Safdie kardeşlerden Benny SafdieThe Smashing Machine filmini solo olarak çekerken diğer kardeş Josh Safdie ise Marty Supreme ile karşımıza çıktı. Marty Supreme daha ilk dakikalarında seyircisine şunu söylüyor: Bu bir spor filmi olmayacak. Film, 1950’lerin dekorunu kullanıp bizi güvenli bir dönem anlatısına davet eder gibi yapsa da, kısa sürede zaman algısını yerle bir eden bir kaosun içine çekiyor. Safdie kardeşlerin diğer filmleri gibi kamera durmuyor, sesler ve konuşmalar üst üste biniyor, karakterler nefes almadan konuşuyor. Tıpkı filmin baş karakteri Marty Mauser (Timothee Chalamet) gibi. Ve film masa tenisinden çok, hırsın bir karakter üzerindeki etkisine odaklanıyor.
1952 New York’unda geçen film, Marty Mauser (Timothee Chalamet) adlı genç bir masa tenisi oyuncusunun etrafında şekilleniyor. Marty'nin, bir ayakkabı dükkanında çalışırkenki tüm amacı Londra’daki dünya şampiyonasına gitmek. Ancak bu olayda ve bundan sonraki diğer olaylarda da olacak olan, Marty'nin amacı doğrultusunda karşılaştığı engellerde ahlaki sınır taşımadan, 'amaca ulaşan her yol mübah'cı yaklaşımını izliyoruz. Filmin ilk 40 dakikasını oluşturan bu Londra macerasında filmin ritmi sürekli artarak devam ediyor. Orada hem spor dünyasıyla hem de ek bir hedef haline getirdiği sinema yıldızı Kay Stone (Gwyneth Paltrow) ile tanışıyor. Evet, Marty için kadınlarla olan ilişkilerdeki başarı kriteri, o kadını elde etmek. Kay Stone ile ilk sarılmasından sonra aynada kendisine attığı bakış ve gülümseme, bu başarının ardında yatan gururun dışavurumudur.
Marty’nin yolculuğu, klasik bir yükseliş anlatısından çok, ardı ardına gelen olaylar, başarısızlıklar ve etik sınır ihlalleriyle ilerliyor. New York'tan Londra'ya, oradan yeniden New York’a ve ardından Japonya'ya savrulan hikayede, Marty’nin hem sportif hem de kişisel anlamda 'yenilgi' ile kurduğu problemli ilişki film boyunca karşımıza çıkıyor. Ve şunu anlıyoruz ki Marty’nin en büyük rakibi Japon şampiyon Koto Endo (Koto Kawaguchi) ya da masa tenisinin kendisi değil. Kaybetmenin bi-zatihi kendisi en büyük rakibi. Film, bu açıdan bakıldığında zaferden çok hırsın ve yenilgi korkusunun portresini çiziyor. Bunu da bazı repliklerle güzelce ifade ediyor. Repliklerden alıntılarla durumu biraz daha izah edeyim.
Marty Supreme, bir insanın 'amacı' olduğuna inanmasının ne zaman bir erdem olmaktan çıkıp bir yıkım aracına dönüştüğünü sorgulayan bir film. Marty Mauser’ın dünyasında hayat, yalnızca kazanmak ve kaybetmekten ibaret. Arada durmak, düşünmek ya da geri çekilmek diye bir ihtimal yok. Bu yüzden Marty, Rachel’a (Odessa A'zion) söylediği “I have a purpose. You don’t. And if you think that’s some sort of blessing, it’s not (Benim bir amacım var. Senin yok. Ve eğer bunun bir lütuf olduğunu sanıyorsan, değil.)” cümlesi yalnızca bir aşağılama ya da karşısındakini hakir görmek değil, kendi varoluş manifestosunu dile getiren bir söylem. Amaç sahibi olmak, onun için bir takıntı ve o amaç ona her şeyi yaptırabilir.
Film boyunca Marty’nin tüm gelecek tahayyülü tek bir hedefe kilitli: kazanmak. O yüzden Kay Stone kendisine "ya kazanamazsan" diye sorduğunda "başka bir ihtimalin varlığını kesinlikle kabul etmediğini" görüyoruz. “This time next week, I’ll be the first American to ever win the British Open (Gelecek hafta bu zamanlar, British Open’ı kazanan ilk Amerikalı olacağım.)” derken de, aslında yalnızca bir turnuvayı değil, kendi var oluşunu garanti altına almaya çalışıyor. Marty için gelecek, yalnızca zaferle mümkün. Yenilgi ise bir sonuç değil, silinme tehdididir. Bu nedenle “You want me to lose? (Kaybetmemi mi istiyorsun?)” sorusu, masum bir şaşkınlık değil, varoluşsal bir panik durumudur. Kaybetmek, onun zihninde kabul edilebilir bir ihtimal değil çünkü. Kaybetmenin varlığını bütünüyle inkar ediyor.
Marty’nin hırsı bireysel olduğu kadar ideolojiktir de. “A win will do for the future of the sport (Bir galibiyet, bu sporun geleceği için yeterli olacak.)” dediğinde, kişisel arzusunu daha büyük bir anlatının arkasına da saklıyor. Josh Safdie burada, bireysel egonun nasıl kolaylıkla 'tarih yazma' gibi iddialara dönüştürülebildiğini gösteriyor. Marty’nin masa tenisinde kazanmaya duyduğu açlık, Amerikan rüyasının erken bir versiyonu gibi. Dünyayı ikna ederek, bastırarak ve hızla fethetme arzusu. Ve bu uğurda yapılan her şeyin mübah sayılması. Bu hırsın arka planında ise bastırılmış bir yenilgi korkusu var. Marty’nin “My father was a compulsive loser (Babam iflah olmaz bir kaybedendi.)” cümlesi, kazanma saplantısının kişisel bir travmadan beslendiğini açığa çıkarıyor. Yenilgi, Marty için yalnızca bireysel bir başarısızlık değil, miras alınmış bir lanetin tekrarı. Arkadaşı için onun babasına söylediği "That’s (business success) in your DNA, and you passed that through to Dion.(Ticari zeka sizin DNA’nızda var, bunu Dion’a da aktardınız.” sözü ile kendi babasından 'loser' DNA'sı almış olmayı reddetmek ve bunu da herkese kanıtlamak istiyor. Kazanmak, bu laneti kırmanın tek yolu. Bu nedenle filmde amaç, bir motivasyon kaynağı değil; kaçınılması gereken bir kaderden kaçış aracı konumunda. Her şey 'amaç' etrafında gelişiyor. Yine arkadaşına söylediği "I give him a purpose (Ona bir amaç verdim)" sözü ile sahip olunan en gerçek şeyin bu olduğunu bize tekrar söylüyor.
Yönetmen tarafına baktığımızda Marty Supreme, Josh Safdie’nin Uncut Gems ve Good Time ile kurduğu tematik hattın doğal bir devamı gibi görünse de, bu filmlerle arasındaki farklar yönetmenin bakışındaki dönüşümü ele veriyor. Diğer kardeşten ayrı film çekmenin verdiği kişisel etki de olabilir bu. Üç filmde de merkezde, durmayı bilmeyen, krizle beslenen ve hayatı bir 'son hamle' mantığıyla yaşayan erkek karakterler var: Connie Nikas (Robert Pattinson-Good Time), Howard Ratner (Adam Sandler-Uncut Gems) ve Marty Mauser (Timothee Chalamet - Marty Supreme. Bu karakterlerin ortak noktası, risk almadan var olamayan, kaybettikçe daha büyük oynamaya mecbur hisseden bir psikolojiyle hareket etmeleri. Ancak Uncut Gems ve Good Time’da bu hareket hali daha çok kaçış ve hayatta kalma dürtüsüyle şekillenirken, Marty Supreme’te bu dürtü yerini açık bir varoluş inancına bırakıyor. Connie ve Howard sistemin içinde sıkışmış figürlerken, Marty ise sistemi kendi etrafında bükebileceğine inanıyor. Bu nedenle önceki filmlerde tempo seyirciyi bir sona, kaçınılmaz bir çöküşe doğru sürüklerken, Marty Supreme’te hareket bir sona değil, sürekli yeniden üretilen bir döngüde oluyor. Bir zamanlar Kinetix'in reklam sloganı olan 'Koş Yoksa Düşersin' diğer iki karakterinden çok Marty'de vucut buluyor.
