Romantik Komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Romantik Komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2026 Çarşamba

Tony: Anthony Bourdain'i Tanımadan Tony'yi İzlemek

Anthony Bourdain’i tanımayan biri için Tony filmi ne kadar anlam ifade ediyor bilmiyorum. Çünkü film, ünlü bir yıldızın zirvesinden başlayıp geçmişine dönmüyor; henüz yıldız olmayan, hatta ne yapmak istediğini bile tam olarak bilmeyen 19 yaşındaki bir gencin hayatının kısa bir dönemini anlatıyor. Bourdain’in daha sonraki yıllarda televizyon programları, kitapları ve seyahatleriyle kazandığı kültürel ağırlık düşünüldüğünde bu tercih ilginç. Ancak ben Bourdain’in o sonraki hayatına dair güçlü bir bağ taşımadığım için, filmin benim üzerimde yaratmasını beklediği bazı duygular havada kalıyor. Peki kim ulan bu Anthony Bourdain?

Anthony Bourdain, yalnızca yemek yapan bir şef olarak değil, yemek üzerinden farklı kültürlere, insanlara ve yaşam biçimlerine ulaşan bir yazar ve televizyon kişiliği olarak tanınıyor Amerika'da. Kitchen Confidential ile mutfak dünyasının perde arkasını anlatmış; No Reservations ve Parts Unknown gibi programlarla da yemek ile seyahati, kültürü ve insan hikayelerini aynı potada buluşturmuş biri. 2018'deki ölümünün ardından hakkında oluşan fikirler oldukça çeşitli. Tony filmi ise bu üne kavuşmadan önceki gençlik yıllarını anlatıyor.

Filme bakacak olursak; Tony (Dominic Sessa), Vassar College'da okuyan, kendisini geleceğin büyük yazarı olarak gören ama bu özgüveninin altında ciddi bir yönsüzlük taşıyan genç bir adam. Yazarlık bursunu kazanacağına o kadar emin ki sonucu ailesine farklı anlatıyor. Bursu alamayınca da bunu kabullenmek yerine, peşinden gitmek istediği eski platoniği olan Nancy'nin (Emilia Jones) yazı geçirmek için bulunduğu Provincetown'a gidiyor. İçkili ilk gecesinden ardından parasız ve plansız kalan Tony, burada bir deniz ürünleri restoranında bulaşıkçı olarak çalışmaya başlıyor. Restoranın başındaki Chef (Antonio Banderas) ile tanışması ve Sal (Leo Woodall) başta olmak üzere mutfağın tuhaf, sert ve kendine özgü çalışanlarıyla kurduğu ilişki, hayatında hiç planlamadığı başka bir kapının açılmasını sağlıyor.

Filmin temel meselesi aslında şu: Tony ne olmak istediğini bildiğini sanıyor ama aslında yalnızca kim olmak istediğini anlatıyor. Yazarlık tutkusu da, Nancy'ye duyduğu ilgi de, kendisini olduğundan daha ilginç gösterme çabası da bu büyük anlatının parçası. Fakat mutfak, ilk kez Tony'yi söyledikleriyle değil yaptıklarıyla sınamaya başlıyor. Burada Tony klasik 'başarıya giden yolda engelleri aşan dahi' biyografisinden bilinçli biçimde uzaklaşıyor. Tony'nin baştan beri gizli bir mutfak dehası olduğu fikri yaratılmıyor. Aksine, mutfağa girişi neredeyse bir tesadüf; burada kalmasını sağlayan şey ise ilk geceden sarhoş olup soyulmuş olması.


Dominic Sessa'nın performansı filmin en önemli taşıyıcısı. Sessa, Tony'yi sempatik bir genç dahiye dönüştürmeye çalışmıyor. Karakterin kibri, gösteriş merakı, beceriksizliği ve kendisini olduğundan daha önemli görmesi açıkça ortada. Ancak bütün bunların altında ciddi bir güvensizlik bulunduğunu da hissettiriyor. Tony bir sahnede kendine son derece güvenli görünürken birkaç saniye sonra reddedilmenin karşısında dağılıyor. Bu ikilik, karakteri yalnızca itici bir genç olmaktan çıkarıyor. Yine de bu yaklaşım benim açımdan filmin temel sorunlarından birine dönüşüyor. Bourdain'i tanımadığım için, Tony'nin ileride nasıl bir insana dönüşeceğini bilmeden izliyorum. Dolayısıyla filmdeki "bu çocuk bir gün Anthony Bourdain olacak" bilgisi bende, karakteri tanıyan izleyicide yaratabileceği kadar güçlü bir beklenti oluşturmuyor. Tony'nin huysuz, kibirli ve zaman zaman gerçekten itici davranışlarıyla baş başa kalıyorum.

Bu nedenle Antonio Banderas'ın canlandırdığı Chef, benim için filmin en akılda kalan karakteri. Banderas da karakteri klasik anlamda bilge usta figürüne indirgemiyor. Sessiz, disiplinli ve otoriter olmasına rağmen içinde belirgin bir yumuşaklık taşıyor. Tony'yi mutfağa kabul ederken onu romantikleştirmiyor; çalışmayı, disiplini ve sorumluluğu öğretiyor. Üstelik Chef'in de kusursuz biri olmadığı görülüyor. Mutfaktaki uyuşturucu kullanımına göz yumması, onun pragmatik tarafını ortaya çıkarıyor. 

Kendisini geçen ay Tuner filmiyle de blogumuza konuk ettiğimiz Leo Woodall'ın canlandırdığı Sal karakteri ise Tony'nin karşısına başka bir erkeklik modeli çıkarıyor. Sal, saldırgan, kadınlara karşı hoyrat, uyuşturucu kullanan ve sürekli kavga etmeye hazır biri. Fakat Tony'den farklı olarak kim olduğunu saklamıyor. Kendisinin sorunlu biri olduğunu biliyor ve bununla yaşamayı sürdürüyor. Bu açıdan Sal, Tony'nin olmak istediği 'sert adam' imgesinin daha karanlık ve gerçek bir versiyonu gibi duruyor. Chef ile Sal arasındaki karşıtlık da Tony'nin önünde iki farklı yetişkinlik modeli oluşturuyor: disiplin ve sorumluluk ile kontrolsüzlük ve kendini tüketme.

Filmin Nancy üzerinden kurduğu romantik hikaye ise bana mutfak bölümleri kadar ikna edici gelmiyor. Emilia Jones'un oyunculuğunda sorun görmesem de karakter senaryoda yeterince derinleşmiyor. Nancy, çoğu zaman Tony'nin dönüşümüne istemeden de olsa aracı olan biri gibi kalıyor. Üstelik Tony'nin ona yönelik ısrarı ile filmin bunu romantik bir bağ olarak sunma biçimi arasında rahatsız edici bir mesafe oluşuyor. Tony'nin ısrarlarının yanında Nancy'nin başka erkeklerle ve hatta Tony'nin iş arkadaşı Sal ile beraber olması da Nancy'i elde edilmesi başkalarınca ucuz bir hedef olarak gösteriyor.


