24 Kasım 2017 Cuma

Good Time

Filmin yönetmenleri olan Benny Safdie ve Josh Safdie kardeşlerin filmografisine baktığımda oldukça sinemanın içinde olduklarını görüyoruz. Oyunculuk var, kısa ve uzun metraj filmler var, senaristlik var. Ne iş olsa yaparım diyen birileri gibi duruyor. (Ki bu filmde yönetmenlerden biri oyunculuk da yapıyor (Benny Safdie).) Ama kendilerinin ilk defa uzun metraj filmlerini izlediğim Good Time filminde, işlerini iyi de yapmaya çalıştıklarını düşünüyorum. Bu ikiliyi takibe aldığımı belirtip filme geçiyorum.

Film, zihinsel engelli olan Nick Nikas'ın (Benny Safdie) bir terapi seansıyla başlıyor. Abisi olan Connie (Robert Pattinson) kardeşini koruduğuna inansa da onu kötü planlanmış bir banka soygununa sürüklüyor. Kısa sürede fiyaskoya dönüşen bu soygunda zihinsel olarak sorunu olan küçük kardeş Nick yakalanıyor ve Rikers Island'a gönderiliyor, abisi Connie ise kaçıyor. Bu noktadan sonra Good Time, tek gecelik bir kaçış ve kurtarma hikayesine dönüşüyor. Connie, Nick'i hapisten/hastaneden kurtarmak istese de, yaptığı her hamle durumu düzeltmek yerine daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyor. Film ilerledikçe anlatı, bir soygun filminden çok, zincirleme hatalar silsilesine dönüşen bir kaosa evriliyor.

Filmde ana aksiyon kaçış. Bu kaçış yalnızca polislerden değil, sonuçlardan ve sorumluluktan da kaçışı içeriyor. Connie, sürekli olarak bedel ödememeye alışmış bir karakter olarak bu kaçışların baş faili. Film, bu alışkanlığı Connie üzerinden beyaz erkek alışkanlığı olarak gösteriyor. Çünkü Connie'nin karşılaştığı hemen herkes (göçmen, siyahiler, kadınlar), Connie'nin çıkarları doğrultusunda araçsallaşıyor. Aynı zamanda Amerika'nın görünmez adaletsizliklerine de bakış getiriyor. Suçlu ile mağdurun, güçlü ile güçsüzün kolayca yer değiştirdiği bir sistem eleştirisi de barındırıyor. 

Benney Safdie ve Josh Safdie, seyirciyi bu filmi izlerken yormaya ant içmiş. Kasıtlı yapılan bu tarz, amacına uygun olarak izlerken gerçekten yoruyor. Ancak bu yorgunluk bir şikayet olarak algılanmasın, aksiyonun bir parçasıymış gibi bir yorulma, filmi izleyiciye yaşatan. Kameranın çoğu zaman karakterlerin yüzüne yakın olması, izleyiciye de kaçacak, bakacak başka bir alan bırakmıyor. İster istemez o karakteri yakınında hissediyorsun. Connie karakterini canlandıran Robet Pattinson'ın performansı ise bu yapının merkezinde duruyor ve bu yükü benim de beklemediğim bir şekilde rahatlıkla kaldırıyor. Alacakaranlık serisi yüzünden uzak durduğum bir oyuncu iken beni ters köşe yapıyor.


Özetleyecek olursam, Good Time izleyiciyi iyi hissettirmeyi amaçlamayan, aksine yormayı hedefleyen ve bunu başaran bir film. Ahlaki ders vermiyor, rahatlatıcı ya da motive edici konuşmuyor. Bunun yerine seyirciyi Connie Nikas'ın zihninde ve bedeninde dolaştırıp onu yoruyor. Bunun yanında filmin benim için kazanımı takibe alacağım 2 yönetmen ve geçmişin bendeki algısını yıkmayı başarmış olan Robert Pattinson oluyor. 