Marty Supreme’i bu yılın filmleri arasından ayıran ve akılda kalıcı kılan şey, tek bir iyi özelliğe indirgenemeyecek kadar bütüncül ve riskli bir sinema anlayışıyla yapılmış olması. Film, hem biçimsel hem tematik olarak güvenli alanlardan uzak duruyor. Karakterini sevdirmeye çalışmıyor, iyi bir son vadetmiyor. Her şeyden önce film, tür beklentilerini bilinçli biçimde bozuyor. Bir spor filmi gibi pazarlanmasına rağmen, seyirciye motivasyon konuşmaları, zafer anları ya da duygusal doruklar sunmuyor. Aksine, başarı fikrini parçalayarak ele alıyor. Yetenek, disiplin ya da azim gibi kavramları yüceltmek yerine, bunların nasıl bir ego makinesine dönüşebileceğini gösteriyor. Filmi güçlü kılan bir diğer unsur, ritimle kurduğu anlatı ki bu Safdie kardeşlerin alamet-i farikası.
Timothee Chalamet’nin performansı da filmi bu yılın diğer yapımlarından ayıran temel faktörlerden biri. Chalamet fiziksel olarak yorucu, duygusal olarak rahatsız edici bir performans sunuyor. Bu, yıl içinde sıkça karşılaştığımız ödül odaklı oyunculuklardan farklı olarak, karakteri parlatmak yerine hırpalayan bir oyunculuk anlayışı. Filme oyunculuğundan daha fazlasını da veriyor Chalamet. Aynı zamanda yapımcısı da olduğu bu filmin duyulması için bizzat reklam kampanyasını yönettiği, reklam uğruna Las Vegas'taki Sphere küresinin tepesine çıktığı biliniyor. Oyunculuğunun ve filmin tanıtımı için gösterdiği bu çabaların meyvesini Altın Küre ödüllerinde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alarak toplamaya başladı. Oscar'da da bu dalın en güçlü adayı. Bana göre Marty Supreme filmi de En İyi Film ödülünün en güçlü adaylarından biri.
Kapanış kısmına geçecek olursak filmin sonunda Marty bir olgunluğa ulaşıyor mu, yoksa sadece hayatta kalmayı mı başarıyor, bu sorunun cevabı yok. Ama filmin başından beri Safdie’nin başarısı da burada yatıyor: Marty Supreme, oluşturduğu bir karakteri yargılamıyor, aklamaya çalışmıyor ya da onu cezalandırmıyor. Onu olduğu gibi, bütün gürültüsüyle, çirkinliğiyle ve enerjisiyle masanın ortasına bırakıyor. Tıpkı masaya bırakılan masa tenisi topu gibi. Ve o top hala sekmekte, nasıl bir vuruş yapılcağı da seyirciye kalmış.
Yapım şirketi A24, Safdie Kardeşler ile anlaştı ama tek film çatısı altında değil. Her birinin bir film çekmesi üzerine. Josh Safdie, yılsonu vizyona girmesi planlanan Marty Supreme filmi ile; Benny Safdie ise The Smashing Machine filmi ile bu sene birçok kulvarda yarışacak gibi. Hangisinin yapımı daha iyi, onun cevabı henüz net değilse de, Benny'nin filmi The Smashing Machine için şimdiden söyleyecek şeylerim var.
Film, 1997-2000 yılları arasında MMA'in henüz kuralsızlığı ve acımasızlığıyla tanındığı dönemde, Mark Kerr'in (Dwayne Johnson) yükselişini anlatan bir spor biyografisi. Kerr, UFC'de kazandığı başarıların ardından Japonya'daki Pride organizasyonunda dövüşmeye başlıyor, ancak kariyerindeki bu ivme, ağrı kesici bağımlılığı, duygusal kırılganlıklar ve özel hayatındaki gerilimlerle eşzamanlı olarak hareket ediyor. Partneri Dawn Staples (Emily Blunt) ile ilişkisi, Kerr'in kontrol ihtiyacı ve bastırılmış öfkesi nedeniyle giderek yıpranırken, en yakın dostu ve eski antrenörü Mark Coleman'ın (Ryan Bader) potansiyel rakip haline gelmesi filmin ana omurgasını oluşturan yapı oluyor. Tüm bu süreç, büyük dönüm noktalarından çok, küçük kırılmalar üzerinden ilerliyor. Film büyük maçlardan ziyade, küçük anların yarattıklarıyla ilgileniyor.
Filme arka kapıdan baktığımızda merkezinde, profesyonel şiddetin bireyin kimliğini nasıl şekillendirdiği sorusunu görüyoruz. Kerr'in ringte sergilediği mutlak güç, gündelik hayatta duygusal donukluk ve iletişimsizlik olarak karşılık buluyor. Film,bu sporun kendisini yüceltmekten özellikle kaçıyor. O yüzden MMA'in o şatafatlı görselini biraz kapının dışında tutuyor yönetmen. Hatta aksine bu sporu, acımasızlığın kurumsallaşmış hali olarak ele alıyor ve Kerr'in zaferlerini bile rahatsız edici bir soğukkanlılıkla gösteriyor.
Benny Safdie'nin yazıp yönettiği bu filmde belgesel estetiği belirleyici bir rol oynuyor. Dövüş sahnelerinin çoğunun ringin dışından, iplerin arasından ya da yukarıdan çekilmesi, seyircinin aksiyona duygusal olarak dahil olmaması için bilinçli şekilde tercih edilmiş bu yüzden. Dwayne Johnson'ın yıldız imajı ise filmde önemli bir anlam da taşıyor. Benny Safdie, Dwayne Johnson'ın güreş geçmişi ve küresel şöhretini gizlemek yerine, bu imajı Mark Kerr'in 'hak ettiği ama ulaşamadığı' tanınırlıkla yan yana getiriyor. Dwayne Johnson'ın popülaritesinin bir kısmını Mark Kerr'e aktarıp hak ettiğini düşündüğü saygıya biraz olsun ulaşsın istiyor gibi. Bunun yanında kendisinden beklenenin üzerinden bir oyunculuk performansı sergilediği de söylenebilir.
Spor biyografisini sevenler için sevilecek ama diğer izleyici kitlesi için tatmin etmeyecek bir sonuç var elimizde. Çünkü çoğu yerde izleyicinin beklentilerini boşa çıkaran, izleyicisini yarım bırakan bir film The Smashing Machine. Filmin finalinde gerçek Mark Kerr'in sıradan hayatına yapılan vurgu, kahramanlık mitinin altını çizerken, şöhretin ve zaferin geçiciliğini sessizce hatırlatıyor.
Brad Pitt'in başrolde yer aldığı F1: The Movie, daha vizyona girmeden önce beklentiler tavan yapmıştı: Brad Pitt'in dönüşü, gerçek pist sahneleri, Hans Zimmer'in müziği, Lewis Hamilton'ın danışmanlığı.. Liste neredeyse kusursuz bir paket vaat ediyordu. Ancak film beyazperdeye çıktığında geriye kalan şey hikayesi olmayan, hiçbir şey sunmayan koca bir reklam filmi. Öyle ki Shark Ninja burada da var. Bir Cambly eksik.
