kard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


1.⁠ ⁠Gün – JFK’den Manhattan’a İlk Adım

New York’a inişimizle birlikte bizi ilk karşılayan şey yoğun kalabalıktı. JFK Havalimanı, beklediğimden de kaotikti. Pasaport kontrolünde yaklaşık iki saat sıra bekledik. Görevli sayısı oldukça azdı, ama tam sinirlenmeye başlamıştım ki polis memurunun güler yüzlü tavrı ve doğum günümü kutlaması bana moral verdi. Küçük bir jestti ama yol yorgunluğunu hafifletti.

Kontrolden geçtikten sonra metroya yöneldik. Jamaica Station’dan haftalık metro kartımızı alıp Manhattan’a geçtik. Şehre metro ile girmek bana “Coming to America” filmindeki Eddie Murphy’nin New York’a ilk adımlarını anımsattı. Bizim de şehre girişimiz biraz o heyecanla oldu.


Otelimiz finans merkezindeydi. 46. kattaki odamız Brooklyn Bridge ve Manhattan’a bakıyordu. Burası, “Spider-Man: No Way Home” sahnelerinde Peter Parker’ın üstünden uçtuğu köprüye komşuydu resmen. Bagel molamızın ardından kendimizi göğe uzanan binaların arasında bulduk. Sürekli kafayı kaldırmaktan boynum ağrıdı. Bu gökdelen ormanı bana “The Wolf of Wall Street” sahnelerindeki Manhattan’ın o hırslı yüzünü hissettirdi.

Kendimizi 9/11 Anıt Havuzları’nda bulduğumuzda ise atmosfer tamamen değişti. Orası, “Extremely Loud & Incredibly Close” filminde olduğu gibi, hâlâ ağır bir hatıra taşıyordu. Sessizlik, akan suyun sesi ve etraftaki isimler… İnsanın içine işliyor.

2.⁠ ⁠Gün – Katz Deli ve Bronx Macerası

Sabahın altısında Katz Deli’ye vardık. Masaya oturup ilk lokmayı aldığımızda, bir an için “When Harry Met Sally” filmindeki meşhur sahne gözümde canlandı. Gerçekten de bu sandviç o sahneye yaraşır bir lezzetti.

Günün kalanında alışveriş için The Mills at Jersey Gardens’a gittik. Dönüşte Opera House Hotel için Bronx’a yöneldik. Ancak otelin bulunduğu caddeyi görünce kendimizi “Joker” filmindeki sahnelerdeymiş gibi hissettik. O merdivenlerde dans eden Joaquin Phoenix’in yarattığı o kasvet, burada gerçek hayatta da vardı. Neyse ki Brooklyn’de bulduğumuz yeni otelimizle, “Brooklyn” filmindeki gibi huzurlu bir atmosfere geçiş yaptık.

3.⁠ ⁠Gün – Brooklyn’den Manhattan’a, Şehrin Kamusal Alanları

Kahvaltımızdan sonra DUMBO’ya yürüdük. Köprünün altındaki o meşhur sokakta fotoğraf çektik. Burası, “Once Upon a Time in America” filminde açılış sahnesinde gördüğüm köprü manzarasını hatırlattı.

Brooklyn Bridge’den yürüyerek Manhattan’a geçtik. Bu tarihi köprü “I Am Legend” filminde boşaltılmış haliyle aklımda yer etmişti. Bizim geçtiğimiz gün ise kalabalık ve hayat doluydu.

Chelsea Market’e uğradığımızda, içerideki atmosfer bana “Julie & Julia” filmindeki New York yemek sahnelerini anımsattı. Ardından High Line’a çıktık. Burada yürürken, “Gossip Girl” dizisinin pek çok bölümünde geçen o yüksek hat boyunca ilerlemek ayrı bir keyifti.

Magnolia Bakery’de muzlu puding yediğimizde ise aklıma hemen “Sex and the City” geldi. Carrie ve arkadaşlarının tatlı kaçamak yaptığı yer işte burasıydı.

Bryant Park’ta oturduğumuzda ise sahne değişti. Etrafımdaki sandalyeler, masalar ve hareketli şehir akışıyla kendimi “The Adjustment Bureau” filminde, Matt Damon’ın parkta konuştuğu sahnede hissettim.

New York Halk Kütüphanesi’nde günü noktalarken, “Ghostbusters” filmindeki açılış sahnesi geldi aklıma. O büyük merdivenlerden çıkarken sanki birazdan hayaletler çıkacakmış gibi hissettiriyor.

4.⁠ ⁠Gün – Central Park Bisiklet Turu ve 5. Cadde

Central Park’ta bisiklet sürmek tam bir film sahnesiydi. “Home Alone 2: Lost in New York” filminde Kevin’in parkta kayboluşunu anımsadım pedal çevirirken. İki saat boyunca göl kenarında, ağaçların altında şehri unuttuk.

Apple Store’a uğradığımızda cam küpün içinden aşağı inmek, bana “The Devil Wears Prada” filmindeki 5. Cadde sahnelerini hatırlattı. 5. Cadde boyunca yürürken lüks mağazalar arasındaki koşuşturmaca da aynı filmin kareleri gibiydi.

Rockefeller Center’da ise Noel döneminde gördüğümüz sahneler aklıma geldi: özellikle “Elf” filminde buz pateni sahnesi.

Akşam Times Square’e vardığımızda kendimi tamamen bir film setinde hissettim. “Birdman”in tek plan çekimleri, “Vanilla Sky”daki boş meydan sahnesi ve tabii ki “Spider-Man” filmlerindeki ışıklı panolar… Hepsi burada canlanıyordu.


5.⁠ ⁠Gün – Kültürel Yolculuk ve Zirve

Little Italy’de yürürken “The Godfather” sahnelerini hatırlamamak imkânsızdı. O dar sokaklarda İtalyan kültürünün kokusunu almak, sinema tarihine dokunmak gibiydi. Chinatown ise “Rush Hour” filminden fırlamış gibiydi; hareketli ve rengârenk.

Flatiron Binası’nı görünce “Spider-Man”in Daily Bugle gazetesi aklıma geldi. Gerçekten o üçgen yapının önünde durmak bir film sahnesinin içine girmek gibiydi.

Roosevelt Adası teleferiği ise “Spider-Man” (2002) filminde Mary Jane’in rehin alındığı sahneyi anımsattı. O manzarayı izlerken aynı heyecanı hissettim.

Empire State’e çıktığımızda, “King Kong”un zirvede geçen sahneleri gözümde canlandı. Orada rüzgârı hissederken kendimi o dev gorilin yanında hayal ettim.