Filmin en başarılı olduğu yer ise mutfak. Tony'nin bulaşık yıkaması, beceriksizliği, hata yapması ve giderek işin ritmine ayak uydurması, karakterin dönüşümünü sözlerden daha iyi anlatıyor. Özellikle yemek hazırlama süreçlerinde filmin duyusal tarafı güçleniyor. Deniz ürünleri, ateş, bıçaklar, ter, yoğun çalışma temposu ve mutfağın kaotik atmosferi ekrandan neredeyse fiziksel olarak taşıyor. Ancak burada da filmin daha fazla zaman harcamasını isteyebiliyorum. Tony'nin mutfağa neden ve nasıl bağlandığını görüyorum ama bu dönüşümün bazı aşamaları fazla hızlı geçiliyor. Bir noktada mutfaktan nefret eden genç adamın, kısa süre sonra orada kendisine bir gelecek aramaya başlaması arasında daha güçlü bir dramatik köprü kurulabilirdi.

Bence Tony filmi, Anthony Bourdain'i tanıyan izleyici için başka, tanımayan izleyici için başka bir film. Bourdain'in kitaplarını okumuş, televizyon programlarını izlemiş biri için genç Tony'nin kibirli ve yönsüz hali, sonradan ortaya çıkacak kişiliğin oluşumuna dair ironik bir başlangıç hikayesi gibi okunabilir. Ben ise Bourdain'in sonraki hayatıyla böyle bir bağ kuramadığım için bu ikinci katmanı yeterince hissedemiyorum. Film bana çoğu zaman Anthony Bourdain'in biyografisinden ziyade, kendisini büyük bir şey olmaya aday gören ama aslında ne istediğini bilmeyen genç bir adamın yaz hikayesini anlatıyor.

Benim açımdan sorun ise filmin bu iki kimlik arasında tam bir denge kuramaması. Bazen yalnızca Tony'nin hikayesini anlatmak istiyor, bazen de bunun Anthony Bourdain'in gençliği olduğunu özellikle hatırlatıyor. Bourdain'i bilen izleyici için bu göndermeler anlamlı olabilirken, benim gibi onu tanımadan filme giren biri için bazı anlar fazlasıyla anlamsız kalıyor. Özellikle gelecekteki Bourdain'e yapılan göndermeler, karakterin kendi dramatik gelişiminden daha güçlü bir anlam taşımıyor.


Nirvanna The Band Show ve BlackBerry filmlerinin de yönetmenliğini yapan Matt Johnson'ın yönettiği Tony filmi benim için büyük bir ismin doğuşundan çok, yanlış yollarda dolaşan genç bir adamın kendisine bir yön arama hikayesi olarak kalıyor. Belki de film bunu yeterince güçlü biçimde anlatıyor; fakat benim için o genç adamın neden özellikle Anthony Bourdain olması gerektiği sorusu tam olarak cevaplanmıyor.

Anthony Bourdain'i tanımayan biri olarak salt filme
Puanım: 6/10

21 Ağustos 2026 Cuma

The Invite: İki Komşu, Biri Gürültülü, Diğeri Sessiz

The Invite, önceki aylarda bloga konuk ettiğimiz, Cesc Gay’in kendi tiyatro oyunundan uyarladığı 2020 tarihli İspanyol yapımı The People Upstairs (Sentimental) filminin Amerikan versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Yönetmenliğini Olivia Wilde'ın yaptığı bu versiyonu, hazır malzemeye Hollywood komedisini, yetişkin ilişkilerinin huzursuzluğunu ve cinsel özgürlük tartışmalarını ekliyor ve ortaya ilk bakışta arsız bir yetişkin komedisi gibi görünen, ancak giderek evlilik, yabancılaşma, arzu ve değişim ihtiyacı üzerine ciddi sorular soran bir film çıkıyor. 

Öncelikle The Invite filminin kendisini, daha sonra da uyarlandığı film olan The People Upstairs ile olan farklılıklarını konuşalım. Sonra da tüm olanları Pep Guardiola'nın boşanmasına bağlayacağım.

The Invite filminin merkezinde Seth Rogan'ın canlandırdığı Joe ve filmin aynı zamanda yönetmeni de olan Olivia Wilde'ın canlandırdığı Angela bulunuyor. Uzun süredir evli ve tek çocuklu olan bu çift, dışarıdan bakıldığında düzenli ve konforlu bir hayat sürdürüyor gibi görünme potansiyeline sahipse de, bu düzenin altında biriken mutsuzluk, kırgınlık ve iletişimsizliğin mevcut olduğu ilk sahnede bize yansıtılıyor. Üst kattaki komşuları Pina (Penelope Cruz) ve Hawk’ın (Edward Norton) geceleri duyulan cinsel hayatları ise kendi evliliklerinin sessizliğini bu çifte hatırlatıyor. Angela, üst komşularını akşam yemeğine davet ediyor. Başlangıçta amaç yalnızca tanışmak gibi dursa da Pina ve Hawk’ın gelişiyle birlikte konuşmalar beklenmedik biçimde cinsellik, evlilik, özgürlük ve arzular etrafında şekilleniyor. Dört kişinin aynı apartman dairesinde geçirdiği birkaç saat, her çiftin kendi hayatıyla ve özellikle kendi ilişkisiyle yüzleştiği bir psikolojik sınava dönüşüyor.

Filmin en ilginç tarafı, cinselliği hiçbir zaman yalnızca cinsellik olarak ele almaması. Pina ve Hawk’ın açık ilişkileri, rahat tavırları ve geleneksel ilişki kalıplarına mesafeleri, ilk etapta Joe ve Angela’nın sıkışmış evliliğinin karşısına konulan bir özgürlük modeli gibi görünüyor. Pina, Angela’nın sahip olmak istediği öz güveni, rahatlığı ve bedeniyle kurduğu ilişkiyi temsil ediyor. Hawk ise Joe’nun kaybettiği öz güvenin ve hayatındaki tutkunun karşısında duran, kendinden fazlasıyla emin bir figür olarak beliriyor. Böylece iki çift arasındaki fark yalnızca cinsel hayatları üzerinden değil, hayata ve kendilerine bakışları üzerinden de kuruluyor.


