyor. İman, silahı 2 kızı ve karısıyla yaşadığı evinden dışarı çıkarmadığına emin. Bu sebeple silahı birileri almışsa, bu evden biri olmalıydı. Yeni rütbe almış, amirlerinin gözüne girmeye niyetli bu taze hakimin yükselişi böylesine bir ihmal ile durmamalıydı. Bu sebeple hem kendisi, hem de profesyonel sorgu ustası bir polis arkadaşınca tüm aile sorguya çekiliyor. İşte bu noktada aile içi güvenin kaybolduğu yerde, hem ailesine güvenen İman'ın içine kuşku giriyor, hem de kocasına tamamiyle sadık olan annenin sadakatinde çatlaklar oluşuyor. 'Aile dinamiklerini, huzurunu ve bütününü bozan şeyin, silahın kaybolması ve bunun sonucunda aile fertleri içine düşen kuşku ve güvensizlik' seklinde bir okuma yapacak olursak, filmin isminin buraya refer ettiğini düşünebiliriz. Kısmen doğrudur da. Ama bu okuma filmin derin metnine yapılan bir haksızlık olarak karşımıza çıkacaktır. Gelin sizinle bir de Zymunt Bauman'ın modernite kavramı üzerinden bir okuma yapalım.

FİLMİN 'MODERNİTE' OKUMASI

Zygmunt Bauman 'modernite' kavramını, toplumsal kontrol ve düzeni sağlama adına, otoritenin bireyler üzerinde kurduğu baskının aracı olarak tanımlar. Ve modernitenin 'düzenleme ve denetim' üzerine kurulu olduğunu, her şeyi kontrol altına alarak kaos ve tehlikeyi bertaraf etmeye çalıştığını savunur. Bunu yaparken de devletin bürokrasi mekanizmasını kullanır. Bürokrasinin içinde var olan insanlar da bu yapıların birer aracına dönüşerek kendi özgürlüklerini kaybeder. 

Filmde kullanılan Kutsal İncir Ağacı metaforu, modern devletin bu kontrol mekanizmasını daha da somutlaştırır. Çünkü Kutsal İncir Ağacı, diğer ağaçları sararak onları boğar ve böyle hayatta kalır. Bu noktada sarmalanarak ölenin İman'ın ailesi değil, bizzat İman'ın kendisidir. Normal zamanda bir dava için 3 hafta çalışması gereken İman, günde onlarca davaya bakmakta ve hatta bakmamakta. Çünkü kendi önüne konan dava dosyalarında karar devrim muhafızlarınca çoktan verilmiş, kendisinden sadece imza atması istenmekte. Başlarda bunun vicdanını kaldıramayan İman'ın, filmin sonlarına doğru vicdanını 'bunu benden rejim istiyor, ben yapmasam yapacak bir başkasını bulurlar' düşüncesine doğru evrilişini görüyoruz. Yaşadığı değişim, Kutsal İncir Ağacının kurbanının, ailesinin değil, kendisinin olduğunu gösterir vaziyette. 

İman'ın film boyunca yaşadığı içsel çatışmalar ve ailesini kontrol etmeye çalışması, kendisinin artık Kutsal İncir Ağacı'nın kontrolüne girdiğini gösteriyor. Tohumun kendisine ekilişi de İman'ın boyun eğmesiyle başlıyor. Modern toplumda birey, devletin kontrol mekanizmalarına boyun eğdiği sürece bir 'eşyaya' indirgenir ve kendi varlığını yitirir. Filmde İman'ın geçirdiği dönüşüm, bu sürecin trajik bir anlatısıdır. İman, rejime olan sadakati nedeniyle ailesi üzerindeki baskıyı arttırırken, kendi kişisel kimliğini ve ahlaki değerlerini de yitirir. Bu noktada film, modernitenin birey üzerindeki baskısının nasıl bir kimlik yıkımına yol açtığını gösteriyor. Çünkü yine Bauman'a göre modernite, bireyi kimliksizleştirip onu bir makineye, bir siborga dönüştürüyor. Tıpkı İman'da olduğu gibi. 