Filmin neden olmamışlıklarına değinmeden önce -olmayan- konusunu biraz anlatayım. Film, bazı sporları filmlerinin klasik formülünü takip ediyor: yaşını almış bir efsane (Sonny Heyes), hırslı ama disiplinsiz bir genç (Joshua Pearce) ve iflas etmek üzere olan bir takım (APXGP). Bu çerçevede takımın sahibi olan Ruben (Javier Bardem), eski bir yarışçı ve arkadaşı olan Sonny'yi (Brad Pitt) takıma alarak hem yatırımcılarına 'batmıyoruz' mesajı vermek, hem de genç pilotları Joshua Pearce'e (Damson Idris) mentorluk yaptırmak istiyor. Bu noktada Any Given Sunday ya da Ford v Ferrari gibi yapımların izinden gidip "eski kurt - genç aslan" çatışması devreye giriyor. Ancak film, olmayan dramatik gerilimi öngürülebilir klişeler üzerinden kurduğu işin şaşırtmaktan ziyade tanıdık bir rota izliyor. Öngörülebilirlikte bu filme benzer izlediğim son film Şampiyon Zebra filmiydi. Bir zebranın katıldığı at yarışını kimin kazandığını tahmin etmek zor olmasa gerek.
Gelelim hikayenin olmamışlığının ötesindeki diğer olmamışlıklara.Bir defa film haddinden fazla ürün yerleştirme içeriyor. Gerçek pistlerde çekildiği için bir Formula izleyicisinin maruz kaldığı tüm o reklamlara bu filmde de maruz kalınıyor. Gerçeklik algısını yaratması için hadi bu kısmı kabul edip cebimize koyalım. Ama bunun yanında Formula 1 organizasyonunu neredeyse kusursuz resmediyor. Yarışların politik ve tehlikeli doğası, milyar dolarlık sponsorların baskısı, takımlar arası hırs ve entrikalar filmde yok sayılıyor. Ütopik bir Formula 1 dünyası: herkes iyi, herkes vicdanlı, herkes empatik. Gerçek organizasyonun pisliklerinden arındırılmış bu yapay imaj, filmi bir sinema eserinden çok kurumsal tanıtım filmine çeviriyor.
Filmin diğer yanılsaması ise Brad Pitt'in canlandırdığı Sonny'nin yıldız gücü üzerine kurulmuş olması. Sonny karakteri hikayeye neredeyse kusursuz bir giriş yapıyor. Travmalarını aşmış, fiziksel olarak sapasağlam, karizmatik, bilge.. Onu yaşlanmayan, hata yapmayan,her daim çekici bir kahraman gibi sunuyor. Bu durum seyircinin kahramanın dönüşümüne tanıklık etmesini engelliyor, bir karakter gelişimine şahit olmuyor. Hafif bir gelişim diğer genç pilot olan Joshua da gözlemleniyor diyebiliriz sadece. 3.büyük karakterimiz olan Kerry Condon'un canlandırdığı takım mühendisi Kate, belki de filmin en çok ziyan edilen karakteri. Bir yandan takımın aklı ve teknik insanı olması gerekirken, aynı zamanda Sonny'nin flört ilgisine dönüşüyor. F1 dünyasında kadınların zaten sınırlı görünürlüğü varken, o önemli koltuğa bir kadını oturmanın verdiği ciddiyet ve cesaret, bu basmakalıp aşk hikayesi ile kayboluyor.
27 Ağustos 2025 itibariyle dünya çapında 607 milyon dolarlık hasılat yapmış bu filmin hiç mi iyi yanı yok peki? Var. Görsellik. Gerçek pistlerde gerçek araçlarla yapılan çekimler, 2 Oscar ödüllü besteci Hans Zimmer'in yüksek oktanlı müzikleri ile biraz pist deneyimi yaşatıyor. Araç şaselerine sabitlenen lensler, sürücünün yüzüne ani dönen açılar ile kamera yerleştirmeleri seyirciyi de o koltuğa oturtuyor. Ses ve görüntü dalında Oscar'a ciddi adaylıkları olacaktır bu yüzden. Ancak bunların hepsi duyusal hazdan ibaret. Duygusal yönden besleyemeyen film, izleyicinin kalbinde veya zihninde iz bırakmıyor. Filmi izlerken pistte gürültü kopuyor ama perde kapandığında akılda kalan sadece marka logoları ve Pitt'in parlatılmış sureti oluyor.
Daha önce Top Gun:Maverick ile Tom Cruise'a ikinci baharını yaşatmış olan yönetmen Joseph Kosinski'nin bu filmi Brat Pitt'e ikinci baharını yaşatacak mı bilmiyorum. Sunulan karizma imajını birçok filminde zaten görüyorduk. Ama F1:The Movie filmi Formula 1'i geniş kitlelere tanıtmak için etkili bir seyirlik olabilir, ancak gerçeklerini gizleyen yanlı bir tanıtımdan öte gidemez.
43. İstanbul Film Festivali 17 Nisan'da start aldı. Festival için yaptığım seçimlerden biri olan Tatami filmi ile dün festivale başlangıç yapmış oldum ben de. Film, İranlı bir kadın judocunun, İsrailli rakibiyle karşılaşma olasılığı yüzünden İran hükümetinden almış olduğu baskıyı konu ediyor. Filmin 2 yönetmeninden biri İranlı diğeri İsrailli. Savaşın eşiğindeki 2 ülke olarak bu bile filmi başarılı kılmaya yetiyor. Filmin İranlı yönetmeni ayrıca filmde de oynuyor. Siyah beyaz çekilen bu filmin ses ve müzik kullanımı da başarılıydı. Ama bir şeylerin eksik olduğunu düşünüyorum. Onlara da değineyim.
Cannes'ta Kutsal Örümcek filmi ile en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanan İranlı oyuncu Zar Amir Ebrahimi ve yaptığı kısa film ile Oscar kazanan İsrailli yapımcı/yönetmen Guy Nattiv'in ortaklaşa yönettiği Tatami filminde, yönetmenler gibi iki ayrı ülkenin karakterler de dost. İki ülke arasındaki düşmanlığın ülke hükümetlerince olduğunu görüyoruz. Bu çekişmenin baskılara dönüşen yansıması daha önce edebiyat, sinema gibi sanatsal alanlarda görüyorduk. Hapse atılan yönetmenler, ülkesinden kaçmak zorunda kalan yazarlar şeklinde. Ancak yine 2023 yapımı İran asıllı İsveçli yönetmen Milad Alami'nin Opponent filminde ve bu Tatami filminde gördüğümüz kadarıyla bu baskılar sadece sanat dünyası ile sınırlı değil, spor dünyasında da çok rastlanıyor.
Yukarıda da değindiğim gibi, İran hükümeti, sırf İsrailli sporcuyla karşılaşacak diye kendi oyuncusunun turnuvadan bir bahaneyle çekilmesini emrediyor. Olası bir yenilgide ruhani liderlerinin incinmesinden(!) endişe edildiği için. Elbette rakip ülkelerin birbiriyle yaptıkları spor müsabakaları olduğundan daha önemlidir, ancak bu önem asla geri çekilme gerektirecek bir konu değil, aksine rekabetin daha sıkı sıkıya olmasını gerektirecek bir durumdur. Bu sebeple turnuva günü ailesinden de aldığı enerji ile kendisini oldukça zinde bulan judocu Leila Huseyni (Arienne Mandi), kendinden istenileni yapmıyor ve çekilmiyor. Bunun üzerine ailesine yapılan baskınlar, aile fertlerini kaçırıp şantaj yapmalar yaşansa da kocasından aldığı desteği yeterli görüyor ve almaya geldiği altın madalyayı almadan turnuvadan çıkmama kararı veriyor. Ülkesine başkaldırışı sadece bununla da kalmıyor. İran hükumetince konulan kurala göre spor müsabakalarında giymek zorunda olduğu başörtüsünü de açarak direnişini ikinci aşamaya çıkarıyor.