Fakat The Invite bu karşıtlığı basit bir 'özgür çiftler mutlu, muhafazakar çiftler mutsuz' denklemine dönüştürmüyor. Ancak bu duruşun filmin orijinal İspanyol versiyonunda daha keskin olduğunu da belirtmeliyim. Çünkü devamında gördüğümüz Pina ve Hawk’ın özgürlük iddiasının altındaki kırgınlıklar, özgürlerin de içeride mutsuz olabileceği duygusunu tam veremiyor. Kendini özgür, bilinçli ve modern olarak tanımlayan insanların da kendileri hakkında yanılabileceği fikri birazcık belirginleşiyor. Aynı şekilde Joe ve Angela’nın sorunları da yalnızca cinsel hayatlarının durağanlığından kaynaklanmıyor. Asıl mesele, birbirlerini gerçekten görmeyi bırakmış olmaları. Bu görüntüden çıkarma olayı her ne kadar direkt aşkı öldürüyor diyemesek de tutkuyu öldürdüğü kesin. Yakın zamanda gündeme gelen Pep Guardiola'nın ayrıldığı eşi hakkında konuştuğu videoyu bu bağlamda yeniden izlemenizi öneriyorum. (Video). (Alternatif Video)

Bu noktada film, uzun süreli ilişkilerin en acı taraflarından birine dokunuyor: İnsanların birbirinden nefret etmeye başlamasından ziyade, birbirlerine karşı duydukları özenin yavaş yavaş ortadan kalkması. Joe ve Angela’nın tartışmaları çoğu zaman büyük meselelerden değil, yıllar içerisinde biriken küçük kırgınlıklardan doğuyor. Bir iltifatın neden daha önce söylenmediği, kimin kimi dinlemediği, kimin kimin ihtiyaçlarını fark etmediği gibi küçük görünen ayrıntılar, ilişkinin asıl enkazını oluşturuyor. Film burada oldukça tanıdık bir gerçeği yakalıyor: Bazı ilişkileri büyük kavgalar değil, nezaketin ve merhametin evden çekilmesi bitiriyor.


The Invite’ı The People Upstairs ile kıyasladığımda ise en önemli avantajının, hikayenin temel yapısını korunurken, karakterleri ve görsel dili Amerikan bağımsız sinemasının tonuna göre yeniden şekillendirmesi olduğunu düşünüyorum. Cesc Gay’in filminde tiyatro kökenli yapının ağırlığı hissediliyor. Ancak Amerikan versiyonunda sunum daha belirgin bir sinema diliyle ele alınıyor. 35 mm film kullanımı, apartmanın farklı bölümlerinin karakterlerin psikolojik mesafelerini gösterecek şekilde değerlendirilmesi ve aynalarla oluşturulan bölünmüş görüntüler, hikayeyi tiyatro çekiminden ayırıp ona sinematografi katan unsurlar.

Buna karşılık uyarlama olmanın getirdiği bazı problemler de hissediliyor. Hikayenin temel çatısı zaten oldukça sağlam olduğu için Amerikan versiyonunun yapması gereken en önemli şey, karakterleri ve duygusal çatışmayı daha derin hale getirmek oluyor. Film bunu biraz başarıyor. Her ne kadar Angela karakterini pek irdelemese de Joe, Hawk ve Pina karakterlerine biraz derinlik katılıyor geçmişlerinden bahsedilerek.

The Invite, en iyi olduğu anlarda ilişkilerin ne kadar acımasız, komik ve tanıdık olabileceğini gösteriyor. Dört insanın birbirlerinin açıklarını bulması, savunmaya geçmesi, kendilerini haklı çıkarmaya çalışması ve sonunda yıllardır söylemedikleri şeyleri söylemesi gerçekten güçlü. Ve bence filmin en büyük problemi de burada ortaya çıkıyor.  Çünkü final bölümü, bu sert yüzleşmenin ardından daha umutlu ve yumuşak bir duygusal çıkış arıyor. Bu tercih bazı izleyiciler için tatmin edici olabilir. Fakat filmin orijinal versiyonunda ulaştığı dürüstlük düşünüldüğünde, bana biraz fazla güvenli zemin geliyor. Özellikle büyük yüzleşmenin ardından gelen bazı duygusal vurgular, filmin daha önce kurduğu keskinliği ve samimiliği törpülüyor. Woody Allen'ın "mutlu son isteyen Hollywood filmi izlesin" sözü burada da haklı çıkıyor. Yine de finalin bütünüyle başarısız olduğunu düşünmüyorum. Çünkü film burada 'her şey düzeldi' demek yerine ilişkilerin değişmesi gerektiğini kabul ediyor. 


Bu uyarlamanın, orijinalinden ve diğer uyarlamalarından en bariz üstünlüğü kuşkusuz oyuncu kadrosu. Seth Rogen burada filmin en büyük kozlarından birini oluşturuyor. Joe karakteri Seth Rogen’ın alışıldık komedi personasına son derece uygun: huysuz, alaycı, kendine acıyan ve bulunduğu her ortamın enerjisini aşağı çeken bir adam. Ancak izleyicinin enerjisini de belirleyen kişi kendisi yine. 

Olivia Wilde’ın Angela performansı ise daha kontrollü başlayan ve giderek açılan bir çizgi izliyor. Angela’nın evliliğinde ve hayatında sıkışmış hissettiğini, Pina’ya duyduğu hayranlık üzerinden anlamaya başlıyoruz. Pína’nın özgüveni ve cinsel rahatlığı, Angela’nın bastırdığı taraflarını görünür hale getiriyor. Wilde özellikle karakterin cinsellik konuşulmaya başladığında yaşadığı korku, merak ve heyecan arasındaki geçişleri iyi yansıtıyor. Ancak bu yansıtmaları yaparken kaçtığı aşırıcılık onu dünden meraklıymış gibi gösteriyor. Yeni ortamı öğrenmeye çalışan bir ev kadını değil de, ortamı zaten bilen ama kendisini gizleyen, imkanını bulduğu ilk anda olaya hızlıca dahil olan bir sinsiymiş gibi.

Penelope Cruz ise filmin en renkli oyunculuklarından biri Pina başlangıçta neredeyse kusursuz bir özgür ruh gibi görünüyor. Cinsellik konusunda rahat, kendine güvenen, başkalarının hayatını yorumlamaktan çekinmeyen ve Joe ile Angela’nın geleneksel kaygılarını biraz küçümseyen biri. Ve Pina’nın başkalarını çözümlemekte gösterdiği becerinin kendisini çözümleme konusunda aynı ölçüde başarılı olmaması, filmin bir diğer konusu.

Edward Norton’ın canlandırdığı Hawk’ı ise bu dörtlünün en kontrollü görüneni. Eski itfaiyeci, sakin tavırlı, öz güvenli gibi davranıyor. Norton bu kendinden emin görüntünün altında giderek çatlamaya başlayan başka bir adam olduğunu hissettiriyor. Özellikle karakterin ciddi monologlarında oyuncunun komedi ile kırılganlık arasındaki geçişleri oldukça etkili. Hawk’ın bütün o rahat ve modern görüntüsünün aslında belirli ritüeller ve kişisel anlatılarla ayakta tutulduğunu fark ettiğimizde karakter de daha anlamlı hale geliyor. Tüm bunlar Edward Norton'un botokslanmış suratını görmezden gelmeyi başarabilirseniz açığa çıkıyor.