Bauman'a göre modernitenin bürokrasi yoluyla kurmaya çalıştığı baskıcı rejim, sadece bireyleri değil, aynı zamanda aile yapısını da hedef alır. Aile, modern devletin baskıcı yapısının bir minyatüre edilmiş hali gibidir. Bu noktada bürokraside çalışan İman, rejime olan sadakatini nedeniyle kendi ailesini de bir 'düşman^gibi görmeye başlıyor ve baskıyı önce aile mekanizması üzerinden işleme alıyor. Çünkü bedeni ve ruhu -Kutsal İncir Ağacı metaforundaki- modernite sarmaya başladığında, kişi aile mefhumu da kaybeder. Ailesini bir aile bireyi olmaktan çıkarır ve diğer tüm insanlar gibi bir 'eşyaya' çevirir ve uygulaması gereken kanun veya baskıcı dikte onlar için de geçerli hale gelir. İkinci Dünya Savaşının ardından Arjantin'e kaçan ve daha sonra Mossad tarafından yakalanıp İsrail'de yargılan SS subaylarından Adolf Eichmann "Almanya'ya ihanet eden babam dahi olsa vururum" diyordu. İhanet kavramının zamana ve duruma bağlı değişken bir olgu olmasına bakmaksızın hem de. "O an gelen emir bu ise, ettiğim yemine bağlılık gereği gerekeni düşünmeden yaparım" diye de ekliyordu. Çünkü rejim, bireylerden mutlak bir itaat beklerken, bireylerin kendi ailelerine bile güven duymalarını engeller. İşte bu noktada İman'a gelen emir de buydu. 'Silahını senden saklayanı ne pahasına olursa olsun, bul' emri.

Yazının başında bahsedildiği gibi ise tüm bu süreç, bir kuş dışkısından bir ağacın kaçışı mümkün değil. Ancak bireyler de bir ağaç değil. Tohumu masum görüp kabullenmek ve onu yeşillendirmek kadar tohumun def'i de mümkündür. Nitekim İman'ın kızlarının rejime başkaldırışı ve karısının kocasına karşı değişen tutumu, modern toplumda bireylerin kontrol edilmeye karşı verdikleri tepkinin bir yansıması. Aile içinde yaşanan bu çatışma, aslında modernitenin bireyler üzerindeki baskısına karşı direnişin küçük çaplı bir örneği, minyatürüdür.



Toparlayacak olursam, Mohammad Rasoulof'un Kutsal İncir Tohumu filmi, İran sinemasının kronikleşen sorunu ile kronikleşen sinema anlatısını birleştiren bir toplumsal eleştiri filmi. Sadece İran'daki rejimi eleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda aile içi baskı ve kadınların mücadelesi gibi evrensel temalara (ama bölgesel sorunlara) da değiniyor. Filmde Mahsa Amini olaylarına da değinerek filmi gerçeklik algısından uzak bir kurgusal yapım olmaktan çıkarıyor, ona gerçek yaşanmışlıklar katarak bir nevi belgesele çeviriyor. 

2024 Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye'ye aday gösterilen ama kazanamayıp Juri Özel Ödülü ile yetinen bu film, bu sene Almanya'nın Oscar aday adayı aynı zamanda. Geçen sene de Türk yönetmen İlker Çatak'ın The Teachers' Lounge filmini aday göstermiş ve En İyi Yabancı Dilde Film adayları arasına sokmuştu Almanya. Bu sefer de şansını İran sinemasından yana kullanıyor. Bakalım İlker Çatak ile yaklaştığı ödüle bu sefer yaklaşabilecekler mi, göreceğiz. Ama sanmıyorum.
( Gelecekten not: Yabancı Dilde En İyi Film dalında Almanya'nın adayı olarak yarıştı. Ancak ödülü I'm Still Here filmiyle Brezilya'ya kaptırdı. ) 

Çok ender olan politik mizah sinemasının usta yönetmenlerinden Luis Estrada'nın 2014 yapımı 'The Perfect Dictatorship' filminde medya sektörünün kullandığı bir methoddan bahseder; Çin Kutusu.
Tanım olarak da şöyle ifade eder: gizlenmesini ya da arka plana atılmasını istediğiniz bir haberi, başka bir sansasyonel haber ile örtbas edip, halkın ilgisini yeni habere kanalize etmek. Sorulması gereken ise şudur: Gizlenen haber ne?



