Güney Kore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güney Kore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2026 Cumartesi

Possible Love (Ganeunghan Sarang): Başkasının Acısından Bir Hikaye Yaratmak

Güney Kore'li yönetmen Lee Chang-dong, Beoning (Burning, 2018) ile geride bıraktığı sekiz yıllık sessizliğin ardından bu kez gizemden ziyade insan ilişkilerinin görünmeyen çatlaklarına, sınıfsal eşitsizliğe ve sevginin ne ölçüde mümkün olduğuna odaklanıyor. Çıkış noktasını 2009'daki Ssang Yong Motor işçi grevinden alan Possible Love (Ganeunghan Sarang), ilk bakışta birbirinden farklı ekonomik koşullarda yaşayan iki evli çiftin yollarının kesişmesini anlatan bir dram gibi görünse de zamanla başkasının hayatına duyulan özlemin, empati iddiasının ve toplumsal uçurumların yarattığı ahlaki sorunları açığa çıkarıyor. Peki IMDb'ye 8,1 ile giriş yapan bu film bize başka neler söylüyor?


“Komşunun evine, karısına, erkek ve kadın kölesine, öküzüne, eşeğine, hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin.”
Eski Ahit, Mısırdan Çıkış 20-17


Filmin konusuna kısaca değinelim. Bir fabrika grevinin şiddetle bastırılmasının ardından işini kaybeden Ho-seok (Sul Kyung-gu), yaşadığı fiziksel ve psikolojik travmanın etkisiyle ailesinden giderek uzaklaşan, içine kapanık bir adama dönüşüyor. Eşi Mi-ok (Jeon Do-yeon) ise bütün zorluklara rağmen aileyi bir arada tutmaya çalışıyor. Bir iş arkadaşlarının cenazesinde yolları belgesel yönetmeni Ye-ji (Cho Yeo-jeong) ile kesişiyor. İşçi sınıfının yaşadığı sorunları konu alan bir belgesel hazırlayan Ye-ji, Mi-ok ile yakınlık kurarken onun eşi Ho-seok'un hikayesini de kamerasına taşımak istiyor. Ye-ji'nin varlıklı iş insanı eşi Sang-woo'nun da (Zo In-sung) dahil olmasıyla iki çift arasındaki ilişki giderek karmaşıklaşıyor. Birbirinden oldukça farklı hayatların aynı ortamda buluşması, bastırılmış arzuları, sınıfsal gerilimleri ve insanların birbirlerine karşı geliştirdikleri beklentileri görünür kılıyor.

Filmin Dayandığı Gerçek Hikaye:

Possible Love'ın arka planında, Güney Kore'nin yakın tarihindeki en sert işçi mücadelelerinden biri olan 2009 SsangYong Motor grevi bulunuyor. 2008 küresel ekonomik krizinin ardından ciddi mali sıkıntıya sürüklenen otomobil üreticisi SsangYong, Şubat 2009'da mahkeme gözetimindeki yeniden yapılandırma sürecine giriyor. Şirketin yönetimindeki Shanghai Automotive'in çekilmesi ve satışlardaki keskin düşüşün ardından yönetim, Nisan 2009'da 2.646 çalışanı, yani iş gücünün yaklaşık yüzde 37'sini kapsayan bir işten çıkarma planı açıklıyor. İşçiler açısından bu karar yalnızca işlerini değil, yıllar boyunca emek vererek kurdukları hayatları da kaybetme tehlikesi anlamına geliyor. 

22 Mayıs 2009'da başlayan grev, kısa sürede Pyeongtaek'teki fabrikanın işçiler tarafından işgal edildiği 77 günlük bir direnişe dönüşüyor.  6 Ağustos'ta varılan anlaşmayla işgal sona eriyor; ancak bu sonuç işçilerin taleplerinin karşılandığı bir zafer anlamına gelmiyor. Anlaşma kapsamında bir grup çalışan erken emekliliğe ayrılırken yüzlercesi ücretsiz izne çıkarılıyor, 164 kişi ise işten çıkarılıyor. Dolayısıyla grev, işçilerin ekonomik güvencelerini koruyamadığı, fiziksel şiddetin ve psikolojik yıkımın uzun yıllar devam ettiği bir yenilgiyle sonuçlanıyor. 

Yönetmen Lee Chang-dong, bu tarihsel olayı yalnızca işçi hakları üzerinden anlatmakla yetinmiyor. Grevin ardından yaşananları, insanların gündelik hayatlarında biriken öfke, utanç, çaresizlik ve değersizlik duyguları üzerinden ele alıyor. Filmdeki Ho-seok'un yaşadığı travma, gerçek olayların bireysel bir hayata nasıl yerleştiğini gösterirken, işini kaybeden bir insanın toplumsal kimliğini de kaybetmeye başlamasına dikkat çekiyor. Böylece SsangYong grevi, anlatının arka planında duran tarihsel bir referanstan çıkıp karakterlerin davranışlarını ve birbirleriyle kurdukları ilişkileri belirleyen temel bir unsura dönüşüyor.


Filmin merkezinde birbirinden farklı ekonomik koşullarda yaşayan iki çift bulunuyor. Ancak Lee Chang-dong'un asıl ilgilendiği mesele zenginlerle yoksullar arasındaki maddi uçurumun kendisinden çok, bu uçurumun insanların duygusal dünyalarını nasıl biçimlendirdiği. Ho-seok'un işini kaybetmesiyle birlikte yaşadığı erkeklik ve aile reisliği krizi, Mi-ok'un bütün olumsuzluklara rağmen hayata tutunma çabası, Ye-ji'nin ayrıcalıklı konumundan hareketle başkalarının acılarını anlamaya çalışması ve Sang-woo'nun kendi konfor alanının dışındaki dünyaya karşı geliştirdiği kayıtsızlık, aynı toplumsal düzenin farklı sonuçlarını temsil ediyor. 

Özellikle Ye-ji'nin belgesel çekme arzusu, filmin en önemli etik tartışmalarından birini ortaya çıkarıyor. Bir insanın acısını anlamakla o acıyı sanatsal bir üretimin malzemesine dönüştürmek farklı şeyler. Ye-ji, Ho-seok ve Mi-ok'un hayatlarına gerçekten ilgi mi duyuyor, yoksa onların yaşadıklarını kendi belgeselinin başarısı için bir fırsat olarak mı değerlendiriyor? Yönetmenin kamerayı sürekli bu ilişkinin merkezine yerleştirmesi, izleyiciyi de gözlemleyen ve gözlemlenen arasındaki güç ilişkisini sorgulamaya yöneltiyor. 

Bununla birlikte Possible Love'ı benim açımdan asıl ilginç kılan nokta, adının vaat ettiği romantik anlamla filmin anlattıkları arasındaki mesafe. Buradaki aşk, iki insanın birbirine duyduğu saf bir yakınlıktan çok, başkasının sahip olduğu hayata, özgürlüğe ve imkanlara duyulan özlemle iç içe geçiyor. Mi-ok'un Ye-ji ve Sang-woo'nun dünyasına yaklaşması, yalnızca maddi imkanlara yönelik bir merak taşımıyor; uzun zamandır eksikliğini hissettiği ilgiye, rahatlığa ve kendini yeniden değerli hissetme ihtimaline de karşılık geliyor. 

Öte yandan Ho-seok'un içine kapanması, yaşadığı sınıfsal ve psikolojik yıkımın evliliğine nasıl sızdığını gösteriyor. Bu noktada yönetmenin bir önceki filmi olan Beoning ile kurulan karşılaştırmayı kaçınılmaz buluyorum. Beoning, sınıfsal farklılıkları, arzu nesnesine dönüşen insanları ve toplumsal görünmezliği çok daha örtük, gizemli ve çok katmanlı bir anlatıyla ele alırken izleyicisini sürekli şüphe içinde bırakıyordu. Possible Love ise benzer meseleleri daha doğrudan, karakterlerin karşılıklı etkileşimleri üzerinden tartışıyor. Bana kalırsa Beoning'in en büyük başarısı, anlattığı toplumsal gerçekliği hiçbir zaman yalnızca bir toplumsal meseleye indirgememesi ve belirsizliğin içinden güçlü bir sinemasal gerilim yaratmasıydı. Possible Love aynı düşünsel derinliği yakalamaya çalışsa da zaman zaman kendi mesajının ağırlığı altında kalıyor. Bu nedenle iki film arasında bir tercih yapmam gerektiğinde Beoning'i daha bütünlüklü, daha cesur ve sinemasal açıdan daha etkileyici buluyorum.