8 Temmuz 2017 Cumartesi

A Cure for Wellness

Hollywood’un steril korku üretim bandında, zaman zaman 'farklı' olma iddiasıyla ortaya çıkan filmler oluyor. A Cure for Wellness tam olarak böyle bir yerde duruyor: ilk bakışta gizemli, estetik açıdan büyüleyici ve rahatsız edici bir deneyim vaat ediyor. Fakat derinine indikçe bu vaatleri tam anlamıyla karşılayamayan bir yapıma dönüşüyor. Film, seyirciyi tekinsiz bir dünyanın içine çekmeyi başarıyor gibi görünse de, bu dünyanın içini doldurmakta zorlanıyor.


Kısaca Özet

Film, genç ve hırslı bir finans çalışanı olan Lockhart’ın (Dane DeHaan), şirketinin kayıp CEO’sunu geri getirmek üzere İsviçre Alpleri’ndeki gizemli bir sağlık merkezine gönderilmesiyle başlıyor. Ancak Volmer (Jason Isaacs) isimli birinin yönettiği bu merkez, göründüğünden çok daha karanlık sırlar barındırmakta. Lockhart kısa süre içinde bir kazayla kendisini hastane ortamının içinde, adeta bir 'hasta' olarak buluyor. Kaçmaya çalıştıkça daha da derine çekildiği bu mekanda, gerçekle halüsinasyon, sağlıkla hastalık arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor. Tamamen yaşlılardan oluşan bu merkezin Lockhart dışındaki tek diğer genç hastası Hannah'nın (Mia Goth) gizemi de çözülmesi gereken bir diğer konu.

Film, yüzeyde bir korku/gizem hikayesi gibi ilerlese de aslında daha derin temalara göz kırpıyor. Kapitalizm eleştirisi, bedenin kontrolü, saflık ve yozlaşma fikri, Avrupa’nın aristokratik geçmişine duyulan saplantı ve bunun suistimali… Lockhart’ın temsil ettiği açgözlü finans dünyası ile 'şifa' vaat eden bu kapalı sistem arasında kurulan paralellik, aslında her iki yapının da sömürüye dayalı olduğuna işaret ediyor.

Ancak film bu fikirleri tam anlamıyla işleyemiyor.. Anlatmak istediği şeyler parçalı kalıyor. Güçlü bir sosyal eleştiri kurabilecekken, bunu atmosferin içinde kaybediyor. Özellikle finale doğru hikaye, tematik derinliğini kaybedip daha şok edici olmaya çalışan bir yöne savrulmayı denerken, filmin başta kurduğu entelektüel zemini de zayıflatıp götürüyor.


A Cure for Wellness’ın en güçlü tarafı, tartışmasız biçimde atmosferi ve görsel dünyasıdır. Film, daha ilk sahnelerden itibaren seyirciyi rahatsız edici ama aynı zamanda büyüleyici bir mekana hapsediyor. Gore Verbinski’nin yönetmenliği özellikle kadraj kurulumları, renk paleti ve mekan kullanımıyla kendini hissettiriyor. Ayrıca Dane DeHaan’ın performansı, karakterin fiziksel ve zihinsel çöküşünü inandırıcı kılıyor. Bazı sahnelerde Shutter Island filmindeki Leonardo DiCaprio tadı alınıyor. 

Buna karşılık film, anlatı ve tempo açısından ciddi problemler taşıyor. Hikaye ilerledikçe kurduğu gizem giderek dağılıyor ve yerini tutarsız, aşırı uzatılmış bir yapıya bırakıyor. Özellikle iki buçuk saate yaklaşan süresi boyunca tekrar eden sahneler ve gereksiz geri dönüşler, filmin etkisini zayıflatıyor. Tematik olarak kapitalizm eleştirisi, beden politikaları ve gotik korku unsurlarını bir araya getirmeye çalışsa da bunları bütünlüklü bir şekilde işleyemiyor. Final bölümünde ise film, baştaki atmosferik ve psikolojik gerilim tonunu kaybedip daha abartılı ve neredeyse uyumsuz bir korku anlayışına kayıyor. Bu da seyircide, film çok şey denemiş ama hiçbirini tam olarak başaramamış hissi bırakıyor.