Son olarak Summit One Vanderbilt’e çıktık. Burası o kadar futuristik bir mekân ki, “Doctor Strange” filmindeki ayna boyut sahnelerine benziyordu. Cam zeminde şehrin altımızdan akıp gitmesi gerçekten başka bir evren gibiydi.

Böylece New York günlüğüm, aynı zamanda sinema yolculuğuna da dönüştü. Şehrin her köşesi zaten bir film sahnesi gibi. Belki de New York’un büyüsü biraz da bundan geliyor: daha önce defalarca ekranda gördüğün sahnelerin bir anda tam ortasında buluyorsun kendini.

New York’ta geçen filmler o kadar çok ki, şehirde gezerken kendini asla yabancı hissetmiyorsun. Daha önce hiç adım atmamış olsan bile binalara, köprülere, meydanlara baktığında “buraları biliyorum” diyorsun. Sanki zihninde yıllardır gördüğün karelerin içine adım atıyorsun.

Bu yüzden New York, garip bir şekilde sana tanıdık geliyor. Bryant Park’ta kahve içerken, Times Square’de ışıkların altında yürürken ya da Brooklyn Köprüsü’nde adım adım ilerlerken… Hep aynı his: “Ben burayı daha önce yaşadım.

Şehrin büyüsü belki de tam burada gizli. Hiçbir yer sana yabancı değil. Adeta filmlerden taşan bir gerçeklik duygusu var. O yüzden, New York’ta dolaşırken kendimi turist gibi değil, sanki uzun zamandır burada yaşayan biri gibi hissettim.



Aşağıya New York için hazırladığım googlemaps listelerimi ekliyorum:

YEMEK 

GEZİ

ALIŞVERİŞ





"Dostum, sana o eve gitme demiştim!"

Funny Games tarzı gerilim filmi arayanlara tavsiye edilir. Onun seviyesinde değil kesinlikle. Ama sağlam gideri var. Başroldeki dostumuzu Black Mirror'dan hatırlarsınız. Olmadı onun hatırına izleyiverin.


"Doğa beni ucube yarattı. 
İnsanoğlu beni silaha çevirdi. 
Ve tanrı bunun çok uzun sürmesini istedi."



Risk al. Kuralları yık. Oyunu değiştir.


Son zamanlarda senaryo sıkıntısı yaşayan sinema sektörünün ilacı gerçek hikayeler. Ve o hikayelerden en ilgi çekici olanı: Mcdonalds'ın kuruluş hikayesi olan The Founder.
Niyeyse, apple, microsoft, facebook gibi firmaların kuruluş hikayelerini ezbere öğrenmişken, Mcdonalds'ın hikayesini hiç duymamıştım. 
Bu kuruluş hikayesi diğerlerinden çok farklı. 
Çok daha ilgi çekici.


"Sözleşmeler kalp gibidir. Kırılmak için yapılmıştırlar."



Yaklaşık 10 saatlik yolculuk sonrası dünyanın en iyi havaalanıyla karşılar sizi Seul. incheon havaalanı Seul'e yaklaşık 1 saat uzaklıkta. İstanbul'da Sabiha Gökçen'e uzak derdim ama bu incheon'u görünce uzaklık neymiş anlıyor insan. Havaalanından Seul'e otobüsle veya tren kullanarak gidebilirsiniz. Ama treni tavsiye etmem. İkide bir aktarma yapmak zorundasınız trenle giderseniz. Ancak otobüsle direk istediğiniz yere gidebilirsiniz. Otobüs fiyatı 10.000 wondur. yaklaşık 16 TL. Otobüsler pek konforlu değil Havataş'ın-Havaş'ın otobüsleri yanında. Otobüslerde ve metrolarda 4 dilde anons yapılıyor: Korece, Çince, Japonca, İngilizce. Durağınızı kaçırmamak için dikkatle dinlemeniz tavsiye edilir otobüsler içinde. Metrolarda ise LCD ekranlarla durak takibi yapabilirsiniz. Otobüs şoförleri pek İngilizce bilmez. Yardım istemeye çalışırsanız İngilizce bilmeyen türk abinin yardımcı olmaya çalışma yönteminin Kore versiyonunu görebilirsiniz. metro sistemini ciddi şekilde geliştirmişler. London Underground'u ile yarışır kesinlikle. Konforda ise Londra'nın eline verir. Metrolarda telefonlarınızı kullanabilirsiniz, genelde beleş wifi bulabilirsiniz. Yine metro duraklarındaki geniş LCD ekranlarda şehirle ilgili bilgi alabilirsiniz. T-Money kart kullanırsanız metro ile otobüs arasında aktarma yapabilirsiniz.

-Kore'de fiyatlar genel olarak Türkiye ile aynı. otobüsler 1100 won, metro aynı şekilde 1100 won. yaklaşık 1.7 TL.

-Sigara fiyatları bir Türk genci için çok cezbedici. En pahalı sigara 2700 won:) 4 TL civarında. Orada yaşayan, para kazanan için düşünürsek aşırı derecede ucuz sigara. He bir de sigaraların orasında burasında resim yok. Korece uyarılar yazıyor. Zaten bir şey anlamayacağınız için rahatça içebilirsiniz. Sigara ucuz olmasına ucuz ama öyle her yerde sigara içmezsiniz. Belirli caddelerde sigara içmek yasaktır. Kapalı alanlarda sigara içme yasağı yok. aksine açık alanlarında sigara içme yasağının olması biraz garip. misal havalimanında dışarı çıktınız açık alana, sigara içemezsin burada. sigara içme odalarına gitmeniz lazım. Ama güzellik şurada havalimanının içinde de sigara içme odaları var. Gir içeri iç sigaranı berbat sigara kokusuyla.

-Adamlar Seul'u han nehrinin iki yakasına kurmuşlar. Gariptir ki şehir yine nehrin kuzeyine kurulmuş diğer nehirli Avrupa şehirleri örneğinde olduğu gibi. Nehir dediğimde baya bir geniş. bir Boğaziçi kadar var. Ama nehir kenarını otoyollarla doldurmuşlar. Bizim boğaz gibi bir anlamı cazibesi yok. Sıfır cazibe. Nehrin üstüne kurulan köprülerde de bir cacık yok Avrupa şehirlerinde olduğu gibi. Bildiğin düz köprü yapmışlar genelde. He şehir merkezi demiştim. Şehir merkezi bu nehrin kuzeyine kurulmuş. Kuzeyde göreceğiniz 'N Seul' kulesinin etrafı şehrin merkezini oluşturuyor. bu tepeye çıkarsanız genel olarak Seul'u görürsünüz. göreceğiniz şey gökdelenler, yine gökdelen apartmanlardır. Şehirde yerleşim alanının fazla olmayışı ve şehir nüfusunun fazla oluşu bu büyük apartmanları gerekli kılmış. Var olan az katlı yerler de yıkılıp yerine büyük apartmanlar dikilmekte.