İlk olarak 1999 yapımı 'La ley de Herodes' filmiyle tanıdığım Yönetmen/Senarist Luis Estrada, o filmde olduğu gibi 2014 yapımı bu filmde de Meksika'nın yozlaşmış siyasilerini konu alıyor. 1999 daki filminden farklı olarak bu kez bu yozlaşmaya medyanın nasıl çanak.tuttuğunu ve hatta medyanın yozlaşmasının siyasetin yozlaşmasından da önde ve önemli olduğunu vurguluyor. Tabi tüm bunları retorik anlatım diliyle anlatmıyor. Meksika halkı da Türkiye halkı gibi bu yozlaşma gerçeğine aşina olduğu için daha çok komedi diliyle içersinde bulundukları traji-komikliği gösteriyor. Yolsuzlukları ve uyuşturucu baronlarıyla meşhur olan Eyalet Valisinin bir medya grubuyla anlaşarak kendisini ülke başkanlığı yarışına sokmasını istiyor. Geçmişte işlediği ve hatta hala işlemekte olduğu suçları unutturmak için ülkedeki mevcut 'ölüm, katliam, çete savaşları vb' gibi sıradanlaşmış(!) suçlar ile halkın ilgisini çekemeyeceklerini anladıklarında kendi olayını kendileri oluşturur. Halkı vicdanen yakalayabilecek, dedikodusu bol olabilecek ve her bireyin kendine has teori ve görüşünün olabileceği türden bir haber tam da Çin Kutusu için bulunmaz bir nimettir. Ve bir çocuk kaçırma olayı organize ederler. 

Tozcu eyalet valisini 'la ley de Herodes' filminde de başrolü oynayan Damian Alcazar oynarken, anlaştığı medya grubunun yöneticiliğini ise geçtiğimiz hafta finalini yapan Better Call Saul'ün sevilen karakteri Lalo Salamanca'yı canlandıran Tony Dalton oynuyor.

Ken Loach sineması, yıllardır seyirciyi rahat ettirmeyen, onu ahlaki bir konfor alanından bilinçli olarak çıkaran bir politik hat üzerinde ilerliyor. I, Daniel Blake, bu hattın belki de en yalın ama en sert duraklarından biri. Loach, estetik bir incelik ya da dramatik dolambaçlar peşinde olmadan kamerasını doğrudan sistemin yarattığı adaletsizliğin üzerine çeviriyor. Film, çağdaş Britanya’da refah devleti mitinin nasıl sessizce çöktüğünü, bu çöküşün sıradan insanların hayatlarında nasıl geri dönülmez yaralar açtığını gözler önüne seren bir yüzleşme.


Film, geçirdiği kalp krizi sonrası doktorlar tarafından çalışması yasaklanan, Newcastle’da yaşayan marangoz Daniel Blake’in (Dave Johns) hikayesini anlatıyor. Sağlık durumu çalışmasına izin vermese de, devletin sağlık değerlendirme sistemi Daniel’i hasta saymıyor ve onu iş aramaya mecbur bırakıyor. Daniel, bir yandan iş arama yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışırken, diğer yandan dijitalleşmiş bürokratik sistemle mücadele etmek zorunda kalıyor. İnternet erişimi olmayan, bilgisayar kullanmayı bilmeyen Daniel için bu süreç başlı başına bir dışlanma mekanizmasına dönüşüyor. Bu yolculuk sırasında, Londra’dan Newcastle’a zorunlu olarak taşınmış, iki çocuklu bekar anne Katie (Hayley Squires) ile tanışıyor. İkili arasında gelişen dayanışma, filmin karanlık atmosferi içinde nadir olan nefes alanını yaratan tek unsur olarak duruyor.

