İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir hapishanede özgürlüğe en çok yaklaştığınız an, aslında onu kaybetmeye en yakın olduğunuz an olabilir mi? Wasteman tam da bu sorunun etrafında dolaşıyor ve bunu yaparken izleyiciyi nefes alamayacağı kadar dar bir alana sıkıştırıyor. Sertliğiyle sarsan ama asıl gücünü karakterlerinin iç çatışmalarından alan bu yapım, şiddeti sadece bir araç olarak kullanıp insan ruhunun kırılganlığına odaklanıyor. Daha ilk sahnelerden itibaren, izlediğimiz şeyin yalnızca bir hapishane hikayesi değil; aynı zamanda hayatta kalma, suçluluk ve umut üzerine kurulmuş bir psikolojik savaş olduğunu hissediyoruz. 


Wasteman, Taylor (David Jonsson) karakteri üzerinden ilerliyor. Uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele eden, içine kapanık ve kırılgan bir mahkum olan Taylor, erken tahliye ihtimaliyle hayata yeniden tutunma şansı yakalıyor. En büyük motivasyonu, yıllardır göremediği, nerede yaşadığını bile bilmediği oğluna kavuşmak. Ancak bu umut ışığı, yeni hücre arkadaşı Dee’nin (Tom Blyth) gelişiyle hızla sönmeye başlıyor. Tom Blyth’ın başarılı ve oldukça güzel bir şekilde hayat verdiği Dee, karizmatik ama son derece tehlikeli bir figür. Hapishane içindeki güç dengelerini değiştirmeye kararlı, manipülatif ve yıkıcı bir karakter. Taylor’ın özgürlüğe giden ince ip üzerinde yürüyüşü, Dee’nin gölgesinde bir hayatta kalma mücadelesine dönüşür.

Filmin en güçlü taraflarından biri, hapishaneyi yalnızca fiziksel bir mekan olarak değil, toplumun çarpıtılmış bir yansıması olarak sunması. Wasteman, içerideki güç ilişkilerini, dış dünyanın küçük bir modeli gibi kuruyor. Güçlü olanın hükmettiği, zayıfın ise hayatta kalmak için sürekli taviz vermek zorunda kaldığı bir düzen. Taylor karakteri bu sistemin en trajik örneğidir. Aslında kötü biri değildir, ancak sistemin içinde ayakta kalabilmek için giderek dönüşmek zorunda kalan birisi. Film, 'iyi kalmak' ile 'hayatta kalmak' arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Dee ise bu düzenin ürünü değil, adeta onun zirve noktası. Gücün, manipülasyonun ve toksik maskülenliğin vücut bulmuş hali.


Yönetmen Cal McMau, filmi klasik hapishane anlatılarının dışına taşımak için görsel anlatımı oldukça etkili kullanmış. Statik ve soğuk planlarla yalnızlık hissi derinleştirilirken, ani kamera hareketleri ve cep telefonu görüntüleriyle şiddetin kaotik doğası izleyiciye doğrudan aktarılıyor. Bu stil tercihleri, filmi yalnızca izlenen değil, hissedilen bir deneyime dönüştürüyor. Özellikle mahkumların kendi çektiği görüntüler, gözetim ve teşhir kavramlarını ters-yüz ederek içerideki dünyanın kendi kendini nasıl yeniden ürettiğini gösteriyor. McMau’nun anlatımı, yer yer belgesel gerçekçiliğine yaklaşırken, karakterlerin iç dünyasına dair şiirsel anlar yaratmayı da başarıyor.

Toparlayacak olursam Wasteman, türünün kalıplarını tamamen kırmasa da onları son derece etkili bir biçimde yeniden yoğuran bir film. Asıl gücünü hikayesinden çok karakterlerinden ve onların arasındaki gerilimden alıyor. David Jonsson’ın derinlikli ve acı dolu Taylor performansı ile Tom Blyth’ın şiddete meyyali olan enerjiyle canlandırdığı Dee performansı, filmi sıradan bir hapishane dramasının çok ötesine taşıyor. Puanım 7,5/10

2021 yılında hem Oscar'da hem de Golden Globe'ta En İyi Film ödülünü alan Nomadland filminin yönetmeni Chloe Zhao'nun yeni filmi Hamnet, bu sene de Golden Globe'ta ödülü aldı ve Oscar'ın güçlü adaylarından biri. Maggie O'Farrell'in kurgu romanından uyarlanan bu filmde, Shakespeare'in Hamlet oyununu yazmasının arkasındaki motivasyonu anlatılırken, bize özetle şunu veriyor: 'Büyük sanat eserleri, bir perinin ilhamından değil, bastırılamayan bir kayıptan, yaşanamayan bir yastan doğar.'


Filme geçmeden önce şunu tekrar belirtip açmakta fayda var. Anlatılan hikaye bir kurgu, yani Shakespeare'in gerçek hayatını yansıtmıyor. Uyarlandığı romanın yazarı olan Maggie O'Farrell'in, Shakespeare'in yaşadıklarını ve onu Hamlet oyununu yazmaya iten olayları, kendi kurgu dünyasıyla oluşturduklarını izliyoruz. Ancak hikayedekiler bütünüyle kurgu değil tabi ki, Shakespeare'in ikisi ikiz olmak üzere 3 çocuğu olduğu, bunların isimlerinin de filmdekiler gibi Hamnet, Judith ve Susanna olduğu biliniyor.

Hamnet, William (Paul Mescal) ile Agnes'in (Jessie Buckley) tanışmasıyla başlayan, ancak asıl ağırlığını aile olmanın kırılganlığı üzerine kuran bir film. Doğayla güçlü bir bağı olan, sezgileriyle hareket eden Agnes ile kelimelere ve hayallere tutunan William, kısa sürede evleniyor ve çocuk sahibi oluyor. İlk kızları Susanna’nın ardından dünyaya gelen ikizler, Judith ve Hamnet. 

Taşradaki hayatından sıkılan William, hayalindekileri gerçekleştirmek için ailesinden uzaklara, Londra'ya taşınıyor. Londra’daki tiyatro dünyasına yönelmesiyle ev içi hayat ile dış dünya arasındaki mesafe giderek de giderek artıyor. Agnes çocuklarla birlikte Stratford’da kalırken, aileyi asıl sarsan kırılma, ikizlerin hastalığıyla yaşanıyor. Zaten doğumunda sıkıntılar yaşanılan Judith hastalanıyor. Babalarının olmadığı yerde tüm sıkıntı ve stresi üzerinde taşıyan Agnes bir an olsun kızının başından ayrılmıyor. Ancak duruma Hamnet el atıyor ve bir gece sessizce ikiz kardeşi Judith'in yanına yatarak 'Ölüm meleği ikimizi ayırt edemeyecek ve senin yerine beni yanına alacak' diyip ölüm uykusuna dalıyor. Hamnet’in ölümü, filmin geri kalanını belirleyen sessiz bir boşluk yaratıyor. Oyunun sonunda da dediği gibi, "gerisi sessizlik".

Film, bu noktadan sonra olaylardan çok duygulara odaklanıyor. Agnes ve William aynı kaybı yaşasalar da yasları farklı biçimde oluyor: Agnes doğaya çekilirken, William yazıya ve sahneye yöneliyor. Yıllar sonra Agnes’in Londra’ya giderek Hamlet oyununu izlemesi, kişisel bir acının kamusal bir anlatıya dönüşmesine tanıklık ettiğimiz an oluyor. Bu kişisel acı, sanat ile kolektif bir anlatıya dönüşüyor. Bu noktada William Shakespeare'in o meşhur "to be or not to be. that is the question" sözünün bir yansımasını görüyoruz. Bu acıyla birlikte yaşamaya devam etmek mümkün mü sorusuna filmin cevabı net olmamakla birlikte; yaşamanın, eksikleriyle birlikte var olmaya çalışmak olduğunu ve bunu mümkün kılan şeylerden birinin de sanat olduğunu söylüyor diyebiliriz.


Hamnet, yasın bireysel değil, zamansız ve biçim değiştiren bir deneyim olduğunu anlatıyor. Filmde acı bastırılmıyor, hızla aşılmıyor ya da anlamlandırılmıyor; aksine uzatılıyor, tekrar ediyor, bedende ve doğada yankılanıyor. Yönetmen Chloe Zhao ve yazar O’Farrell’in temel önermesi, Shakespeare’in yaratıcılığını bir deha anı olarak değil, derin bir eksilmenin sonucu olarak ele almak oluyor. Burada sanat, iyileştirici olmaktan çok dönüştürücüdür: Acıyı yok etmez, ona yeni bir form verir. 

Film aynı zamanda güçlü bir karşıtlık kuruyor: Agnes’in sezgisel, doğayla iç içe, 'feminen' yas biçimi ile William’ın kelimelere ve sahneye sığınan 'maskülen' baş etme stratejisi arasında. Agnes yasını yaşarken; William ise yasını yazıyor. Bu ayrım, filmin merkezine kadını ve anneliği yerleştiren politik bir tercihe dönüşüyor. 