Olivia Wilde’ın yönetmenliği de filmin konuşulacak yönlerinden birini. Olivia Wilde, tiyatro kökenli hikayeyi sinemalaştırmaya çalışırken kamerayı sürekli hareket halinde tutuyor. Kadrajları bölüyor, karakterleri görüntünün kenarlarına sıkıştırıyor, kapı ve pencerelerden yararlanıyor, aynaları kullanarak karakterler arasındaki bölünmeleri görselleştiriyor. Bu tercihlerin bazıları gerçekten etkili. Özellikle apartmanın fiziksel yapısını kullanarak karakterlerin birbirlerine ne kadar yakın oldukları halde duygusal olarak ne kadar uzak kaldıklarını göstermek, filmin temasını görsel düzleme taşıyor.

Ancak ilk yarıda bu yaklaşım zaman zaman fazlasıyla müdahaleci hale geliyor. Hikaye zaten kendi içinde yeterince gergin ve klostrofobik bir yapıya sahipken, kamera açıları ve görsel oyunlar bu hissi gereğinden fazla vurguluyor. Aynı sorun müzik kullanımında da ortaya çıkıyor. Yay ağırlıklı müzikler bazı sahnelerde gerilimi başarıyla yükseltse de, özellikle filmin erken bölümünde duyguyu karakterlerin ve oyuncuların yaratmasına izin vermek yerine ne hissetmemiz gerektiğini açık biçimde bize söylüyor. "Duyguyu senaryo ve oyunculuklar ile veremiyorum, alın müzik ile edinin" demek oluyor bu. Ama film ilerledikçe Olivia Wilde bu aşırılıklardan geri duruyor. Kamera ve müzik karakterlerin önüne geçmekten vazgeçtiğinde, filmin asıl gücü ortaya çıkıyor: oyuncular!


Toparlayacak olursam, The Invite yalnızca yetişkin muhabbeti üzerine bir komedi olarak değerlendirmek filmi küçültmek olur. Cinsellik burada daha çok bir katalizör görevi görüyor. Asıl mesele, iki kişinin zamanla birbirlerine yabancılaşırken bunu ne kadar süre görmezden gelebildiği. Pina ve Hawk’ın özgürlük anlayışı da Joe ve Angela’nın geleneksel evliliği de filmin gözünde mutlak bir doğruya dönüşmüyor. Her ikisi de kendince sorunlu, kendince mutlu.

Orijinal versiyonu olan The People Upstairs filmi ile kıyasladığımda orijinal versiyonunu daha çok sevdiğimi de belirteyim. Bunun başlıca sebebi onu daha önce izlemiş olmam da değil. Ana hikayede olmayan ama bu filme bir Hollywood dokunuşu olarak katılmış sahneleri filmin genel anlatısına uygun bulmamış olmamın da bunda etkisi var. Amerikan versiyonunun kadrosunun daha iyi olduğu tartışmaya kapalı ancak kadronun sergilediği oyunculukları kıyasladığımızda, orada tartışma başlar.

Puanım: 6,9/10

Orijinal filme 7/10 puan verdiğimden dolayı, onu geçen bir not vermeyi doğru bulmuyorum.

7 Ağustos 2026 Cuma

The Drama: Düğünden Önceki Son Gerçek

Nereye baksak Zendaya. The Dune'dan koştuk geldik 2026'ya, The Drama'da Zendaya, The Odyssey'de Zendaya, buradan çıkıp Spider-Man'e gideceğiz, hop orada da Zendaya. Kusmak üzereyiz kabul ediyorum. Fanı da değilim. Ancak yine de şunu söylemeliyim, gereksiz yan rollerin ardından başrolde olduğu bu filmi, her şeye rağmen en iyi performansı. Bunu demem beklentiyi artırmasın ama, devamında diyeceklerimi henüz duymadınız. 


Bazı filmler vard; vaat ettikleriyle değil, vaatlerini yerine getirememeleriyle akılda kalıyor. The Drama da benim için tam olarak böyle bir film. İlk bakışta ilgi çekici görünen hikayesi ve iyi oyuncu kadrosuna rağmen, izledikçe derinleşmek yerine dağılan, tonunu oturtmakta zorlanan bir anlatıyla karşı karşıya kaldım diyebilirim. Film, seyirciyi sarsmayı hedefliyor; ancak bunu yaparken kendi dramatik zeminini yeterince sağlam kuramıyor.

The Drama, Boston’da tanışan Charlie (Robert Pattinson) ve Emma’nın (Zendaya) hızlıca ideal bir ilişkiye dönüşen ilişkilerini el alıyor. Düğün hazırlıklarıyla ilerleyen bu romantik yapı, bir akşam yemeğinde ortaya çıkan beklenmedik bir itirafla sarsılıyor. İki arkadaşıyla beraber oturdukları masada herkesin 'yaptığı en kötü şeyi' itiraf etmesi isteniyor. Herkes yapıyor ancak birininki masanın, ilişkinin ve dolayısıyla filmin gidişatını değiştiriyor. Bu kırılma anı, filmi romantik komedi tonundan alarak daha karanlık, psikolojik bir alana çekiyor. Ancak bu geçiş, düşünüldüğü kadar organik hissettirmiyor. Aksine, sanki iki farklı film zorla bir araya getirilmiş gibi duruyor.


Filmin en çok öne çıkarmaya çalıştığı tema, ahlaki belirsizlikler ve affetmenin sınırları. Ne var ki bu fikirler yüzeyde kalıyor. Emma’nın geçmişine dair ortaya çıkan gerçek, teoride karakterler arasında güçlü bir çatışma yaratabilecek potansiyele sahipken, film bu çatışmayı derinleştirmek yerine stilize anlatım oyunlarına yöneliyor. Özellikle gerçeklik ile hayal arasında gidip gelen sahneler, karakterin iç dünyasını yansıtmak yerine anlatıyı daha da parçalı hale getiriyor. Bu da duygusal bağ kurmayı zorlaştırıyor.

Karakter yazımı da filmin zayıf halkalarından biri. Charlie ve Emma’nın ilişkisine neden vakit harcamam gerektiğini tam olarak hissedemiyorum. Aralarındaki bağın temelleri yeterince inşa edilmediği için, yaşanan krizin ağırlığı da beklenen etkiyi yaratmıyor. Bu durum, filmin merkezindeki dramatik gerilimi ciddi şekilde zedeliyor. Yan karakterler ise potansiyel taşısa da çoğunlukla yüzeysel kalıyor ve hikayeye bir katkı sunmuyor.


Oyunculuklara geldiğimde, Zendaya’nın performansı daha kontrollü ve içe dönük bir çizgide ilerliyor. Daha önceki projelerinde gördüğüm kısa ama duygusal yoğunluklar burada yerini daha minimal bir oyuna bırakıyor. Bu tercih yer yer işe yarasa da, karakterin iç çatışmasının tam anlamıyla hissedilmesine engel oluyor. Robert Pattinson ise alışık olduğum huzursuz ve kırılgan erkek karakter portresini sürdürüyor; ancak bu kez performansının dozunu ayarlamakta zorlanıyor gibi görünüyor. Bazı sahnelerde karakterin yaşadığı çözülmeden çok, oyuncunun çabası ön plana çıkıyor. Oyuncu, zayıf yazılan karakteri kurtarmaya çalışıyor resmen.

