1995 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1995 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Polis Şefi:-Kim bu Keyser Söze?

Verbal:-Söylendiğine göre Türkmüş.Babasının Alman olduğu söylenir.Kimse onun gerçek olduğuna inanmaz.Kimse onunla direk olarak çalışan, onu tanıyan ya da gören birini bilmez. Kobayashi'ye göre herhangi biri Söze için çalışabilirdi.Bilemezsin bu da onun gücüydü.Şşeytanın yaptığı en büyük kurnazlık tüm dünyayı yaşamadığına inandırmakmış...

Polis Şefi
:Pek sen Keyser Söze'nin varlığına inanıyor musun Verbal?

Verbal:Keaton şöyle derdi: "Tanrı'ya inanmıyorum ama ondan korkuyorum".Bense Tanrı'ya inanıyorum ama tek korktuğum şey Keyser Söze'dir.


Fransız Yeni Dalga Akımı’nın önde gelen yönetmenlerinden Claude Chabrol’ün 1995 yılında çektiği La Cérémonie (Tören) filmi yönetmenin Türkiye’de bilinen birkaç filminden biri. Rudth Rendell’in ‘A Judgment in Stone’ adlı romanından uyarlanan filmde Isabelle Huppert ve Sandrine Bonnaire sergiledikleri takdire şayan oyunculukla sadece başrolleri değil Berlin Film Festivali en iyi oyuncu ödülünü de paylaşmışlar.

Filmde Sophie Bonhomme (Sandrine Bonnaire) Lelièvre ailesinin evinde hizmetçi olarak çalışmaya başlar. Sophie okuma-yazma bilmez ve bunu, evin işlerini mükemmel bir şekilde yaparak kapatmaya çalışır. Şehir merkezinden epey uzakta büyük ve lüks bir malikanede yaşayan Lelièvre ailesi klasik burjuva yaşam biçiminin bütün özelliklerini taşımaktadır. Kocaman bir kütüphaneleri vardır ve Sophie’nin kitaplarla arasının iyi olmaması ve soğuk tavırları onları rahatsız eder. Filmde hiçbir karakteri(Jeanne hariç) elinde kitapla görmeyiz. George Lelièvre tam bir klasik müzik, özellikle Mozart hayranıdır. Evin duvarlarını peyzaj tabloları süsler. Evde ailenin kızının şerefine kokteyller verilir, bütün aile dostları çağırılır. Dışarıdan bakıldığında birbirine gayet nazik davranan ve iki çocuğuyla çok mutlu bir aile tablosu çizen bu karakterlerin birbirleriyle ve Sophie’yle olan ilişkilerini asıl belirleyen unsur ise ikiyüzlülüktür. Sophie’ye gayet kibar davranırlar, fakat onun olduğu bir ortamda sanki o yokmuşçasına onun hakkında konuşurlar. Sophie’nin odasında bir televizyon vardır ama amaç onu rahat ettirmek değil, Catherine’in onunla sohbet etmek zorunda kalmak istememesidir. Bu burjuva yaşam biçiminde önemli olan bireylerin nezaket kurallarına uymaları, yani davranış biçimleri ve nasıl göründükleridir, aslında ne oldukları değil.

Postanede görevli ve mektuplarını açıp okuduğu için George Lelièvre’in hiç haz etmediği Jeanne (Isabelle Huppert)’la Sophie arasındaki ilginç arkadaşlık geliştikçe Sophie’yle aile arasındaki ilişkiler de gerilmeye başlar. Jeanne ailenin bütün sırlarına vakıftır. Ailenin kızı rolündeki Melinda’nın çok iyi geçindiği babasına aslında faşist dediğini, kocasını çok sevdiği izlenimi veren Catherine’nin aslında George’u aldattığını vs... Jeanne bu aileye içten içe nefret beslemektedir ve kendisi bir gün topladığı mantarlarla karnını doyurup ertesi gün aç kalırken bu ailenin yaşadığı ihtişamlı hayata tahammül edememektedir. Sadece iyi gözükmeye çalıştıklarını, çok lüks kaygıları olduğunu ama hayat hakkında hiçbir şey bilmediklerini düşünmektedir. Başlarda gayet itaatkâr davranan Sophie’ye de zamanla bu nefret sirayet eder. Zira Jeanne onu kullandıklarını her fırsatta belirtmeyi ihmal etmez. Ve ailenin okuma-yazma bilmediğini öğrenip onu işten kovmalarıyla ipler kopar. Bunun nedeni de kıza başından beri çok yakın davranan Melinda’dır. Sophie’nin durumunu anlayınca başta ona yardım etmeyi teklif eden kız, Sophie’nin onun sırrını bildiğini öğrenmesiyle Sophie’yi bir tehlike olarak görüp en kısa zamanda işten attırır. Catherine’in başından beri George’a karşı Sophie’yi savunmasının nedeni ise yeni kendi çıkarlarında yatmaktadır. Sophie çok iyi bir hizmetçidir ve onu çok zor bulan Catherine, Sophie’yi kaybedip yine hizmetçi arayışına girmek istemiyordur.