Hamnet, Hamlet’in hikayesini bir babanın değil, bir annenin gözünden yeniden düşünmemizi de istiyor. Filmin merkezinde Shakespeare miti yok, acı var ve o acıyı en çıplak haliyle yaşayan da Agnes'tir.  Film boyunca acı, neredeyse bütünüyle Agnes’in bedeninde ve bilincinde toplanıyor; sanki kayıp, paylaşılmak için değil, taşınmak için ona verilmiş. Agnes acıyı yaşıyor, taşıyor ve dönüştürmeden onunla kalıyor. William’ın yokluğu, hem fiziksel hem de duygusal olarak bu yükü daha da ağırlaştırıyor. Ancak William belki de tembellikten, belki de erkek olmanın getirdiği duygu yoksunluğundan dolayı oluşturduğu bir pratik ile kendisinin yüklenemediği Agnes'in acısını, yazdığı oyun ile daha geniş kitlelere pay ediyor. Çünkü son sahnede Agnes'in oyunu izlerken yaşadıkları önce bir sinir iken, sonra çocuğunun yasına izleyicilerinin de ortak olduğunu gördüğünde bir rahatlamaya, bir hafiflemeye dönüşüyor. Bu acı artık yalnızca Agnes'in değildir ardık, tüm izleyicilere pay edilmiştir.


Yönetmene bakacak olursak, Chloe Zhao’nun sineması her zamanki gibi doğayla konuşuyor. Orman, rüzgar, ağaç gövdeleri ve ışık, Agnes karakterinin iç dünyasının uzantısı haline geliyor.Yönetmenin mekan kullanımı da dikkat çekiyor. Orman, ev ve sahne arasındaki geçişler yalnızca fiziksel değil, duygusal eşikler olarak da görülüyor. Agnes’in doğayla kurduğu bağ, kamera hareketleri ve kadrajlarla bilinçli biçimde vurgulanırken, iç mekanlar giderek daralan ve boğucu alanlara dönüşüyor. Agnes'in kendisini sıkıntıda hissettiği bir anda nehrin yanına gitme isteği de buradan geliyor.

Bununla birlikte Chloe Zhao’nun yönetmenliği eleştiriden muaf değil. Duygusal yoğunluğun sürekli yüksek tutulması, bazı sahnelerde yönetmenin izleyiciye mesafe bırakmadığı hissini yaratıyor. Müzik kullanımı ve uzun yas sekansları, duyguyu organik olarak büyütmek yerine zaman zaman yönlendiren, hatta zorlayan bir etki yaratabilir. Yine de Zhao’nun bilinçli bir risk aldığı açık. Hamnet, ölçülü olmak yerine taşmayı, sade olmak yerine duyguda ısrar etmeyi bilinçli olarak tercih ediyor.

Sonuç olarak Chloe Zhao, Hamnet’te ustalıklı ama konforlu olmayan bir yönetmenlik sergiliyor. Nomadland ile yaşadığı Golden Globe ve Oscar'lı çifte zafere bir Oscar kadar uzak. Dişli rakipleri arasında şansı az da olsa var gözüküyor. Ancak Oscar şansı yüksek olan biri var ise bu filmde, o da Agnes'i canlandıran Jessie Buckley. Onun Agnes yorumu filmin taşıyıcı gücü. Sessizliğin, bakışın ve bedensel donukluğun içinden geçen performansı, yasın kelimelerle anlatılamayan hallerini somutlaştırıyorr. Paul Mescal ise geri planda kalan, ama suçluluk ve eksiklik duygusunu bastırmadan oynayan bir William (Shakespeare) portresi çiziyor. 


Toparlayacak olursak Hamnet, Shakespeare mitolojisini büyütmektense onu insanileştiren, hatta yer yer yaralayan bir film. Büyük bir edebi eserin arkasında kutsal bir ilham değil, çözülmemiş bir yas olabileceğini hatırlatıyor. Kusurlu, zaman zaman aşırı duygusal, hatta yer yer fazlaca iddialı; ama aynı zamanda cesur ve samimi bir şekilde. En nihayetinde film, kaybın anlatılamaz olduğunu kabul ediyor ve sanata bu imkansızlığın içinden bakıyor. 

Bir insan düşünün ki Kraliçe Elizabeth içeri adım attığı an ona “F.ck the Queen” diye küfrediyor; beş dakika sonra ise aynı düzen, aynı tören, onu kraliyet nişanıyla onurlandırıyor. Kirk Jones’ın gerçek bir hikayeden uyarlan I Swear filmi, John Davidson’ın tourette* sendromuyla mücadelesini ve bu mücadeleyi aktivizme dönüştürmesini anlatıyor. Sıcak, samimi ve yer yer komik bir karakter portresi sunuyor. Ancak bu duygusal tonun altında fazlasıyla güvenli, risk almaktan kaçınan bir anlatı yapısı da saklı.


Film, yetişkin John Davidson (Robert Aramayo) Britanya İmparatorluğu'nun verdiği nişanlar içerisinde en yüksek üçüncü nişanı olan MBE (Member of the Most Excellent Order of the British Empire - Britanya İmparatorluğu'nun En Mükemmel Nişanı Üyesi) madalyasını almak üzere saraya gittiğinde, Kraliçe 2.Elizabeth'in de bulunduğu salonda ettiği bir küfürle açılıyor. Buradan 1980’lerin ortasına geri dönüyor ve genç John’un okulda başlayan tiklerini, ailesinin onu anlamakta zorlanışını, sosyal hayatta maruz kaldığı şiddeti ve giderek içine kapanışını izliyoruz. Yetişkinliğinde ise bir arkadaşının annesi olan eski psikiyatri hemşiresi Dottie’nin (Maxine Peake) onu sahiplenmesiyle John’un hayatı değişiyor. Toplum merkezinde iş bulmasını, diğer tourette* hastalarıyla buluşmasını ve sonunda bir kampanyacıya dönüşmesini izliyoruz.

Ancak tüm bu temalar, çoğu zaman didaktik bir tona kayıyor. Hikayenin gerçek hayattan geliyor oluşu güçlü bir avantaj olsa da, film çoğu sahnesini izleyiciye durumu açıklamak üzerine kuruyor; bu da dramatik yoğunluğu zaman zaman törpülüyor. Tourette’in karmaşıklığına dair önemli noktalara değiniliyor olsa da, özellikle karanlık anlar fazla melodramatik, umutlu sahneler ise fazla parlatılmış geliyor.


Robert Aramayo’nun performansı ise tüm bu yumuşatılmış çerçevenin ötesine geçen asıl güç unsuru. Davidson’ın tiklerini taklit etmek yerine karakterin mizahını, kırılganlığını ve direncini yakalayan bir oyunculuk sergiliyor. Ancak oyunculuğun bu kadar öne çıkması, yönetimin ve kurgunun yetersiz kaldığı anları daha belirgin kılıyor. Film, anlatısal açıdan güvenli alanından hiç çıkmıyor; risk almak yerine görece konforlu bir  biyografi filmi çizgisini izliyor.

I Swear, samimi niyeti ve etkileyici başrol performansıyla izleyiciyi kolayca kendine çeken, iyi hissettiren bir biyografi filmi diye toparlayabiliriz.. Ancak gerçek bir hayat hikayesinin sert köşelerini tıraşlayan, fazla düzgün ve fazla tahmin edilebilir yapısıyla da sınırlı bir sinemasal etki bırakıyor. John Davidson’ın ilham verici mücadelesi elbette güçlü bir hikaye; fakat film bu gücü sinemasal derinlikle pekiştirmek yerine güvenli ve cilalı bir anlatının içine hapsediyor. Yine de Aramayo’nun performansı ve filmdeki birkaç sahici an, I Swear’ı duygusal olarak karşı konulmaz kılmayı başarıyor. İzlenimi de kolay bir film olduğunu belirtebilirim.


*Tourette sendromu (TS), nöro-gelişimsel bir bozukluk olarak tüm dünyada tanınan ve tik (motor ve vokal tikler) ile karakterize edilen bir durumdur. Dünya çapında yapılan bilimsel çalışmalara göre Tourette sendromunun genel çocuk ve ergen popülasyonunda görülme oranı yaklaşık %0.3%1 civarındadır, yani her 1000 çocuktan ortalama 3–10’unda bu sendroma rastlanabilir. Bu yaygınlık, yetişkinlerde daha düşük olup yaklaşık %0.01 civarındadır.

Dünya genelinde Tourette sendromu hemen her coğrafyada rapor edilmiş olup kültürel ve sosyo-ekonomik farklara rağmen belirtileri ve temel özellikleri benzer. Türkiye’de ise Tourette sendromunun yaygınlığına dair sayısal veriler ülke çapında kapsamlı bir çalışmayla henüz net olarak belirlenmemiş. Ancak akademik kaynaklarda, Tourette sendromunun genel nüfusta nadir görülen bir bozukluk olduğu, 10 000 kişi içinde yaklaşık 2–5 kişide görüldüğü ve buna dayanarak Türkiye nüfusuna uygulandığında 20 00032 000 civarında bireyin Tourette sendromlu olabileceği tahmin edilmektedir (bkz. DergiPark). Bu bağlamda eğitim ortamındaki Tourette sendromlu öğrenci sayısının da birkaç bin dolayında olduğu tahmin ediliyor.