I, Daniel Blake, modern bürokrasinin insanı nasıl görünmez kıldığına dair sert bir eleştiri yapıyor. Filmde devlet, yüzü olmayan ama her yerde hissedilen bir iktidar olarak karşımıza çıkıyor ki bu Ken Loach sinemasının olmazsa olmazlarındandır. Kararlar kim tarafından alındığı belirsiz 'decision-maker'lara havale ediliyor. Bu durum, Orwellvari bir yabancılaşmayı beraberinde getiriyor. Loach, yoksulluğu soyut bir istatistik değil, bedensel ve psikolojik bir deneyim olarak ele alırken, izleyiciyi sadece tanık olmaya değil, taraf olmaya davet ediyor ve nötrlüğün ahlaki bir seçenek olmadığı fikrini açıkça savunuyor.


Ken Loach filmografisi içinde I, Daniel Blake, yönetmenin köklerine dönüşü olarak okunabilir. Film, Loach’un kariyerinin başından beri savunduğu temel fikri neredeyse manifestovari bir açıklıkla tekrar ediyo: Yoksulluk bir kader değil, politik bir tercihin sonucudur. Bu yönüyle I, Daniel Blake, Loach’un en rafine filmi değil belki, ama en doğrudan, en öfkeli ve en tavizsiz işlerinden birisi olduğu net.

John Madden'in yönettiği Miss Sloane filmi, Washington'un cilalı koridorlarında dönen güç oyunlarını politik bir gerilim kalıbı içinde anlatırken, lobicilik gibi kapalı kapılar ardında işlenen bir alanı, ahlaki bulanıklığıyla birlikte görünür kılıyor. Ve bunu yaparken de Jessica Chastain trafından hayran bırakacak bir oyunculuk sergileniyor.


Elizabeth Sloane (Jessica Chastain), Washington'un en güçlü ve en korkulan lobicilerinden biri. Kazanmak dışında bir motivasyonu olmayan, bu uğurda her şeyi yapmayı göze alan ve bunu dile getirmekten çekinmeyen birisi. Büyük bir lobicilik firmasında çalışırken, silah satışlarına yönelik düzenlemeleri engellemeyi amaçlayan güçlü bir silah lobisinden gelen teklifi reddediyor. Bununla da kalmıyor, karşı cepheye geçerek, bu düzünlemeyi savunan küçük ve idealist bir firmaya katılıyor. 

Film, Sloane'un bu kararının ardında gelişen politik savaşı ve paralel olarak Senato'da hakkında yürütülen etik soruşturmayı iç içe ilerleten bir anlatıya sahip. Burada odak noktası, Sloane'da bulunan kazanma arzusunun gösterirken altının doldurulması. Film, lobiciliği bir ahlak mücadelesi olarak değil, kuralların sürekli yeniden yazıldığı bir oyun alanı olarak ele alıyor. Bu yönüyle film, klasik olan 'doğru olan için mücadele' anlatısından ziyade, gücün nasıl işlendiğine dair karanlık bir karakter portresi sunuyor. Sloane'un iş arkadaşlarını kolaylıkla harcaması, özel hayatını tamamen işlevselleştirmesi ve insan ilişkilerine neredeyse robotlaştırması, onun başarı mitini oluştururken ödediği bedeller olarak ortaya çıkıyor. 


Jessica Chastain'in yoğun ve yorucu performansı, senaryodaki birçok boşluğu örtüyor, hatta filmi ayakta tutan temel unsur oluyor. İzleyici olarak o tam dolu hayatta biz bile yoruluyoruz. Ve film, anlattığı sistemin eleştirisini yapmak yerine, o sistemin acımasızlığını göstermeyi tercih ediyor. Bu da Miss Sloane'u politik olarak kışkırtıcı olmaktan çok, 'kazanmanın her şey' olduğu bir dünyanın parlak ama içi boş bir yansımasına dönüşüyor. Etkileyici, sürükleyici ve bittiğinde düşündürdüğünden daha çok hayran bırakıcı bir film.