-Seul'u görünce Kore'yi görmüş olursunuz. Kore'nin tüm şehirleri Seul gibidir gelişmişlik olarak. Busan olsun, İncheon olsun Seul gibi ciddi şekilde gelişmiş şehirlerdir. Demem o ki bizdeki gibi sadece bir şehrin gelişmiş olduğu bir yapıya sahip değiller. İnsan bunları görünce kendi tarihini yadırgamaya başlıyor. Meğer diyorsun biz bir baltaya sap olamamışız. Şehirdeki arabaların 10da 4ü Kia, 10da 4ü Hyundai geri kalanı da yine Kore menşeili araba markaları. Adamlar zamanında bir değil onlarca babayiğit çıkarmışlar. Renault markası da bu Kore arabaları arasında iş yapmasının zor olduğunu anlamış olmalı ki ismini Samsung-Renault olarak değiştirmiş. Amblem olarak da Samsung'un amblemini kullanıyor arabalarda.

-Hediyelik eşya almak isterseniz İnseadong en iyi yerdir. Cadde boyunca bir çok dükkan bulabilirsiniz.

Soldaki fotoda gördüğünüz üzere DVD Roomlar - Cafe Roomlar şehrin bir çok yerinde var. Room kelimesinden anlaşılacağı üzere buralarda oda konsepti var. DVD romlarda izlemek istediğin filmi seçer odaya girersin. Kimse rahatsız etmez sizi. Sipariş falan isterseniz getirilir. Aynı konsept Cafe Roomlarda da var. Oda içinde bulunan bir butonla çalışan birini çağırıp siparişini verebilirsin. İki saat garson diye mi bağırsam usta mı desem kaptan mı desem tribine girmek yok burada.










Şehir genel olarak geniş caddelere ev sahipliği yapıyo. Buna rağmen akşam ve sabah trafiği İstanbul'la yarışır. Bu arada şehirdeki efsane metro sistemine rağmen trafik oluşunu görmek geleceğe yönelik karamsarlık yaratıyor insan. Malum halihazırda bir çok metro projesi veya yol köprü projesi ile İstanbul'un trafik sıkışıklığı düzelecek sanıyorsun ya!, sanma sakın. Şehirde 100 tane metro hattı da olsa şehirde yine trafik olacak. Buna alış canımcım.




 Şehrin bir çok yerinde Türkiye ile ilgili şeyler dikkatini çekebilir. Kore Savaşında, Güney Koreyi askeri olarak en çok destekleyen ülkelerden biri Türkiye. Yabancı askerle arasında en çok şehit şehit verenler arasında Türkiye 3. sırada.










Bir şehirde yapılabilecek en güzel atraksiyon şehre özgü yemekleri tatmaktır benim için. Bunu seviyorsanız seul size onlarca çeşit yemek sunar:
-Pilav sevenlere bibimpab ve bulgogi tavsiye edilir. pilavın et ve çeşit çeşit yeşillik katılmış hali diyebiliriz buna. ama bu yemeklerin kişiye özel pişiyor olması yemeği daha bir tatlı kılıyor. Fiyatı 6000-7000 won arası. yaklaşık 10 tl.
-Et sevenler barbekü restoranlarına uğramadan dönmesinler. Bildiğin kendin pişir kendin ye restoranları. Ama onlarca çeşit et var. Ve açık büfe tarzında. Yiyebildiğin kadar ye. Ama artık bırakmaman lazım. Bırakırsan 5000 won cezası var. Açık büfenin fiyatı da 11,500 won akşam vakti. öğlen vakti 9000 won. Bir de sadece et yok menüde. Mezeler ve salatalar da açık büfeye dahil.
-Tavuk pilav sevenler dakgalbi'yi kesinlikle denesinler. Aşçılardan birinin alet edevatıyla masanıza gelip, masanızda canlı canlı yemeğinizi pişirmesi eminim hoşunuza gidecektir.
-Kore noodle'ı da denenebilir. marketten alıp otelinizde sıcak suyla noodle'ı yapmanız daha mantıklı. zira restoranlarda basit noodle'a yaklaşık 10 tl para vermek koyabilir.
-Her asya ülkesinde olduğu gibi Seul'de de mükemmel sokak yemekleri bulabilirsiniz. Myeong-dong caddesine bir uçtan girip, sokak yemeklerini deneye deneye bir uçtan çıkabilirsiniz. Cadde üzerindeki tavuk döneri tavsiye ederim. İçine kattıkları sos tavuk döneri sıradanlıktan çıkarıyor. yediğim en iyi tavuk dönerdir.
-Şehirde bütün restoranlarda su bedavadır. hava limanında içme suyu çeşmeleri bulabilirsiniz. genelde her metro istasyonunda tuvalet-lavabo vardır ve beleştir. şehir içinde de bazı yerlerde halk tuvaleti bulabilirsiniz ve bunlar da beleştir:)



Seul'den notlar bunlar. Akla geldikçe ekleme yapılacaktır.






Şurdan videoyu izleyip gaza gelebilirsiniz gitmek için https://youtu.be/AuWyR1nM1xA
Vidyo el emeği göz nurudur. Biline!!!




Aşağıda Belgrad(Sırbistan) gezisi sırasında aldığım notları sıraladım ki sıra sıra okuyasınız. 

-Havalimanında uçaktan iner inmez karşına polis dikilir. Amacın ne, ne iş yapıyorsun, nerede kalacaksın falan sorularını geçiştirmek için kalacağın yerin rezervasyon çıktısını almayı unutma. Havalimanı çıkışında Tourist İnformation noktasından haritanı alabilirsin.

-Havalimanından şehre taksi, özel otobüs veya halk otobüsleri ile gidebilirsin. Paran varsa 15 eurodan fazlasını vermemek koşulu ile taksi kullan derim. Tabii bunu bir kaç kişi gideceğini varsayarak yazıyorum. teksen atla otobüse git. Sittin saatte gidersin şehir merkezine. Tam bir halk otobüsü. Bizim çıktığımız vakit tıkış pıkıştı. Direktoman taksiye atladık biz. (Biz üç kişiydik bu arada.)