Dekalog ve Onuncu Emir: Başkasının Hayatına Duyulan Arzu

Yönetmen Lee Chang-dong'un Krzysztof Kieslowski'nin Dekalog (10 Emir) serisine gönderme yapması, filmin ahlaki ve düşünsel çerçevesini anlamak açısından önem taşıyor. Özellikle serinin onuncu bölümü, "Komşunun malına göz dikmeyeceksin" emri üzerinden şekillenen kıskançlık, sahip olma arzusu ve başkasının hayatına duyulan özlem, Possible Love'ın temel meseleleriyle doğrudan örtüşüyor. Kieslowski'nin anlatısında bu emir, insanların sahip oldukları şeylere ve başkalarının hayatlarına yükledikleri anlam üzerinden sorgulanırken Lee Chang-dong aynı ahlaki soruyu ekonomik eşitsizlik ve sınıfsal ilişkiler bağlamında yeniden yorumluyor. Burada arzu yalnızca maddi varlıklara yönelmiyor; huzura, sevgiye, özgürlüğe ve başka bir hayatın mümkün olduğu düşüncesine de uzanıyor. Üstelik yönetmen, bu arzuyu tek taraflı bir kıskançlık olarak ele almıyor. Zengin çiftin yoksul çiftin hayatına duyduğu merak ve onların acılarından bir anlam üretme isteği de aynı sahip olma arzusunun farklı bir biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla Possible Love, Dekalog'un doğrudan bir uyarlaması olmaktan ziyade, onuncu emrin ahlaki sorgulamasını çağdaş kapitalist toplumun ilişkilerine taşıyan bağımsız bir yorum niteliği taşıyor. Filmin sonunda Kieslowski'ye yapılan ithaf da bu düşünsel bağlantıyı açıkça görünür kılıyor.


Lee Chang-dong, yönetmenlik tercihinde yine mesafeli ve gözlemci bir anlatım benimsiyor. Kim Ji-yong'un görüntü yönetimi, karakterlerin duygusal durumlarını açıklamak yerine onları gündelik hayatın doğal akışı içinde izlemeyi tercih ederken özellikle Ho-seok'un çevresinden kopuşunu yansıtan sahnelerde etkileyici bir atmosfer yaratıyor.

Oyunculuk tarafında ise Jeon Do-yeon'un Mi-ok karakterine kazandırdığı kırılganlık ve yaşama sevinci özellikle dikkat çekiyor. Sul Kyung-gu, Ho-seok'un içine attığı öfkeyi, utancı ve travmayı çoğu zaman sessizliğiyle hissettirirken Cho Yeo-jeong, Ye-ji'nin iyi niyetle bencillik arasında gidip gelen tavrını incelikli biçimde yansıtıyor. Zo In-sung ise ayrıcalıklı dünyasının dışındaki sorunları tam olarak kavrayamayan Sang-woo karakterinde ölçülü bir performans sergiliyor. Özellikle dört oyuncunun aynı sahnede bulunduğu bölümlerde, söylenmeyenlerin söylenenlerden daha fazla anlam taşıdığı bir oyunculuk dengesi kuruluyor.


Possible Love'ın en güçlü taraflarından birini, toplumsal meseleleri karakterlerin kişisel hikayeleriyle iç içe geçirmesinde görüyorum. Lee Chang-dong, işçi sınıfının yaşadığı ekonomik ve psikolojik yıkımı yalnızca grev görüntüleriyle ya da politik söylemlerle anlatmıyor; bu yıkımın bir evliliği, ebeveyn-çocuk ilişkisini ve insanın kendisine duyduğu saygıyı nasıl aşındırdığını gösteriyor. Özellikle Ho-seok'un yaşadığı travmanın geçmişe dönüşlerle açığa çıkması ve Mi-ok'un bütün bu süreçte aileyi ayakta tutmaya çalışması, filmin duygusal açıdan en başarılı bölümlerini oluşturuyor. Mi-ok'un zengin çiftin dünyasına duyduğu ilgi de karakteri basit bir sınıfsal kıskançlık figürüne dönüştürmüyor. Aksine, uzun zamandır kendisine sunulmayan hayat ihtimallerini keşfetmeye çalışan bir kadının çelişkilerini görünür kılıyor. Ayrıca belgesel çekme sürecinin anlatıya dahil edilmesi, sinemanın ve sanatın başkalarının acılarını temsil etme biçimine yönelik önemli bir öz eleştiri sunuyor. Bu açıdan filmi yalnızca bir sınıf çatışması hikayesi olarak değil, insan ilişkilerinin etik sınırlarını sorgulayan çok katmanlı bir çalışma olarak değerlendiriyorum.

Buna karşılık filmin en belirgin sorununu anlatının zaman zaman kendi ağırlığı altında yavaşlamasında buluyorum. Üç saate yaklaşan süresi içerisinde bazı karakter ilişkilerinin ve duygusal çatışmaların benzer biçimlerde tekrarlandığını hissediyorum. Özellikle Ye-ji'nin belgesel çalışması üzerinden kurulan etik tartışma, belirli bir noktadan sonra yeni bir düşünsel katman açmak yerine daha önce ortaya konulan fikirleri yeniden dolaşıma sokuyor. Geçmişe dönüşlerin karakterlerin bugünkü davranışlarını anlamlandırma konusunda önemli bir işlevi olsa da bu bölümlerin ilerleyen aşamalarda anlatıdan çekilmesi, geçmişle bugün arasındaki ilişkinin daha fazla derinleştirilmesini engelliyor.

Burada Beoning ile aradaki fark daha belirgin hale geliyor. Beoning, sınıfsal yabancılaşmayı, erkeklik krizini, arzuyu ve görünmezliği tek bir gizemli anlatı içerisinde birleştirerek her sahnesini farklı yorumlara açık bırakıyordu. Possible Love ise güçlü bir toplumsal gözleme sahip olmasına rağmen bazı meseleleri fazlasıyla açıklıyor ve karakterlerin yaşadığı çatışmaların izleyicide kendiliğinden oluşmasına her zaman fırsat tanımıyor. 


Possible Love (Ganeunghan Sarang), Lee Chang-dong'un insan doğasına, sınıfsal eşitsizliğe ve ahlaki çelişkilere yönelik ilgisini sürdüren, güçlü oyunculuklarla desteklenmiş bir çalışma. Yönetmenin Beoning ile ulaştığı sinemasal derinliğin gerisinde kaldığını düşünsem de başkasının hayatına duyulan arzunun, gerçek bir sevgi ve empatiye dönüşüp dönüşemeyeceğini sorgulaması filmi dikkate değer kılıyor. Filmden geriye kalan temel soru, farklı dünyalarda yaşayan insanların birbirlerini gerçekten anlayıp anlayamayacaklarından çok, böyle bir anlayışın mevcut toplumsal koşullarda ne kadar mümkün olduğu oluyor.

Her ne kadar film IMDb'ye 8,1 gibi yüksek bir puanla giriş yapsa da, yönetmenin önceki filmi Beoning'de kurduğu belirsizlik, gerilim ve çok katmanlı anlatımın bu filmde aynı derinliğe ulaşamadığını düşünüyorum. 

Puanım:7/10

2 Eylül 2026 Çarşamba

Colony: Biraz Zombi, Biraz da Pluribus

Bir zombi filmi izlerken artık neyle karşılaşacağımızı az çok biliyoruz. Salgın çıkacak, insanlar bir binaya ya da başka bir kapalı mekana sıkışacak, zombiler peşlerine düşecek ve hayatta kalmaya çalışan grup zamanla kendi içinde dağılacak. Zombi sinemasının bugün karşı karşıya olduğu asıl sorun da tam olarak bu. Aynı formülü yeniden ilginç hale getirebilmek. Yeon Sang-ho'nun Colony'si bu probleme zombileri değiştirerek cevap veriyor. Bu kez zombiler yalnızca saldırmıyor; öğreniyor, iletişim kuruyor ve bir koloni gibi hareket ediyor. Fikir oldukça tanıdık. Nereden mi? Pluribus!


Colony filmi, bir biyoteknoloji şirketinin düzenlediği konferans sırasında başlayan salgınla açılıyor. Birkaç dakika içinde gökdelen ve içerisindeki AVM bir ölüm kalım alanına dönüşüyor ve içeride mahsur kalan insanlar, karşılarındaki yaratıkların sıradan zombiler olmadığını fark ediyor. Bir zombinin öğrendiği bilgi diğerlerine aktarılıyor. Dolayısıyla hayatta kalanların işi yalnızca kaçmak değil, sürekli değişen bir düşmanın kurallarını çözmek oluyor.

Filmin en başarılı tarafı bence tam olarak bu. Klasik zombi filmlerinde zombilerin öngörülebilirliği insanlara avantaj sağlıyor. Colony ise bu dengeyi bozuyor. Hayatta kalanlar bir yöntem bulduğunda zombiler kısa süre içinde bunu öğreniyor ve aynı numara bir daha işe yaramıyor. Böylece film zaman zaman küçük bir bilimsel deneye dönüşüyor: Bir yöntem deneniyor, sonucu gözlemleniyor ve başarısızlık yeni bir çözüm arayışını beraberinde getiriyor.

Zombilerin hareketleri de filmin en güçlü görsel taraflarından biri. Kıvrılan, sürünen, vücutlarını doğal olmayan biçimlerde kullanan yaratıklar, özellikle topluca aynı tepkiyi verdikleri anlarda oldukça rahatsız edici görünüyor. Buradaki korku yalnızca kan ve makyajdan değil, insan bedeninin insan davranışından koparılmasından kaynaklanıyor. 