Bir filmin monokrom (siyah-beyaz) çekilmesi bazı anlamlar taşır. Ancak bu filmdeki anlamını ben çözemedim. Tamamen tercih meselesi de olabilir, prodüksiyon gizleme de olabilir, çekim aşamasında oluşan bazı renk ve görsel hataları örtmek için de tercih edilmiş olabilir. Birkaç karanlık kalan sahne dışında çok rahatsız edici bir konu değildi. Ancak rahatsız eden kısımlar vardı, o da anlatımdaki dinamikliğin sonlara doğru yok oluşu. Baştaki dinamik hikaye akışı hem spor filmi etkisini veriyor, hem de filmde oluşan politik gerilime bizi çekiyordu. Filmin son yarım saatinde bir yavaşlama söz konusu.
Diğer bir husus da filmin diğer tarafı olan İsrail'den de bir yönetmenin bulunduğu bir yapımda filmdeki İsrail tarafından hiç bahsedilmemesi. "Neyi anlatırsan yalnız o bilinir" sözü mucibince tüm bu politik gerilimi İran tarafı kendi kendine yaşıyormuş izlenimi oluşuyor. İran kuruntusuyla kendi çalıp kendi oynuyor gibi gözüküyor filmde. En azından İsrailli rakip oyuncusuyla ekstra bir diyaloğa sokabilirdi baş karakter oyuncusunu. Oyuncu demişken, oyunculuğa da değineyim. Öncelikle yardımcı kadın oyuncu olan antrenör rolündeki Maryam karakterinin iyi oyunculuğunun hakkını vermek istiyorum ki bu hak kendisine daha önceki filminde Cannes'ta en iyi kadın oyuncu ödülü verilerek takdim edilmişti. Bana sıra gelmez o yüzden. Filmin baş karakteri Leila Huseyni'yi canlandıran Arienne Mandi'nin oyunculuğu minder dışında iyi ama minder sahnelerinde vasattı diyebilirim. Oyuncuların rollerine hazırlanırken judo eğitimi almadığı, bu amatörlüğü gizlemek için yönetmenin bu sahnelerde yakın ve kısa çekimleri tercih ettiğini tahmin etmek zor değil.
Sonuç olarak festival başlangıcı için iyi bir filmi tercih ettiğimi düşünüyorum yine de. Atlas Sinemasında tekrar bulunmuş olmanın keyfi de buna eklenmiş oldu. Sıradaki filmde görüşmek üzere.
McDonalds'ın kuruluşunun anlatıldığı The Founder filminde, kurucu kardeşlerden Dick McDonald (Nick Offerman), kendilerini satın alan Ray Kroc'a (Michael Keaton) şu soruyu sorar: Sana her şeyi gösterdik. Tüm sistemi ve sırlarımızı. Neden sadece fikirlerimizi alıp kendine bir yer açmadın? Ray Kroc şöyle cevap veriyor: McDonalds'ı özel yapan şey sadece sistemi değil. Kilit nokta isim. O muazzam isim; McDonalds! Bu isme sahip birisi hayatı boyunca hiçbir zaman itilip kakılamaz.
Von Erich ailesinin de soy isimlerine bir takıntısı var. Fotoğrafta temsil edilen 4 kardeşten ikisi intihar ederek, diğeri hotel odasında şüpheli şekilde, fotoğrafta bulunmayan bir kardeş de henüz 5 yaşındayken hayatını kaybediyor. Kendini dövüşe adamış bir baba tarafından yine dövüşe adanan 4 çocuğunun gerçek hikayesinin anlatıldığı The Iron Claw filminde ilk fatura sonradan edindikleri soy isimleri olan Von Erich'e kesiyor. Peki öyle mi?
Sean Durkin'in yönettiği The Iron Claw filmi, Amerikan güreş dünyasına 1980lerde damga vurmuş Von Erich ailesinin trajikomik bir portresini sunuyor. Ailenin gerçek yaşam hikayesinden esinlenen filmde partıltılı ve şöhretli güreş hayatlarının sahne arkasında ne kadar toksik ve dramatik bir halde olduğunu bizlere gösteriyor.
Filmin anlatımı tüm aileyi kapsasa da daha çok odak noktası büyük abi Kevin Von Erich oluyor. Zac Efron'un ustalıkla canlandırdığı Kevin, babaları Fritz Von Erich'in baskıcı yönlendirmeleriyle ve aile içi bazı dinamiklerle başa çıkmaya çalışıyor. Bu hikayeyi daha çok Kevin'in dünyasından bakıyor oluşumuzun nedeni, aileden hayatta kalan tek ferdin kendisi oluşu tabi ki.
Yönetmen Sean Durkin her ne kadar güreşin ringlerdeki parıltısı ile geri plandaki ailenin dramı arasındaki tezatlığı hissettirerek izleyiciye aktarmış olsa da, anlatımda bazı zayıf noktalara ya da fokuslanacak mevzuda biraz sapmalara neden olmuş. Kardeşler arasındaki bağın daha derinlemesine işlenilmesi ve aile içindeki o rekabetçi ortamın daha iyi yansıtılması hikayedeki zayıf noktaları oluşturuyor. Fokustaki hata ise tüm bu yaşananların sanki bir soy isim lanetiymiş gibi yansıtılması ve geriye kalan tek aile ferdinin sadece bu konuda öz eleştiri yapmasıydı. Oysa asıl neden baba Fritz Von Erich'in baskıcı toksik kişiliği.
Baba Fritz Von Erich (Holt McCallany) de eski bir amerikan güreşçisi. Kendisinin alamadığı dünya şampiyonluklarını eve getirmenin yolu olarak sahip olduğu 4 erkek çocuğunu gören bir baba. Ve bu uğurda sert ve maskülen bir disiplinle, çocuklarını da birbiri ile rekabet ettirip, onlardan kendilerinin en iyi performansını bekliyor. Bu beklenti çocuklar üzerinde bir baskı oluşturuyor, psikolojik sağlıklarını bozması yetmezmiş gibi, aile bağlarını da zedeliyordu. Zira hepsinin tek bir amacı vardı, babalarının favori çocuğu olmak. Aile içi oluşan vu rekabet ve babalarının favori çocuğu olma çabaları kardeşler arasındaki rekabeti arttırıyor ve ilişkileri zayıflatıyor. Zayıflayan ilişkiler kopuk aile içi iletişime sebep oluyor ve tüm bunların sonunda ortaya çıkan psikolojik sorunlar çözülemez hale gelip çocukların yaşamlarına son vermesiyle sonuçlanıyor. Tüm bunlar olurken tek lanetin babaları Fritz'in, babasının soyismi yerine annesinin soyismiyle anılmak istemesine bağlayamazsın.
Zac Efron, Kevin Von Erich rolünde fiziksel ve duygusal olarak inandırıcı bir performans sunuyor. Film için vücut geliştirmesinin yanı sıra yüz hatlarını genişletmek için botoks yaptığı öne sürülse de bu olay doğru değil. Yakın zamanda evinde geçirdiği bir kaza sonucu çenesinin kırıldığını ve bu yüzden geçirdiği operasyonlar sonucu yüz hatlarında değişim oluştuğunu kendisi ifade ediyor. Tüm bunların yanında gösterdiği oyunculuk performansı ile seneye oscarın adaylarından olduğunu şimdiden söyleyebiliriz.
Diğer yandan kendisine Emmy ödülü kazandıran son dönemin iyi dizilerinden The Bear'den ve Shameless'tan tanıdığımız Jeremy Allen White da filmde karşımıza sonradan çıksa da güzel bir oyunculuk sergilemiş.