-Kalacak yeri airbnb'den ayarladık. Reklamı da hakediyor burası.
( https://www.airbnb.com.tr/…eckout=17.10.2014&s=4tih ) 3 gece 3 kişi için 520 lira verdik. manzarası mükemmeldi. çift terası vardı. knez mihailova (kınez mihaylova diyoruz biz ona) caddesinin dibinde sayılır. Yürüyerek 4-5 dakika.

-'Tatil olsa da maçları kaçırmam abi ben' diyosan balkan bet adlı ultra gelişmiş iddaa bayilerine git. İçeride maçını izler, sempatik çalışanları kesebilirsin. Fiyatları yine on numara seviyesinde. En kalabalık ve en güzel balkan bet şubesi Hotel Moskova'dan Knez Mihailova Caddesine giderken solda olan. Tavsiye burası içindir. diğer yerlerde full erkek popülasyonu ile karşılaşabilirsiniz.

-Taze adlı zincir pastane tarzında dükkanlar var. Her türlü hamur işini bulabilirsiniz. Bu taze dükkanlarından birinde ismini öğrenemediğim büyük hamburgerler var. Bildiğin kocaman hamburger. Bizim kumpir muhabbetinde olduğu gibi hamburger etinin üstüne 10-15 çeşit nevaleden ne istersen koyduruyorsun. Fiyatı da tam bir şaka. sadece 200 dinar. 5 lira yani. bu mekanı Knez Mihailova Caddesinin Hotel Moskova tarafındaki girişinden kendini soldaki sokağa bırakınca bulabilirsin. Sokak girişinde bir büfe var. O büfenin arkasında Taze yazısını göreceksin. Sokakta Coca Cola sandalyeleri falan var.

-Knez Mihailova Caddesinin ortasında su içme yeri var. Bildiğin çeşmelerden su akıyor işte. Beleş. Kalemegdan tarafına bakarken sağ tarafında Fresco Cafe var. Yine dışarıda sandalye masaları var. Buranın sandviçlerini çok beğendim. Taze Taze. Bir de buranın sandviç ekmekleri on numaraydı. İçerde kendileri yapıyorlarmış ekmekleri. Bu da büyükçene. Fiyatı 150 dinardı. 3-4 lira gibi bişi. Yanına bi kahve ile keyfini sür. Bu Fresco Cafenin az ilerisinde Knez Mihailova Caddesi üzerinde siyah tasarımlı ismini unuttuğum pastaneler zincirinin bir şubesi var. Bunlarında kruvasanları on numaraydı. Fiyatı 57 dinar. 1-2 lira işte.

-Skadarlija sokağı veya diğer adıyla bohem sokak akşam üstü muhabbet etmelik güzel bir yer. Burada da Red Bar'ı baya sevdim. Sokağa hakim terasında kahveni içebilir veya içeceğini yudumlayabilirsin. Bu sokaktaki Türkçe menü, hoş geldiniz afişleri asılı iki tane restoran var. Onlardan birine girdik Sırp yemekleri için. Garson müthiş ilgisizdi. Yemeklerin gelmesi yarım saati buldu. Kolaları sıcaktı. Bi restoranda yaşanabilecek her türlü aksiliği yaşattılar bize. asık suratlı garsonlar da cabasıydı. tavsiyem bunlara girmemeniz. Sırpların yerli diyebileceğimiz yemeği Sırp kebabı dedikleri bildiğiniz İnegöl köftesinin Sırp versiyonu. Denemeseniz de olur.

-Sırplar için varsa yoksa Tesla, Djokovic, ve şu 1. dünya savaşını başlatan adam. Her yerde bunları görebilirsiniz Şehirde. Tesla için müze kurmuşlar. Müthiş derecede ufak. Giriş 500 dinar. Para vermeden de müzeyi gezmeniz mümkün bence. Vermemek ayıp olur tabi. bu müzede Teslanın buluşlarını deneyerek görebilirsiniz. Elektrikle iletişim kurmak için mutlaka bu müzeye gidin.

-Kalemegdan dedikleri bildiğiniz park. İçinde hayvanat bahçesi, türbe, kale duvarları falan var.

-Akşam 10dan sonra dükkanlarda içki satışı yok. Evde içecem diyorsan erkenden al (Ey içen adam lafım sana: ülkenin kıymetini bil).

-Mcdonaldsda Ceaser Classic diye bir menü var. İçinde yoğurt roka olan bir hamburger. Tadına bayıldım ben. Hamburgere roka koymayı kim aklına getirdiyse bir an önce bize de getirsin please.. Yerel bir tat babından denemelisiniz. Menü fiyatı 570 dinar. 15 lira falan.

-Knez Mihailovanın arka sokaklarından olan Yuka Karadzica sokağı bildiğiniz cihangir. Daha bi elit mekan. Fiyatlar da ona göre tabi. Ona göre dediğim de yine pahalı değil.

-Tramvayla şehir turu atabilirsiniz. Stari Savski Most köprüsünden karşıya Novi Beograda geçin. Burada alışveriş merkezlerini de bulabilirsiniz. Bu kısımda yani yeni Belgradda bisikletle tur atmanız da mümkün. Burası daha bir düz olduğu için bisiklet alanları fazlaca. Bisiklet demişken nehir kenarında yaklaşık 5 km'lik bisiklet yolu var. Bisikleti alıp baştan başa bir Belgrad turu yapabilirsiniz.

-Aziz Sava Klisesi Ayasofyadan hallice. Ayasofyadan daha yüksek daha dar. Gitmişken görmeden olmaz tabi. Stadyum severler Aziz Savadan devam ederek partizanın stadını görebilirler. Kızıl yıldızı da tabi ki. Partizan stadı karşısında Yugoslavya Müzesi var. Yugoslavya tarihi anlatılıyor.

-Karı kız yardırmaya gelmiş Türklerle karşılaşmaya hazırlıklı olun. Şehirde gezilecek yerler kısıtlı olduğundan her an Türklerle karşılaşabilirsiniz. Ve bu Türklerden bazıları, abazan olanları, etraftakilerin anlamadıklarını umarak karı kız muhabbeti yapar. Bunlardan uzaklaşmak en iyisi.

-Sırplar gayet cana yakın insanlar. En azından bizim tanıştıklarımız bizle iyiydiler. Türkçe kelime söylemeye çalışmaları ve tanıştıklarımızın hepsinin İstanbul'a hayranlıkları dikkatimi çekti.

Velhasıl 3-4 arkadaşla hafta sonu çok iyi vakit geçirmek için güzel bir yer. Şehir olarak bir Prag değil belki ama gitmesi kolay. Uçak bileti ucuz, vize istemiyor, Şehir ucuz. gidin görün efendim. tavsiye edilir.