Yönetmenlik tarafında ise film, Kristoffer Borgli kara mizah ile psikolojik gerilim arasında gidip gelen bir ton yakalamaya çalışıyor. Fakat bu iki yaklaşımın dengesi çoğu zaman kurulamadığı için ortaya tutarsız bir atmosfer çıkıyor. Özellikle tekrar eden görsel numaralar ve aşırı düz sekanslar, anlatıyı güçlendirmek yerine dikkat dağıtıcı bir etki yaratıyor. Filmin finaline doğru artan kaos hissi bile, güçlü bir dramatik doruk noktasından çok, kontrolün kaybedildiği bir dağınıklık hissi veriyor.


Sonuç olarak The Drama, ilginç bir fikirden yola çıkmasına rağmen bu fikri derinleştirmekte zorlanan bir film olarak listeye ekleniyor. İzlerken zaman zaman merak uyandırsa da, genel olarak karakterlere ve hikayeye yeterince bağlanma yaşatmıyor. Film, sormak istediği soruları netleştiremiyor ve bu da izleme deneyimini zayıflatıyor. 

Puanım: 5,5/10

4 Haziran 2026 Perşembe

Sentimental (The People Upstairs): Komşudan Gelen Davet

İspanyol yönetmen Cesc Gay tarafından 2020 yılında yazılıp yönetilen Sentimental (The People Upstairs) filmi; 2024 yılında Fransa (Et plus si affinites), Rusya (Neprilichnye gosti), Çekya (V dobrem i zlem) tarafından, 2025 yılında Güney Kore (Witjip saramdeu) tarafından ve son olarak da bu sene A24 yapımcılığıyla ABD (The Invite) tarafından uyarlandı. Tek mekanda geçen bu filmde bir çift, üst komşularını yemeğe davet ediyor. Ve komşularına söylemek istedikleri bir şey var. Ama üst komşularının onlara söylemek istedikleri daha çok şey var.


Yukarıda ismi geçen 6 film, tek bir senaryo üzerinden gittikleri için, orijinali olan İspanyol versiyonunundan bahsettiğimde, hepsinden bahsetmiş olacağım. Her ne kadar sadece İspanyol versiyonunu izlemiş olsam da Seth Rogan, Olivia Wilde, Penelope Cruz ve Edward Norton kadrolu A24 yapımı Amerika versiyonunu olan The Invite filmini de izlemek istiyorum. 

Film, evli bir çift olan Julio (Javier Camara) ve Ana’nın (Griselda Siciliani), üst komşuları olan Salva (Alberto San Juan) ve Laura’yı (Belen Cuesta) akşam yemeğine davet etmesiyle başlıyor. Daha doğrusu davet eden Ana oluyor ve bu davetten haberi olmayan Julio ile çatışma henüz filmin başında bu sebeple başlıyor. İlk başta sıradan komşu tanışması gibi görünen bu davet, iki tarafın birbirlerine söylemek istedikleri şeyler olunca garipleşiyor. Ev sahibi tarafın söylemek istedikleri, üst komşularının yüksek sesle seks yaptıkları ve bu yüzden rahat uyuyamadıkları. Ancak bunu onlar söylemeden, misafir taraf kendisi söylüyor ve bu sebepten dolayı özür diliyor. Devamında ise eklemeler de bulunuyor ve muhabbet birden çatışmalı ve çekişmeli bir hal alıyor bu noktadan sonra.

Bu sohbet, karakterlerin kendi ilişkilerine dair bastırdıkları çatlakları açığa çıkaran kısım oluyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde, aldatma, cinsellik, sadakat ve dürüstlük gibi meseleler giderek daha keskin bir şekilde tartışılmaya başlanıyor. En sonunda bu davet, sadece bir yemek olmaktan çıkıyor ve dört kişinin de kendileriyle, eşleriyle, ilişkileriyle yüzleştiği bir hesaplaşmaya dönüşüyor.


Filmin temel teması, ilişkilerin kırılganlığı ve dürüstlükle yüzleşmenin yarattığı kaos gibi görünse de, yönetmen Cesc Gay, özellikle uzun süreli ilişkilerde biriken küçük yalanların ve bastırılmış arzuların nasıl bir anda patlayabileceğini de gösteriyor. Film, sadakat kavramını mutlak bir değer olarak sunmak yerine, onu üst komşular üzerinden sorguluyor: İnsanlar gerçekten monogamiye uygun mu, yoksa bu sadece toplumsal bir kabullenme mi? Her iki görüşü de komşulara pay ediyor ama yönetmen burada bir taraf tutmadan yapıyor. Bunu üst komşuyu modern, alt komşuyu tutucu göstermeden anlatıyor. 

The People Upstairs, yüzeyde bir ilişki dramı gibi başlasa da, sonrasında keskin mizah kullanan, Julio'nun sarkastik sataşmalarıyla renklenen bir komediye evriliyor. Filmdeki mizah; klasik anlamda gülmek için yazılmış şakalar ile değil, aksine, karakterlerin birbirlerine yönelttiği iğneleyici cümleler, imalar ve pasif-agresif çıkışlar üzerinden şekilleniyor. Özellikle Salva ve Laura’nın açık ilişkiyi neredeyse rahat bir gündelik konu gibi anlatmaları, Julio ve Ana’nın giderek gerilen tepkileriyle birleşince ortaya ironik bir komedi çıkıyor. “Biz her şeyi konuşuyoruz” gibi iddialı bir cümlenin hemen ardından gelen küçük çelişkiler, filmin mizahını besleyen önemli anlardan biri mesela.

Filmin en dikkat çekici mizahi yönü, seyirciyi güldürürken aynı anda huzursuz etmesi. Örneğin, çiftler arasındaki sadakat tartışması giderek ciddileşirken, karakterlerin bir anda gündelik ve absürt detaylara sapması (kimin kimi daha çekici bulduğu, kimin neyi normal kabul ettiği gibi), sahneleri hem komik hem de trajik hale getiriyor. Bu tür anlarda seyirci, kahkaha ile utanç arasında gidip gelebilir. Film, mizahı bir rahatlama aracı olarak değil, aksine gerilimi daha da görünür kılan bir araç olarak kullanıyor çünkü. 


Tek mekanda diyaloglar üzerinden ilerleyen bir filmi iyi veya kötü yapacak olan şeylerin başında tabi ki oyunculuk geliyor. Burada filmi sırtında taşıyan kişi de Julio karakterini canlandıran Javier Camara oluyor. Filmin başlarında itici bir adam çizgisine sahip gibi görünse de zeka gerektiren iğneleyici cümleler ile çok da hafife alınmamas
ı gereken kişi olduğunu izleyiciye gösteriyor. Kendisine sunulan teklife verdiği cevapla ne yapmak istemediği şeye kendini mecbur bırakıyor, ne de bunu yaparken olumsuz bir tavır sergiliyor. Hayır deyişi bile ayrı bir mizah içeriyor.