Dünya coğrafyasında her toprak esaretin bir gerçeklik ve özgürlüğün de hayal olarak kaldığı düşüncelere evsahipliği yapmıştır. Düşünceler bastırıldıkça ve insanlar din,ırk,mezhep ve düşünce ayrımcılığına uğradıkça da  bu süregelecektir.  Tarihin insanlıktan uzak sayfalarından bugünlere kalan miras ise hem edebi hem de görsel yönden çeşitlendirilmiştir. Politik ve siyasal yozlaşmların yaşandığı dönemlere ait filmleri de listelemek gerek. Halkların ideallerini ve özgürlüklerini kazanmalarının yanı sıra politik çıkarlar amacıyla derin devletin susturduğu insanların da hikayelerine göz atalım.

10- Europa (Lars Von Trier) : Trier, 2.Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın yeniden ayağa kalkmasının sancılarını beyazperdeye yansıtmaya çalıştığı bu filmde olayları Amerika’dan ülkesine dönmüş olan Leopold’un gözünden izleyicilere sunar. Hiç süphesiz Almanya savaştan yenik ayrıldıktan sonra Nasyonalist eylemler ve fikirler ülkeden bir anda gitmemiştir ve Trier savaşın ardından bu fikre sahip insanların yaşadıklarına ve fikirlerini nasıl devam ettirmeye çalıştıklarına odaklanmıştır. Leopold yeni bir başlangıç yapmaya çalışan ülkesine katkı vermeye gelmiştir ve kendini nasyonal sosyalizmin bir parçası olarak bulmuştur.

 Film ile ilgili detaylı yazı : http://sigarayaniklari.blogspot.com/2010/04/lars-von-trier-ve-avrupa-uclemesi.html

9- Machuca ( Andres Wood) : Bir milletin içinde varolan farklı düşünceler er yada geç siyasal alana taşınır. 1974 yılında şili’de olanlarda bu fikir çatışmaların detayıdır. Machuca; dönemin devlet başkanı Salvador Allande’den sonra hükümeti deviren ve yönetime el koyan askeri yönetimin çocuklar vasıtasıyla anlatan bir yapımdır. Yoksulluk ve sınıflar arası ayrım kendini fazlasıyla hissettirir. Öyle ki her darbede olduğu gibi Pinochet yönetimindeki Şili’de de burjuva zenginleşirken fakir halk öteden beri belli olan kaderine razı gelmeye koyulmuştur.


8-Carlos (Olivier Assayas) : Nam-ı değer Çakal Carlos’un hayatından uyarlanan yapım soğuk savaş döneminde devletlerin suikast ve düşman ülkelerde kargaşa çıkarmak amacıyla piyonları nasıl ileri sürdüklerini anlatır. 70li yılların en önemli figürlerinden olan Carlos eylemlerini düşüncelerinden ziyade ait olduğu topluluğun çıkarları amacıyla yürütüyordu. Bu nedenle birçok ülkenin ve örgütün emrinde suikastlara karışmış olan Carlos’un düşüncelerini, yükselişini ve çöküşünü üç ayrı bölümde anlatan yapım yakın tarihte gerçekleşen bir çok olayın da arkaplanına ışık tutar.


7- All the President's Men (Alan Packula) : 1970li yılların başında Birleşik Devletler’de patlak vermiş olan Watergate skandalını takip eden iki gazetecinin olayın başlangıcından sonuna kadar olayları takiplerini konu alır. 5 hırsızın bir daireye girmesi gibi küçük bir detayla başlayan olaylar, bu girişimin arkaplanı yüzeye çıkınca dönemin başkanı Nixon’ın görevinden istfa etmesine kadar varmıştır. İki gazetecinin olay sürecindeki idealleri ve derin devletin onları yıldırmaya çalışmasına rağmen bıkmadan görevlerinin sorumluluğunu yerine getirmeleri  takdire şayandır.

6-Hunger  (Steve McQueen) : Tarihin insanlıktan uzak kalan sayfalarında özgürlük kazanılan bir hak olarak tanımlanır. IRA örgütü de yıllarca İrlanda halkının özgürlüğü adına eylemler yapmıştır.  1972 yılında IRA mahkumları İngiliz hapishanelerinde sarfettikleri ölüm oruçları ve hak talepleri başarısızlıkla sonuçlanır. Verilen üniformaları giymeyen ve banyoya girmeyi reddeden mahkumlar işkencelerden geçirilir. İlerleyen dönemlerde mahkumlardan Bobby Sands’in parlementoya girmesi de Margaret Theatcher’ın geri adım atmasına yol açmamıştır. Bobby Sands’in ölüm orucunu safhalarıyla anlatan filmin sonlarına doğru var olan 17 dakikalık sekans da sinema tarihin en başarılı sahnelerindendir. 