SİYAD üyeleri 43. kez Türk Sineması Ödüllerini vermek için bir araya gelmişler ve adayları belirlemişler. Adayların tam listesini yazının son kısmına kopyala yapıştırıcam. Evvelinde bir kaç kelam etmek iyi olur.


Sonuçlar 24 Şubat Perşembe akşamı Maslak TİM Show Center'da açıklanacakmış. Televizyondan canlı yayında izleme imkanı Digitürk'ün nadide kanallarından Türkmax'da mümkün olabilecek. İzleme imkanı olsa da ödül sırasında herhangi bir atraksiyonun olmaması, üstüne günlük kıyafetleri ile siklemez tavırlarla ödül almaya gelenlerin olduğu, sunucuların sadece adayların ismini söylemekle görevini yerine getirdiği bir ödül töreni ne derecede izlenir...!
En İyi Film kategorisinde senenin öne çıkan 3 yapımı da aday gösterilmiş: Cosmos, Bal, Çoğunluk. Sürpriz film olarak Bahtı Kara filmi var. Bir diğer aday ise Beş Şehir.

En İyi yönetmen adayları da en iyi filmi yönetenler olmuş! Demek ki film iyi ise yönetmeni de iyidir. Haklılar.

Şunu belirtmek lazım; sinema hakkında kafa yoran SİYAD'cılar salt sanat filmlerine yönelmek yerine gişe filmlerine de ödül verilebileceği hususunda kafa yormaya başlamışlar. Eyvah Eyvah'daki performansıyla Demet Akbağ en iyi kadın oyuncu dalında aday gösterilmiş. Yine Cem Yılmaz efendiyi de Av Mevsimindeki bıçkın karadenizli rolüyle en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında aday göstermişler. New York'ta Beş Minare'ye herhangi bir dalda adaylık vermemişler. En azından en iyi görüntü yönetimi dalında bir adaylık verilebilirdi, her ne kadar film kötü olsa da. Anlaşılan Mahsun'u hala sindirebilmiş değiller. Hazmı zor olsa gerek!

Ödül vermenin en zor olacağı kısım da bu en iyi yardımcı erkek kısmı olsa gerek. Bu dalda; Çağan Irmak'ın en iyi filmi Prensesin Uykusu filmindeki yaşlı rejisöre can veren Genco Erkal usta, Türkiye'nin Ç'si Erdal Beşikçioğlu, Çoğunluk'ta henüz izlemedğim baba karakteriyle Settar Tanrıöğen ve oynadığı mahalle delikanlısı rolleriyle dikkat çeken Volga Sorgu adaylar arasında. Mümkünse hepsine birden ödül versinler. Ben verdim gitti.

Genel adaylık sayısında Çoğunluk 10, Kosmos 9, Bal 7 dalda aday gösterilmiş. Önemli gördüğüm dalları yazdım aşağıda. Tahminlerimi de kalın harflerle belirttim. Haydi hayırlısı.

EN İYİ FİLM
Beş Şehir
Kosmos
Çoğunluk *
Bal
Bahtı Kara


EN İYİ YÖNETİM
Reha ERDEM (KOSMOS)
Semih KAPLANOĞLU (BAL)
Theron PATTERSON (BAHTI KARA)
Onur ÜNLÜ (BEŞ ŞEHİR)
Seren YÜCE * (ÇOĞUNLUK)

MAHMUT TALİ ÖNGÖREN EN İYİ SENARYO
Selim DEMİRDELEN (KAVŞAK)
Reha ERDEM (KOSMOS)
Semih KAPLANOĞLU, Orçun KÖKSAL (BAL)
Onur ÜNLÜ (BEŞ ŞEHİR)
Seren YÜCE (ÇOĞUNLUK)


CAHİDE SONKU EN İYİ KADIN OYUNCU PERFORMANSI
Demet AKBAĞ * (EYYVAH EYVAH)
Sezin AKBAŞOĞULLARI (KAVŞAK)
Sevinç ERBULAK (PRENSESİN UYKUSU)
Esme MADRA (ÇOĞUNLUK)
Türkü TURAN (KOSMOS)

EN İYİ ERKEK OYUNCU PERFORMANSI
Tansu BİÇER (BEŞ ŞEHİR)
Güven KIRAÇ (KAVŞAK)
Bartu KÜÇÜKÇAĞLAYAN * (ÇOĞUNLUK)
Reha ÖZCAN (BAHTI KARA)
Sermet YEŞİL (KOSMOS)

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU PERFORMANSI
Yeşim Ceren BOZOĞLU (BAHTI KARA)
Ceyda DÜVENCİ (EJDER KAPANI)
Nihal KOLDAŞ (ÇOĞUNLUK)
Selen UÇER (BÜYÜK OYUN)
Nurcan ÜLGER (PUS)

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU PERFORMANSI
Erdal BEŞİKÇİOĞLU (BAL)
Genco ERKAL (PRENSESİN UYKUSU)
Volga SORGU (KARA KÖPEKLER HAVLARKEN)
Settar TANRIÖĞEN (ÇOĞUNLUK)
Cem YILMAZ * (AV MEVSİMİ)

EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
Florent HERRY (KOSMOS)
Uğur İÇBAK (AV MEVSİMİ)
Barış ÖZBİÇER * (BAL)
Barış ÖZBİÇER (ÇOĞUNLUK)
Ercan ÖZKAN (PUS)


İşgüzar Celalin abisi Cemal - Vavien - 2009


Günah keçisi Umay'ın tutucu babası Kader - Ayrılık - 2010


Mertkan'ın babası - Çoğunluk - 2010


Kendisi kariyerinin doruk noktasındadır. Son 1-2 yıl içinde oynadığı 3 film bol bol ödüle layık görülmüştür. Kendisi ödül almasa da filmlere kattığı derinlikle alınan ödüllerde en az ödülü alan kadar ödülün alınmasında rolü vardır.

Şöyle minicik bir özgeçmişini de yazalım:
1962de Denizli'de doğmuş, Hacettepe'de üniversitenin tadına varmış. Okuduğu bölümü kalıbına sığdıramamış olacak ki sinema-tiyatro dünyasına adımını atmış. Sonra gelsin filmler, gitsin diziler...

Ben bu adamı başka bir yerlerden de hatırlıyorum diyenler için; Saldıray Abi diyorum, Kader'de mazlum Bekir'in babası diyorum, Karınca Yuvasındaki kapıcı diyorum, Eşkiya'daki gay otel sahibi diyorum... Aklıma gelenler bunlar. İyice beyninize yerleştirin bu adamı. Saygı duyun.