Filmin sonu başrol oyuncularının serinkanlı tavırları ve geçmişlerinde yatan şaibeli olaylar kadar korkutucudur. En basit tabirle bu farklı iki sınıfın film boyunca alttan alta devam eden ve biri için nezaket kuralları gereği, diğeri için de zorunluluk sonucu bastırılan çatışma açığa çıkar; bu iki kadının sınıfsal kininin gürültüsü Mozart’ın Don Giovanni trajedisini bastırır. Anton Çehov’un kurgusal bir metinde hiçbir ayrıntının boşuna olmadığına dair bir sözü vardır: “Öyküde bir tüfek gözükmüşse o mutlaka patlamalıdır.” Avcılığa meraklı George Lelièvre’in tüfeklerinin filmin sonunda patlaması da Çehov’a bir selam niteliğindedir sanki. Sophie’nin en sonunda kütüphaneye de bir kurşun sıkması ise kendi okuma- yazma bilmemesine atılan bir kurşun, onu bu halde bırakan koşullara bir lanet okumadır.

Çok kitap vardır ama onları okuyamayan insanlar da vardır. Lelièvre’lerin evi, marketler yiyecek ve içecekle doludur ama yemek alacak parası olmayan insanlar da vardır. Jeanne kilisede fakirlere yardım toplama işinde gönüllü olarak çalışır ama Sophie’yle gittiği bir evde fakirlere verilmek üzere toplanan şeylerden bazılarını (içlerinde zamanı geçmiş konserveler de vardır) işe yaramaz bularak ev sahiplerine attığı için ‘gönüllü’ görevinden atılır. Amaç fakirlere yardım değildir - ki bu bile fakirler açısından son derece aşağılayıcı bir şeydir- zenginlerin gönlünü hoş tutmak ve vicdanlarını rahatlatmalarına yardımcı olmaktır. Sistemi belirleyen onlarca çelişkiden sadece birkaçıdır bunlar. Bütün bu çelişkileri çok güzel özetleyen bir de fıkra var: Bir gün baba eve geldiğinde çocuğu evin çok soğuk olduğunu ve üşüdüğünü söyleyerek nedenini sorar. Baba da kömür alacak paraları olmadığını söyler. Çocuk neden paralarının olmadığını sorduğundaysa işten atıldığını söyler baba. Çocuğun neden işten atıldığı sorusuna ise şöyle cevap verir: “Çünkü çok kömür vardı.”


La Cérémonie değişik Marksist eleştirisinin yanında psikolojik öğelere de yer vermesiyle ve en önemlisi kötü burjuva-iyi proleterya gibi keskin ve gerçeği yansıtmayan ayrımları ve sınırları muğlâklaştırıp yapıbozuma uğratmasıyla ‘kaba’ Marksistlerin çok ötesine geçmektedir. Eşitsizlik üzerine kurulan hiçbir ilişki sağlıklı olamaz, birini ötekine muhtaç kılan koşulların öznelerinin de sağlıklı olamayacağı gibi... Ne Lelièvre ailesi ne de Sophie ve Jeanne saf iyi veya saf kötüdür. Ama mensubu oldukları sınıflar onlara farklı hayat olanakları sunmaktadır ve bu sınıfların varlığı birini diğerine tehdit unsuru olarak konumlandırmıştır. Filme düz bir okuma yapan seyirci Lelièvre ailesinin nazik, iyi niyetli tavırlarına bakarak Sophie ve Jeanne’ın şiddetine bir anlam veremeyebilirler. Ancak, sistemin kendisi bu şiddeti-ki bu şiddetin mutlaka fiziksel olması gerekmiyor- ve sağlıksız ilişki biçimlerini zaten içinde barındırmaktadır. Buradan bu tür bir şiddetin meşrulaştırıldığı anlamı çıkmamalı. Bu noktada da Sophie ve Jeanne’ın ruh hastasını andıran tavırları ve sahip oldukları rahatsız edici geçmiş yönetmen tarafından resmin içine sınıfın yanında o sınıfa mensup ‘bireyler’ in birbirinden farklı özelliklerinin de katıldığını gösteriyor. Chabrol ne Lelièvre ailesine ne de Sophie ve Jeanne’a sadece üst veya alt sınıf diyerek kestirip atıyor. Sosyal gerçekçi bir yaklaşım işçi sınıfına dair bir romanda veya filmde böyle genelleyici, tekillikleri yok sayan bir tavır sergileyebiliyor kimi zaman. Sonuç, bir sınıfın sosyoekonomik sorunlarını ortaya koyarken “bütün zenciler birbirine benzer” zihniyetinde olduğu gibi o sınıfın bütün bireylerini bir tutmak ve içindeki farklılıkları yok saymak olabiliyor. Halbuki Sophie’yi Sophie yapan tek şey hizmetçi olması değildir; aynı şekilde Jeanne’la onları bağlayan tek şey de alt sınıfa mensup olmaları değildir.