Kadınların yargılanmadan;erkeklerle flört etmek, evlilik dışı çocuk sahibi olmak, tecavüze uğramak gibi suçlardan hapse atıldığı ve ücretsiz çalışmaya mahkum edildiği dönemleri anlatan 2002 yapımı bu film Taliban yönetimi altındaki Afganistan'da geçmiyor. Kürtaj konusunda 'çocuğun ne suçu var, anası kendisini öldürsün' ya da mini etek giyen bir kızın tecavüze uğramasına "giyiyorsan neticesine katlanırsın" diyen Melih Gökçek dönemi Ankara'sında da geçmiyor. 2000li yıllara kadar bu uygulamaya ev sahipliği yapan ülke İrlanda.


Peter Mullan'ın 2002 yapımı The Magdalene Sisters filmi, Katolik Kilisesi'nin 20.yüzyıl İrlandası'nda kadınlara yönelik sistematik baskı ve şiddetini gözler önüne seren, sarsıcı ve öfke dolu bir gerçek uyarlaması. "Düşmüş kadınlar" olarak yaftalanan binlerce genç kadının zorla çalıştırıldığı Magdalene çamaşırhanelerine hapsedilen 4 genç kadının (Margaret, Bernadette, Rose, Crispina) yaşadığı travmaları, direniş biçimlerini, kaçmaya çalışmalarını mercek altına alırken, gerçeklik ile dramatik kurgu arasında gidip gelen etik ve politik bir söylem üretiyor. 

Magdalene çamaşırhaneleri, görünüşte 'günahkar kadınları arındırmak' amacıyla kurulmuş. Ancak bu arınmanın anlamı, kadınların fiziksel, duygusal ve ruhsal olarak aşağılanması olarak tezahür ediyor. Evlilik dışı hamilelik, tecavüze uğramak, flört etmek, fazla güzel olmak ya da sadece öksüz olmak gibi gerekçelerle bu kurumlara kapatılan kadınlar, yıllarca ücretsiz çalıştırılıp, ailelerinden ve dış dünyadan izole edilerek şiddete maruz bırakılmış. İrlanda hükumeti de sadece genç kadının anne ve babasının rızası karşılığında bu işlemleri, içeri konulan genç kadının rızası önemsenmeden, onaylamış. 

Film, Margaret (Anne-Marie Duff), Bernadette (Nora-Jane Noone), Rose (Dorothy Duffy), Crispina (Eileen Walsh) adındaki dört genç kadının çamaşırhaneye düşme hikayesi üzerinden bu sistemi anlatıyor. Margaret tecavüze uğradığı için, Bernadette erkekler kendisiyle ilgilendiği için, Rose evlilik dışı çocuk sahibi olduğu için buraya 'temizlenmeye' gönderiliyor. Hali hazırda içeride bulunan Crispina'nın suçu(!) ise zihnen biraz özürlü oluşunun erkeklerce suistimale açık oluşu. Ama gel gör ki erkeklerce suistimale uğramamak için kapatıldığı bu kurumda, erkek rahiplerin cinsel istismarına maruz bırakılıyor. 


Filmin en karanlık yüzlerinden biri, rahibe Sister Bridget (Geraldine McEwan). Kurumun başında bulunan bu rahibe, temizlenme/arınma kisvesi altında bir sadizm pratiği yürütüyor. Kadınların soyularak çıplak bedenleriyle alay edilmeleri, sopayla dövülmeleri, saçlarının kesilmesi, durmadan aşağılanıp değersizleştirilmesi gibi uygulamalar, dinin nasıl bir disiplin ve cezalandırma mekanizmasına alet edildiğini gösteriyor. Michel Foucault'un Hapishanenin Doğuşu (1975) adlı kitabında tarif ettiği gözetim toplumu, burada birebir işleniyor. Kadınlar sürekli izleniyor, kontrol ediliyor, 'kurtulmaları/arınmaları' için itaat etmeleri isteniyor. Bunu yaparken de kullanılan en büyük silah ahiret hayatındaki ebedi mutluluk oluyor. 

Yönetmen bu sistemi yalnızca dramatik sahnelerle değil, iğneleyici bazı unsurlarla da eleştiriyor. Örneğin bir papazın üç yeni çamaşır makinesini kutsaması ya da hapishanedeki kızlara noel hediyesi olarak The Bells of St.Mary's filmin izletilmesi. Şöyle ki baş rolünde Ingrid Bergman'ın oynadığı 1945 yapımı bu filmde; sıcak, sevgi dolu ve idealleştirilmiş bir Katolik okulu anlatılıyor. Oysa The Magdalene Sisters'ta izlediğimiz ortam, izletilen filmle idealize edilmiş tabloya tam zıt bir manzaradadır. Rahibeler merhametli değil, acımasızdır. Ortam eğitici değil, baskıcıdır. Kadınlar sevilmez, aşağılanır. 

Filmin gösterilmesinden sonra Katolik Kilisesi, filmi tek tarafllı, abartılı ve anti-katolik propaganda olarak suçlamış. Ancak bu tepkiler, filmin sunduğu tanıkların ve belgelerin karşısında etkisiz kalmış. Nitekim 2013 yılında İrlanda Başbakanı Enda Kenny, Magdalene mağdurlarından resmen özür dileyerek (BBC), devlete bağlı olarak çalışan dini kurumların sorumluluğunu da kabul etmiş. Bir bakıma tüm bu yaşananları doğrulamış ve akabinde tazminat ödemelerinde bulunmuş. Fakat bu özürler siyasi bir takım jestlerden öteye gidilememiş, asıl yüzleşmeyi yapması gereken Katolik Kilisesi herhangi bir özür yayınlamamış. 


The Magdalene Sisters, vizyona girdiği sene olan 2002 yılında birçok festivalde adaylık almış olsa da büyük çaptaki tek ödülü Venedik Film Festivali'nin en büyük ödülü olan Golden Lion olmuş. Ancak getirdiği ses ve tartışmalara bakacak olursak The Magdalene Sisters yalnızca bir film değil, toplumsal hafızayı tetikleyen bir vicdan yansımasıdır. Kadınlara yönelik kurumsal şiddetin, dinsel dogma ve ahlaki dayatmaların normalleştirildiğini gözler önüne sererken, izleyiciyi pasif bir tanık olmaktan çıkarıyor ve hesaplaşmaya zorluyor. Susan Sontag'ın dediği gibi 'acıya bakmak yalnızca onu görmekle değil, sorumluluk almakla ilgilidir.

(Kanadalı şarkıcı Joni Mitchell, bu düzeni anlattığı The Magdalene Laundries adlı şarkısında bu çamaşırhaneye gönderilen kızların suçlarının bazılarını şöyle sayıyor: "erkekler tarafından kendilerine bakılmaları", "evlilik dışı hamilelik, çoğu kendi babasından veya mahalle rahibinden." ve davamında o hayatı bizlere anlatıyor.)

Bu film ile ilgileniyorsan, şu filme de bakmalısın: Benedetta 

9 Oscar ödüllü 1996 yapımı The English Patient filminin iki oyuncusu, Ralph Fiennes ve Juliette Binoche'yi tekrar bir araya getiren The Return filminde, Homeros’un epik dünyasından tanıdığımız Odysseus'u bu kez tanrılardan ve canavarlardan arındırılmış, neredeyse çıplak bir insanlık hali içinde izliyoruz. Ancak bu tercih, filmin en güçlü yönü olduğu kadar en büyük açmazına da dönüşüyor.


Odysseus, Batı edebiyatının en temel metinlerinden biri olarak yalnızca bir kahramanın eve dönüş hikayesini değil, aynı zamanda insanın kimlik, sadakat ve zamanla mücadelesini anlatan epik bir destan. Homeros’un bu destanı, Truva Savaşı’ndan sonra on yıl boyunca evine dönmeye çalışan Odysseus’un yolculuğunu merkezine alır. Bu yolculuk, sadece fiziksel bir seyahat değil; aynı zamanda tanrılarla, doğaüstü varlıklarla ve en önemlisi kendi zaaflarıyla verilen bir mücadeledir.

Destanın son bölümü ise epik anlatının en yoğun ve çarpıcı anlarını barındırır. Odysseus’un yaşadığı ve Kral'ı olduğu ada olan İthaka’ya geri dönüşü, kimliğini gizleyerek sarayını işgal eden taliplerden intikam alması ve eşi Penelope ile yeniden bir araya gelmesi hem şiddet hem de duygusal yoğunluk açısından güçlü bir doruk noktasıdır. Bu bölüm, bir düzenin yeniden kurulması kadar, kaybedilen zamanın ve değişen insanların da altını çizer. 

The Return, destanın bu son kısmını merkeze alıyor ve hikayeyi Odysseus’un İthaka kıyılarına vurmasıyla başlatıyor. Ralph Fiennes’ın canlandırdığı Odysseus, fiziksel ve ruhsal olarak yıkılmış bir halde evine dönüyor. Ancak bu dönüş, bir kahramanın zafer yürüyüşünden çok, travmalarla dolu bir geri çekiliştir.