1) Ferzan Özpetek yeni filmi 'Sonra Ağlayacağım' da Cem Yılmaz'la beraber çalışacakmış. Cem Yılmaz yapım aşamasında destek oluyormuş Özpetek'e. Cem Yılmaz'ı gay görürseniz şaşırmayın.


2) Nuri Bilge Ceylan yeni filminde Yılmaz Erdoğan'la çalışıyormuş. Film direk Cannes film festivali için çekiliyormuş. İlk gösterimi Cannes'da yapılacakmış. Filmin Nuri Bilge'nin diğer filmlerinin aksine bol diyaloglu olduğu gelen haberler arasında.

3) Zeki Demirkubuz 'Yeraltından Notlar'a el atmış, filme çekecekmiş. hacitokankoli çok sinirlendi: Yazgı gibi bu kitabı da bok edeceği düşüncesinde.



Yazıma çocukluk çağı geleneksel sorusuyla başlıyorum: Büyüyünce ne olacaksın?

Bu soruya verilen cevaplar genelde dönemin popüler meslekleri olur. Misal şu an bu soruya bir çok çocuk 'basketbolcu' cevabı verir. Ali Ağaoğlu olmak istiyorum diyenler de çıkacaktır. Doktor öğretmen pilot klasik gereksiz-şuursuz cevaplardır. Şuna eminimki 1 milyon çocuktan 1i belki yönetmen olmak istiyorum diyecektir.

Manasız gözüken bir girişten sonra konuyu Xavier Dolan isimli şahısa bağlamak istiyorum(ve bağladım.) İş bu şahıs bu hafta vizyona giren 'Annemi Öldürdüm' filminin;
-Yönetmeni,
-Başrol oyuncusu,
-Senaristi.

Bir insanın bu noktaya gelebilmesi için ortalama bir yaşta olması gerekir normal şartlarda. En az 30-40 arasında olması şart. Ancak gelin görün ve duyup da inanmayın ama bu şahıs daha 21 yaşında. 1989 yılında dünyaya teşrif etmiş. Muhtemel odur ki çocukken şu başlıkta ki soruya yönetmen cevabını vermiştir. Üstüne senaryo yazıp başrolde olması da cilası olmuştur.

Ulan ben daha okulumu bitirememişim. Yıllardır tek kişi de değil grup olarak bir kısa film çekememişiz. Henüz bir baltaya sap olmak şöyle dursun sapın madeni odun olamamışız. Sen gitmişsin bir filmin en önemli 3 görevini üstlenmişsin. İnsan değilsin. Adamın dibisin.

Bu yorumları filmini izlemeden yapıyor olsam da Cannes film festivalinde ilk filmiyle(yaşının 21 olduğunu unutmayalım) aldığı 3 ödül kendisi hakkında olumlu fikirler yürütmeye imkan ve şerait sağlıyor. Üstelik kendisi bir tabuyu da yıkmıştır. Bir şey olmak için illa da büyümenin gerekmediğini göstermiştir. Kendisi büyümeden bir şeyler olmuştur. Helalinden bi helal olsunu haketti.

Sevdim bu Xavier'i. İsimden kazanıyor zaten. Xavier Bardem ismi ne kadar seksi geliyorsa kulağa Xavier Dolan'da o kadar seksi...

Xavier'i sevdim sevmesine de şu Justin Bieber'i bi gıdım sevemedim. Seni orataya çıkarana, ortaya çıktığın güne, senle düet yapana lanet ediyorum. Ulan 13 14 yaşında bi çocuksun. Sikici ergen sesin vardır şarkı falan okursun anlarım. Ulan kitap yazmak nedir. Bi de hayatını anlattığın bir kitap yazmak nedir! Kimi kandırıyosun olum sen. Ne yaşadın da ne yazıyorsun lan! Tipinden belli zengin çocuğusun. Dram da yoktur kesin hayatında. Şuna eminim ki o kitabı bu çocuk yazmadı. Bunların bir yazar kadrosu var onlar yazıyor her şeyi. Amerika işte. Bu yazarların arkasında da İsrail var. Soysuz herifler. Bizi Justin'le kandırmaya çalışıyorlar. Dostum sen daha yenisin. Biz de Küçük İbolar- Küçük Onurlar vardır. Onların da senin gibi kitabı olmasa da dizileri oldu. Ama bi sikim olamadılar. Sen de o-la-ma-ya-cak-sın. Fuck you deve...(Eminem sıtayla) Bu yazıyı yazarak seni ne kadar önemsediğimi düşün. Yolun başındayken çek git bebeğim buralardan. Yazık etme kendine. Zaten Kanada'lıymışsın. Robin teyzenin hayatını örnek al(HIMY'den Robin). Aslında kız olsaydın sorunum olmazdı senle. Uyuzluğumun sebebi erkek olman. İstersen bi ameliyatla kız olabilir, ki kızımsı bi tavrın var, yoluna bakabilirsin. Böylece aramızdaki mesele hallolur. Are we clear?

Gıcıklığımın asıl sebebini buldum. Mesele çocuğa büyük muamelesi yaptırmek yeğen. Çocuk lan bu. Parka gitsin, kaydıraktan kaysın, bisikletten düşsün... Ama böyle ağır abi kıyafetleri ile sevgilisnden büyük darbe yemiş ayaklarıyla gelmesin karşıma. Anladın di mi meseleyi yeğen.

Gündem Dışı:
Yeğen demişken Ramiz Dayı bıçaklandı bu hafta. Geçen 'thanks god' la bi kafede takılıyoduk. Söylediğine göre Ramiz ölecekler arasında yokmuş. Rahat olun. Ezelden söz etmişken Ufuk Bayraktar'ı es geçmeyelim. Adam döktürüyo resmen. Bundan önce bir dizide başroldeydi Showtv de. Ama tutmamıştı. Üzülmüştüm. Bu sefer sağlam yerden sağlam rolle oyuna dahil oldu. Reklamını çok iyi şekilde yapıyor. Ezel'den sonra yeni bir diziyle karşımıza çıkacaktır. Muhtemeldir ki bu tarz bir role bürünecektir yine. Bekliyoruz...

The Office hayranları... Yeni sezon başladı. Aldığım bilgilere göre Steve Carrol dizide daha fazla durmaktan imtina ediyormuş. Son sezonu veya son 2 sezonu izliyor olabiliriz. Ona göre daha bi oturaklı izleyin. Adam olun lan.