Sonuç olarak The Iron Claw filmi, her ne kadar daha önceki yıllarda izlediğimiz The Wrestler filmindeki yönüyle olmasa bile amerikan güreş dünyasının karanlık bir portresini sunuyor. Karakter gelişimi ve duygusal derinlikleri biraz yoksun olsa da görsel anlamı güçlü ve etkileyici oyunculuk performansıyla kendisini izleyenleri etkilemeyi başarıyor. Soyisim laneti gibi gereksiz mistik unsurlardan ziyade aile içindeki baba zorbalığına odaklanılsaymış daha leziz ve bir o kadar da derin bir film karşımıza çıkacakmış. Tüm bunlara rağmen film şimdiden 2025 oscar ödüllerinde en iyi film dalına aday diyebiliriz. Kazanıp kazanmayacağını bu sene çıkacak olan Dune Part Two, Joker: Folie a Deux, Gladiator 2 ve diğer olası adayları izledikten göreceğiz.
Boks sineması, sürprizlere değil tekrarın gücüne yaslanan bir tür. Ringde olduğu gibi anlatıda da belirli kalıplar vardır: düşüş, kayıp, arınma ve geri dönüş... Antoine Fuqua’nın Southpaw filmi de bu tanıdık yapının içine yerleşik; ne türü yeniden icat etmeye çalışıyor ne de izleyiciyi yanıltmak gibi bir iddiası var. Ancak film, bu bilindik çerçeve içinde duygusal yoğunluğu ve oyunculuk performanslarıyla kendi ağırlığını koymayı başarıyor. Southpaw, bir boks filminden çok, şiddetle yoğrulmuş bir erkekliğin çözülüşü ve yeniden inşası üzerine bir baba/kız hikayesi olarak izlenebilir.
Hafif ağır siklet dünya şampiyonu Billy Hope (Jake Gyllenhaal), kariyerinin sonuna yaklaşmış, ringde olduğu kadar özel hayatında da kontrolsüz bir boksör. Eşi Maureen (Rachel McAdams) ve kızı Leila (Oona Laurence), Billy’nin hayattaki tek duygusal tutunma noktalarıdır. Ancak bir basın toplantısı sonrası yaşanan silahlı çatışma Maureen’in ölümüyle sonuçlanıyor ve Billy’nin hayatı geri dönülmez biçimde dağılıyor. Lisansı iptal edilen, servetini kaybeden ve kızının velayetini yitiren Billy, kendini alkol ve şiddet sarmalında buluyor. Tam bu noktada, eski bir boksör olan antrenör Tick Willis (Forest Whitaker) ile yolları kesişiyor. Billy’nin yeniden ayağa kalkma mücadelesi artık yalnızca kemer için değil, kızına layık bir baba olabilmek içindir.
Southpaw, yüzeyde klasik bir 'yeniden doğuş' hikayesi sunsa da özünde erkekliğin şiddetle kurulan dili üzerine bir sorgulama yapıyor. Kurt Sutter’ın senaryosu, Sons of Anarchy’de olduğu gibi, saldırganlık ile sevgi arasındaki kırılgan ilişkiye odaklanıyor. Billy Hope, duygularını ifade edebilen bir karakter değil, onun dünyasında sevgi de öfke de yumrukla konuşuyor. Benzer tavrı diğer tüm boksör filmlerinde görüyoruz. Özellikle Raging Bull filminde Jake LaMotta'da.
Buradaki asıl çatışma ringdeki rakiple değil, Billy’nin kendi içindeki kontrolsüzlükle yaşanıyor. Film, boksu bir spor olmaktan çok, karakterin içsel karmaşasının fiziksel dışa vurumu olarak kullanıyorr. Baba/kız ilişkisi ise hikayenin duygusal omurgasını oluşturuyor. Southpaw, şampiyonluk anlatısını bilinçli biçimde geri plana itip, asıl zaferi Billy’nin kızına karşı sorumluluk alabilmesi olarak sunuyor.
Bununla birlikte film, dramatik anlarda zaman zaman aceleci davranıyor. Bazı yan karakterler ve alt hikayeler derinleşmeden geçiliyor. Özellikle 'kurtarılması gereken genç' motifi, fazlasıyla işlevsel ve yüzeysel kalıyor. Yine de Jake Gyllenhaal’ın fiziksel ve duygusal performansı, bu anlatı boşluklarının büyük kısmını dolduruyor. Gyllenhaal, Billy Hope’u yalnızca kaslı bir beden olarak değil, duygusal olarak da parçalanmış bir figür olarak inşa ediyor. Forest Whitaker’ın Tick Willis performansı ise filmin ahlaki pusulasını temsil eden karakter konumunda.
Southpaw, tür klişelerinden kaçınmayan ama bu klişeleri duygusal bir samimiyetle yeniden üreten bir film. Evet, hikaye büyük ölçüde tahmin edilebilir; ancak film, ne anlattığından çok nasıl anlattığıyla değer kazanıyor. Billy Hope’un hikayesi, ringde kazanılan bir maçtan ziyade, şiddetle şekillenmiş bir hayatın sorumlulukla yeniden kurulma çabasıdır. Southpaw, boks filmleri geleneği içinde devrimci bir yerde durmayacak evet; ama yine de boks ortalamanın üstünde kalacaklardan biri olacak her daim.
Bu alanda yapılmış esaslı bir çalışma var aslında.. "Futbol ve Sinema" kitabının yazarı Tunca Arslan, 150 yerli ve yabancı filmden bahsetmiş eserinde. Biz tabii ki, onun gibi uzun uzun anlatmakla uğraşmayacağız burada, işin içinden çıkamayız zira. Daha ciddi bir araştırmayı okumak isteyenlere elbette ki onun yazdığı kitabı öneriyoruz. Bense daha çok netten araştırdığım, mümkün mertebe aklıma gelen filmler üzerine bu yazıyı yazdım. Fazla detaya girmeden, kısa cümlelerle anlattık eserleri. Yoksa dediğim gibi, işin içinden çıkmak çok zor olurdu. Arada atladığım, sizlerin çok önemsediği bizim yazmayı unuttuğumuz filmler vardır. Onlar için de kusurumuz affola diyorum..
Elimizden geldikçe, dilimiz döndükçe bahsetmeye çalıştık filmlerden işte.. Daha önce Flying Dutchman de bazı filmlerden bahsetmişti blogunda. O yazıdan da feyz aldığımızı belirtelim..
Filmleri herhangi bir kronolojik sıralamaya tabii tutmadan, kafamıza estiği şekilde listeledik. Bunu da söylemiş olayım.
***
Filmlerden bahsetmeye başlamadan önce, futbol ve sinemaya dair hoş lakırdılar eden bazı ünlü isimlere söz vermek lazım.. Noktasına virgülüne dokunmadan tabii..
Ümit Efekan: "Futbol yaşamdaki o kadar çok şeyle bağdaşıyor ki.."
Serdar Akar:"Futbolun arkasında olan olayları, siyasi destekleri, çözebilirsiniz ama sahadaki futbolun verdiği seyir zevkini çözemezsiniz".
Memduh Ün: "Sinema mı, futbol mu? Her şeye rağmen futbol".
Tunca Arslan:"İnsanoğlunun yeryüzü yolculuğundaki tüm güçlü duyguları beyazperdede ya da yeşil sahalarda yaşanabilir. Büyük acılar, sevinçler, ihanet, korku, kaygı, mutluluk, güven, intikam, öfke, aşk pişmanlık, yalnızlık... Yaşam denen oyunu kavramak için müthiş ikili.."
***
Green Street Hooligans: (Yönetmen: Lexi Alender) İlk filmde biraz iltimas geçtim. İtiraf edeyim bunu. En uzun uzun anlattığım film bu olacak sanırım. Bendeki yeri çok ayrıdır bu filmin.
Futbol filmleri dedik ama bu film daha çok taraftarlık, ve tribüncülük mefhumu üzerine.