Özetleyecek olursam, A Cure for Wellness görsel anlamda iyi, atmosfer kurma konusunda son derece başarılı, ama bu estetik gücün arkasında, dağınık bir hikaye ve yeterince derinleşemeyen temalar bulunduran bir yapım. Sosyolojik açıdan kapitalizme derinlemesine bir eleştiri getirebilecek iken; film gerilim, gizem ve korku türlerinde farklı bir şeyler yapmaya çalışıyor; fakat bunu tutarlı ve etkileyici bir bütün haline getirmekte başarısız kalıyor. Sonuç olarak ortaya çıkan şey, hayranlık uyandıran parçalarla dolu ama bir araya geldiğinde beklenen etkiyi yaratamayan bir deneyim.
Puanım: 5,5/10

28 Haziran 2017 Çarşamba

GET OUT


"Dostum, sana o eve gitme demiştim!"

Funny Games tarzı gerilim filmi arayanlara tavsiye edilir. Onun seviyesinde değil kesinlikle. Ama sağlam gideri var. Başroldeki dostumuzu Black Mirror'dan hatırlarsınız. Olmadı onun hatırına izleyiverin.

Logan


"Doğa beni ucube yarattı. 
İnsanoğlu beni silaha çevirdi. 
Ve tanrı bunun çok uzun sürmesini istedi."


10 Mayıs 2017 Çarşamba

The Founder


Risk al. Kuralları yık. Oyunu değiştir.


Son zamanlarda senaryo sıkıntısı yaşayan sinema sektörünün ilacı gerçek hikayeler. Ve o hikayelerden en ilgi çekici olanı: Mcdonalds'ın kuruluş hikayesi olan The Founder.
Niyeyse, apple, microsoft, facebook gibi firmaların kuruluş hikayelerini ezbere öğrenmişken, Mcdonalds'ın hikayesini hiç duymamıştım. 
Bu kuruluş hikayesi diğerlerinden çok farklı. 
Çok daha ilgi çekici.


"Sözleşmeler kalp gibidir. Kırılmak için yapılmıştırlar."

6 Nisan 2017 Perşembe

36. İFF'den Seçmeler

İKSV'nin düzenlediği 36. İstanbul Film Festivali (İFF) 4 Nisan günü açılışını yaptı. 15 Nisan günü son bulacak olan etkinliğe 10 farklı mekan ev sahipliği yapacak. Mekanlar arasında klasiklerden Atlas ve Beyoğlu sinemasının yanında Kanyon, City's ve Zorlu gibi mekanlar olacağı gibi bir de İtalyan Kültür Merkezi de olacak.

Altın Lale Uluslararası, Ulusal Yarışma, Sinemada İnsan Hakları, En İyi İlk Film, Ulusal Belgesel ve Ulusal Kısa Film Yarışması kategorilerinde toplamda 59 film yarışacak.

61 ülkeden 207 yönetmenin 186 uzun metrajlı ve 17 kısa metreajlı filmi gösterilecek olan ve 15 Nisan'da son bulacak olan bu etkinlikte bizler de bir liste yaptık. İmkanı ve fırsatı olanlar festivalde, olmayanlar ise festival sonrasında filmleri izleyip bize de yazabilirler.

Şimdiden iyi seyirler.




| MANIFESTO | Yönetmen: Julian Rosefeldt / Senarist: Julian Rosefeld



SEANSLAR

08.04.2017
19:00
City's 7 * 
bilet al

09.04.2017
11:00
Atlas * 
bilet al
10.04.2017
16:00
Rexx 1
bilet al
11.04.2017
11:00
Kanyon
bilet al
08.04.2017
24:00
City's 3
bilet al




Alman sanatçı Julian Rosefeldt’in geçtiğimiz yıl büyük bir başarı kazanan video art enstalasyonu, şimdi uzun metrajlı bir film olarak karşımızda. Filmde Cate Blanchett 13 farklı karakteri canlandırıyor ve sanat tarihine yön vermiş çeşitli manifestoları olur olmaz yerlerde okuyor; komünist manifestodan Dogme 95’e... Yaratıcı mizanseni ve zeki kurgusuyla seyri son derece keyifli Manifesto, Blanchett’in kariyerinde de yepyeni bir zirve oluşturuyor. Cate Blanchett hayranları için, onun evsiz bir adamdan bir kuklacıya, bir haber sunucusundan bir fabrika işçisine 13 farklı karaktere bürünüşünü izlemek başlı başına unutulmaz bir deneyim.