5- Bloody Sunday (Paul Greengrass) : 30 Ocak 1972 tarihi İngilizler için her zaman bir utanç kaynağı olacaktır zira tarihin bu sayfasında ; insan hakları adına yürüyüş yapmak isteyen Katolik İrlandalı halkın şehirde güvenliği sağlamakla yükümlü olan askerler tarafından kurşunlanması yazılıdır. Dönemin faal terör örgütü IRA bu olaylardan sonra hem şiddetini hem de nüfusunu arttırmıştır. Etki-tepki mekanizamasının en önemli örneklerinden biri olan kanlı pazar günü beyazperdeye de yalın bir gerçeklikle aktarılmıştır. Tamamına yakını omuz kamerasıyla çekilen film belgesel tadı vermektedir.

4- Viva Zapata! (Elia Kazan):  1900lü yılların başında Meksika’daki devrimi Emiliano Zapata’nın yaşamı üzerinden anlatan bu yapımda öncelikle diktatör Diaz ve sonrasında general Huerta’nın kontrolündeki askeri birliklerin halkla çatışmasını mercek altına alır. Siyasal düşüncelerden ziyade toprağın kavgasını yapan Zapata ve halkı yıllarca toprakları için savaşmışlardır. Devletin başında olan her bireyin reform sözü verdiği bu filmde Zapata da devlet başkanlığının halktan soyutlanmaya yol açtığına tanıklık etmiştir. Marlon Brando’nun Zapata rolüyle efsaneleştiği bu yapım dönemin Meksika’sına ve halkın gayelerine ışık tutar.

 3-La battaglia di Algeri (Gillo Pontecorvo) : Cezayir’in kurtuluş harekatını anlatan yapım 1950lerde Fransız sömürgesi olan Cezayir’de özgürlük kıvılcımlarının nasıl ortaya çıktığını ve sonrasında gelişen olayları konu alır. Cezayir Direniş Örgütü (FLN)’nün kolonileşmeye karşı verdikleri direniş sonrasında konuyu birleşmiş milletlerin gündemine taşımları, Fransız hükümetinin Cezayir’deki FLN üyelerine yaptırımları çok çarpıcıdır. Devrim başlatmak ve onu devam ettirebilmek zordur. İstiklal nidalarıyla yükselen devrimin sesi yakın zaman içinde Cezayir'in bağımsızlığını kazanmasına önayak olmuştur. 

2-Land and Freedom(Ken Loach):  Dünya tarihinde diktatörlükle yönetilen her toprak başkaldırışa gebe kalmıştır. İspanya’da 30lu yıllarda Franco yönetiminde de yaşanan olaylar gibi. Franco yönetimindeki faşist diktatörlüğe karşı gelmeye çalışan ve kaderine razı olmayan halk gerilla yöntemiyle ordu ile savaşa girmiştir. 3 yıl süren savaşın faşizme direniş tarafını Cumhuriyetçilerle aynı safta savaşan David Carr üzerinden anlatan Ken Loach İspanya iç savaşı ile ilgili en çarpıcı yapımı bizlere sunmuştur. Filmde David’in savaş anıları önemli bir yer tutar. Özellikle ideallerin ters düşmesi ve dostlukların dahi çıkar çatışmasına dönmüş olması İspanya’nın yaşadığı buhranı daha yakından anlamamıza vesile olur.

1-Z (Costa Gavras): Yunanistan’da 1963 yılında yaşanan bir olaydan kurgulanan yapım derin devlet ve yargının işbirliğine atıflarda bulunur. Z; Barışcıl milletvekili Lambrakis’in hükümetin yandaşı olan faşist insanlar tarafından öldürülmesinden sonra gelişen olaylar ve Lambrakis’in ölümü ile ilgili davayı konu alır. Soruşturmanın her safhasında  derin devletin olaya müdahil olması ve suçluların aklanmaya çalışılması konu hükümetin çıkarları olduğunda demokrasinin işlevsizliğini ortaya koyar. Costa Gavras’ın yönettiği film ayrıca 1969’da ayrıca en iyi film Oscarını da kazanmıştır.