Film, bayan bir yönetmen futbolu ve tribünü nasıl bu kadar iyi işlemiş sorusunu sordurtuyor adama önce. Hobbitliğinden tanıdığımız Elijah Wood var filmde, ve yine tanıdık bir isim olan Claire Forlani.
Elijah Wood bu filmde Amerika'daki okulundan şutlanmış (suçsuz olduğu halde) ve ablasının yanına, İngiltere'ye gelen oğlan kardeşi oynamaktadır. Futbol hakkında bir şey bilmemektedir. Sırf bununla kalsa iyi, bir de futbol kelimesi yerine, her Amerikalının yaptığı gibi "soccer" lafzını tercih etmektedir ki, bu durum İngiltere'de tanıştığı kitlenin hiç hoşuna gitmez.
Yumuşak başlı bir karakter olan elemanımız kendini bir anda West ham United'ın taraftar grubu olan GSE'nin (Green Street Elite) içinde bulur. Taraftar grubuyla maça gitmeye, deplasman yapmaya ve şiddete meyletmeye başlar.
Onun bu halleri, insanın içinde biriken ve kişinin otokontrolü sayesinde gizleyebildiği şiddet eğilimini, ortama göre dışa vurabileceğini ve tabir-i caizse holigan olabileceğini gösterir.
Film boyunca güzel marşlar dinleyebilir, kullanılan aksanı yer yer anlayamadığınız için kafayı yiyebilirsiniz. West Ham-Millwall rekabetine farklı bir açıdan bakmayı becermiş olan bu filmi, ne yapıp edip izlemelisiniz diyelim.. Ve mümkünse orjinal dilinde izleyin. Dublaj rezaletine katlanmayın..
Şunu da söylemekte fayda görüyorum; bu filmin, benim gibi manyak bünyelerde bazen aşırı derecede gaza gelme, eller cepte, fermuar çeneye kadar çekili vaziyette dolaşma gibi egzantrik tribüncü vaziyetlerine bürünmek gibi yan etkileri var. Söylemedi demeyin sonrandan..
The Firm: (Yönetmen: Alan Clarke) 1988 tarihli ve başrolde Gary Oldman'ın olduğu ve taraftarlık konusunu işleyen unutulmaz bir filmdir.
Fever Pitch: (Yönetmen: David Evans) Ünlü yazar Nick Hornby'nin eserinden uyarlanan bir filmdir. Hayatım futbol diyen herkesin izlemesi tavsiye edilir.
El Portero: (Yönetmen: Gonzalo Suarez) Türkçesi kaleci. Carmelo Gomez oynuyor. Vasatın altında bir filmdir.
Bloomfield: (Yönetmen: Richard Haris) Kariyerinin sonuna gelmiş bir futbolcunun hikayesi..
Bend it Like Beckham: (Yönetmen: Gurinder Chadha) Aklımda daha çok Keira Knightley'nin oynadığı film olarak kalacaktır bu film. Hayatımın Çalımı adıyla gösterime girmiştir ülkemizde.
My Name is Joe: (Yönetmen: Ken Loach) Bu filmle ilgili en güzel yorumu Uçan Hollandalı blogunda yapmıştı. Ondan esinlenmiş gibi olacağım ama hakkaten de sadece giriş sahnesi için bile izlenir bu film diyeyim.
Best: (Yönetmen: Mary McGuckian) Sadece George Best demek yeterlidir herhalde.
Two Half Times In Hell: (Yönetmen: Zoltan Fabri) Pele'nin oynadığı Zafere Kaçış filmi, bu filmin yeniden yapımıdır..
Taçsız Kral:(Yönetmen:Atıf Yılmaz) Unutulmaz futbolcu Metin Oktay'ın filmi. Bu filmde Gönül Yazar, Ajda Pekkan gibi ünlü isimlerin yer almasını yönetmene mi, yoksa Metin Oktay efsanesine mi borçluyuz, bilemeyeceğim.
Futboliye: (Yönetmen: Osman Seden) Filmi bilmeyen yoktur herhalde. Osman Seden garip bir yönetmendir. Yönettiği her filmde en az birkaç saniye göründüğü roller verir kendi kendine. Aklıma gelmişken, bunu da söyleyeyim dedim..
There's Only One Jimmy Grimble: (Yönetmen: John Hay) John Hay imzalı bir film. Sihirli Kramponlar adıyla ararsanız, daha kolay bulursunuz.
HillsBorough: (Yönetmen: Charles McDougall) Liverpool-Nottingham Forest F.A. Cup yarı final maçında meydana gelen ve 95 kişinin ezilerek öldüğü faciayı ele alan filmdir.
Shaolin Soccer: (Yönetmen: Stephen Chow) Hemen hemen herkese "Tsubasa"yı hatırlatan bu filmi gülmek için izleyebilirsiniz elbette.
The Football Factory: (Yönetmen:Nick Love) Yine bir tribün filmi. Meraklısının kaçırmaması gerekir. Green Street Hooligans filmiyle kıyaslanır hep..ama bence gerek yoktur. İkisi de çok güzel filmlerdir. Kadıköy'de oynanan bir Galatasaray derbisi için ülkemize gelen, belgesel çeken ve Fenerbahçe tribünün misafir olan Danny Dyer filmin başrollerinden biridir. Bi de Tamer Hassan vakası vardır tabii bu filmde.
Purely Better: (Yönetmen: Mark Herman) "Bundan İyisi Can Sağlığı" adıyla çevrilmiş bu film, Alan Shearer için izlense kâfidir ( bu da Uçan Hollandalı'dan aparılma bir yorum oldu, ama güzel demiş vesselam)
Victory: (Yönetmen: John Huston) Yazının girizgahında afişi olan film. Bu film Türkçe'ye neden "Zafere Kaçış" olarak çevrilmiş derseniz, o da filmin Birleşik Krallık topraklarında "Escape To Victory" ismiyle sunulmasından kaynaklanmakta.. Pele arz-ı endam ediyor filmde bildiğiniz üzere.. ve tabii ki Slyvester Stallone (İtalyan Aygırı) ile Michael Caine abimiz de başrollerde..
Mean Machine: (Yönetmen: barry Skolnick) Türkçe'ye "Sıradışı Sanıklar" tercümesiyle el sallayan bu film neden izlenir? Vinnie Jones vardır.. Bi de Guy Ritchie de yapımcı listesinden bize göz kırpmaktadır.
The Match: (Yönetmen: Mick Davis) 1999 yapımı bu film romantik komedi dediğimiz türden. Konusu ise şöyle; iki İskoç bar takımı kendi aralarında bir maç yaparlar..kazanan diğer takımın barını alacaktır. Arada aşk-meşk davaları da cabası.
Historias de fútbol: (Yönetmen: Andres Wood) 1997 yapımı olan bu filmin konusu içinde futbol geçen üç ayrı hikayeden oluşur.
Hotshot: (Yönetmen: Rick King) Konu basit.. Amerikalı bir futbolcu Pele gibi olmaya çalışmaktadır.
Dar Alanda Kısa Paslaşmalar: (Yönetmen Serdar Akar) Filmi anlatmaya gerek var mı? "Hayat futbola fena halde benzer.."
Go Now: (Yönetmen: Michael Winterbottom) Aşık olduğu kadınla birlikte yaşayan, bir İskoç futbolcu ciddi bir hastalığa yakalanmıştır. Bu hastalık onun hem futbolunu hem de aşk hayatını etkilkeyecektir.. dann... (hep böyle film tanıtım yazıları yazmak istemişimdir..güzel oldu mu?)
Phörpa: (Yönetmen: Khyentse Norbu) 1999 yapımı olan bu film, Tibetli rahipler ve futbol konusunu işliyor.