Tek mekanda çekilen filmi iyi yapan unsurlardan diğeri de diyalog kalitesi ve filmin sunumundaki teknik yapısı. Film neredeyse tek bir daireyle sınırlı. Bu da hikayeyi ve diyalogları daha konsantre bir hale getiriyor. Kamera kullanımı sade; uzun planlar ve kesintisiz diyaloglar, gerilimi doğal bir şekilde diri tutuyor. Kurgu, ritmini karakterlerin konuşmalarına göre ayarlanmış. Ani kesmeler yerine diyalogların akışına izin veriliyor. Işık kullanımı ise samimi bir ev ortamı yaratırken, aynı zamanda karakterlerin yüzlerindeki mikro ifadeleri görünür kılıyor. Film müziğinin geri planda tutulması izleyiciyi tamamen konuşmalara ve duygusal çatışmalara odaklıyor. 



Her ne kadar anlatımım orijinal versiyon olan İspanyol filmi üzerinden olsa da, hangi versiyonunu izlerseniz izleyin, keyif verebilecek bir komedi filmi olduğunu düşünüyorum. Ama kadro kalitesinden dolayı da ABD versiyonuna da şans verilebilir. 
Puanım:7/10 

20 Mart 2026 Cuma

Solo Mio: Tek Kişilik Balayı İşkencesi (Ama İzleyiciye)

Balayı tatili ayarlanmış, parası ödenmiş ama gel gör ki nikah günü gelin ortalarda yok. Haliyle iptal olan düğünün ardından balayı da iptal edilmek isteniyor. Ancak iadesi olmayan bir tatil paketi olunca, damada tek başına bir balayı yapmak kalıyor. Romantik komedi tarzında ayrılık değil, kavuşma bekleniyor oysa değil mi? Klişelerle dolu bu filmde bu klişe de var elbet. Tavsiye edeceğim bir film olmasa da izlemişken yazısını yazmış olayım. Buyurun.


Solo Mio, ilkokulda sanat öğretmeni olan Matt’in (Kevin James) nişanlısı Heather (Julie Ann Emery) tarafından Roma’daki düğünlerinde terk edilmesiyle başlıyor. Bir anda hem düğünsüz hem de balayında yalnız kalan Matt, iptal edemediği çiftlere özel tur programına tek başına katılmak zorunda kalıyor. Bu süreçte, evliliklerinde sorunlar yaşayan iki Amerikalı çiftle tanışıyor ve onların tuhaf müdahalelerine maruz kalıyor. Aynı zamanda Roma’da çalışan neşeli ve güzel bir barista olan Gia (Nicole Grimaudo) ile tanışıyor. Romantizmin düşüşe geçen ivmesi bu noktadan sonra yükselişe geçiyor. Ama filmi kurtarıyor mu peki? Hayır. 

Solo Mio, temel olarak ikinci şanslar, geç yaşta aşk ve kalp kırıklığından sonra yeniden ayağa kalkma temalarını işliyor. Özellikle orta yaş karakterler üzerinden bir aşk hikayesi anlatması, tür açısından taze bir yaklaşım sunma potansiyeline sahip. Ancak film, bu potansiyeli derinleştirmek yerine yüzeyde bırakmayı tercih ediyor. Matt’in terk edilmesinin duygusal ağırlığı neredeyse hiç hissedilmiyor. İzleyici, karakterin yaşadığı yıkımı anlamak yerine, olayların hızla 'yeni bir romantik ihtimale' bağlanışını izliyor.

Aynı şekilde Matt ile Gia arasındaki ilişki de kağıt üzerinde anlamlı görünse de, ekranda hissedilmiyor. 'Zıt karakterler birbirini tamamlar' klişesi burada da kullanılıyor; fakat aralarındaki kimya eksikliği, bu ilişkiyi duygusal olarak yatırım yapılabilir olmaktan çıkarıyor. Film ayrıca yan karakterler üzerinden komedi yaratmaya çalışıyor. Ancak bu karakterler, derinlikten uzak ve çoğu zaman karikatürize edilmiş figürler olarak kalıyor. Bu da filmin duygusal tonunu desteklemek yerine dağıtıyor.

Yönetmenler Charles ve Daniel Kinnane, filmi görsel olarak cazip bir hale getirmeyi başarıyor. Roma ve çevresinin estetik kullanımı, filmin en güçlü yanlarından biri. Mekanlar adeta hikayenin önüne geçerek filmin asıl çekim gücünü oluşturuyor. Ancak bu görsel zenginlik, anlatıdaki boşlukları doldurmaya yetmiyor. Film, ton açısından kararsız: Ne tam anlamıyla komik ne de gerçekten duygusal. Kurgu açısından da film dengesiz bir yapı sergiliyor. Hikaye başlangıçta aceleyle kuruluyor, ortada dağınık bir şekilde ilerliyor ve finalde yine hızlıca toparlanıyor. Bu da filmin bütünsel bir anlatı kurmasını engelliyor.


Bir Angel Studios yapımı olan Solo Mio, romantik komedi türüne 'eski usul' bir dönüş yapma niyeti taşıyan, fakat bu niyeti tam anlamıyla gerçekleştiremeyen bir film. İçinde sıcaklık barındıran anlar, samimi olma çabası ve farklı bir yaş grubuna odaklanması gibi olumlu yönleri var. Ancak tüm bunlar, zayıf senaryo, eksik karakter derinliği ve hissedilmeyen ilişkiler nedeniyle gölgede kalıyor. Film, ne izleyiciyi gerçekten güldürebiliyor ne de duygusal olarak etkileyebiliyor.

Sonuç olarak Solo Mio, izlenmesi zor olmayan ama izlendikten sonra da pek bir şey bırakmayan, 'orta karar' bir romantik komedi. Tıpkı Matt’in İtalya’da amaçsızca dolaşması gibi, izleyici de filmde amaçsızca dolanıyor sadece.

21 Haziran 2025 Cumartesi

The Science of Sleep: Gerçekliğin Yetmediği Yerde Rüyalar

Rüyalarını mümkün olduğunca hatırlamaya, özel bir şeyler gördüysem de onu yazmaya çalışan biri olarak rüya görmeyi seviyorum. Rüyasız geçen uykunun ziyan olduğunu, günün 24 saatinden en az 6-8 saatini ayırdığımız bu zaman diliminin boşa geçtiğini düşünüyorum. Gördüğüm bir rüya üzerine bir ilişkimi sonlandırmışlığım dahi var. Rüyalar takıntılı olduğum bir mevzu iken daha önce izlediğim Michel Gondry'nin The Science of Sleep filmi hakkında bir yazı yazmadığımı farkettim. İşbu sebeple buradayız. Başlayalım..