Ancak film, zombilerine gösterdiği özeni insan karakterlerine her zaman göstermiyor. Merkezdeki bilim insanı Se-jeong (Jun Ji-hyun), gözlem yeteneği ve sosyal uyumsuzluğuyla filmin en ilgi çekici karakteri. Özellikle herkesin tek bir zihnin parçası haline geldiği bir dünyada kendi düşüncesini koruması, karakteri filmin tematik merkezine yerleştiriyor. Buna karşılık diğer karakterlerin önemli bölümü türün tanıdık kalıplarından çıkamıyor. Bencil iş insanı, panikleyen genç, güvenilmez polis ve fedakar karakter gibi tipleri daha önce defalarca izlediğimi hissediyorum.

Bu eksiklik, yönetmen Yeon Sang-ho'nun önceki filmi Train to Busan ile kıyaslandığında daha da belirginleşiyor. Train to Busan'da zombi tehdidi kadar karakterlerin birbirleriyle kurduğu ilişkiler de gerilimi taşıyordu. Colony ise duygusal bağlardan ziyade zombilerin nasıl çalıştığına odaklanıyor. Sonuç olarak daha mekanik, daha deneysel ama daha az duygusal bir film ortaya çıkıyor.

Filmin düşünsel tarafında ise bireysellik ve kolektif bilinç öne çıkıyor. Salgının arkasındaki fikir, insanların farklı düşündükleri için çatıştığı; tek bir kolektif zihnin ise bu problemi ortadan kaldırabileceği düşüncesine dayanıyor. Zombiler birbirlerinden öğrendikçe daha etkili bir organizmaya dönüşürken insanlar aynı tehdidin karşısında kendi çıkarları, korkuları ve duyguları nedeniyle bölünüyor. Zombiler birlikte hareket etmeyi öğrenirken insanlar birlikte hareket etmeyi unutuyor.


Bu yönüyle Colony, son dönemde benzer bir meseleyi farklı bir biçimde ele alan Pluribus dizisini de hatırlatıyor. Her iki yapım da bireysel düşüncenin ve zihinsel özerkliğin ortadan kalktığı bir dünyada insan olmanın ne anlama geldiğini sorguluyor. Ancak Pluribus bu fikrin psikolojik ve felsefi sonuçlarına daha fazla yoğunlaşırken, Colony kolektif bilinci öncelikle yeni bir zombi tehdidi yaratmak için kullanıyor. Yani aynı soruya yaklaşıyorlar ama biri üzerinde düşünüyor, diğeri ondan kaçıyor.

Ne var ki Colony bu düşünsel potansiyeli her zaman değerlendiremiyor. Yapay zeka, teknoloji, salgınlar ve kolektif bilinç gibi günümüz korkularına temas etmesine rağmen film çoğu kez bir sonraki aksiyon sahnesine yetişmek için bu fikirleri yarıda bırakıyor. Başlangıçta ilginç olan 'zombiler öğreniyor' fikri ilerleyen bölümlerde kendisini tekrar etmeye başlıyor. Bazı sahnelerin gereğinden uzun sürmesi ve karakterlerin daha önce belirledikleri kuralları kendi elleriyle bozması da gerilimin etkisini azaltıyor.

Yine de Colony'yi tamamen başarısız bulmuyorum. Yeon Sang-ho, eskimiş bir tür formülüne birkaç yeni mekanizma eklemeyi başarıyor. Gökdelenin farklı katlarını, ofislerini ve mağazalarını kullanması filme hareket alanı sağlıyor. Özellikle zombilerin kolektif hareket ettiği sahneler ve filmin son bölümündeki büyük aksiyon sekansları, yönetmenin görsel kaos yaratma konusunda hala ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor.


Sonuçta Colony, zombi türünü baştan yazmıyor; daha çok onun üzerine yeni bir katman ekliyor. Zombileri daha hızlı ya da daha güçlü yapmak yerine onları daha bilgili hale getiriyor. Bu fikir zaman zaman gerçekten ürkütücü ve yaratıcı sonuçlar doğuruyor, fakat filmin senaryosu bu fikrin taşıdığı felsefi potansiyelin gerisinde kalıyor. Train to Busan seviyesinde bir karakter ve duygu yoğunluğu bekleyenler için hayal kırıklığı yaratabilir. Ama hızlı ve hareketli zombiler, bolca aksiyon ve türün alışılmış kurallarına birkaç yeni dokunuş arıyorsanız Colony işini yapıyor. Zombi filmi sevenler için iyi bir seyirlik olabilir; fakat bu türü sevmeyenlerin filmde çok daha fazlasını bulacağını düşünmüyorum.

Puanım:5,5/10 (Zombi türünü sevmeyenler için)
Puanım:7/10 (Zombi türünü sevenler için)

4 Haziran 2026 Perşembe

Sentimental (The People Upstairs): Komşudan Gelen Davet

İspanyol yönetmen Cesc Gay tarafından 2020 yılında yazılıp yönetilen Sentimental (The People Upstairs) filmi; 2024 yılında Fransa (Et plus si affinites), Rusya (Neprilichnye gosti), Çekya (V dobrem i zlem) tarafından, 2025 yılında Güney Kore (Witjip saramdeu) tarafından ve son olarak da bu sene A24 yapımcılığıyla ABD (The Invite) tarafından uyarlandı. Tek mekanda geçen bu filmde bir çift, üst komşularını yemeğe davet ediyor. Ve komşularına söylemek istedikleri bir şey var. Ama üst komşularının onlara söylemek istedikleri daha çok şey var.


Yukarıda ismi geçen 6 film, tek bir senaryo üzerinden gittikleri için, orijinali olan İspanyol versiyonunundan bahsettiğimde, hepsinden bahsetmiş olacağım. Her ne kadar sadece İspanyol versiyonunu izlemiş olsam da Seth Rogan, Olivia Wilde, Penelope Cruz ve Edward Norton kadrolu A24 yapımı Amerika versiyonunu olan The Invite filmini de izlemek istiyorum. 

Film, evli bir çift olan Julio (Javier Camara) ve Ana’nın (Griselda Siciliani), üst komşuları olan Salva (Alberto San Juan) ve Laura’yı (Belen Cuesta) akşam yemeğine davet etmesiyle başlıyor. Daha doğrusu davet eden Ana oluyor ve bu davetten haberi olmayan Julio ile çatışma henüz filmin başında bu sebeple başlıyor. İlk başta sıradan komşu tanışması gibi görünen bu davet, iki tarafın birbirlerine söylemek istedikleri şeyler olunca garipleşiyor. Ev sahibi tarafın söylemek istedikleri, üst komşularının yüksek sesle seks yaptıkları ve bu yüzden rahat uyuyamadıkları. Ancak bunu onlar söylemeden, misafir taraf kendisi söylüyor ve bu sebepten dolayı özür diliyor. Devamında ise eklemeler de bulunuyor ve muhabbet birden çatışmalı ve çekişmeli bir hal alıyor bu noktadan sonra.

Bu sohbet, karakterlerin kendi ilişkilerine dair bastırdıkları çatlakları açığa çıkaran kısım oluyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde, aldatma, cinsellik, sadakat ve dürüstlük gibi meseleler giderek daha keskin bir şekilde tartışılmaya başlanıyor. En sonunda bu davet, sadece bir yemek olmaktan çıkıyor ve dört kişinin de kendileriyle, eşleriyle, ilişkileriyle yüzleştiği bir hesaplaşmaya dönüşüyor.


Filmin temel teması, ilişkilerin kırılganlığı ve dürüstlükle yüzleşmenin yarattığı kaos gibi görünse de, yönetmen Cesc Gay, özellikle uzun süreli ilişkilerde biriken küçük yalanların ve bastırılmış arzuların nasıl bir anda patlayabileceğini de gösteriyor. Film, sadakat kavramını mutlak bir değer olarak sunmak yerine, onu üst komşular üzerinden sorguluyor: İnsanlar gerçekten monogamiye uygun mu, yoksa bu sadece toplumsal bir kabullenme mi? Her iki görüşü de komşulara pay ediyor ama yönetmen burada bir taraf tutmadan yapıyor. Bunu üst komşuyu modern, alt komşuyu tutucu göstermeden anlatıyor. 

The People Upstairs, yüzeyde bir ilişki dramı gibi başlasa da, sonrasında keskin mizah kullanan, Julio'nun sarkastik sataşmalarıyla renklenen bir komediye evriliyor. Filmdeki mizah; klasik anlamda gülmek için yazılmış şakalar ile değil, aksine, karakterlerin birbirlerine yönelttiği iğneleyici cümleler, imalar ve pasif-agresif çıkışlar üzerinden şekilleniyor. Özellikle Salva ve Laura’nın açık ilişkiyi neredeyse rahat bir gündelik konu gibi anlatmaları, Julio ve Ana’nın giderek gerilen tepkileriyle birleşince ortaya ironik bir komedi çıkıyor. “Biz her şeyi konuşuyoruz” gibi iddialı bir cümlenin hemen ardından gelen küçük çelişkiler, filmin mizahını besleyen önemli anlardan biri mesela.

Filmin en dikkat çekici mizahi yönü, seyirciyi güldürürken aynı anda huzursuz etmesi. Örneğin, çiftler arasındaki sadakat tartışması giderek ciddileşirken, karakterlerin bir anda gündelik ve absürt detaylara sapması (kimin kimi daha çekici bulduğu, kimin neyi normal kabul ettiği gibi), sahneleri hem komik hem de trajik hale getiriyor. Bu tür anlarda seyirci, kahkaha ile utanç arasında gidip gelebilir. Film, mizahı bir rahatlama aracı olarak değil, aksine gerilimi daha da görünür kılan bir araç olarak kullanıyor çünkü. 