Sarayda ise Penelope (Juliette Binoche) yıllardır süren baskıya direnmekte. Onu evlenmeye zorlayan talipleri oyalamak için gündüz dokuduğu kefeni gece sökerek zaman kazanmaya çalışıyor. Oğulları Telemachus (Charlie Plummer) ise hem babasız büyümenin yükünü hem de saraydaki tehditlerle yüzleşen taraf oluyor. Odysseus, kimliğini gizleyerek bu dağılmış düzeni gözlemler ve doğru anı bekliyor. Ve o an geldiğinde gereken ne ise onu yapmaya çalışıyor.


Film, epik bir kahramanlık anlatısından ziyade bir travma ve yabancılaşma hikayesi sunuyor. Odysseus burada kurnaz bir stratejist değil; geçmişiyle yüzleşmekte zorlanan, suçluluk duygusuyla ezilen bir adam. Tanrılar, kader ve mitolojik unsurlar tamamen dışarıda bırakılmış.

Bu yaklaşım, hikayeyi modern bir psikolojik dramaya dönüştürürken aynı zamanda onu daraltıyor. Çünkü destanın temelini oluşturan büyü, kader duygusu ve epik ölçek ortadan kalktığında, anlatı daha sıradan bir 'eve dönen asker' hikayesine indirgeniyor. Film bu indirgemeyi derinlikli bir psikolojik çözümlemeyle telafi etmek istiyor, ancak bunu da pek başaramıyor.

Mitolojik unsurların tamamen çıkarılması, Athena başta olmak üzere  tanrıların yokluğu, hikayenin temel dinamiklerinden birini ortadan kaldırıyor. Bu durum, bazı olayların (örneğin Odysseus’un tanınmaması) inandırıcılığını zayıflatıyor. Aynı zamanda destanda son derece zeki, planlı ve stratejik bir figür olan Odysseus, filmde daha pasif, kararsız ve travma odaklı bir karaktere indirgeniyor. Bu da karakterin özünü ciddi şekilde değiştiriyor.

Böyle epik bir hikayeye minimalist yaklaşımda bulunmak, onu etkileyicilikten uzaklaştırıyor. Adeta bir tiyatro oyunu sadeliğinde sunulması, destanın endamına yakışan bir sinema sunumu değil.


Filmin yapımcılığını üstlenen ülkeler: İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan.. İngiltere en iyi oyuncularından olan Ralph Fiennes'i kadroya sokarken, Fransızlar da benzer bir hamleyle Juliette Binoche'yi seçiyor. Filmin çekildiği yer haliyle Yunanistan olduğu için yönetmenlik de İtalyan yönetmen Uberto Pasolini'ye kalıyor. 

Destansı hikaye filmde kullanılırken zayıflatılmış,sunum minimal tutulmuş ve tiyatro oyununa evrilmiş. Tüm bunlara rağmen Ralph Fiennes ve Juliette Binoche performanslarıyla filmi ayakta tutuyor. Özellikle Binoche’un sessizlikle kurduğu hakimiyet dikkat çekici. Ancak güçlü oyunculuklar bile filmin genelindeki durağanlığı ve dramatik eksiklikleri tamamen kapatamıyor ne yazık ki.



Black Mirror dizisinin 7.sezonunun ilk bölümü olan Common People (Sıradan İnsanlar) bölümünü, transhümanist düşünce bağlamında ele almak gerekiyor. Bölüm, insan zihnine dijital bir ortamın ortak edilmesi yoluyla, kişinin ömrünün uzamasını konu alırken, aynı zamanda bu sürecin sınıfsal eşitsizlikler ve dijital kapitalizmle olan etkileşimini de sorgulamakta."Benim bedenim, benim kararım" sözü, "benim zihnim,senin kararın"a nasıl dönüşüyor, izleyelim.


Bu bloga gelmişseniz Black Mirror dizisinin ne minvalde bir yapım olduğunu biliyor olmalısınız. O sebeple öncelikle transhümanizm kavramını basit ölçekte izah etmem daha iyi olacaktır.
Transhümanizm; insanın zihinsel, fizyolojik, psikolojik sınırlarını teknoloji yoluyla aşabileceğini savunan ütopik bir düşüncedir. Bunun için de yapay zeka entegreli beyin bilgisayarları (nam-ı diğer bill gates'in bize taktığı çipler), biyo-teknolojik organlar araç olarak kullanılıyor. Biyo-teknolojik kısmı ile siborg düşünceye benzer sanılsa da birbirlerinden farklı olgulardır. Siborg düşüncede, insan bedeninin daha çok biyolojik açıdan teknolojiyle dönüştürülmesi ve bu sebeple bir tekilcilik (singularity) oluşturulması düşünülürken; transhümanizm, insanın teknoloji sonrası geçirmesi gereken bireysel bir evrim noktası olduğu düşüncesidir. Belki de siborga giden yolun öncüsü de olabilir. 

Şimdi de Common People bölümünü ufaktan özetleyeyim. Baş rollerinde Mike (Chris O'Dowd) ve Amanda (Rashida Jones)'nın yer aldığı bu yapım, minimal bir prodüksiyon ile bizlere distopik bir gelecek tasavvurunda bulunuyor. Amanda, ameliyat edilemez bir beyin tümörü nedeniyle komaya girince, Kocası Mike, kendisine Rivermind adlı şirketten sunulan bir teklifi kabul ediyor. O teklif; karısının beynini buluta yükleyecek bir abonelik hizmeti. Ve bu sayede Amanda ameliyattan sağ çıkabiliyor ve aboneliğin avantajları(!) ile dolu yeni hayatına başlıyor. 

Transhümanist düşünce, insanın sınırlarını aşmasında teknolojiyi bir evrim aracı olarak görmekte diye iki paragraf yukarıda bahsetmiştim. Bunu da, bilinci bedenden ayırıp, zihni (dolayısıyla benliği) ölümsüzleştirerek yapar. (Bu düşüncenin en güzel işlenildiği filmlerden biri Johnny Depp'in baş rolünde oynadığı Transcendence'dir). Teorik olarak kulağa hoş geliyor. Ancak Common People bölümü, bize bunun gerçek kapitalist dünyada nasıl işleyeceğine dair sağlam bir tokat atıyor. 


Bu teknolojik sisteme ücretsiz olarak abone edilen Amanda, bir ilkokul öğretmeni. Kocası Mike ise düşük gelirli bir çalışan. Ancak hizmetin ücretsiz olması, Amanda'yı bir reklam panosuna dönüştürüyor. Tıpkı ücretsiz Youtube videosu izlemek, Spotify'da müzik dinlemek gibi. Gündelik konuşma esnasında, konuşulan konuya bağlı olarak, birden bire araya bir ürün reklamı sıkıştırıyor Amanda. Ve bunu yaparken hiçbir şeyin farkında bile olmuyor. Amanda'dan 'sütlü kahve' reklamı dinlemek için yanından geçerken ona 'kahve' demeniz yeterli. Reklam panosu olmak da kesmiyor, sistemde bilinciniz için ayrılan kısım, siz uykudayken başka işler için kullanılıyor. Bu da Amanda için daha fazla uykuda bekleme süresi anlamına geliyor.

Düşük pakette reklamlarla konuşan bir bilinç, orta pakette biraz daha özgürlük. Ama daha fazlası için elbette bir Rivermind Plus paketi mevcut. Bu paket ile reklamsız konuşabilir, belirttiğiniz konumdan uzaklara seyahat edebilir, doğum yapabilir, daha az uyku ile daha dinç dolaşabilirsiniz. Şimdilik...
Şimdilik diyorum, çünkü yeni ihtiyaçlar ve gelişmeler oluştukça paketin sonuna bir "plus" ibaresi daha eklenecek ve biraz daha fazla ödeme yapmanız istenecek. Bu durum, teknolojiyle bedenin ötesine geçmenin özgürleştirici değil, yeni bir ekonomik bağlılık unsuru olduğunu ortaya koyuyor. Teknolojik ölümsüzlük fikri, sınıfsal ayrımcılığın dijital uzantısı haline geliyor kısaca.

Abonelik modellerinin yaygınlaştığı, dijital hakların kullanıcı sözleşmeleriyle pazara çıkarıldığı bu çağda, Common People bölümü, transhümanist ütopyaların nasıl da distopik senaryolara dönüşebileceğini göstermesi açısından önemli. Bilincin dijitalleştirilmesi, teorik olarak insanı fiziksel kırılganlıklardan koruyabilir, ancak sonrasındaki süreç kapitalist düşünceyle ilişkilendirildiğinde insan zihni bile metalaşır. Tüm bunlara rağmen bilincini kurtarabilirsin elbette, ama aylık ücretini ödemeyi unutmaman şartıyla. 