Rüyalarımda kurduğum dünyaların uyanınca bu kadar hızlı dağılması rüyaların hafifliğinden ya da boşluğundan değil, rüyada yaşanan şeylerin sadece zihin hafızasında yer ettiğinden, başka bir bedensel uzvun bu hafızaya müdahil olmamasından kaynaklanıyor gibime geliyor. Hafızaları görsel hafıza, işitsel hafıza, konumsal hafıza, kokusal hafıza diye gruplarken rüyada bu duyu organlarının hiçbiri kullanılmıyor. Ama fiziksel duyulardan hali olmasının bir getirisi de var elbet, o da rüyada imkansız olan hiçbir şeyin olmaması. Çünkü orada gerçekliği belirleyen kuralları yine zihin koyuyor. Michel Gondry’nin The Science of Sleep filmi de tam bu noktadan hareket ediyor ve gerçeklikle hayal arasındaki sınırı giderek belirsizleştiriyor.

(Karakter isimleri birbirine benzediği için okurken karışmaması adına erkek karakteriçin (E), kadın karakter için (K) ifadesini kullanacağım)

Film, Stephane (E)'ın nasıl rüya görülür tarifiyle başlıyor: Bu gece size rüyaların hazırlanışını göstereceğim. Herkes bunun basit bir iş olduğunu düşünür,ama zannettiklerinden biraz daha karmaşıktır. Gördüğünüz gibi önemli olan, pek çok malzemenin hassas bir şekilde kullanılmasıdır. Önce rast gele düşünceler koyuyoruz. Sonra yaşadığımız günden kalan birkaç parça ekliyoruz. Ve bunları geçmişten yadigar kalan anılarımızla karıştırıyoruz. İki kişilik hazırlıyoruz. Aşk, arkadaşlık, ilişkiler vazgeçilmez baharatlar... gün içerisinde duyduğumuz şarkılar, gördüklerimiz ve ayrıca kişisel şeyler.. Tamam, sanırım oluyor. İşte başlıyor!

Stephane (E) (Gael Garcia Bernal), Paris’e döndüğünde kendisini yaratıcılığını kullanamadığı, son derece sıradan bir takvim işinde buluyor. Gerçek hayatın monotonluğu karşısında kendi zihninde başka bir dünya kuruyor; hayali televizyon programında yaşadıklarını yeniden düzenliyor. Rüyalarını kendisi tasarlıyor. Peki bu hand-made rüyalarda ne yapıyor Stephane(E)? Gerçek hayatta yapmak isteyip de yapamadıklarını.. Patronunu zorbalıyor, aile ilişkilerini revize ediyor, işe gerçekte gitmek yerine rüyada gidiyor, komşusu ve hoşlandığı kadın olan Stephanie (K)'ye duygularını açıyor ve hatta onu öpüyor. Ve bir defasından Stephanie (K), Stephane(E)'a "gerçek hayatta da beni öpmelisin" cevabını veriyor. İşte bu, rüyaları gerçek ile bağlayan nokta oluyor.

Komşusu Stephanie’ye(K) (Charlotte Gainsbourg) duyduğu ilgi arttıkça bu iki dünya birbirine karışmaya başlıyor. Bir süre sonra Stephane’ın(E) neyi yaşadığını, neyi hayal ettiğini ayırt etmek yalnızca onun için değil, izleyen için de zorlaşıyor.

Gondry’nin burada kurduğu dünya, klasik anlamda fantastik bir evren değil. Kartonlar, selofanlar, oyuncaklar, teller ve evin içindeki sıradan nesneler rüyanın malzemesi. Bu tercih filmi görsel olarak sevimli kılmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Stephane’ın(K) zihni nasıl çocukluğuna ait nesnelerle doluysa, hayal dünyası da yetişkin gerçekliğinin karşısına çocukça bir yaratıcılıkla çıkıyor. Rüya, onun için yalnızca uyku sırasında girilen bir alan değil; gerçek hayatta eksik kalan hayatın yeniden tasarlandığı bir sığınak oluyor.


Fakat bu sığınak aynı zamanda filmin en rahatsız edici tarafını da oluşturuyor. Stephane (E), Stephanie (K)’yi olduğu haliyle tanımaktan çok, zihninde onun bir versiyonunu yaratıyor. Aralarındaki küçük benzerlikleri büyük bir aşkın işaretleri olarak yorumluyor. Böylece film romantik bir aşk hikayesinden biraz uzaklaşıp şu soruya yaklaşıyor: Birini gerçekten sevdiğimiz için mi hayal ediyoruz, yoksa hayal ettiğimiz kişiyi sevdiğimiz için mi ona aşık oluyoruz? Stephane’ın(E) ilişkiyi kendi zihninde kurmasının romantik olduğu kadar tekinsiz ve tatmin edici olmayan bir taraf taşıdığını özellikle vurgulamak gerekiyor.

Bu açıdan The Science of Sleep, Michel Gondry’nin Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmiyle güçlü bir fikir akrabalığı taşıyor. İki film de aşkı doğrudan yaşanan bir ilişki olmaktan çıkarıp zihnin içindeki süreçlerle birlikte ele alıyor. Ancak yönleri birbirinden ayrılıyor. Eternal Sunshine çökmekte olan bir ilişkinin hafızasını silmeye çalışırken, The Science of Sleep henüz gerçekleşmemiş bir ilişkinin hayalini kuruyor. Birinde zihin geçmişi yok etmeye çalışırken, diğerinde gerçekliğin yetmediği yerde yeni bir gerçeklik yaratıyor.


Aradaki en önemli fark ise anlatının kontrolünde ortaya çıkıyor. Eternal Sunshine'ın karmaşık yapısının arkasında Charlie Kaufman’ın oldukça sıkı kurulmuş senaryosu bulunurken, The Science of Sleep tamamen Gondry’nin kendi hayal gücüne teslim. Bunun sonucunda daha kişisel, daha serbest ama aynı zamanda daha dağınık bir film ortaya çıkmış. Rüya sekanslarının bazıları filmin duygusal dünyasını gerçekten derinleştirirken bazıları hikayeden bağımsız birer görsel gösteriye dönüşmüş mesela, bu da kişiselliğin bir göstergesi. Çünkü sadece kendisi için anlam taşıyan sahneler, seyirci için fazlalık ve dağınıklıktan öte bir şey değil. Bu sebeple senaryo dağınıklığı, filmin en belirgin zaafı olarak duruyor.

Yine de bu dağınıklığın filmin ruhuyla tuhaf bir uyumu olduğunu düşünüyorum. Çünkü Gondry, rüyaları anlatmak yerine rüyaların çalışma biçimiyle bir film kurmaya çalışıyor. Mantıksal boşluklar, ani geçişler ve birbirine karışan gerçeklik katmanları bazen filmi zayıflatırken bazen de onu tam olarak anlatmak istediği şeye dönüştürüyor. Stephane’ın(E) zihni nasıl düzenli bir dünya kuramıyorsa film de zaman zaman düzenli bir anlatı kurmayı beceremiyor ya da iyimser ifadeyle reddediyor.