Gol Kralı: (Yönetmen: Kartal Tibet) Uçan Hollandalı filmin izlenmesi için gerekli olan sebepleri sayarken şöyle demişti, "Birincisinde, kornerde defans oyuncusu nasıl itinayla ekarte edilir, ikincisinde; üst direğe oturularak nasıl auta giden top kurtarılır öğrenebilmek için."
Doğru söze ne denir? Kemal Sunal'ın takım değiştirirken verdiği demeçler unutulmaz..
Ya ya ya Şa şa şa: (Yönetmen: Ümit Efekan) İlyas Salman'ın nadir sevdiğim filmlerindendir.. Bir Kapıcı çocuğunun Fenerbahçe'de futbolculuğa kadar yükselen çizgisinin, birden dibe vuruşunu çok güzel resmeder..Andadolu'dan İstanbul'a büyük ümitlerle gelen, ama bir şey veremeden gerisin geriye dönen her topçu bize bu filmi hatırlatır..
Gmar Gavi'a: (Yönetmen: Eran Riklis) Film, İsrailli bir askerle tutsak aldığı Lübnanlılar arasında futbol sayesinde kurulan gönül köprüsünü konu alıyor.
Die Angst Des Tormanns Beim Elfmeter: (Yönetmen: Wim Wenders) Oldukça garip bir filmdir. Bir yerlerden temin edin ve kesinlikle izleyin. Peter Handke'nin eserinden uyarlamadır..
The Fix: (Yönetmen: Paul Greengrass) 60’lı yılların başında Sheffield Wednesday’li oyuncuların karıştığı şike skandalını konu alan bir TV filmidir.
Goal: (Yönetmen: Danny Cannon) Santiago Munez isimli kahramanımızın hikayesini bilmeyen yoktur herhalde.. Zidane, Beckham, Raul gibi isimler var filmde.
Goal II: Living the Dream: (Yönetmen: Jaume Collet-Sera) Santiago Munez'in hikayesini izlemeye devam. Santiago İngiltere'den İspanya'ya gelir bu filmde..
Goal III: (Yönetmen: Andrew Morahan) "Neden böyle çektiniz ki be abi?" dedirten devam filmidir.
Gregory's Girl: (Yönetmen: Bill Forsyth) Filmin oyuncularından Dee Hepburn'ün futbol yeteneklerini geliştirmek için Patrick Thistle futbol takımıyla antremanlara çıktığını biliyor muydunuz?
Ha-Shehuna Shelanu: (Yönetmen: Uri Zohar) Zohar'ın filminin konusu, ergenliğe girmiş gençlerin tutucu aileleri, yozlaşmış klüp başkanlarıyla alakalı.. (itiraf ediyorum, bu filmi izlemedim..arkadaş tavsiyesiyle yazdım listeye)
The Arsenal Stadium Mystery: (Yönetmen: Thorold Dickinson) 1940 yapımı bu film. İzleyeni çıkmadı aramızda.. Sadece adını biliyoruz, bir de konusunu.. Truvalılar adında amatör bir takımın yıldız oyuncusu Arsenal ile evsizlere yardım amaçlı yapılan maçta aniden yere yığılıp hayatını kaybeder. Cinayeti çözmek için görevlendirilen müfettiş Slade önce Arsenal stadının sırrını öğrenmelidir.
Manchester United Ruined My Life: (Yönetmen: Mark Brozel) Boşu boşuna Imdb'ye bakmayın. Bulamazsınız orada bu filmi.. İsmi bi nevi "gençliğimin katilisin" hikayesidir izlenimi uyandırsa da, konusu 1950'lerin Manchester'ında yaşayan bir Yahudi çocuğun yaşadıklarını anlatır.. Bol bol futbol sosu var tabii filmde..
Cup Fever: (Yönetmen: David Bracknell) Futbolun beşiği İngiltere olunca, futbol filmlerinin konusu da ağırlıklı olarak İngiliz futbol oluyor.. Bu çocuk filminde Busby, Best ve Charlton gibi İngiliz futbolunun ünlü simaları var.
Dias de Futbol: (Yönetmen: David Serrano) Hoş bir komedidir.. Konusu, eski bir mahkumun rehabilitasyon amacıyla yerel ligde oynayan bir takıma katılmasıdır.
The Game of Their Lives: (Yönetmen: David Anspaugh) 1950 Dünya Kupası’nda İngiltere’yi 1-0 yenen ABD ulusal takımının hikayesini ele alıyor.. Özenmemek mümkün değil bu arada.. Biz gol dahi atamadık İngilizlere..
Hooligans - Kato ta heria ap' ta niata! : (Yönetmen: Kostas Karagiannis) Komşudan bir çalışma.. Konusu şöyledir; holigan bir genç karıştığı bir kavgada belkemiğini kırmıştır. Olayı araştıran babası neo-faşist bir grubun futbolu kullanarak ülke yönetimin ele geçirmeye çalıştıklarını farkeder.
Fimpen: (Yönetmen: Bo Widerberg) Biraz da Kuzeylilerden bahsetmek lazım. Futbolu çok seven, ve ulusal takıma maskot seçilen bir çocuğun hikayesi. Filmde gerçek futbolcular var ayrıca..
Íslenski draumurinn: (Yönetmen: Robert I. Duoglas) Bu kez bir İzlanda filmi.Hayatım futbol diyenlerin hikayesi. Futbol tuttkunu bir işadamının gerçeklikle bağlarını yitirmesi konusu işleniyor.
il Presidente del Borgorosso Football Club: (Yönetmen: Luigi Filippo D'Amico) İtalyan işi komedi..
Joyeux Noël: (Yönetmen: Christian Carion) Futbolun her koşulda oynanabileceğini gösteren bir Fransız filmi.. 1914 yılında Noel zamanı yaşanan kısa süreli ateşkesi konu alan filmde cephede oynanan futbol maçları var..
O Leao da Estrela:(Yönetmen: Arthur Duarte) 1947 yapımı olan bu filmi izleyemedik ama konusu ilgimizi çekti valla.. Fanatik Sporting Lizbon taraftarı olan bir aile kızlarının düğünü için kuzeye, fanatik Porto taraftarı olan damadın ailesini ziyarete giderler. Bize de bir yerlerden bu filmi bulmak ve izlemek düşer..
Aşk Tutulması: (Yönetmen: Murat Şeker) Fanatik Fenerbahçeli bir yönetmenin yönettiği, ve yine fanatik Fenerbahçeli bir başrol oyuncusunun oynadığı (Tolgahan Sayışman) bir filmdir bu malumunuz.. Fenerbahçeli olmanıza gerek yok.. Hoş sayılabilecek bir romantik komedi izlemek isteyenler, ve futbolu hayatında önemli bir yere koyanlar kesinlikle izlemeli..
"Seni Fenerbahçe gibi sevdim, karşılıksız ve çıkarsız.."
Offside: (Yönetmen: Jafar Panahi) İran’da kadınların Bahreyn ile oynanacak olan Dünya Kupası eleme maçını izlemek için kanunla girdikleri mücadeleyi konu alan bir komedi filmi..
Régi Idök Focija: (Yönetmen: Pal Sandor) Yine öneri üzerine listeye aldığımız bir film.. Takımı için her şeyini feda etmeye hazır bir taraftarın portresini anlatan bir Macar filmi..
Vratar: (Yönetmen: Semyon Timoschenko) 1936 yapımlı bu filmde, Grigori Pluzhnik sokakta meyve satarken arabasından düşen bir karpuzu yakalar ve bunu gören SSCB ulusal takımı teknik direktörü tarafından takımın kalesine geçirilir. İlk maçında bir Bask takımına karşı oynayacaktır. (nedense filmin konusu pek tanıdık geldi..)