Tek mekanda diyaloglar üzerinden ilerleyen bir filmi iyi veya kötü yapacak olan şeylerin başında tabi ki oyunculuk geliyor. Burada filmi sırtında taşıyan kişi de Julio karakterini canlandıran Javier Camara oluyor. Filmin başlarında itici bir adam çizgisine sahip gibi görünse de zeka gerektiren iğneleyici cümleler ile çok da hafife alınmamas
ı gereken kişi olduğunu izleyiciye gösteriyor. Kendisine sunulan teklife verdiği cevapla ne yapmak istemediği şeye kendini mecbur bırakıyor, ne de bunu yaparken olumsuz bir tavır sergiliyor. Hayır deyişi bile ayrı bir mizah içeriyor.

Tek mekanda çekilen filmi iyi yapan unsurlardan diğeri de diyalog kalitesi ve filmin sunumundaki teknik yapısı. Film neredeyse tek bir daireyle sınırlı. Bu da hikayeyi ve diyalogları daha konsantre bir hale getiriyor. Kamera kullanımı sade; uzun planlar ve kesintisiz diyaloglar, gerilimi doğal bir şekilde diri tutuyor. Kurgu, ritmini karakterlerin konuşmalarına göre ayarlanmış. Ani kesmeler yerine diyalogların akışına izin veriliyor. Işık kullanımı ise samimi bir ev ortamı yaratırken, aynı zamanda karakterlerin yüzlerindeki mikro ifadeleri görünür kılıyor. Film müziğinin geri planda tutulması izleyiciyi tamamen konuşmalara ve duygusal çatışmalara odaklıyor. 



Her ne kadar anlatımım orijinal versiyon olan İspanyol filmi üzerinden olsa da, hangi versiyonunu izlerseniz izleyin, keyif verebilecek bir komedi filmi olduğunu düşünüyorum. Ama kadro kalitesinden dolayı da ABD versiyonuna da şans verilebilir. 
Puanım:7/10 

27 Ocak 2026 Salı

A Normal Family: Adalet mi Aile mi?

Daha önce Hallow Road filmi ile işlediğimiz konunun farklı bir versiyonunun işlendiği A Normal Family (Batong-ui Gajok) filminde, 'normal' olarak tanımlanan aile yapısının ardında saklanan etik çürümeyi konu ediniyor. Film, aileyi güvenli bir sığınak olarak değil; değerlerin pazarlık konusu haline geldiği kırılgan bir alan olarak resmediyor ve bunun artık normalimiz olduğunu gözümüze çarpıyor.


Hur Jin-ho'nun yönetmenliğini yaptığı A Normal Family filmi bir yol verme kavgasıyla açılıyor. Lüks bir aracın karıştığı olayda bir adam hayatını kaybederken, küçük kızı ise ağır yaralı halde hastaneye kaldırılıyor. Olayın faili, zengin bir iş insanının oğlu ve davayı üstlenen kişi, hırslı ve etik sınırları esnek bir ceza avukatı olan Jae-wan (Sul Kyung-gu) iken, yaralı kızın hayatı için mücadele eden doktor ise onun kardeşi ve mesleki ve ahlaki ilkeleriyle tanınan, idealist bir çocuk doktoru olan Jae-gyu (Jang Dong-gu) oluyor. 

İki kardeş, eşleriyle birlikte lüks bir restoranlarda aile buluşmaları yapıyor ve bu buluşma sınıfsal ayrıcalıkların, bastırılmış kıskançlıkların ve ahlaki üstünlük iddialarının çatıştığı alanlara dönüşüyor. Ancak asıl kırılma, iki ailenin ergenlik çağındaki çocuklarının karıştığı şiddet içerikli bir olayın ortaya çıkmasıyla yaşanıyor. Güvenlik kamerasına yansıyan görüntüler, yalnızca bir suçun değil; ebeveynliğin, sorumluluğun ve adaletin anlamının da sorgulanmasına neden oluyor bu noktadan sonra. Etik sahipleniciliğinin sıkça yer değiştirdiği bir sürece tanıklık ediyoruz artık.

A Normal Family, temel olarak şu soruyu soruyo: Ahlak, koşullar değiştiğinde hala geçerli midir? Film bu soruyu yalnızca bireysel vicdan üzerinden değil; sınıf, ayrıcalık, aile bağı ve toplumsal statü gibi faktörler aracılığıyla genişletiyor. Kişilerin kimlikleri değiştikçe ahlaki yorumla ne ölçüde değişmelidir sorusunu hep gündeminde tutuyor. Okuldaki zorbalık, yaşlı bir kadının demans nedeniyle saldırganlaşması, bir hayvanın kazara öldürülmesi ya da çocukların şiddet görüntülerini eğlence gibi izlemesi... Tüm bu anlar, insan doğasında bastırılmış bir karanlığın varlığına işaret ediyor. Film, “insan doğası gereği şiddete meyilli midir?” sorusunu da bir kenarda hep tutuyor.

Özellikle çocuk karakterlerin pişmanlıktan yoksun tavırları, kolaycı bir 'yeni nesil eleştirisi' sunmaktan ziyade, yetişkinlerin yıllar boyunca normalleştirdiği ahlaki kayıtsızlığın bir yansıması olarak okunuyor. Gençler acımasızdır, fakat film, bu acımasızlığın öğrenilmiş bir miras olduğunu ima ederken yetişkinler yalnızca bunu daha iyi gizlemeyi öğrenen bireyler olarak karşımıza çıkıyor.

Bu noktada film, üst sınıf ahlakına yönelik sert bir eleştiri de getiriyor. Paranın ve sosyal statünün, suçu pazarlığa açık bir meseleye dönüştürdüğü bir dünyada adalet; eşit değil, müzakere edilebilir bir kavrama dönüşüyor. 'İyi insanlar' olduklarına inanan ebeveynler, yaptıkları bağışları, mesleklerini ve geçmiş erdemlerini ahlaki kefaret olarak öne sürerken, suçun gerçek mağdurları bu tartışmanın dışında kalıyor.


Daha önce bloga konuk olan Mass filminde çocukları öldürülen bir ebeveynin, çocuklarını öldürenin ebeveynleriyle olan diyaloguna şahit olmuştuk. Hallow Road filminde ise çocukları suça karışan bir ebeveynin bir araba yolculuğu esnasındaki etik konulu tartışmasına. A Normal Family her iki filmin de toplamının ikiye bölünmesi gibi okunabilir. 

Bu üç film, suç, sorumluluk ve aile bağlarını işlerken farklı sinema pratikleri kullanıyor. Mass daha dramatik ve diyalog odaklı bir yüzleşme sunarken; Hallow Road psikolojik gerilim ile suçluluk duygusunun yükünü hissederek izleyiciyi tedirgin ederek içine çekiyor. A Normal Family ise sosyal statü ve normlar bağlamında suçun ahlaki anlamını sorguluyor. Her biri, suç ve aile bağları arasındaki etik gerginliği farklı bir pencere ile açıyor. Bu da tematik açıdan birlikte okunduklarında suçun bireysel psikolojiden toplumsal ahlaka kadar uzanan çok katmanlı bir yapıda olduğu gerçeğini bizlere gösteriyor.


A Normal Family, adının ima ettiğinin aksine normalliğin bir yanılsama olduğunu anlatan karanlık bir vicdan hikayesi kısaca. Her ne kadar film zaman zaman mesajlarını fazla açıklayan, seyirciyi yönlendiren bir anlatı kurmakta hatalı olsa da finale doğru giderek sertleşen anlatım ve insan doğasına dair umutlu bir tablo çizmediği için akılda bir kaç ahlaki soru bırakmayı başarıyor ve felsefi tartışmasını daha görünür kılıyor. Seyirciye kesin cevaplar sunmaz; aksine onu rahatsız eden sorularla baş başa bırakır: Adalet mi aile mi? Doğru olan her zaman yapılmalı mı?

26 Aralık 2025 Cuma

No Other Choice: Bireysel Cinnetten Yapısal Şiddete

Oldboy ve Handmaiden filmlerinin yönetmeni Park Chan-Wook, genellikle titizlikle işlenmiş anlatı yapıları ile bilinen bir yönetmen. Son filmi No Other Choice'da ise, biraz daha farklı bir yöne büküyor tarzını ve Kore Sinemasının ham madde konularından olan ekonomik çaresizlik temasını, kara mizah ve trajediyle karşımıza çıkıyor. Film, bir yandan günümüz işsizlik gerçeğine dair taşlama yaparken, diğer yandan da çaresizlik durumunda insanın ne kadar hizadan çıkabileceğini gösteriyor.