( Son olarak da Common People isminin bana çağrıştırdığı şarkıyı da şuraya bırakayım. Pulp - Common People )

Afişi ilk gördüğümde benim de aklıma Maymunlar Cehennemi filmi gelmişti. Ama değil. 2003 yılında Number One Tv ekranlarında dönen Feel şarkısının klibiyle tanıdığım Robbie Williams'ın filmi. Kendisinin filmde bir maymun olarak resmedilmesinin de bir sebebi var elbet.


Better Man filmi, 1990larda Take That adlı bir boy-band ile ismini biraz duyuran ve gruptan ayrıldıktan sonra solo olarak müzik hayatına devam eden ve bu noktada giderek efsaneleşen Robbie Williams'ın hayatını anlatıyor. Take That zamanlarını pek bilmesem de solo yükselişine 2003 yılında çıkardığı Feel şarkısından itibaren takip edip gözlemleyebildiğim bir isim kendisi. Solo yükselişi adına kendisine teklif edilen Queen solistlik teklifini de reddetmiştir. Efsane sanatçı Freddie Mercury'nin yerine gruba gelen kişi diye anılmaktansa Robbie Williams olarak tanınmayı yeğlemiş ve bunu da başarmış.

Michael Gracey'in yönetmen koltuğunda oturduğu bu film, alışılmış kalıplarını kıran anlatıya sahip bir biyografi. İzleyiciye sadece Robbie Williams'ın müzikal başarılarını değil, aynı zamanda içsel çatışmalarını de gösteriyor. Bunu da farklı bir metotla; baş rolü, kendisine çok benzeyen veya aşırı makyajlarla kendisine zorla benzetilmeye çalışan bir aktörle değil, bir CGI maymunun canlandırmasıyla yapıyor. İlk bakışta tuhaf bir tercih gibi görünse de bu yaratıcı kararın alt metninde Robbie Williams'ın kendisini bir "performans maymunu" olarak görme hissi yatıyor. Gerçek hayatta Williams, sahne de sürekli ilgi ve onay peşinde koşan biri olarak, kendisinden uzaklaştığını ifade ediyor. Yönetmen de bu içsel çatışmayı görselleştirmek için bu yolu seçmiş. Film boyunca Williams'ın sahnedeki enerjik kişiliği ile özel hayatındaki kırılganlığı arasındaki uçurum, maymun imgesi sayesinde daha belirgin hale geliyor.

Özellikle baba-oğul ilişkisinin işlendiği sahneler izleyicide derin bir etki bırakabilir. Babasının evi terk ettiği sahnede çalan Feel şarkısını yıllardır dinlememe rağmen bu kez farklı gözükmesinin başka bir açıklaması olamaz. Filmin sonunda baba-oğul beraber sahne alması bazı eleştirmenler tarafından fazla iyimser bulunmuş. Ama bilmedikleri bir şey var ki bu sahne kurgusal değil, yaşanmışlık barındırıyor. Filmde olması hikayesel bir tercih değil, biyografik bir zorunluluk. Yine de film zaman zaman biyografi türünün klişelerine kapılmaktan kurtulamamış. Başarı-düşüş ve tekrar yükseliş döngüsü bir süre sonra tahmin edilebilir hale geliyor. 


CGI için yeşil ekran önünde hareket yakalama teknolojisiyle canlandırılan maymun karakteri,  Jonno Davies'in performansıyla kayda alınıyor. Ama seslendiren ise Robbie Williams'ın kendisi. Bunun yanında filmde kendisi gördüğümüz kişiler kendisini The Little Death filmiyle sevdiğim Damon Herriman ve keşke daha fazla izleyeni ve konuşanı olsa dediğim dizi Inside No:9'un usta oyuncusu 3 Bafta ödüllü Steve Pemberton. Ama yine de filmde öne çıkan bir oyunculuk performansı yok. Bu da filmin eksisi. Bir eksilerinden biri de filmin bilerek tercih ettiği soluk, grenli görsellik. İzleyiciye kasvetli bir hava sunan bu tercih, mizahi bir yaklaşım ile dramatik anlar arasındaki geçişlerde dengesizlik yaratıyor.


Film, Robbie Williams'ın müziğini tanımayan izleyiciler için bir hayran kazanma amacı gütmüyor. Bunun için bir karaktere hayranlık duyulmasını gerektirecek herhangi bir olay da yaşanmıyor. Ancak filmin yine bir etki yaratması düşünülüyor olsa gerek ki 2025 yılında konser turlarını hızlandırmış sanatçı. Bu tur çerçevesinde 7 Ekim 2025 günü Yenikapı etkinlik alanında da geniş katılımlı bir konser verecek. Fiyatı şimdilik 3000-7000 TL arası değişen bilenler şu an satışta. İlgilenenler bilet alımı için bu sayfadan ayrılıp Biletix, Bubilet ve Biletinial sitelerine gidebilirler. 

Yönetmen Andrea Arnold'u ilk Fish Tank filmiyle blogumuza konuk etmiştik. Daha sonra ben onu ineklerin günlük hayatını anlattığı 90 dakikalık İnek belgeseliyle sevmiştim. Şimdi ise karşımızda Bird filmiyle duruyor. Çocuk yaşta, büyümüş rolüne girmek zorunda kalan gençlerin hikayelerini merkeze alan, İngiltere'nin Kent bölgesinde yoksulluğun gölgesinde yaşamlarını sürdüren karakterler üzerinden sosyal gerçekçilik ve büyülü gerçekçiliğin harmanlandığı bir film Bird. İzlemek için bir diğer neden ise Barry Keoghan.


Baba Bug (Barry Keoghan) ve kızı Bailey (Nykiya Adams)

Film, 12 yaşındaki Bailey'nin (Nykiya Adams) perspektifinden anlatılıyor. Bailey, babası Bug (ki bu da Barry Keoghan oluyor) ve üvey kardeşleriyle birlikte kaotik bir yaşam sürüyor. Babası Bug, ergen yaşta baba olmuş, sorumluluklarını henüz tam anlamıyla kavrayamamış, düzensiz hayatı ve sorumsuz kararlarıyla başta basit bir figür gibi görünse de Keoghan'ın güzel performansı ile film ilerledikçe çok katmanlı bir karaktere dönüşüyor ve sevimsiz bir babadan, izleyicinin empati de kurabileceği sevgi dolu bir insana dönüşüyor. Babanın ve çocuklarının akran gibi durmaları uzaktan bakılınca evcilik oyunu oynayan çocuklar gibi duruyor başta. Bug, her ne kadar yaşı itibariyle çocuksu davranışlarıyla hayal kırıklığı yaratsa da, çocuklarına duyduğu sevgi ve koruyucu tavrı filmin ilerleyen dakikalarında açığa çıkıyor.

Filmin ana çatışması, Bailey'in hayatına aniden giren Bird adlı gizemli bir yabancıyla şekilleniyor. Bird, Bailey'in hayatına hem bir gizem unsuru katıyor, hem de koruyucu bir melek edasıyla ona gösterilen ilginin karşılığını veriyor. Bird, Bailey için hem bir kaçış, hem de aidiyet hissini bulma yolculuğunda bir rehber oluyor. Bird karakterine can veren Franz Rogowski'nin minimalist duran kendine has duruşu ve bakışı ile oluşan fiziksel oyunculuğu, karakterin hem büyülü hem de insani yanlarını rahatça dışa vuruyor. Ki Rogowski'nin bu oyunculuğunu geçen sene izlediğimiz 2 güzel film olan Anatomy of a Fall ve The Zone of Interest filmlerinin yıldızı Sandra Huller ile oynadığı 2018 yapımı Muhtemel Aşk filminde de izlemiştim.


Filmin sinematografisine de değinmek gerekiyor. Kuzey Kent'in gri, soğuk ve varoş ortamları, kamera sayesinde masalsız bir anlatıma dönüşmüş gibi duruyor ki hikaye de bunu istiyor. Film boyunca karşımıza çıkan doğa görüntüleri bizlere yapılan sadece bir manzara sunumundan ziyade, Bailey'in iç dünyasının tezahürü gibi sanki. Özellikle Bailey'nin kuşları videoya aldığı sahneler, hem estetik hem de sembolik açıdan derinlik katan görüntüler. Çünkü burada kuşlar, ergenliğe henüz ulaşmış Bailey'nin özgürlük ve kaçış arzusunu simgeliyor. 

Büyülü gerçeklik, filmin duygusal tonunu belirleyen en önemli unsurlardan biri. Bailey'nin bir kuş aracılığıyla arkadaşına bir not göndermesi gibi sahneler, izleyicinin gerçekçiliğini sorgulamadığı, aksine 'bu sahne bana ne hissettiriyor' sorusunu sorduğu sahneler olmalı. Böylelikle gerçeği sorgulayarak gerçekçilikten kopmamanızı engelleyebilir, gerçekliği daha derinden hissetmemizi sağlayabiliriz.

Yönetmen Andrea Arnold'un işlediği bir diğer güçlü tema, aile kavramının yeniden tanımlanması. Film boyunca Bailey'nin hem babası Bug, hem de Bird ile kurduğu bağ, alışılmış aile ilişkilerinin ötesinde (Bu temadaki aile yapısını İngiliz filmlerinde sıkça görüyor olsak da her defasında bir yabancılaşma yaşadığımız aşikar). Bug'un kaotik yaşantısının yanında Bird'ün huzurlu varlığı  Bailey'nin büyüme sürecindeki en büyük destek noktalarını oluşturuyor. 