FRAGMAN


----------------------------------------------------------------------------------------------------------
 | FREE FIRE | Yönetmen: Ben Wheatley / Senarist: Ben Wheatley

SEANSLAR
13.04.2017
21:30
Kanyon
bilet al
13.04.2017
21:30
Rexx 1
bilet al
15.04.2017
13:30
Atlas
bilet al
15.04.2017
19:00
City's 7
bilet al


Tür sinemasının kalıplarıyla oynamayı seven Ben Wheatley, bu kez aksiyon ve polisiye filmlerin olmazsa olmazı çatışma sahnelerini alıyor ve bütün filmini bunun üzerine kuruyor. Boston, 1978... İki çete, terk edilmiş bir depoda buluşur. Planlanan yasadışı silah alışverişi yanlış anlamalar, beklenmedik tesadüfler ve güvensizlik sonucu çatışmaya dönüşür. Herkes bir yandan hayatta kalmak için mücadele ederken, diğer yandan da etrafındakilerin gerçekte hangi tarafta olduğunu çözmeye çalışmaktadır. Neredeyse gerçek zamanlı ve büyük kısmı tek bir mekânda geçen bu hınzır aksiyon filmi, kadrosundaki yıldız oyuncularla da dikkat çekiyor.

FRAGMAN

--------------------------------------------------------------------------------------------------
 | GIFTED | Yönetmen: Marc Webb / Senarist: Tom Flynn

SEANSLAR
08.04.2017
21:30
Kanyon
bilet al
08.04.2017
21:30
Rexx 1
bilet al
09.04.2017
21:30
Atlas
bilet al
10.04.2017
21:30
City's 7
bilet al

Başroldeki Chris Evans ve çocuk oyuncu Mckenna Grace’in başarılı performanslarının yanı sıra sivri diyalogları ve güçlü karakterleriyle Deha kalpleri fethedecek. Bu son derece eğlenceli ve sıcak komedi-dram, 7 yaşındaki yeğeni Mary’i tek başına ve kendi kurallarıyla yetiştirmeye kararlı Frank’i izliyor. Mary’nin matematik alanında dehâ olduğunun anlaşılması, Frank’i kendi annesiyle Mary’nin velayeti için karşı karşıya getiriyor. Aşkın (500) Günü filminden tanıdığımız Marc Webb’in yönettiği Deha, çocuk yetiştirme, aile ve sistemin karşısında durma hakkında, başından sonuna keyifle izlenen bir yapım.

FRAGMAN


--------------------------------------------------------------------
 | MYTHOPATHY | Yönetmen: Tassos Boulmetis / Senarist: Tassos Boulmetis

SEANSLAR
05.04.2017
21:30
Kanyon
bilet al
05.04.2017
21:30
Rexx 1
bilet al
06.04.2017
21:30
Atlas
bilet al
07.04.2017
21:30
City's 7
bilet al






2003’te çektiği Baharatın Tadı’ndan sonra sinemaya 13 yıllık bir ara veren ve nihayet Lodos ile sinemaya geri dönen Tassos Boulmetis kamerasını Yunanistan’ın geçmişine çeviriyor. Filmin merkezinde büyümekte olan bir çocuk var. Arka planda ise hızlıca geçip giden yıllar, 60’lar, 70’ler ve 80’ler... Lodos, tıpkı diğer Akdeniz ülkeleri gibi, enerjisi ve fırtınası hiçbir zaman eksik olmayan Yunanistan’da çocuk olmak, o topraklarda büyümekle ilgili bir film. Hem de izleyene kendini yabancı hissettirmeyen, dengeli bir dramatik yapıda, evrensel ve şiirsel dokunuşlarla bir nostalji duygusu yaşatmayı başarıyor.