Öncelikle şunu söylemem gerekiyor, film; daha önce filmi de yapılmış olan bir kitap uyarlaması. Donald E. Westlake'in The Ax adlı romanından 2005 yılında Costa-Gavras tarafından uyarlanmış filmin adı Le Couperet (Ölümcül Çözüm). Dolayısıyla bu film, uyarlamanın da uyarlaması olacağı için hikayeye tanık kişiler çıkacaktır. Yine de hikayesinden bahsetmem gerekirse; yıllarca aynı kağıt fabrikasında çalışan Man-su (Lee Byung-hun), fabrikanın Amerikalı yeni sahipleri tarafından işten çıkarılıyor. Ailesiyle birlikte yaşadığı, çocukluğunu ve geçmişini de barındıran evini kaybetme riski de doğunca, kendini bir anda boşluğun ortasında buluyor. Sonunda ilginç bir plan yapar: kağıt sektöründeki potansiyel rakiplerini ortadan kaldırarak tek vasıflı arananın kendisi olmasını sağlamak. Sahte bir ilan üzerinden kurbanlarını (potansiyel diğer adayları) ağına çeken Man-su, her adımda hem beceriksizliğiyle, hem de talihsizliğiyle daha büyük kaoslara sürükleniyor. Bu süreçte karısı Miri (Son Ye-jin) ve çocukları da farkında olmadan bu çöküş sarmalının merkezine doğru çekiliyor.

Temelinde bu film,işsizlik, ekonomik güvencesizlik ve neoliberal sistemin insan üzerindeki tahakkümüne dair keskin bir politik taşlamada bulunuyor. Parasite, Everything Everywhere All at Once, Minari gibi benzer temalarda ve benzer tonlardaki Kore filmleri (yapımcı ya da yönetmen anlamında) son dönemde popülerleşince Park Chan-wook bundan neden eksik kalayım ki demiş. İşten çıkarırken şirket yetkililerinin söylediği 'başka çaremiz yoktu' cümlesini şirket kadar, baş karakterimiz Man-su da kendini aklama söylemi olarak ele alıyor. Yönetmenin bu isim tercihi de sistemin acımasızlığının bireyin şiddete yönelmesini nasıl rasyonelleştirdiğini ortaya koyuyor. 

Man-su'nun rakiplerini öldürerek elimine etme fikri, aslında kurumsal kapitalizmin içerisindeki çalışanları birbirine rakip kılan mantığın uzantısı şeklinde işliyor. Bir nevi o durumun abartılı bir şekilde resmedilişini sunuyor. Film aynı zamanda ataerkil rollerin çöküşünü de  görünür kılıyor. Evini ve itibarını kaybetmek üzere olan birinin, 'aile reisi' olma rolünü korumak için insanlık sınırlarının dışına taşarken, aile içindeki kırılganlıklar da gün yüzüne çıkıyor. Erkek güçsüzleştikçe aile çatırdıyor. Miri'nin adım adım aileyi ayakta tutmaya çalışması ve Man-su'nun giderek artan çaresizliği, kapitalizmin aile yapısına nüfuz eden etkisini gösteriyor. 


Yönetmen Park Chan-wook, bu filmde önceki yapımlarındaki incelikli kontrol ve kurgu ustalığını kullanmıyor. Ama görsel açıdan film yine göze hoş gelen yapıda, öncekilerde olduğu gibi. Özellikle şiddet sahnelerinde Ealing komedilerini andıran slapstick (sessiz sinema dönemi fiziksel komedi) tarzı ile gerilimi iç içe geçiriyor. Ancak bu ton karışımı kasıtlı olarak rahatsız edici;  bir yandan gülerken, diğer yandan da çürümüşlüğü izliyoruz.

Filminin anlatımı biraz dağınık da duruyor. Buna da bilinçli yaptığını düşünüyorum. Hikaye bir seri katil komedisi ya da gerilimi olmaktan çok, karakterin parçalanmış ruh halini yansıtan bir akışa sahip olması için. Yine de bu parçalanmışlığı toparlayan Miri'nin sakin ama güçlü varlığı, çocukların sessiz gözlemleri ve yan karakterlerin karikatürize ama acı gerçeklerle dolu portreleri, filmin duygusal tonunu zenginleştiriyor. Elemek istediği her rakibinde başka bir acı hikayeye, başka bir varoluş mücadelesine tanıklık ediyoruz. Güçlünün zayıfa zulmü ya da zayıfın güçlüye başkaldırışı değil kısaca, denklerin (Parasite filmindeki tabirle 'böceklerin') birbirini ezme mücadelesini izliyoruz. Son sahnelerdeki fabrika görüntüleri ise hikayenin bireyden sisteme doğru genişleyen perspektifini tamamlıyor. Otomasyon ile insanın giderek gereksizleştiği bir gelecek tasviri ile.


No Other Choice, Park Chan-Wook'un filmografisine bakıldığında farklı bir konuma sahip gibi duruyor. Bireysel cinnetin ardında toplumsal bir krizi, aile dramasıyla ekonomik taşlamayı, kara mizahla moral çöküşünü harmanlayan Park, izleyiciyi endişelendirirken güldürmeyi de deniyor. Ama yine de naçizane beklentim, kendi bildiği türde ve tonda bir film yapsa daha hoş olurdu. Oldboy ve Handmaid'in tadı hala damağımızdayken, Parasite olmaya ne gerek vardı. 

20 Nisan 2021 Salı

Minari

Bir A24 yapımı olan Minari, kökleri toprağa ve aile bağlarına uzanan sakin ama derin bir göçmenlik hikayesi anlatıyor. Kore asıllı yönetmen Lee Isaac Chung'un yönettiği film, Amerika'nın güneyindeki bir aile içindeki görünmez fay hatlarını, kişisel ve kültürel kırılganlıklarla işliyor. 


Arkansas'ta geçen hikaye, Kore'den göç eden Jacob (Steven Yeun) ve Monica'nın (Han Ye-ri) yeni bir başlangıç umuduyla taşındıkları bu bölgede yaşadıkları mücadeleleri anlatıyor. Jacob, 50 dönümlük arazide Kore sebzeleri yetiştirip civardaki Kore restoranlarına satma hayali kurarken, eşi Monica ise bu belirsiz ve hayale dayalı zorlu yaşam koşullarına giderek yabancılaşıyor. İki de çocukları var. Biri Anne (Noel Cho), diğeri ise kalp rahatsızlığı oaln David (Alan Kim). Ailenin dinamiklerini değiştiren ise Kore'den gelen babannenin varlığı oluyor. Ancak ailenin mücadeler etmesi konular biraz sınavı ağır meseleler: ekonomik baskılar, evlilikteki çatlaklar ve beklenmedik felaketler.

Minari, yüzeyde bir göçmenlik öyküsü atlatsa da aslında daha derin katmanlara sahip. Film; aidiyet, kültürel uyumsuzluk, ekonomik mücadele, ebeveynlik baskısı ve hayal kurmanın bedeli gibi temaları ele alıyor. Jacob'ın Amerikan rüyasına tutunma çabası ile Monica'nın güvenlik ve istikrar arayışı arasındaki gerilim, göçmen ailelerin sıkça yaşadığı çatışmanın etkileyici bir yansıması. 

Filmin adını aldığı mimari bitkisi, hikayenin sembolik omurgası halinde. Zorlu koşullarda bile kök salan, yeniden doğan bir bitki. Tıpkı göçmen olan bu ailenin ayakta kalma direnci gibi. Film, kültürel kökenlerini taşırken yeni bir hayat kurmaya çalışan insanların umudunu ve kırılganlığını, keskin bir dramatik yapı kurmadan, doğal akışıyla sunuyor.

Yönetmen Chung, kendi çocukluk deneyimlerinden beslenen yarı-otobiyografik bu filmi son derece sade ve gözlemci bir dille aktarıyor. Çatışmaları dramatize etmek yerine, hayatın kendiliğinden akışını, küçük anların taşıdığı gerçekliği ön plana çıkarıyor. Oyunculuklara bakacak olursak, Steven Yeun'un içe dönük ama inatçı Jacob'ı, Han Ye-ri'nin kırgın ama dimdik duran Monica'sı ve özellikle Youn Yuh-Jung'un yaşam dolu büyükanne karakteri bu sahiciliğe ortak oluyor.



Pastoral bir huzur ile sert gerçeklik arasında gidip gelen film, hatırlanan çocukluk anları kadar bugünün endişeleriyle de etkileşim kuruyor. Göçmen bir ailenin yaşam mücadelesini anlatırken aynı zamanda evrensel bir hikaye ve mesele sunuyor. Kısacası; kök salmaya, tutunmaya, yeniden başlamaya dair bir direnişin, ayakta ve hayatta kalmanın mücadelesine dair bir hikaye.

16 Şubat 2019 Cumartesi

Beoning (Burning): Şüpheyle Beslenen Bir Yangın

Bazı kayboluşlar, geride bıraktıkları boşluktan çok daha büyük bir hikayeye dönüşüyor. Lee Chang-dong’un Beoning/Burning filmi de gerçek ile kurgu, arzu ile kıskançlık, zenginlik ile yoksulluk arasındaki sınırları belirsizleştirerek izleyiciyi cevaplardan çok soruların peşinden sürüklüyor. Film ilerledikçe asıl yangının nerede başladığını anlamak güçleşiyor. Çünkü burada alev alan yalnızca nesneler değil, insanların iç dünyaları oluyor.