Özetle Bird filmi, büyüme sancıları, aile bağları ve umut dolu bir dünyaya kaçış arayışını ele alan iyi bir film. Yönetmen  yoksulluk ve sınıf çatışması gibi konuları dramatize etmek yerine, karakterlerin bu koşullar altında hayatta kalma mücadelesini anlatarak yapıyor. Ve bunu büyülü gerçekçilikle toplumsal gerçekçiliği harmanlayarak, yer yer düşündüren, yer yer duygulandıran bir hikaye ile başarıyor. 

Film, günümüzün en büyük takıntıları arasında olan güzellik ve gençlik takıntısına, Hollywood özelinde bir eleştiri sunuyor. Yaşlandığı için gözden düşen ekran yıldızı Elisabeth Sparkle (Demi Moore), toplumsal baskı ve gençlik saplantısının yükü altında ezilirken kendisine reddedemeyeceği bir teklif ulaştırılıyor; The Substance. Kişinin genç ve taze bir versiyonunu ortaya çıkaran bir prosedür. Kullanımı sonucu ortaya genç bir klonu olan Sue (Margaret Qualley) çıkıyor. Ancak her şeyin bir bedeli olacağı gibi bunun da ödemesi gereken ağır bir bedeli var.



Filmin afişine bakıldığında bizi bazı kesici silahları olan bir katili barındıran bir korku filmi bekliyor gibi duruyor. Korku filmi olduğu konusunda yanılmıyoruz. Ancak buradaki korku türü daha çok psikolojik ve body horror dediğimiz türden. Bu filmde katil kişiler değil, bir sistem, bir algı, bir takıntı, biz, siz, onlar. Algıyı yaratan veya algıya yenik düşen herkesin payı olduğu olduğu sistematik bir katliamın korkusunu içeren bir korku filmi. 

The Substance, sadece Tv ve sinema ekranlarının değil, toplumsal olarak gençlik ve güzellik üzerine inşa ettiğimiz tüm normlara eleştiride bulunuyor. Yaşlanmayı bir yenilgi olarak gören bakış açısına sahip bir topluma, gençlik vaadiyle her şey pazarlanabilir durumda. Sunulan ürünlerin ya da fikirlerin bir çoğu işe yaramaz iken, yarayanların da sadece görsel kısmı ilgilendiren dış bedene dokunuşlar yaptığını görüyoruz. Ancak dışı düzeltmenin iç mekanizmaya ve en önemlisi ruha olan etkisi görmezden geliniyor. Bu iki görmezden gelinen konuyu, filmin senarist/yönetmeni Coralie Fargeat abartı sanatını kullanarak bizlere gösteriyor. Özellikle Elisabeth (yaşlı) ve Sue (genç) arasındaki gerilim dolu ilişkisi üzerinden, gençliğin ve yaşlılığın sadece bedenle sınırlı olmayan bir savaş alanı olduğunu hatırlatıyor. 

Günümüzde, sosyal medya algoritmaları ve güzellik filtreleri de aynı saplantının modern uzantısı olarak değerlendirilebilir. Pek çok kişi bu filtrelerde dijital olarak "mükemmel(!)" bir görünüm yakalıyor, ancak bu durum kişi öz benliği üzerinde olumsuz etkiler yaratıyor. Kişilerin dijitalde oluşturdukları bu "ideal/mükemmel" görüntüye, gerçekte sahip olamamanın getirdiği psikolojik baskı, kişilerin kendilerinden giderek uzaklaşmalarına neden oluyor. Sadece dijital ile sınırlı kalsa yine iyi, psikolojik çöküntünün pek bir maliyeti olmuyor çünkü, bir telefon yeterli. Ancak dijitaldeki görünümüne ya da toplumca bir şekilde kabul gördüğü algısı yaratılmış bir şekle fiziken sahip olmanın maddi anlamda ciddi külfeti var. Ve işte bu noktada bu algıya teslim olmuş kitle, piyasanın hedefine girmiş oluyor. Botoks ve dolgu ameliyatları, yüz gerdirme ve burun kaldırmalar, ozempic* ve hatta BBL (Brezilya Popo Kaldırma) denilen işlemler fiziki arzularınızı yerine getirmeyi size vadediyor. Ancak kasanın gençleştirilmesi ya da (kendince) güzelleştirilmesi, bu değişime uyum sağlayamayan benlikleriyle çelişkiler ve çatışmalar yaşıyor. Film, bu "mükemmel"i arayıştaki takıntının insanları nasıl kendilerinden uzaklaştırabileceğini ve nihayetinde kendileriyle savaşan bir varlık haline getirebileceğini dramatik şekilde aktarıyor.
(*Geçen hafta The Economist dergisine de konu olan ve "her şeyin ilacı" mottosu ile gündeme gelen 'Ozempic' ilacının uzun vadede yan etkileri ve sağlık riskleri bilinmese de kişileri zayıflatıp gençleştireceği, iç ve dış bakım için birçok hastalığa ve soruna deva olacağı söyleniyor.)

Bir dönem viral olan bir youtube videosunda "ben bu şekil giyinirim, o şu şekil giyinir"e gülmüş ve hatta belki de şahıs ile alay etmiştik. Alaylar kendisini ifade edemeyişine idi ancak söyledikleri özünde bir konuya da değiniyordu, farklılıklarımız. Çünkü mükemmelliği tekdüzeleştirdikçe çıktılar da tek bir makinenin ürünü gibi durmakta. Siborg Manifesto'nun yazarı Donna Haraway, 'insan bedeninin teknoloji ile yeniden şekillenmesiyle kişiler toplumsal normlardan kurtulup arındırılabilir' derken, The Substance'te ise teknolojinin ve bilimin yarattığı yeni bir insan benliğinin kişiyi özgürleştirmekten ziyade, onu endüstrinin bir kölesi haline getirdiği düşüncesi var.  


Anafikri ve konusundan  çıkıp filme yapım olarak bakacak olursak, görsel ve sinematografik açıdan başarılı bir sunumda bulunduğu söylenebilir. Renk paleti, ışık kullanımı, detaylı ve enerjik prodüksiyonu ile yaratmak istediği abartılı anlatımı verimli şekilde sağlıyor. Elisabeth'e hayat veren Demi Moore, karakterin yaşadığı içsel çelişkileri, toplumsal baskının getirdiği kaygıları başarıyla bize aktarıyor. Özellikle ayna sahnelerinde Elisabeth'in kendisine karşı duyduğu öfke ve hayal kırıklığını yansıtışı oldukça başarılı. Her ne kadar filmin 2 ana karakteri olarak Elisabeth ve Sue gözükse de, üçüncü ve diğer önemli karakteri filmdeki "ayna" figürüdür. Bu sebeple, bir karakterin (Elisabeth ve Sue), filmin diğer önemli karakteri olan ayna karşısındaki sahneler es geçilecek kısımlar değil ve oyunculuğun bu pasif karakter karşısındaki sergilenişi bu bakımdan önemli.

Yönetmen Coralie Fargeat, görsel açıdan iyi bir iş çıkarmış diyebiliriz. Ama senaryodaki ve hikaye anlatımındaki kopukluklar yine senaristinin kendisi olması hasebiyle eksi puan getiriyor. Elisabeth ve Sue arasındaki bedensel paylaşımın ardından zihinsel paylaşımın nasıl oluşturulduğu konusunun muallaklığı ve olay örgüsünün derinlemesine işlenilmemesi bu eksiklerden birkaçı. Çünkü izleyici, aklına mantıksal açıdan bir soru geliyor ise film boyunca bu sorunun cevap bulması yönünde bir beklentiye giriyor. Bunun geç karşılık bulması bir twist yaratması açısından etkili olabilir. Ama istenilen şey bir twist değil ise, bunun cevabı erken verilmeli ve izleyicinin bu konudaki sıkıntısı giderilmeli. Ki bu sayede filmin hikayesine izleyici yeniden senkronize olsun. Ancak bu filmde ne bir twist var, ne de bir izah. 

Aşağıda sayacağım yapımları da izleyip sevdiyseniz bu film sizi saracak ve 2 buçuk saatlik süresini güzelce geçireceksiniz. Ancak konu ve film sizi içine almıyorsa sinemada geçecek 2 buçuk saatlik süre size biraz daha fazla uzun gelebilir. 


Benzer Yapımlar;

Film, konusu itibariyle sizi çekmiş ise benzer yapımları da aklınıza getirmiştir. Bu konuda en çok benzetilen Oscar Wilde'ın Dorian Gray'in Portresi kitabı. Filmden geldik, filmden gidelim diyenler için de 2009 yapımı Dorian Gray filmini önerebilirim. İki yapım arasındaki benzerlik sadece gençlik ve güzellik kaygısı üzerinden değil, aynı zamanda genç versiyon ile yaşlı versiyonun karşılaştırması da açısından da mevcut. Her iki yapımda da karakterler gençliğini koruma uğruna ahlaki sınırları zorlayarak bir yıkıma sürükleniyor. 