-------------------------------------------------------
| WEIRDOS | Yönetmen: Bruce Mcdonald / Senarist: Daniel Mcıvor

SEANSLAR

09.04.2017
16:00
City's 7
bilet al
10.04.2017
19:00
Rexx 1
bilet al
11.04.2017
11:00
Atlas
bilet al
13.04.2017
11:00
Kanyon
bilet al


Sene 1976... Amerika’nın kuruluşunun 200. yıldönümü için kutlamalar devam etmekte. Kanada’da yaşayan 15 yaşındaki Kit’in ilgisini çeken hemen her şey de Amerika’da, hayranı olduğu Andy Warhol dâhil... Öğretmen babası ve babaannesi ile banliyöde geçen hayatının tekdüzeliğinden sıkılan Kit, kız arkadaşı Alice’in yardımıyla evden kaçmaya ve otostop çekerek daha özgür ruhlu annesinin yanına gitmeye karar veriyor. Bu yolculuk her anlamda kendisini keşfetmesine araç oluyor. Bu nostaljik ve samimi büyüme hikâyesi, sadece 70’lerin hayranlarına değil, ergenlik yıllarında kendini içinde yaşadığı topluma ait hissedememiş herkese hitap ediyor.


----------------------------------------------------
 | LADY MACBETH | Yönetmen: William Oldroyd / Senarist: Alice Birch

SEANSLAR

13.04.2017
16:00
City's 7
bilet al
14.04.2017
19:00
Atlas
bilet al
15.04.2017
13:30
Rexx 1
bilet al

İngiltere’nin önemli genç kuşak oyun yazarlarından Alice Birch ile tiyatro yönetmeni William Oldroyd, Nikolai Leskov’un novellası Mtsensk İlçesi’nin Lady Macbeth’i’ni modern bir yaklaşımla sinemaya uyarlıyor. Bu soğukkanlı ve erotik gerilim filmi, Shakespeare’in tragedyasıyla doğrudan bağlantısı olmayan bir hikâye anlatıyor. Katherine, ailesi tarafından kendisinden yaşça büyük ve zengin bir adamla evlendirilir. Kocasının aşağılayıcı davranışlarına katlanmaya çalışırken, çiftlikteki işçilerden Sebastian ile tutkulu bir ilişki yaşamaya başlar. Bu ilişkiyi sürdürebilmek için her şeyi, hatta cinayeti bile göze almaya hazırdır.


-----------------------------------------------
INVERSION | Yönetmen: Behnam Behzadi / Senarist: Behnam Behzadi

SEANSLAR

11.04.2017
21:30
Beyoğlu * 
bilet al
12.04.2017
13:30
Kanyon * 
bilet al
13.04.2017
11:00
City's 3 * 
bilet al
15.04.2017
13:30
Rexx 5
bilet al



Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış Bölümü’nde gösterilen Nilüfer’in Kararı, kendi kararlarını verince Tahran’da yaşayan bekâr ve başarılı işkadını Nilüfer’in hayatının nasıl altüst olduğunu anlatıyor. Nilüfer’in annesi, hava kirliliğinden rahatsızlanınca doktoru başka bir yere taşınmasını tavsiye eder. Ailesi, annesine onun eşlik etmesinde ısrar eder, ancak Nilüfer yıllar boyu kabullendiği aile baskısına bu kez boyun eğmeyecektir. Sahar Dolatshahi’nin Nilüfer rolündeki etkileyici performansının da katkılarıyla Nilüfer’in Kararı, günümüz İran toplumuna güçlü, dinamik ve keskin bir bakış atıyor.

--------------------------------------------------------
 | THE DISTINGUISHED CITIZEN | Yönetmen: Gaston Duprat, Mariano Cohn / Senarist: Andrés Duprat

SEANSLAR

05.04.2017
19:00
City's 7
bilet al
06.04.2017
13:30
Rexx 1
bilet al
07.04.2017
11:00
Kanyon
bilet al
08.04.2017
13:30
Atlas
bilet al


Arjantin sinemasının bu yılki en nitelikli ve eğlenceli sürprizlerinden Saygın Vatandaş, Nobel edebiyat ödülünü kazanmayı düşüş olarak gören bir yazarı gözlemliyor. Avrupa’da yaşayan Daniel, Arjantin’de büyüdüğü, romanlarının beslendiği kasabadan gelen daveti kabul eder. 40 yılın ardından ilk kez kasabaya gittiğinde kendisini bir girdap gibi yükselen, trajikomik durumların içinde bulur. Mizahtan bir an bile vazgeçmeyen film, kültür, şöhret, edebiyat, sanat ve insan davranışları üzerine hınzırca sorular sorarken izleyiciyi kasabanın cehaletiyle yazarın kibrinin ortasına konumlandırıyor.