Filmin merkezindeki Jong-su (Yoo Ah-in), geçimini çeşitli işlerle sağlayan, ancak asıl hayali yazarlık olan içine kapanık bir genç. Bir gün çocukluk yıllarından tanıdığı Hae-mi (Jeon Jong-seo) ile karşılaşıyor ve aralarında bir yakınlaşma başlıyor. Hae-mi, Afrika seyahatine çıkarken kedisine bakmasını istiyor. Ancak dönüşte yanında Ben (Steven Yeun) adında varlıklı ve gizemli bir adamla geliyor.. Ben'in tuhaf davranışları Jong-su'nun dikkatini çekiyor. Onun bir sohbet sırasında açıkladığı sıra dışı hobisi ise giderek büyüyen bir şüphenin başlangıcı oluyor. Hae-mi'nin aniden ortadan kaybolmasıyla birlikte üç karakter arasındaki ilişki karanlık bir gizeme dönüşüyor. Asıl yangının nerede ve nasıl olduğu sorusuyla baş başa kalıyoruz.

Filmin merkezinde, bir aşk üçgeninin ötesine geçerek sınıfsal eşitsizlikleri ve insanın varoluşsal açlığını sorgulayan bir anlatı yer alıyor. Bir tarafta ekonomik güvencesizlik ve geleceğe ilişkin belirsizliklerle mücadele eden Jong-su, diğer tarafta maddi imkanları sınırsız görünen Ben bulunuyor. Hae-mi ise bu iki dünyanın arasında kendisine bir yer edinmeye çalışıyor. Ben'in lüks yaşamı ile Jong-su'nun mütevazı hayatı arasındaki karşıtlık, ekonomik farklılıkların insanların dünyayı algılama biçimlerini de nasıl etkilediğini gösteriyor. Ben hayatı bir eğlence alanı olarak deneyimlerken Jong-su hayatta kalmaya ve geleceğini kurmaya çalışıyor. Hae-mi'nin Ben'in arkadaşları tarafından küçümsenmesi ise sınıfsal ayrıcalığın yalnızca maddi değil, sosyal ve kültürel bir üstünlüğe de dönüştüğünü ortaya koyuyor.


Bir diğer önemli mesele, görünür olanla gerçek arasındaki ilişki oluyor. Hae-mi'nin hayali bir portakalı yiyormuş gibi yaptığı pantomim gösterisi, filmin düşünsel temelini oluşturuyor. Ona göre önemli olan portakalın gerçekten varlığı değil, yokluğunu düşünmemek oluyor. Bu sahne, ilerleyen bölümlerdeki belirsizliklerin anahtarına dönüşüyor. Kedinin varlığı, Hae-mi'nin geçmişine ilişkin anlattıkları ve Ben'in gerçek kişiliği sürekli sorgulanıyor. Yazarlık hayali kuran Jong-su'nun yaşadıklarını kendi zihninde bir hikayeye dönüştürme ihtimali de anlatıya farklı bir boyut katıyor. Film, izleyiciyi gördüklerine inanmakla görmek istediklerine inanmak arasındaki ince çizgide tutuyor.

Burning'i etkileyici kılan unsurların başında, büyük bir gizemi sıradan ayrıntıların içine yerleştirmesi geliyor. Görünmeyen bir kedi, cevapsız telefonlar, terk edilmiş seralar ve karakterlerin konuşmalarına gizlenmiş ifadeler anlatının parçalarını oluşturuyor. Özellikle Ben'in sahipsiz seraları yakma hobisi, filmin en güçlü metaforlarından biri. Sera, içinde bir şeylerin yetişmesi için var olan ancak terk edildiğinde işlevini yitiren bir alanı temsil ediyor. Ben'in bu seraları yakması, başkalarının hayatlarını ve varlıklarını da aynı kayıtsızlıkla önemsizleştiren bir zihniyetin göstergesi olarak yorumlanabiliyor. Hae-mi'nin anlattığı açlık dansı ise karakterlerin fiziksel olduğu kadar duygusal ve varoluşsal açlıklarına da gönderme yapıyor.


Buradan itibaren spoiler yer alıyor.

Filmin sonuna yaklaştıkça en önemli soru, Hae-mi'ye ne olduğu oluyor. Ben'in onun kayboluşuyla ilgisi bulunuyor mu, yoksa Jong-su kıskançlığının etkisiyle olayları kendi zihninde mi birleştiriyor? Ben'in sera yakma itirafı, Hae-mi'nin dansına karşı kayıtsızlığı ve ortadan kaybolmasının ardından sergilediği rahat tavır şüpheleri artırıyor. Üstelik Ben'in evindeki kadınlara ait eşyalar arasında Hae-mi'nin saatiyle ilişkilendirilebilecek bir nesnenin bulunması ve kedinin Ben'in evinde ortaya çıkması da kuşkuları güçlendiriyor. Bütün bu ayrıntılar, Ben'in kadınları hedef alan bir suçlu olabileceği ihtimalini gündeme getiriyor. Özellikle Jong-su'ya çok yakınındaki bir serayı yaktığını ancak onun bunu fark etmediğini söylemesi, Hae-mi'nin de aynı şekilde ortadan kaldırılmış olabileceğini düşündürüyor.

Ancak Ben'in Hae-mi'yi öldürdüğüne ilişkin kesin bir kanıt bulunmuyor. Kedinin varlığı, saatin kime ait olduğu ve Ben'in evindeki eşyalar farklı biçimlerde yorumlanabiliyor. Hatta Jong-su'nun kendi kıskançlığı ve takıntısı nedeniyle olayları yanlış değerlendirmiş olma ihtimali de ortadan kalkmıyor. Finalde Ben'i öldürmesi ve cesedini yakması, beklenen adalet duygusunu yaratmak yerine yeni sorular doğuruyor. Ben gerçekten bir katil miydi, yoksa Jong-su kendi çaresizliğini haklı çıkarmak için bir suçlu mu yarattı? Benim açımdan filmin en güçlü tarafı, bu sorulara kesin cevaplar vermek yerine belirsizliği anlatının merkezinde tutması oluyor.



Filmin güçlü yönleri arasında oyunculuklar, atmosfer yaratmadaki başarısı ve sembolik anlatımı öne çıkıyor. Yoo Ah-in, Jong-su'nun içine kapanıklığını ve giderek büyüyen öfkesini küçük yüz ifadeleriyle yansıtırken Jeon Jong-seo, Hae-mi'ye hem özgür hem de kırılgan bir kimlik kazandırıyor. Steven Yeun ise Ben'in sakin görünümünün altındaki rahatsız edici tarafı başarıyla ortaya koyuyor. Buna karşılık yavaş tempo ve bazı olayların cevapsız bırakılması, daha doğrudan bir anlatı bekleyen izleyicileri zorlayabiliyor. Özellikle Hae-mi'nin kendi hikayesinden ziyade iki erkeğin algıları üzerinden var olması, karakterin bağımsız iç dünyasını daha fazla görmek isteyenler açısından bir eksiklik oluşturuyor.

Lee Chang-dong'un yönetmenliği, filmin gizemli atmosferini ayakta tutan en önemli unsurlardan biri. Yönetmen, gerilimi ani gelişmeler yerine gündelik hayatın içine yerleştirdiği küçük huzursuzluklarla inşa ediyor. Kırsal alanların dinginliği ile Seul'ün gösterişli yaşamı arasındaki görsel karşıtlık, karakterlerin dünyalarını birbirinden ayırıyor. Hae-mi'nin gün batımında dans ettiği sahne ise filmin en etkileyici anlarından biri olarak öne çıkıyor. Görüntü yönetiminin uzun planları ve doğal ışığı kullanma biçimi karakterlerin yalnızlığını vurgularken arka plandaki telefon sesleri ve propaganda yayınları da huzursuzluğu canlı tutuyor. Böylece gerilim yalnızca hikayeden değil, yönetmenin seyirciyi konumlandırma biçiminden de besleniyor. 



Sonuç olarak Burning, sona erdiğinde bile zihinde yaşamaya devam eden, kolay cevaplar sunmayan bir film. Sınıfsal eşitsizlikleri, kıskançlığı, şiddeti ve gerçeklik algısının kırılganlığını aynı hikayede buluşturuyor. Yangın, karakterlerin içlerinde biriken öfkenin ve çaresizliğin dışa vurumuna dönüşüyor. Hae-mi'nin akıbetine ilişkin bütün sorular cevaplanmasa da filmin asıl meselesinin bir kayboluşun gizeminden çok, insanların birbirlerini ne kadar az tanıdıkları olduğunu düşünüyorum. Güçlü atmosferi, başarılı oyunculukları ve çok katmanlı anlatımıyla Burning, izleyicisini uzun süre düşünmeye sevk eden etkileyici bir sinema deneyimi sunuyor.

Puanım: 7,5/10

4 Mart 2017 Cumartesi

The Handmaiden (Ah-ga-ssi)

Oldboy filminin yönetmeni Park Chan-wook’un yeni filmi The Handmaiden, sadece bir dönem filmi ya da bir gerilim olarak değil, sinemanın anlatı, bakış ve iktidar ilişkileriyle nasıl oynayabileceğinin neredeyse kusursuz bir örneği olarak okunmalı. Sarah Waters’ın Fingersmith romanından uyarlanan film, Viktoryen İngiltere’den 1930’ların Japon işgali altındaki Kore’sine taşınırken, bu coğrafi ve tarihsel kaymayı yalnızca bir arka plan değişikliği olarak kullanmıyo; aksine sömürgecilik, sınıf, cinsellik ve iktidar ilişkilerini daha da keskinleştiriyor. Park Chan-wook burada kariyerinin farklı dönemlerinden tanıdığımız temaları (şiddet, arzu, intikam ve aldatma) olgun, kontrollü ve son derece zarif bir anlatıyla yeniden yoğuruyor.