Bir diğer yapım Meryl Streep'in başrolde oynadığı Death Becomes Her filmi. Bu filmde ana sahnede yine kadınlar ve onların güzellik ve gençlik kaygısı var. Daha güzel görünmek demeyelim, sadece mevcut durumu koruma ve ölümü öteleme konusuna ve yine bu getirinin götürülerine değinen ve bunu kara mizahla komik bir şekilde sunan bir film. Darren Aronofsky'nin yönettiği Requiem for a Dream filmi de, arzuları ve bağımlılıkları uğruna insanların kendilerini nasıl mahvettiği konusunda benzer bir yapım. Her ne kadar karakterlerin yaşlanma veya genç kalma teması bariz bir şekilde işlenmese de, karakterlerin toplumun dayattığı beklentilere karşı çırpınışlarını ve bu uğurda kapıldıkları bağımlılığı anlatan bir film.

(Gelecekten not: 5 dalda aday olduğu Oscar'dan sadece tek bir ödülle döndü. En Güçlü olduğu En İyi Kadın Oyuncu oscarını Anora filminden Mikey Madison'a kaptırdı. İyi Film ödülünü de Anora'ya kaptırdı. Aldığı tek Oscar En İyi Makyaj Oscar'ı oldu.)

İlk uzun metraj filmi Promising Young Woman ile 3 dalda oscara aday gösterilen ve en iyi özgün senaryo dalında da bu ödülü kucaklayan yönetmen Emerald Fennell' in ikinci uzun metraj filmi Saltburn için ilk başta söyleyeceğim şey kesinlikle şu olur: Midsommar filminden bu yana beni bu denli rahatsız eden sahneler olmamıştı. Ve izleyenlerin geneli de rahatsızlık konusunda hemfikir. O halde, "keyfim yerinde, ağzımın tadı da hoş ama rahatsız edilmek istiyorum" diyenlere buyurun bu filme diyorum.


Bu filme altlık yapılması için şu iki filmin bilinmesi iyi olur.

Birincisi; 1999 yapımı Jude Law, Matt Damon, Cate Blanchett'li kadrosuyla The Talented Mr.Ripley filmi. Tanınmamış sıradan fakir bir adam olan Tom Ripley (Matt Damon), yaşamlarını ve servetlerini kıskandığı zengin adamların hayatına sahip olmak isteyen ana karakterimiz. Dickie (Jude Law) de Ripley'i hayatındaki bazı boşlukları doldurmak için kullanmak isteyen ikinci karakter. Karşılıklı bu çıkar olgusu onları bir oyun oynamaya itmiş ve sonrasında birileri rolüne fena kapılmış ve işin seyri değişmişti.

İkincisi; yönetmenin ilk filmi olan Promising Young Woman. İntikam duygusu üzerine olan bu filmde Cassandra (Carey Mulligan) karakteri, bu intikamları alması için dışsal sebeplere sahipti. Yaşadıkları daha doğrusu kendisine yaşatılanlar buna sebep olmuştu. Dıştan içe akan bir zehrin yeniden dışa vurumuydu ve bu yüzden izleyici gözüyle hak da veriliyordu. 

Şimdi bu iki filmi bir kase kaseye koyup iyice karıştırın ve içerisinden bir tabak alıp önünüze koyun. Şu an için tatlı gözükebilir, o yüzden yemeğimiz bitmedi. Bu tabağa bol miktarda ekşi, acı baharatlar da ekledikten sonra yemeğiniz hazır, adı; Saltburn.

Filmin hikayesine dönelim. Yan karakterleri kenara çekersek film Oxford'da okuyan 2 genci konu ediniyor. Birisi, sosyalleşmekte ve eğlenmekte asla sıkıntı çekmeyen, tüm okulun kendisine hayran ve hatta aşık olduğu Felix Cotton (Jacop Elordi). Diğeri, klişe şekilde benzer resmedilen, fakir ve de asosyal ama çalışkan bir öğrenci olan Oliver Quick (Barry Keoghan). Bir şekilde bir araya gelen bu ikiliden biri bu yakınlaşmayı bir aşk sanırken, diğeri muhtaç olduğu için arkadaşına katlanmak zorunda olduğunu düşünen biri. Film boyunca her iki karakter de sağa-sola, ileriye-geriye gidiyor ama aynı zamanda aynı yöne asla beraber gidemiyor. 

Yaz tatili için zengin ve popüler çocuk olan Felix, bizim fakir ama zeki Oliver'ı filme adını veren Saltburn malikanesine davet ediyor. Normal bir insan olan Felix'in anormal ailesiyle tanışması belki de Oliver'in içindeki o karanlığın açığa çıkmasına neden olan şeydir. Filmin o ana kadar olan masum gençlik hikayesi hissi bir anda kayboluyor. Midsommar filminde ilk intihar olayının yaşandığı sahnedeki şokluk bir yana, biraz da iğrençliğin katıldığı bir "küvet" sahnesi var ki tüm eleştirmenlerce ilk dillendirilen ve en çok rahatsız edilen sahnesi oluyor filmin. En çok diyorum, çünkü bununla da bitmiyor. "Kanlı parmak", "mezar", "gece baskını" diye kodlayacağım, izledikten sonra bu kodlarla neleri kastettiğime anlam verebileceğiniz sahneler de rahatsız eden diğer sahneler olacaktır. Yönetmen bariz şekilde izleyiciyi rahatsız etmek istemiş ve en azından bu 4 sahneden biriyle de dahi olacak olsa bunu başarabilmiş. 

Filmi 3 parçaya ayırıyorum. Parçadan ziyade 3 farklı filme ayırıyorum da diyebilirim. Okul sahnelerinin bulunduğu başlangıç kısmı farklı bir film, absürt Saltburn sahneleri ayrı bir film, genelini kapsayan ve farklı bir olguya dönüştüren son kısmı ise ayrı bir film. Kapanış için daha güzel bir son tercih edilebilirdi. Genel konsepti kapsayan o son kısmı filmin puanını biraz aşağıya çekiyor. Rahatsız edici de olsa Saltburn sahnelerinin bıraktığı his ile sonlandırılması filmi daha başarılı kılacaktı fikrimce.


Film görsel estetiğiyle dikkat çekiyor. Oscar ödüllü "La La Land" filminin görüntü yönetmeni Linus Sandgren, Cotton ailesinin şatafatlı hayatını görselleriyle güzel yansıtmayı başarmış. Absürt yaşantılarını da, renkli hayatlarını da, sahip oldukları lüksü de izleyiciye iyi şekilde aktarım yapabilmiş. 

Tüm filmi bir yana koyup oyunculuğa baktığımızda son yılların yükselen oyuncularından Barry Keoghan'ı filmi güzel şekilde sırtladığını görüyoruz. Yönetmenin karakteri sevmemiz gerektiğini düşündüğü sahnelerde kendini sevdiren, iğrenmemiz gerektiğini düşündüğü kısımlarda da iğrendirmeyi layıkıyla sahneliyor Barry Keoghan. Daha önce oynadığı filmler hep beğendiğimiz filmler olduğu için kendisini ayrıca takip eden bir izleyici kitlesi de oluşturmayı şimdiden başardı. Oynadığı filmlerden bazılarını sayacak olursak; şu sıralar Poor Things filmi vizyonlarda ve ödül gecelerinde dolaşan usta yönetmen Yorgos Lanthimos'un The Killing of a Sacred Deer filmi, daha önce bu blogta yazısını da yazdığım American Animals filmi, Dunkirk ve geçen senenin en sevdiğim filmlerinden olan The Banshees of Inisherin filmi başlıcalarıdır. 

Henüz 12 yaşında iken annesini kaybetmiş genç bir kız çocuğun, 12sinden sonra hayatına hiç tanımadığı babasının dahil oluşunu konu edinen, 2022 senesinin samimi filmlerinden Aftersun'ın ardından, bana benzer hazzı veren 2023 yapımı bu film, sadece tatsal benzerliklerinden öte, yönetmenlerinin benzer çizgisiyle de dikkatimi çekiyor. Aftersun filminin yönetmeni Charlotte Wells kısa filmlerin ardından ilk uzun metraj filmi Aftersun'ı çekmiş ve bu filmiyle Bafta'da En İyi İngiliz Yapımı Film dalına aday gösterilmişti. Yine Scrapper filminin yönetmeni Charlotte Reagen de kısa filmler sonrası ilk uzun metrajlı bu filmiyle Bafta'da aynı ödüle aday gösterildi. 


Film, 12 yaşındaki Georgie'nin annesinin ölümünün ardından hayatta kalma mücadelesine odaklanıyor. Mahalle bakkalının da yardımıyla 'amcasıyla beraber yaşadığı" yalanı ile Sosyal Hizmetleri kandırıp tek başına bu mücadelesine devam ediyor. Bazen çocukluğunu yaşıyor, yakın arkadaşı Ali ile oyunlar oynuyor, bazen de hayatın kendisine yüklediği yük gereği geçiminin derdine düşüyor. Bunu da çaldığı bisikletleri satarak yapıyor. Yani tek başına ev işlerini yapan bir anne, eve ekmek getiren bir baba ve arkadaşlarıyla oynayan bir çocuktur. Çekirdek aile değil, bütünüyle atom aile. Tamamen unutulmuş bir babanın, hayatına beklenmedik şekilde girişiyle bazı şeyler değişiyor ve bu noktadan sonra 12 yaşından sonra edindiği babasını kabulleniş zorluğunu izliyoruz. 