FRAGMAN


-----------------------------------------------------------
| PYROMANIAC | Yönetmen: Erik Skjoldbjærg / Senarist: Bjørn Olaf Johannessen

SEANSLAR

05.04.2017
19:00
City's 3
bilet al
06.04.2017
11:00
Rexx 1
bilet al
15.04.2017
21:30
Kanyon
bilet al



80’li yılların başları... 19 yaşındaki Dag, bir yıllık askerliğin ardından köyüne, kendisini büyük bir heyecanla bekleyen ailesinin yanına geri döner. Babası Ingemann, köyün gönüllü itfaiye teşkilatında şeftir. Köyde hiç kimsenin farkında olmadığı şey Dag’ın, babasının mesleğiyle tezat bir yaşam sürmesidir: Dag bir kundakçıdır; köy sakinleri büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadır ve ellerinde bu tehlikeyi bertaraf etmelerine yardımcı olacak hiçbir ipucu yoktur. 1997 yılında Insomnia / Uykusuz ile uluslararası başarı kazanan Erik Skjoldbjærg karanlık Kuzey masalları anlatmaya devam ediyor.



-----------------------------------------------------------
 | WHERE IS ROCKY II? | Yönetmen: Pierre Bismuth


SEANSLAR

05.04.2017
13:30
Rexx 5
bilet al
09.04.2017
11:00
İtalyanKM
bilet al
14.04.2017
16:00
City's 3
bilet al


Pek çok kişi bilmiyor olabilir, ancak Pierre Bismuth, Charlie Kaufman ile birlikte 2000’lerin en hip filmlerinden biri olan Eternal Sunshine of the Spotless Mind / Sil Baştan’ın fikir babalarından biri. Yönettiği bu ilk filme ilgi beslemek için belki bu kadarı yeterli, ancak dahası var: Sanatçı Ed Ruscha 1979’da, reçineden sahte bir kaya yapıyor ve bunu Mojave çölünde bir yere gizliyor. Bismuth, işte bu gizemli sanat eserini bulmak üzere bir özel dedektif, iki de senaryo yazarı alıyor işe. Daha sonra bol sorulu, bir o kadar da cevaplı, sürprizlerle dolu, eğlenceli bir yolculuk başlıyor.





1 Nisan 2017 Cumartesi

11'e 10 Kala: Kaybolmamak için Biriktirmek

Bu ay düzenlenecek olan İstanbul Film Festivalinde yeni filmi İşe Yarar Bir Şey gösterilecek olan Pelin Esmer'in bir önceki filmi olan 11'e 10 Kala filminden bahsetmek istiyorum. Hal ve gidişatımda bir değişiklik olmaz ise dönüşecek olduğum kişinin anlatıldığı filmden. Yönetmenin kendi amcasını anlattığı bir belgeselinin filme dönüştürülmüş hali bu. Yani kurgusal bir karakter yok, gerçek bir kişi var karşımızda. Hem de karakteri yine kendisi oynuyor. 

O zaman şu soru ile başlayalım: İnsan neden biriktirir? 


Bir eşyayı saklamak, aslında bir anıdan vazgeçmemek midir, yoksa geçmişi bugüne zincirlemenin başka bir yolu mu? Raflarda üst üste yığılan gazeteler, çekmecelere sığmayan kartpostallar ya da artık kimsenin kullanmadığı küçük nesneler… Hepsi, bir hayatın sessiz tanıkları gibi birikir. Ama bu birikim, ne zaman bir tutku olmaktan çıkıp bir yük haline gelir? 11’e 10 Kala, tam da bu sorunun etrafında dolaşırken, eşya ile hatıra arasındaki ince çizgiyi incelikli bir şekilde sorgulayan bir film olarak karşıma çıkmıştı.