Film, küçük bir yankesici olan Sook-hee’nin (Kim Tae-ri), kendisini Japon soylusu gibi tanıtan dolandırıcı Kont Fujiwara (Ha Jung-woo) tarafından Lady Hideko’nun (Kim Min-hee) hizmetine verilmesiyle başlıyor. Plan basit: Kont, Hideko’yla evlenecek, servetine konacak ve onu bir akıl hastanesine kapattıracak. Sook-hee ise bu planın kilit parçası; Hideko’yu evliliğe ikna edecek ve karşılığında payını alacak. Ancak malikanenin kapıları ardında saklanan sırlar, karakterlerin birbirlerine kurdukları tuzaklar ve en önemlisi Sook-hee ile Hideko arasında gelişen beklenmedik yakınlık, bu planı geri dönülmez biçimde bozuyor. Film, üç bölümlü yapısıyla aynı olayları farklı bakış açılarından yeniden anlatırken, seyircinin algısını sürekli her yeni anlatımla tersine çevirip yeni şekline sokuyor.

The Handmaiden’ın merkezinde aldatma kadar özgürlük kavramı yer alıyor. Film, kadınların ancak birbirleriyle kurdukları ilişki sayesinde gerçek bir kaçış ve özne olma imkanı bulabildiğini anlatıyor. Erkek karakterler (Kont ve Kouzuki) iktidarı, parayı ve arzuyu manipülasyon yoluyla ele geçirmeye çalışırken; kadın karakterler için arzu, bir tahakküm aracı olmaktan çıkıp kurtuluşun anahtarı haline geliyor. Erotizm filmde yalnızca erotik bir unsur değildir; erkek egemen bakışın, kontrol ve aşağılamanın bir uzantısı aynı zamanda. Hideko’nun erkeklere erotik metinler okuması, sömürge düzeniyle iç içe geçmiş bir teşhir ve itaat ritüeline dönüşüyor. Buna karşılık Hideko ile Sook-hee arasındaki cinsellik, performans değil deneyim, zorunluluk değil karşılıklı arzu adeta. Aynı zamanda film, hikaye anlatmanın kendisini de tema olarak sunuyor. Aynı olayların farklı anlatıcılarla yeniden kurulması, gerçeğin sabit değil, bakışa bağlı olduğunu vurgular. Park Chan-wook burada seyirciyi pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp, anlatının suç ortağı ve bazen de yargıcı haline getiriyor.


Yönetmen Park Chan-wook’un sinemal dili bu filmde zirve noktasına ulaşıyor. Üç bölümlü yapı, sadece anlatıyı bölmüyor; seyircinin etik ve duygusal pozisyonunu da her seferinde yeniden tanımlıyor. Park Chan-wook’un filmografisi, ilk bakışta aşırılık, şiddet ve saplantılı arzular etrafında dönen bir sinema gibi görünse de, bu filmleri birbirine bağlayan asıl damar iktidarın beden, arzu ve anlatı üzerindeki tahakkümüdür. Oldboy, Lady Vengeance ve Thirst, bu tahakkümü çoğunlukla şiddet ve bedensel travma üzerinden kurarken; The Handmaiden, aynı meseleleri daha rafine, erotik ve anlatısal bir düzlemde ele alarak Park sinemasında belirgin bir dönüşü temsil ediyor. Şiddetin önceki filmlerine kıyasla daha kontrollü ve işlevsel kullanılması, anlatının merkezinde artık kaba bedensel travmalar değil, psikolojik ve duygusal kırılmalar olduğunu gösteriyor. 

Oldboy filmi, Park Chan-wook’un en ikonik filmi olarak, intikam anlatısını neredeyse mitolojik bir trajediye dönüştürmüştü. Filmde erkek bedeni, cezalandırılan ve manipüle edilen bir nesneye indirgenmişti. Oh Dae-su’nun maruz kaldığı şiddet, yalnızca fiziksel değil; hafıza, kimlik ve arzu düzeyinde de işlenmişti. The Handmaiden ile karşılaştırıldığında en büyük fark, bilginin ve bakışın kime ait olduğu sorusunda ortaya çıkıyor. Oldboy’da anlatı seyirciyi felç eden bir kapanışa sürüklerken, The Handmaiden’da bilgi parçalanıyor, el değiştiriyor ve nihayetinde kadın karakterlerin kontrolüne geçiyor. İntikamın yerini kaçış, travmanın yerini ise yeniden yazım alıyor.


Özetle The Handmaiden, Park Chan-wook’un filmografisinde bir doruk noktası olduğu kadar, çağdaş sinemada nadir rastlanan ölçüde çok katmanlı bir anlatı sunan iyi eserlerden biri. Erotik gerilim, aşk hikayesi, gotik melodram ve politik alegoriyi aynı potada eritmeyi başarırken, hiçbir türün klişesine de teslim olmuyor. Film, aldatmanın içinden hakikati, baskının içinden özgürlüğü ve pornografinin içinden gerçek arzuyu çekip çıkaran, seyirciyi sürekli kandıran ama tam da bu kandırma eylemiyle onu sinemanın büyüsüne yeniden inandırıyor The Handmaiden.

3 Mart 2015 Salı

Seul'den Notlar



Yaklaşık 10 saatlik yolculuk sonrası dünyanın en iyi havaalanıyla karşılar sizi Seul. incheon havaalanı Seul'e yaklaşık 1 saat uzaklıkta. İstanbul'da Sabiha Gökçen'e uzak derdim ama bu incheon'u görünce uzaklık neymiş anlıyor insan. Havaalanından Seul'e otobüsle veya tren kullanarak gidebilirsiniz. Ama treni tavsiye etmem. İkide bir aktarma yapmak zorundasınız trenle giderseniz. Ancak otobüsle direk istediğiniz yere gidebilirsiniz. Otobüs fiyatı 10.000 wondur. yaklaşık 16 TL. Otobüsler pek konforlu değil Havataş'ın-Havaş'ın otobüsleri yanında. Otobüslerde ve metrolarda 4 dilde anons yapılıyor: Korece, Çince, Japonca, İngilizce. Durağınızı kaçırmamak için dikkatle dinlemeniz tavsiye edilir otobüsler içinde. Metrolarda ise LCD ekranlarla durak takibi yapabilirsiniz. Otobüs şoförleri pek İngilizce bilmez. Yardım istemeye çalışırsanız İngilizce bilmeyen türk abinin yardımcı olmaya çalışma yönteminin Kore versiyonunu görebilirsiniz. metro sistemini ciddi şekilde geliştirmişler. London Underground'u ile yarışır kesinlikle. Konforda ise Londra'nın eline verir. Metrolarda telefonlarınızı kullanabilirsiniz, genelde beleş wifi bulabilirsiniz. Yine metro duraklarındaki geniş LCD ekranlarda şehirle ilgili bilgi alabilirsiniz. T-Money kart kullanırsanız metro ile otobüs arasında aktarma yapabilirsiniz.

-Kore'de fiyatlar genel olarak Türkiye ile aynı. otobüsler 1100 won, metro aynı şekilde 1100 won. yaklaşık 1.7 TL.

-Sigara fiyatları bir Türk genci için çok cezbedici. En pahalı sigara 2700 won:) 4 TL civarında. Orada yaşayan, para kazanan için düşünürsek aşırı derecede ucuz sigara. He bir de sigaraların orasında burasında resim yok. Korece uyarılar yazıyor. Zaten bir şey anlamayacağınız için rahatça içebilirsiniz. Sigara ucuz olmasına ucuz ama öyle her yerde sigara içmezsiniz. Belirli caddelerde sigara içmek yasaktır. Kapalı alanlarda sigara içme yasağı yok. aksine açık alanlarında sigara içme yasağının olması biraz garip. misal havalimanında dışarı çıktınız açık alana, sigara içemezsin burada. sigara içme odalarına gitmeniz lazım. Ama güzellik şurada havalimanının içinde de sigara içme odaları var. Gir içeri iç sigaranı berbat sigara kokusuyla.

-Adamlar Seul'u han nehrinin iki yakasına kurmuşlar. Gariptir ki şehir yine nehrin kuzeyine kurulmuş diğer nehirli Avrupa şehirleri örneğinde olduğu gibi. Nehir dediğimde baya bir geniş. bir Boğaziçi kadar var. Ama nehir kenarını otoyollarla doldurmuşlar. Bizim boğaz gibi bir anlamı cazibesi yok. Sıfır cazibe. Nehrin üstüne kurulan köprülerde de bir cacık yok Avrupa şehirlerinde olduğu gibi. Bildiğin düz köprü yapmışlar genelde. He şehir merkezi demiştim. Şehir merkezi bu nehrin kuzeyine kurulmuş. Kuzeyde göreceğiniz 'N Seul' kulesinin etrafı şehrin merkezini oluşturuyor. bu tepeye çıkarsanız genel olarak Seul'u görürsünüz. göreceğiniz şey gökdelenler, yine gökdelen apartmanlardır. Şehirde yerleşim alanının fazla olmayışı ve şehir nüfusunun fazla oluşu bu büyük apartmanları gerekli kılmış. Var olan az katlı yerler de yıkılıp yerine büyük apartmanlar dikilmekte.