Son olarak bu yazıyı bi mahalle bakkalından yazdığımı belirtmek isterim: Ok-Ay Gıda Paz. Oto İnş. San. Tic. Ltd. Şti. Tam karşımızda Pınar Hipermarket var. Mahelleli olarak bu caddede 'Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı' konseptini oluşturduk. Çok eğleniyoruz...!


Blogu takip eden beni bilir diycem ama pek bildiğinizi sanmıyorum. Zira ayda 1 yazıyı zar zor yazan ben bi kıvılcım beklerim. O kıvılcımı alır...
Dedim madem bu blogda ben de varım benim acilen bi yazı yazmam şart.

Düşündü ve taşındı bu bünye... Bu sıralarda çıkacak olan ve beni sabırla imtihan eden Vavien filmi var. Bunun hakkında kesin yazmalıyım dedim. Daha doğrusu reklamını yapmam lazım dedim. Lan dedim ne duruyosun o vakit yaz dedim...

Engin Günaydın'ı tanımayanınız yoktur heralde. Varsa da o sizin ayıbınız. Yıllarca Avrupa Yakası'nı tek başına izlettirmiş bir karakteri ortaya koyan kişi. Avrupa Yakasında o olmasa muhtemelen şu an Yaprak Dökümü'nün daha bi sıkı izleyicisi olurdum. Nejla ile Leyla'nın nezdinde Ali Rıza Bey'in sonunun ne olacağını düşünerek kafayı yiyebilir, cık cık cık edebilirdim... İşte dostlarım Engin Günaydın beni bundan kurtardı. Şimdi bu adamı tanıtmayıp da kimi tanıtayım ben!

Engin Günaydın... Bilmem kaç yılında Tokat Erbaa da doğmuş. Aradan yıllar geçmiş İstanbul'a gelmiş falan filan derken kendisini ilk olarak Bir Demet Tiyatro'da Zabıta İrfan olarak izlemeye muktedir olduk. Ardından Zaga ile Okan Bayülgen şemsiyesi altında Zaga'yı daha bi şukela hale getirmiştir kendisi. Sonrasında Avrupa Yakası ile televizyonun tek komik komedyeni oldu benim için. Gerçi arada bi dizide daha oynamıştı ama adı pek de önemli değil. Reklamlar falan derken şimdi sırada onu bi filmde, başrolde izlemenin keyfi bambaşka olacak. Yazgı'yı ve Yazı-Tura'yı izleyenler az da olsa Günaydın'ın engin tadına varmışlardır. Yazgı'daki o naif küfür sahnesini hatırlamayanınız-izleyemeyeniniz varsa buraya tıklasın lütfen.

'Zihin bazen gider, bazen gelir. Bazen akıllı olursun bazen gerizekalı.'

Vavien, elektrikçisel bi kelime olmakla birlikte 'gidip-gelme' manasını taşımaktadır. Engin Günaydın'da bu kelimeyi insan beyninin gidip-gelmesi şeklinde metaforize etmiş. Güzel de etmiş. Filmin senaryosu Engin Günaydın'a ait. Bu tür senaryo yazıp başrolde olma durumlarında genelde yönetmenliği de bu üstün kişi yapar bizde. Ama kendisi, herkesin kendi işini yapması gerektiği fikrinde.

Başrollerde Engin Günaydın ve kankası Binnur Kaya(Şahika), yanlarında İlker Aksum, Settar Tanrıöğen ve Serra Yılmaz var. Komedi filmi için kadro değerlendirmesi yapmam gerekirse, hepsi birbirinden başarılı komedi oyuncuları bir arada. İlker Aksum bambaşka bi oyuncu zaten. Bu adam komedi ve korku filminde oynasın diye yaratılmış resmen. Karınca Yuvası'nı hatırlayanınız varsa, Settar Tanrıöğen'in performansını hatırlayanınız var demektir. Binnur Kaya'yı anltmaya gerek yok diycem ama anlatmak şart. Yabancı Damat'ın komedi tarafını üslenmişti kendisi. Yine Babam ve Oğlum'dan da kendisini hatırlamak mümkündür. Kendisini hatırlamanın en mümkün olduğu yer şüphesiz 'Avrupa Yakası'dır. Serra Yılmaz'ı İtalyan'lar bizden daha iyi tanıyolarmış. Kendisini 9 'Dokuz' filminden hatırlamanız mümkündür.

Hatırlama faslını geçtikten sonra filmin konusunu henüz filmi izlemediğim için resmi internet sitesinden okuyup aktarıyorum sizlere:
-Celal, karısı ve çocuğuyla mutsuz bir hayat geçirmektedir. Abisi Cemal'le olan elektrikçi dükkanı ortaklığı da pek iyi gitmemektedir. İşler kesat ve bir çok yere borçları vardır. Bu Cemal ve Celal'in tek eğlencesi Samsun'da bir pavyona gitmektir. Kendileri bir kasabada hayat sürmekteler. Bu Celal pavyon kızı Sibel'e aşık olur. Başına dert alır. Bu arada Celal'in karısı Sevilay da babasının almanya'dan gönderdiği paraları biriktirir. Ancak Sevilay'ın bu biriken paradan Celal'in haberi olmadığını sanmakta, gaflet ve dalalet içindedir. Borç içindeki Celal'de bu paranın tek kurtuluşu olduğunu düşünür, plan yapar. Ve olaylar gelişir...

Son olarak filmin yönetmenlerine değinelim. Yönetmen koltuğunda Taylan Biraderler var.
Taylan Biraderler iki kişilik birader grubudur. Yağmur ve Durul Taylan...
Kendileri her ne kadar Türkiye'nin biraderleri olsa da henüz bi sağlam filmleri yoktur dünyadaki Biraderler'e oranla. Zaten henüz 3 film yönetmişler. Okul, Küçük Kıyamet ve şimdi Vavien.
Vavien filmiyle bu işi başarmışlardır diyerek son sözlerimi yazıyorum.

-Gümrük Muhafaza nedir? Adı üstünde benim izah etmeme gerek var mı!
-Vardır, varrdırr...
-Demek var! Şimdi Gümrük Muhafaza gümrüğü muhafaza eder. Gümrük Muhafaza olmasaydı mazallah gümrüğü kim muhafaza edecekti.
Peki gümrük nedir? Gümrük muhafaza edildiğine göre önemli bi şeydir. Dikenli tel vatanın kenar süsüdür. Kenar süs deyip geçmeyin. Kenar süs neye yarıyor? Haritada böyle bakınca ülkeni memleketini hemen görüveriyorsun. Sevgili Hisli Hisarlılar, hem hisli hem zekisiniz. Ve söylediklerimi anlıyorsunuz değil mi?...