Sonuç olarak bu film ezen-ezilen sınıflar diyalektiğinin ve bu sınıfların bilindik kalıplarının çok ötesine geçmiştir. Filmde Sophie’ye ezen, hor gören bir burjuva ailesi yoktur. Aynı şekilde Sophie ve Jeanne da bizim özdeşleşebileceğimiz zavallı karakterler değildir. Filmin sonunda işledikleri cinayet kanımızı dondurur ve hatta Lelièvre ailesine acımamıza neden olur. Film boyunca sadece Lelievre ailesinin değil, Sophie ve Jeanne’ın da kimi tavırları bizi çok rahatsız eder. Bu durum filmdeki sınıf eleştirisini çok daha inandırıcı ve gerçekçi kılmış.

Martin Scorsese, Robert de Niro ve Joe Pesci üçlüsünden bir şaheser daha. Bu 3lünün yanına da bir de Sharon Stone sallamışlar, ki bu filmdeki rolüyle -hernekadar Temel İçgüdü filmindekini biz daha çok beğensek de:)- oscara da aday gösterildi. Filmin tek oscar adaylığının da bu olması bir hayli ilginç. Joe Pesci'nin bu filmdeki oyunculuğunun görünmezden gelinişi beni üzen asıl nokta. Onu durdurabilmek için bir silaha ve usta bir atışa sahip olmalısınız kanımca, aksi takdir ölecek olan tarafta siz olursunuz.
Joe Pesci'nin bu filmde beğendiğim sahneler; "kalem ile adam öldürme" ve "casino'ya gelip olay çıkarma" kısımlarıdır. Bi adam sırf yahudi diye dövülür mü? Evet, dövülür:)
------------------
Ace Rothstein: [voice-over] In Vegas, everybody's gotta watch everybody else. Since the players are looking to beat the casino, the dealers are watching the players. The box men are watching the dealers. The floor men are watching the box men. The pit bosses are watching the floor men. The shift bosses are watching the pit bosses. The casino manager is watching the shift bosses. I'm watching the casino manager. And the eye-in-the-sky is watching us all.
-----------------
Ace Rothstein: [voice-over] No matter how big a guy might be, Nicky would take him on. You beat Nicky with fists, he comes back with a bat. You beat him with a knife, he comes back with a gun. And if you beat him with a gun, you better kill him, because he'll keep comin' back and back until one of you is dead.
-----------------
Nicky Santoro: Ace don't... listen, don't... don't make a scene, all right?
Ace Rothstein: I want to just talk. I want to talk to that Irish bitch.
Nicky Santoro: She didn't know who to turn to. She... she didn't know where to turn. She was tryin' to save your marriage.
Ace Rothstein: Yeah? Nicky, I want to talk to that fuckin' bitch.
Nicky Santoro: Hey, be fuckin' nice. Calm. Be nice. Don't fuck up in here,

Zaman kavramı içinde dolambaçlamalarlı bir film de Brad Pitt de bir deli rolünde olunca tadından yenmeyecek bir film çıkmış ortaya:) belki de bu filmdeki rolü sayesinde Se7en ve Fight Club filmleri için teklif almıştır, kim bilir. izleyiniz, izletiniz, kararı sizler veriniz..


Başrollerinde Brad Pitt ver muhteşem 2. adamımız Morgan Freeman 'ın oynadığı yine güzel bir film. hatta ötesi. Hristiyanlık inancındaki 7 büyük günahı konu edinen bu filmde katil rolünde Usual Suspect filminden sevdiğimiz ve daha sonra American Beauty 'de de kendisine hayran olacağımız Kevin Spacey oynuyor.
---------------------
John Doe: It seems that envy is my sin.