-Seul'u görünce Kore'yi görmüş olursunuz. Kore'nin tüm şehirleri Seul gibidir gelişmişlik olarak. Busan olsun, İncheon olsun Seul gibi ciddi şekilde gelişmiş şehirlerdir. Demem o ki bizdeki gibi sadece bir şehrin gelişmiş olduğu bir yapıya sahip değiller. İnsan bunları görünce kendi tarihini yadırgamaya başlıyor. Meğer diyorsun biz bir baltaya sap olamamışız. Şehirdeki arabaların 10da 4ü Kia, 10da 4ü Hyundai geri kalanı da yine Kore menşeili araba markaları. Adamlar zamanında bir değil onlarca babayiğit çıkarmışlar. Renault markası da bu Kore arabaları arasında iş yapmasının zor olduğunu anlamış olmalı ki ismini Samsung-Renault olarak değiştirmiş. Amblem olarak da Samsung'un amblemini kullanıyor arabalarda.

-Hediyelik eşya almak isterseniz İnseadong en iyi yerdir. Cadde boyunca bir çok dükkan bulabilirsiniz.

Soldaki fotoda gördüğünüz üzere DVD Roomlar - Cafe Roomlar şehrin bir çok yerinde var. Room kelimesinden anlaşılacağı üzere buralarda oda konsepti var. DVD romlarda izlemek istediğin filmi seçer odaya girersin. Kimse rahatsız etmez sizi. Sipariş falan isterseniz getirilir. Aynı konsept Cafe Roomlarda da var. Oda içinde bulunan bir butonla çalışan birini çağırıp siparişini verebilirsin. İki saat garson diye mi bağırsam usta mı desem kaptan mı desem tribine girmek yok burada.










Şehir genel olarak geniş caddelere ev sahipliği yapıyo. Buna rağmen akşam ve sabah trafiği İstanbul'la yarışır. Bu arada şehirdeki efsane metro sistemine rağmen trafik oluşunu görmek geleceğe yönelik karamsarlık yaratıyor insan. Malum halihazırda bir çok metro projesi veya yol köprü projesi ile İstanbul'un trafik sıkışıklığı düzelecek sanıyorsun ya!, sanma sakın. Şehirde 100 tane metro hattı da olsa şehirde yine trafik olacak. Buna alış canımcım.




 Şehrin bir çok yerinde Türkiye ile ilgili şeyler dikkatini çekebilir. Kore Savaşında, Güney Koreyi askeri olarak en çok destekleyen ülkelerden biri Türkiye. Yabancı askerle arasında en çok şehit şehit verenler arasında Türkiye 3. sırada.










Bir şehirde yapılabilecek en güzel atraksiyon şehre özgü yemekleri tatmaktır benim için. Bunu seviyorsanız seul size onlarca çeşit yemek sunar:
-Pilav sevenlere bibimpab ve bulgogi tavsiye edilir. pilavın et ve çeşit çeşit yeşillik katılmış hali diyebiliriz buna. ama bu yemeklerin kişiye özel pişiyor olması yemeği daha bir tatlı kılıyor. Fiyatı 6000-7000 won arası. yaklaşık 10 tl.
-Et sevenler barbekü restoranlarına uğramadan dönmesinler. Bildiğin kendin pişir kendin ye restoranları. Ama onlarca çeşit et var. Ve açık büfe tarzında. Yiyebildiğin kadar ye. Ama artık bırakmaman lazım. Bırakırsan 5000 won cezası var. Açık büfenin fiyatı da 11,500 won akşam vakti. öğlen vakti 9000 won. Bir de sadece et yok menüde. Mezeler ve salatalar da açık büfeye dahil.
-Tavuk pilav sevenler dakgalbi'yi kesinlikle denesinler. Aşçılardan birinin alet edevatıyla masanıza gelip, masanızda canlı canlı yemeğinizi pişirmesi eminim hoşunuza gidecektir.
-Kore noodle'ı da denenebilir. marketten alıp otelinizde sıcak suyla noodle'ı yapmanız daha mantıklı. zira restoranlarda basit noodle'a yaklaşık 10 tl para vermek koyabilir.
-Her asya ülkesinde olduğu gibi Seul'de de mükemmel sokak yemekleri bulabilirsiniz. Myeong-dong caddesine bir uçtan girip, sokak yemeklerini deneye deneye bir uçtan çıkabilirsiniz. Cadde üzerindeki tavuk döneri tavsiye ederim. İçine kattıkları sos tavuk döneri sıradanlıktan çıkarıyor. yediğim en iyi tavuk dönerdir.
-Şehirde bütün restoranlarda su bedavadır. hava limanında içme suyu çeşmeleri bulabilirsiniz. genelde her metro istasyonunda tuvalet-lavabo vardır ve beleştir. şehir içinde de bazı yerlerde halk tuvaleti bulabilirsiniz ve bunlar da beleştir:)



Seul'den notlar bunlar. Akla geldikçe ekleme yapılacaktır.

22 Ocak 2010 Cuma

Miracle Of Giving Fool | Uyarı: Yoğun Dram

Postere aldanıp komedi filmi sanmayın, su katılmamış dram, konsantre bir şekilde özenle hazırlanmış ve bize sunulmuş. Bana yine fazla geldi, korelilerin mantığını anladım, yapacaksak adına uygun yaparız diyorlar, dramsa kağıt mendiller hazırlansın o zaman diyorlar. Ben filmin dram olduğunu biliyordum ama bilinçaltımda bu fotoğraftan ötürü az da olsa bir komedi beklentisi varmış (film bitince anladım) filmde komedi unsuru vardı ama bana göre yoktu, aklı pek yerinde olmayan karakterin hallerine gülemedim, o saflığı ve yerli yersiz gülümsemesi benim içimi acıttı daha çok :s fena çarpıldım yine. Bir daha izlemiyorum dram falan (yine dayanamayıp açacağım bir tane daha, biliyorum kendimi :d)

Filmimizde Seung ryong (Cha Tae Hyun) daha küçükken dumandan zehirlenmiş ve o günden sonra normal insanlar gibi davranamamış, dışlanmış, anlaşılmamış, bilindik "öteki" hikayesi, ama o hem arkadaşlarına hem de anne ve kız kardeşine karşı şefkatli, ilgili, düşünceli davranışlarını sürdürmede.Annesi öldükten sonra bile şu dünyada en iyi yapabildiği şeyle yani tostla geçimini sağlıyor ve kız kardeşine bakıyor (o tostlardan yiyen bir daha yedi, tarifini de vermedler :p sırmış :d) Kızkardeşi Jee In de abisiden nefret eden bir tablo çiziyor ki, izleyiciyi çok yaralıyor bu durum (ne var yani sevsen hem nasıl sevmezsin ki :s) Seung ryong ne yapsa yaranamıyor. Hayat böyle akıp giderken bir gün Ji Ho (Ha Ji Won) çıkar gelir avrupalardan, eski çocukluk arkadaşı Seung ryong'un. Seung ryong'un "öteki" sııfına geçtiği zamanlardan tanışıyorlar, aslında tanıyor desek daha doğru olur, Ji Ho malesef o günleri hatırlamakta zorlandı. O zamanlar Ji Ho piyano çalarken babasının okula armağan ettiği piyano bir yangında küle döner ve kabak da Seung ryong'un başında patlar.Böylece Seung ryong okuldan atılır ve o günden sonra da görüşmezler ama bizim deli unutmaz Ji Ho'yu, mahallenin girişinde bekler onu her gün, ve o gün bugündür. Ji Ho da artık piyano çalamamaktan muzdarip bir şekilde memleketine dönmüştür. Bundan sonrası geçmişi hatırlama, sünger çekme dönemidir. Aslında bu anlattığım yan hikaye gibi durmuyor başlarda ama filmin sonu itibariyle esas hikaye olmadığı anlaşılıyor. Daha anlatmadığım yan hikayeler de var. Film kısaca aile, arkadaşlık ve aşk üzerine. Bunların ortasında da o kocaman gülümsemesiyle Seung ryong duruyor, mucizesi de buradan kaynaklı zaten, herkesin hayatına dokunup değer katmayı becerebilen bir deli, bir "öteki" Seung ryong. "Hem o kadar aptal olup hem de mükemmel şekilde kardeşiyle ilgilenen" birisi, izlenip ders alınması gereken birisi :)



Cha Tae Hyun'un izlediğim ikinci filmidir ve çok başarılı buldum ki rolü oldukça zordu. O kadar sevdirdi ki kendini, o kirli yüzüyle ve yırtık pırtık ayakkabılarıyla çok sevdim ben onu, anlatmam imkansız :) Artık castta bu ismi gördüğümde gözüm kapalı izleyeceğim demektir. İzlemek isteyenlere önerim yanınızda mendil bulundurun ve zaten moraliniz bozuksa yanına yaklaşmayın, kendinizi iyi hissediyorsanız da birkaç gün etkisinden kurtulamayacağınız gerçeğini kabullenin öyle izleyin diyorum :)