Kim bilebilirdi ki Kemal Sunal'ı son kez Propaganda'da izleyeceğimizi! Daha çekeceği filmler vardı. Onu Şener Şen gibi olgun döneminde olgun filmlerde de görecektik. Ama nasip değilmiş.

Günümüz açılım tartışmaları için de anlamlı bi filmdir. Ortada yıllarını beraber geçirmiş bi halk vardır. İnsansınızdır siz devlet gibi düşünmezsiniz, düşünemezsiniz. Devlet(ler) aranıza bi çizgi çekmeye karar verir. Sizden de buna uymanız istenir. O çizginin neresinde kaldığınıza göre devletten muamele görürsünüz.. Veya en kötüsü muamele bile görmessiniz... Unutulup gidersiniz.

Yaşlı bir amca, durum budur ya, normalde kahvehaneye gitmesi gerekirken kendini gençlerin takıldığı bir mekanda bulur. Eee bunlar da gençlik işte. Başlarlar gazi madalyalı amca ile taşşak geçmeye... Ancak durumdan rahatsızlığını gözleri ile açıkca belli eden kartal gözlü Cüneyt vardır mekanın köşe gönderinde.
Muhabbeti usulca dinler önce. Dinlemesini bilir yani. Taa kiii, amcanın gazi madalyasını alan gencin canlı halini görene kadar...(reklam etkisi)
Ve olaylar şu muhabbetle vuku bulur:

Olay Cüneyt Arkın'la 'Canına Susayan Yaş 35 Bıyıklı' arasında geçer;

-Kara günleri kahraman omuzlarında taşıyarak bu ak günlere erdiren bu kahram gaziye nasıl sataşırsınız. Bir istiklal madalyasının süslediği ihtiyar savaşçı ile nasıl alay edersiniz ulen!

-Sen hangi şarkıyı söylüyosun heaa!

-Çıkın gidin burdan. Döverim seni, hepinizi döverim ulen!

-Döversin demek. Biz çok dayak attık senin gibi 'vatan namus natali kambus' diyenlere.

Birisi gelir, diyaloğa giren 'taşşak geçici başı'nın kulağına Cüneyt'in nasıl yıkılmaz biri olduğundan bahseder.

-Burdan gidiyoruz arkadaşlar. Ama bir gün görüşücez.

-Tankla, topla falan beklerim... Uçakla, ağır sanayi hamlenizle falan...


Cüneyt Arkın Kariyeri: 267 filmde oyuncu, 26 filmde yönetmen, 17 filmde senarist, 5 filmde yapımcı. Sözün bittiği yerdeyiz.)



Tam bir Karadeniz filmidir her yanıyla. Önce sahilde bir tur atarsınız. Yağmur iliklerinize kadar işler. Dağa çıkarsınız. Yaşlıların geri dönmese barındıracak kimsesi olmayan köyde birkaç ay geçirirsiniz. Sonra yaylasında gezer, kurt ulumalarına silah sıkarsınız. Ardından yayla evinde bi duble, yanında sobanın dumanı... Şu cümleyi kurarsınız laz aksanı ile:

- Eskiden bi sosyalizm umudu vardı amına koyayım. Şimdi onu da yaktılar. Yiktılar amina koyayım. Karıları şimdi gelip orospuluk yapayi. Erkekleri de fabrika demirlerini yağmalayi.

Evden dışarı çıkıp karlı dağları süzer, iyice beyninize nakşedersiniz. Rüzgari ölesiye yemek istersiniz ve yersiniz. Sonbaharını yaşayan adamın aşkına şahit olursunuz. Sonbaharınız olduğunu bildiğiniz halde aşkın peşinden gitmek isteyip de gidememenin ne demek olduğunu görürsünüz. Birkaç ay sonra o yolda olacağınızı bildiğinizden cenaze yolundan geri adım atarsınız. Hayata karşı durmak istercesine azgın Karadeniz dalgalarına karşı gelirsiniz. Hayatınızın baharında size sonbaharınızı yaşatanlara karşı çığlık atarsınız…Çığlığı sizden başka duyanın olmadığını da bilirsiniz...

97 senesinde üniversitede okuyan genç Yusuf hapisheneye girer. 10 sene sonra devlet evladına kıyamaz ve bilmemkaçıncı maddeyi kullanarak Yusuf'u hapishaneden çıkarır. Yusuf hastadır. Bir kaç ay ömrü kalmıştır. Sonbahar'ını yaşamak üzere sığınabileceği tek yarinin, ana'sının yanına gider, Artvin'e. Yusuf'la beraber melankolik bir sonbahar havası alırsınız.

Özcan Alper'in ilk sinema deneyimi. Başrollerde Onur Saylak ve Megi Kobaladze var. Uluslararsı festivallerden 28 ödül toplama başarısına sahip. Müzikleri ayrı bi güzel. Hele filmin bitişindeki müzik yok mu! 'Daim Yusuf orti?' Bir müzik, filmin sonunu bu kadar iyi kılabilir ancak. Daha iyisi yapılana kadar en iyi son da budur. Sadece müzik değil tabiki. Filmin sonunda ki kadraj hareketleri de müziği destekler. Ve size mükemmeli sunar.


Haberci kişilik ben bir anket haberini iletmek istiyorum sizlere.
Ülkenin sayılı sinema dergilerinden 'Sinema' dergisi 15. yılına girmiş bu günlerde. Bu 15 yılın hatrına bi anket yapma kararı almışlar. Konu şöyle: 1994 ile 2009 yılları arasında çıkmış '15 Yılın En İyi Filmleri'...
Anket için bu linki tıklamanız şart!






lili..
şu sahte yaşamından sıyrıl bir daha...
ne olursun, bırak tüm alışkanlıklarını...
göreceksin, yaşanıyor ihtiyaç olmadan yardıma...
pek çoğu var öğreneceğin dahası...
ileriye atacağın her adımda...
karşına çıkacak her sorunda...
ben olacağım senin yanında
...

Buyrun size hoş bir Fransız yapımı daha. Mükemmel bir şarkı, afişte görüldüğü üzere harikulade bir hanım hanımcık kız, çok güzel bir senaryo üstüne fransızcanın tadı...
Amelie, Jeux d'enfants, Je Vais Bien ne T'en Fais Pas...
Muhtemelen Amelie ve Jeux d'enfants 'ı izlemişsinizdir. Serinin 3. filmi de bu olsa gerek...




'Çirkinlerin sevilmemeye ve güzeller için feda edilmeye mahkûm bulunduklarını Seniha pek küçük yaşından itibaren bilmiş, anlamıştı.'