Baba Jason, kız arkadaşının hamileliğini kaldıramamış, bu sorumluluktan kendisini uzak tutmak için Ibıza'ya kaçmış ve oralarda partilemeye devam etmiş sorumsuz bir gençlikten geliyor. Yıllar sonra geri gelip çocuğunun yanında olma sorumluluğunu üstlenmek istese de, bu kez de kızı Georgie'nin önüne koyduğu duvarları aşması gerekiyor. İkili arasındaki bu ilişki çekişmesi zamanla birbirleri arasında bağ kurmalarına evriliyor. 


Yönetmenin ilk uzun metraj filmi olmasının yanında başrol karakteri Georgie'yi oynayan Lola Campbell'in de ilk filmiymiş. Üzerinden çıkarmadığı Westham United formasıyla tek başına bir aileyi oluşturan o rolü iyi kotarabilmiş. Hakeza diğer çocuk oyuncu Alin Uzun'un da ilk filmi. Filmin babası Jason'ı oynayan Harris Dickinson da oldukça iyi bir çocuk-baba oyunculuğu yapmış. Eminem kesimi saçları, giyimiyle, kolyesiyle hala sorumsuz gözükmesi normal çünkü kendisi de bir bakıma hala yetişkin olamamış ama buna aday birisi. 

Yönetmen Charlotte Regan, her ne kadar konu öyle gözükse de geleneksel bir sosyal dram anlatımı yerine, yaratıcı ve muzip bir anlatımını tercih etmiş. Geleneksel sosyal dram anlatımı (kitchen-sink) aşığı Ken Loach fanları için bu filmde ekmek yok kısacası. 

Japon yönetmen Akira Kurusawa'nın 1952 tarihli klasiği Ikiru'nun (a.k.a. To Live) uyarlaması olan ve Oliver Hermanus'un yönettiği Living filmi, hikayeyi Londra'ya taşıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası Londra'sında geçen bu drama, ölümcül bir sağlık tanısı alan ve bunun üzerine hayatını gözden geçirmeye başlayan yaşlı bir memurun hikayesini, Bill Nighy'nin olağanüstü performansıyla anlatıyor. 


İlk kez Shaun of the Dead filmiyle kendisiyle tanıştığım ve hayranı olduğum Bill Nighy'nin canlandırdığı baş karakterimiz Williams, hayatı boyunca aynı şeyleri yapan, aynı hayatı yaşayan, melon şapkalı bir memur. Alışkanlıklar yumağı o kadar tekdüzeleşmiş ki, departmanındaki tek kadın çalışan Margaret (Aimee Lou Wood) ona "Bay Zombi" lakabını takmış. 

Williams'ın, doktorunun kendisine sadece birkaç aylık ömrü kaldığını söylemesi üzerine verdiği cevap, katı ingiliz tavrının istem dışı bir parodisi adeta. Ancak o an, hayatının hali hazırda ne kadar 'ölü' olduğunu fark ettiği an oluyor. Hayatını gözden geçirmeye başlıyor ve ölmeden önce olabileceği en iyi kişi olmaya karar veriyor. Ve bu uğurda mahallenin anneleri tarafından departmanına iletilen mütevazı bir çocuk parkı talebinin, bürokratik ataletle bekletilmesini sonlandırmak için girişimlerde bulunuyor. 

Williams, biraz fazla bastırılmış ve çoğunlukla dile getirilmeyen bir hüznü barındıran bir karakter olsa da, Bill Nighy'nin performansı onu sürekli ilgi çekici kılıyor. Filmin sakinliğinin tüm yükünü sırtında taşıyor. 


Living filmi, uyarlandığı film olan Ikiru'dan farklar içeriyor. İntikamcı yerel gangsterler bu filmde çıkarılmış. Bunun yanında gizemli seslendirme de çıkmış. Ancak yapısal olan ana etkenler filmde bulunuyor ve nihai anlam ve duygu örtüşüyor denebilir. 

2008 yılındaki In Bruges filminden hayran olduğumuz üçlü olan yönetmen Martin Mcdonagh ve oyuncular Brendan Gleeson ve Colin Farrell'ın yeniden bir araya geldiği The Banshees of Inisherin filmi bize yine nefis bir melankoli ve kara mizah ziyafeti sunuyor. Film 1920'lerin en ücra İrlanda'sında, hayali Inısherin Adası'nda geçiyor ve bize bir dostluğun yok oluşunu, yer yer kahkahalarla yer yer ise kalp kırıklığıyla harmanlayarak anlatıyor. 


Film, 1920lı yıllarda, İrlanda iç savaşı seslerinin suyun ötesinden duyulduğu bir dönemde geçiyor. Bu durum adada yaşanacak çatışmalar için uygun bir arka plan gürültüsü de sağlıyor. Basit bir köylü olan Padraic (Colin Farrell), her gün saat ikide en iyi arkadaşı Colm'u (Brendan Gleeson) ziyaret ediyor ve beraber bir bara gidiyor. Günlük rutinleri bu şekilde. Ancak bir gün Colm kapıyı açmayı reddediyor ve dostluktaki kopuşun sinyalleri alınmış oluyor.

Padraic, kendisini atlara ve eşek dışkısına dair saatlerce konuşabilen biri olarak tanımlarken, Colm ise müzik yazan, keman çalan ve varoluşsal umutsuzluk nöbetlerine kapılan bir düşünür gibi tanımlıyor. Entelektüel uçurumun farkında Colm, ancak Padraic için bu entelizm bir ölçü konusu bile değildir. Bu sebeple Colm, zamanın hızlı geçtiği ve yaşlılığın vermiş olduğu 'kalan zaman azaldı' duygusuyla depresyona giriyor ve kalan yıllarında daha yaratıcı şeyler yapmak kararı ile Padraic'i hayatından çıkarmaya karar veriyor. Çünkü onu amaçsız boş sohbetleri olan, sınırlı bir adam olarak görüyor. 

Hikayenin dönüm noktası, Colm'un Padraic'e yaptığı korkunç tehdit oluyor: Padraic onunla ne zaman konuşursa, Colm kendi parmaklarından birini kesecek!. Bu, hayatının geri kalanında müzik aletleri çalmak isteyen birisi için, intikam almak uğruna kendi hayatını yok etmek demek oluyor. Padraic ile her görüşmesinde yapmak istediklerinden uzaklaşmasını, fiziksele dökmek, daha belirginleştirmek istiyor bu tehdidi ile. Söz konusu Colm'un kendi parmakları değil de Padraic'inkiler olsa, yutulması daha kolay olurdu. Ancak Colm kendi parmaklarını kesmekle tehdit edince, ne Padraic ne de biz izleyiciler olayın ciddiyetinde değildik. Taa ki Padraic'in bir konuşma denemesinin ardından önüne konan kesik parmağı görene kadar. Colm ciddiymiş.


Filmin kilit unsurlarından biri, Padraic'in doğuştan gelen iyi niyetinin, bu çatışma ile nasıl aşındığıdır. İncinme öfkeye, cömertlik kabalığa, sevgi ise intikama dönüşüyor. Padraic kendisini 'iyi bir insan' olarak tanımlarken, Colm iyi insanları kimsenin hatırlamadığını, oysa herkesin Mozart'ın adını bildiğini iddia ettiği ve Padraic'in 'ben bilmiyorum' diye karşılık verdiği an daha da iyi anlıyoruz ikisinin aynı frekanstan konuşmadıklarını. Bu Mozart örneği de bize Colm'un aslında öldükten sonra unutulma korkusunun olduğunun işaretini de veriyor. 

Colin Farrell'in kaşlarını çatarak yaptığı mimiklerle Padraic'i canlandırışı, sergilediği en iyi performanslardan biri olabilir. Okul çocuğu yürüyüşü ve şaşkın bakışları ile karakterinin hakkını veriyor. Brendan Gleeson'ın Colm'un bakışları ise hem ölümü hem de koca bir sır odasını andırıyor. Filmin şüphesiz en iyi oyunculuğu ise Dominic'i canlandıran Barry Keoghan'ınkidir. Yürüyeceği daha çok yol, bize izleteceği daha nice güzel filmler olacaktır diye düşünüyorum. Kerry Condon ise, Padraic'in daha zeki kız kardeşi Siobhan rolünde harikadır. 

Yönetmen McDonagh bu filmi ilze trajedi ve komediyi mükemmel şekilde birleştirmiş. Three Billboards'ta Amerikan toplumuna ders vermeye çalıştığı zamana göre çok daha sağlam bir zeminde durduğu bir film olmuş bana kalırsa. Bu sebeple In Bruges'un da önüne koyarım ben bunu.