Das Wunder von Bern: (Yönetmen: Sönke Wortmann) II. Dünya Savaşı’dan SSCB sınırları içinde unutulan bir baba, Almanya ulusal takımı 1954 zaferini yaşarken ülkesine geri döner. Kaçırılmaması gereken, izlenilesi bir film daha.. (tabii benim gibi altyazısız izlemeyin, ikinci kez izleme derdiyle uğraşmayın)
She's The Man: (Andy Fickman) Türkçe'ye "Seksi Futbolcu" diye çevrilmişti sanırım.. Erkek kılığına giren, ve kendini futbol yeteneğiyle erkeklere kanıtlama derdine düşen bir kızcağızın hikayesi..
Det Forbudte Landshold: (Yönetmen: Rasmus Dinesen) Biraz da belgesel niteliğindeki çalışmalardan bahsedelim.. Tibet’in ilk “uluslararası” müsabakasını (Grönland’a karşı) konu alan politik bir belgesel.
Beyond the Promised Land: (Yönetmen:Bob Potter) Yine bir M.United filmi. Üçlemenin bir parçası. Roy Keane'in sayko halleri için izlenebilir..
Maradona by Kusturica: (Yönetmen: Emir Kusturica) Başarılı bir yönetmenden, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcusuyla ilgili bir belgesel..
Zidane, Un Portrait du 21e Siècle: (Yönetmen: Douglas Gordon ve Philippe Parreno) Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi futbolcularından olan Zidane'la ilgili bir belgesel filmdir adından da anlaşılacağa üzere. Real Madrid ve Villareal takımları arasında oynanan maçta tüm kameralar sadece Zidane’ı takip eder. Kaçırılmaması gereken bir çalışma..
Eski Açık Sarı Desene: (Yönetmen: Ömer Ali Kazma) Galatasaray futbol takımının yer aldığı bir belgesel film..
Asi Ruh Çarşı: (Yönetmen: Ersin Kana) Adından da anlaşılacağı üzere Çarşı grubunu anlatıyor..
The Other Final: (Yönetmen: Johan Kramer) Dünya sıralamasının en alt sırasındaki iki takımı olan Butan ve Montserrat, 2002 Dünya Kupası finali oynanırken karşılaşırlar ve bu da filmin konusu olur..
Real, La Película: (Yönetmen: Borja Manso, Eloy Gonzalez ve Goyo Villasevil) Real Madrid'in 100.yıl filmi..
Takım Böyle Tutulur: (Yönetmen:Paul Okan ve Andreas Treske) Biraz da tuttuğum takımla ilgili çalışmalardan bahsedeyim..Fenerbahçe taraftarlarının tutkusunu anlatmaya çalışmış bir filmdir bu. Kişisel fikrim vasat bir çalışma olduğu yönünde. Yine de futbol ve tribün konulu bir çalışma olduğu için emeği geçenlere teşekkür etmek lazım.
Kuruluştan Kurtuluşa Fenerbahçe: (Yönetmen: Tolga Örnek) Fenerbahçe Spor Kulübü` nün 1907 - 1923 yılları arasındaki tarihini inceleyen ve kulüp sevgisinin vatan sevgisiyle örtüştüğü döneme ışık tutan bir belgesel filmi.
Bahçedeki Fener: (Yönetmen:Can Dündar) Can Dündar imzalı bir çalışma, bir de Fenerbahçe hakkında.. Daha ne isteyebilirsiniz ki?
Fenerbahçe Bir Tutkunun Tarihi: (Mehmet Çelebi) “Bir Tutkunun Tarihi”, Fenerbahçe Spor Kulübü’nün ilklerini, dönüm noktalarını, zor günlerini, zaferlerini, kısacası acısıyla, tatlısıyla 100 yıllık tarihini anlatmaktadır. Her Fenerbahçelinin arşivinde mutlak bulunması gereken bir eser..
***
Yazının başlarında da belirttiğim gibi, unuttuğum filmler, çalışmalar olmuştur..Bu bakımdan kusurumuz affola diyorum.. Sürekli ihtiyaç duyulan/duyduğumuz "futbolla ilgili filmler" konusuyla ilgili bir rehber olmasını ümit ettiğim bir araştırma yazısı oldu.. Birçok kaynaktan faydalandık. Hem onlara hem de yazıyı hazırlarken fikir veren arkadaşlara teşekkür ederim
Torba Suat: Niye böyle oldu be abi? Ben çok sevmiştim be abi.O kadar mektup gönderdim insan bir cevap yazar. Benim günahım ne be abi?
Hacı: Bak koçum! Belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. Artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. Sevgililer...heh! Bizim olanlar ya da olmayanlar... Hepsi iz bırakır. Bu izler şimdi seninki gibi çok derinini çiziyor. Hepsi kalır! ama inan yeni izler de olacak. Yaşlıları düşün... Sanki her şeyi bilirlermiş gibidirler. Ama öyle değil. Ne kadar acı çekersen çek şunu hiç unutma; çizilecek bir yer hep vardır ve çizecek bir yer... Ressam olur bazıları başkalarının kalbini kazıya kazıya, ya da resim olurlar senin gibi; kazına kazına.
Suatı hayata bağlayan iki şey vardır ;futbol ve mahallenin güzel kızı Nurten.Babasından azar işite işite sürdürdüğü amatör futbol kariyeri ve herkesten gizlediği, içinde beslediği aşkıyla yaşama bağlanır Suat.
Mektuplar yazar, yazdığı mektuplara gözyaşlarını akıtır.Delikanlıya yakışır şekilde yaşar aşkını.Mahallenin o saf,naif kültüründen kopmadan taşkınlık yaratmadan kapı önlerinde yolunu gözler , onun olmasını bekler sevdiğinin.Bir gülücük mutlu etmeye yeter Suatı ve o gülücükle torba değil panter olur Suat.Lakin Nurten'in hiçbirşeyden haberi yoktur ve nadir olan konuşmalarında da her 'suat abi' dediğinde daha bir içlenir,köşesine çekilir Suat.Çünkü Suat anlatamaz derdini,utanır,sıkılır kendi hayal aleminde yaşar aşkını ama en nihayetinde bilir sevenlerin birbirlerine 'abi-abla' diyerek hitap etmediklerini.
Gün gelir takıma yakışıklı forvet Serkan transfer edilir.Mahallenin güzel kızı Nurten ilk gördüğü anda vurulmuşur Serkana.İdmanları izleme nedeni vardır artık Nurtenin.Küçük mahalledir sonuçta,öğrenir bir şekilde Suat bunu da.Ama dedim ya delikanlı adamdır Suat.Sevmeyi bildiği gibi çekip gitmeyi de bilir.Berduşlarla yata kalka alışır bu duruma , ilerde onun gibi olucağını bildiği Hacı alıştırır Nurtenin artık olmadığına belki de hiç olmadığına.Suat ise temelli olarak sevdiğinin düğününde anlar 'kapalı dükkana kira ödediğini',onca zaman içinde tek başına bir aşk yaşadığını.
İki tutkusu vardı Suat'ın.Biri yenge olmuş diğeri zor durumdadır.Aşkını kalbine gömer Suat, takımına odaklanır , Hacı abisinden miras takımın yükünü omuzlarında taşır sırtı yere gelmez.
Lig biter Esnafspor üst lige çıkar profesyonelleşir,mahallenin amatör topçularına yol gözükür.Suat artık takım arkadaşlarıyla vakit buldukça sokak arasında top oynuyordur ve semtin çocuklarına futbolu öğretmeye çalışırken anlar hayatın fena halde futbola benzediğini.
''Hayat futbola fena halde benzer. Futbol şahsi beceri gerektirir, değişmez o da ayrı konu. Ama aynı zamanda da toplu oynanan yani insanların bir takım halinde oynadığı bir oyundur.Hayatta böyle değil mi?... İstediğin kadar yetenekli ol iyi bir takımın yoksa havagazı, mantarlarsın. Hayat futbola fena halde benzer... ''