Film, İstanbul’da yaşayan yaşlı bir koleksiyoner olan Mithat Esmer ile apartmanın kapıcısı Ali (Nejat İşler) arasında geçiyor ekseriyetle. Yıllar boyunca gazetelerden dergilere, saat parçalarından çeşitli objelere kadar sayısız şeyi biriktiren bu adamın düzeni, yaşadığı binanın kentsel dönüşüm sürecine girmesiyle sarsılıyor. Ancak film, bu çatışmayı yalnızca fiziksel bir mekan meselesi olarak ele almıyor; aynı zamanda karakterlerin iç dünyalarına açılan bir kapı haline getiriyor. Spoilere kaçmadan söylemek gerekirse, hikaye ilerledikçe iki karakterin birbirine yaklaşan ama aynı zamanda ayrışan dünyalarını izliyoruz.

Filmin en güçlü yanı, biriktirme eylemini yalnızca bireysel bir alışkanlık olarak değil, daha geniş bir bağlamda ele alması. Koleksiyoncu Mithat Bey'in eşyalarla kurduğu ilişki, aslında zamanla ve kayıpla kurduğu bir bağa dönüşüyor. Her nesne, unutulmamak için verilen küçük bir mücadele gibi duruyor. Bu yönüyle film, hafıza, yalnızlık ve modernleşme gibi temaları derinlemesine işliyor. Kentsel dönüşümün yarattığı baskı ise yalnızca fiziksel bir değişim değil; aynı zamanda geçmişin silinmesi ve bireysel hafızanın tehdit altına girmesi anlamına geliyor. 


Karakterler üzerinden ilerleyen anlatı, özellikle iki ana figürün karşıtlığıyla güç kazanıyor. Mithat Bey, içine kapanık, takıntılı ama bir o kadar da kırılgan bir figür. Onun dünyası, dışarıdan bakıldığında kaotik görünse de kendi içinde son derece tutarlı bir düzen barındırıyor. Kapıcı Ali ise daha pragmatik, gündelik hayatın gerçekleriyle yüzleşen bir karakter. Bu iki farklı bakış açısı, film boyunca hem bir çatışma hem de bir tamamlayıcılık yaratıyor.

Oyunculuklara baktığımda, Mithat Bey'in performansından çok da bir şey beklememek gerekiyor. Zira kendisi bir oyuncu değil, karakterin kendisi. Ancak karakterin yaşlı oluşu, oyununcunun toleransını arttırıyorve bazı oyuncu hatalarının üzerini de örtüyor. İkinci karakter olan kapıcı Ali'ye can veren Nejat İşler ise bence rolün hakkını veriyor. Nejat İşler'in, kazanmış değil de bu hayatı kaybetmiş olan rolleri daha iyi kotardığını düşünüyorum. Artık öyle bir imaj bıraktığı için mi bilmiyorum, çok daha ikna edici olduğu kanaatindeyim.


Elbette film kusursuz değil. Anlatımın yer yer fazla durağan hale gelmesi, özellikle daha dinamik bir hikaye bekleyen izleyiciler için zorlayıcı olabilir. Ayrıca bazı temaların fazlasıyla örtük bırakılması, filmin mesajını daha doğrudan almak isteyenler için mesafe yaratabilir. Ancak bu tercihlerin bilinçli olduğu ve filmin genel estetiğiyle uyumlu ilerlediği de açık. Güçlü olduğu noktalar ise bu zayıflıkları büyük ölçüde dengeliyor: özgün atmosferi, derinlikli temaları ve karakter odaklı anlatımıyla film, kendisini yakalayan izleyiciyi kolay kolay bırakmıyor.

Benim şahsi olarak içinde bir nebze kendimi bulduğum bu film, 11’e 10 Kala, bittiğinde geriye yalnızca bir kişinin hikayesi değil, aynı zamanda şu soru kalıyor: Biz gerçekten eşyaları mı biriktiriyoruz, yoksa onlar mı bizi tutuyor? Vazgeçilemeyen o eşyanın kendisi mi yoksa o eşyanın kişide bıraktığı mı? Terk edilemeyen şey o duygunun ta kendisi ve bu duygu için o eşyaya muhtaç oluşumuz mu? O eşyanın yokluğunda zamanla tükenip gidecek olan o duyguların, o hatıraların yoksunluğu mu bizi korkutan? Şunun da farkındayım. Biriktirilen her eşya koca bir yük ile duruyor olduğu yerde.