20. yüzyılın sonlarında İspanya’da Don Kişot olmaya soyunmuş Alfredo Baeza ve etrafında toplanan gençler korkusuzca bir savaş yürütürler. Uğruna savaştıkları sanatı her şeyin üstünde görürler. Sanatın asla para, sahne, şöhret gibi karşılıklarının olmadığına inanırlar ve kendi hazırladıkları birtakım “sosyal mesaj” içerikli -çoğu zaman doğaçlama oynadıkları- oyunları sokaklarda sergileyerek insanlara bir şeyler anlatmaya çalışırlar. Ve bunu öyle güzel yaparlar ki filmin daha ilk dakikalarından içinizde yükselen heyecan duygusu filmin ortalarında bir anda hayal ettiğiniz her şeyi yapabileceğinizi zannettirecek bir gaza dönüşür.

Filmde Alfredo ve arkadaşlarının yaşlanmış halleriyle yapılan röportajlar hikâyeyi olabildiğince gerçek kılıyor. Ama 90larda geçen olaylardaki kişilerin 2000lerde ellili yaşlarında verdiği bu röportajlar hikayeyi bir o kadar da kurgusal gösteriyor. Yani yönetmen gerçekle kurguyu bir potada eritip bize aynı zamanda bir belgesel tadı veriyor. (Aslında bununla izleyiciye filmin sonu hakkında birazcık da ipucu vermeye çalışıyor gibi: canım izleyici, böyle şeyler ancak filmlerde olur; otur oturduğun yerde.)


Sanat, özgür bir ortamda doğmuş, sadece özgür ortamlarda varlığını sürdürebilir ve belki de en önemli insanlık değeridir. Sanat olmadan insanlar kör ve sağırdır: Etrafını ve kendi içini göremez, duyamazlar. Günümüzde giderek kapitalizmin acımasız pençeleri arasında yok olan diğer önemli insanlık değerleri gibi sanat da metalaşıp gerçek amacını yitiriyor ve yok oluyor. Bu duruma göz yummak istemeyen Alfredo, defalarca engellerle karşılaşmasına rağmen direnir ama sonunda o da pes eder ve hayat hengamesi içinde mutsuz bir adam olur. Üstelik evlenmiş ve bir de bebeği olmuştur. Sonra –aslında her şeyi onun için yaptığı- zihinsel özürlü kardeşinin hastalanmasının ardından onu ziyarete gider ve tekrar cesaretlenir: Altın vuruş için. Fakat bu kez yel değirmenlerinin acımasız çarkları onları affetmez…

Dünyanın bize dayattığı ve hepimizin bir nevi rollerimizi ezberleyip oynadığımız kurmaca gerçeklik yerine Alfredo kendi gerçeğimizi yaratıyor. Sahne dekorundaki çalı yerine nefes alan birer oyuncu olmanın herkesin kendi elinde olduğunu gösteriyor. Seçim basit: Bu düzen içinde gerçek bir insan olmaya çalışmak yolunda gidebildiğin yere kadar gitmek ya da karşıdan yiten güzel şeyleri izleyip gözyaşlarını içine akıtmak. Ve film hayatında biraz olsun bir şeylerin eksikliğini hisseden herkesin vicdanının bir köşesini durmadan rahatsız eden soruyu bir kez daha soruyor: Don Kişot olmaya cesaretin var mı? Fakat Noviembre, filmin başında size verdiği heyecan ve enerjiyi daha film bitmeden sizden alır ve sizi acımasız dünyaya geri gönderir: Artık bu dünya için yapılabilecek her şey için çok geçtir. Tek yapabileceğimiz kendimizi ondan korumak ve değişmemeye çalışmaktır. Noviembre bir film değil, başlı başına, yaşanması gereken bir deneyimdir aslında.

KONUK YAZAR: Zeynep Çengel

http://korkusuzco.blogspot.com/