Sonuçta The Science of Sleep, rüyaların gerçeklikten daha güzel olduğunu söyleyen basit bir romantik film değil. Bana daha çok, gerçeklik istediğimiz hayatı vermediğinde zihnimizin nasıl alternatif bir dünya kurduğunu anlatıyor. Stephane’ın(E) problemi hayal kurması değil; hayal ile gerçek arasındaki mesafeyi kabullenememesi. Yönetmen Michel Gondry de bu mesafeyi kapatmaya çalışmak yerine onu görünür hale getiriyor. Film bittikten sonra aklımda kalan şey bir aşk hikayesinden çok şu soru oluyor: Gerçek hayat bize yetmediğinde, kurduğumuz hayal dünyası bizi gerçek hayattan biraz daha uzaklaştırıyor mu, yoksa başka boyutların varlığını kabul ettirip bize mutlu olmanın diğer yollarını mı sunuyor? Cevabı yine bir rüyada arayacağım. Rüya ile kalın.

26 Şubat 2022 Cumartesi

A Taste of Hunger: Mükemmellik Takıntısı

2003 yılında çektiği Reconstruction filmini izlediğimden beri takip ettiğim yönetmen Christoffer Boe'nin son filmi A Taste of Hunger (aka Smagen af Sult), yalnızca yemek üzerine kurulu bir drama değil; arzunun, hırsın ve mükemmellik takıntısının bir ilişkiyi nasıl ince ince aşındırdığının da bir hikayesi. Mutfağın oscarı olan Michelin yıldızının peşinde koşan bir çiftin, kendi hayat tariflerinin de sıkıntıda olduğuyla yüzleştiği bu film, tıpkı bir tadım menüsü 5 bölümde inceleniyor: Tatlı, Ekşi, Tuzlu, Yağlı ve Sıcak..


Film özetle, evli çift olan Carsten (Nikolaj Coster-Waldau) ve Maggi'nin (Katrine Greis-Rosenthal) Kopenhag'da işlettikleri Malus adlı restoran için Michelin yıldızı alma yolunda yaşadıklarını merkezine alıyor. Restorana gizli bir Michelin eleştirmeninin geldiğini düşündükleri bir gecede, tabaklardan birine bozuk bir malzeme girmesi büyük bir kriz yaratıyor. Aynı zamanda Carsten, karısının başka birini sevdiğini ima eden mektuplar da bulunca gece hepten bir travmaya dönüşüyor. Maggi hem evliliğini, hem de restoranını kurtarmak için bu eleştirmenin peşine düşüyor.

Filmin açılışında, Carsten'in bir sanat eserini andıran tabaklar hazırladığı sahne, izleyiciyi hemen içine çeken bir 'food porn' etkisi yaratıyor. Ancak bu estetik ve cazibe yalnızca şıklık değil, aynı zamanda çiftin dünyasına hakim olan soğukluğu da hissettiriyor. Malus'un laboratuvar gibi steril mutfağı, ilişkilerinin de ne denli steril olduğunun da bir göstergesi. Ve tüm bunların üzerinde Michelin yıldızının stresi duruyor. Bu baskı, filmin merkezindeki iki krizi tetikliyor: bozuk malzeme ve Maggi'nin yasak aşkı. Ve hikaye tadım menüsü başlıklarıyla sıralanıyor: Tatlı, Ekşi, Tuzlu, Yağlı ve Sıcak..

Flashback'lerle ilerleyen yapı, çiftin ilk tanıştıkları 'tatlı' anlardan ilişkilerinin tuzlu, ekşi ve yağlı dönemlerine uzanan bir yolculuk yaşatıyor. Ancak filmin bu bölümlerinin bazıları dramatik açıdan tam işleyemiyor. Özellikle orta kısımlarda zorla kurulan metaforlar filmden dışarıya doğru sarkıyor. Yine de iki başrol oyuncusu, bu eksikliklerin bir kısmını duygusal yoğunluklarıyla kapatıyor. Baş roller dışında kalan yan karakterler ise oldukça yüzeysel kalıyor. Christoffer Boe'nun görsel yaklaşımı ise filmin en büyük kozlarından biri. Neon ışıklarla yıkanmış sahneler, hem klak mutfak dünyasının yapay ışıltısını, hem de karakterlerin içsel boşluklarını iyi vurguluyor. 


A Taste of Hunger, büyük duygusal patlamalara yaslanan bir melodram gibi görünse de, aslında çok daha kişisel bir hikaye anlatıyor: iki insanın birlikte kurdukları bir hayalin aslında nasıl ezilebildiğini. Mükemmelliğe duyulan açlığın, hem ilişkiyi hem de bireyi nasıl tüketebildiğini. Film, kusursuz bir menü sunmasa da, hem duygulara hem göze, hem de biraz mideye hitap eden iyi bir seyir sunuyor. Mükemmellik takıntısını eleştiren bir filmin mükemmel olmasını beklemek de ironi olurdu zaten.

21 Haziran 2011 Salı

500 Days of Summer


---Dikkat spoiler içerir---

Marc Webb'in yönettiği 500 Days of Summer'da, Summer isimli kıza umutsuzca aşık olan Tom'un hikâyesi anlatılıyor. Tom aynı işte çalıştığı Summer'dan ilk görüşte etkilenmiştir. Arkadaşlarının "biraz burnu büyük" yorumu ile ufak bir hayal kırıklığına uğrasa da Summer'ı tanıdıkça kendini ona aşık olmaktan alıkoyamaz. Summer farklıdır, mesafelidir ama aslında çok sevimli ve espirilidir, müzik zevkleri ortaktır, beraber çok eğlenirler ama yetmez. Onlar da "Yetmez ama evet" derler bir süre için.

Filmin başında dediği gibi bu bir aşk hikâyesi değil, "aşk" hakkında bir hikâye. Her aşk biraz karşılıksızdır. Hep bir taraf daha fazla sever. Başka bir deyişle bir taraf hep daha az sever. Eğer neden diyorsanız, filmlerde, televizyonlarda mutlu çiftler, tek taşlar, boy boy çocukları olan güzel aileler görüp aklınızdan "benim de bir karşılıklı aşkım olsa" diye geçiriyorsanız, annenize "benim niye yok, bizde neden olmuyor" diye soruyorsanız, bu filmi izleyin derim. Summer'ın Tom'un hayatına girişini (t=0 anı) 1.gün olarak alıp, hayatından ve kafasından çıkarabildiği 500. güne kadar yaşadıklarını ileri geri gidişlerle anlatıyor.

Başlarda Summer'da eksik olan Maria Puder'in de dediği gibi aşka inanmak. Fakat Maria, Raif'in aşkının büyüklüğü karşısında ona aşık olduğunu kabul etmek durumunda kalmıştı. Summer ise hissettiği boşluğu Tom'un dolduramayacağından emin olunca ayrılmaya karar veriyor. Tom hayatını geçirmeyi düşündüğü kadın tarafından neden terkedildiğini anlamaya çalıştığı ve hayatını tamamen değiştirdiği bir döneme giriyor.

Filmin müzikleri çok güzel, zaten Tom'un böyle olmasına da depresif İngiliz grupları sebep olmuş, dikkat diyelim. :)

Konuk Yazar: Burcu Polat

14 Haziran 2010 Pazartesi

Away We Go

Aidiyet duygusu nedir?,nerede başlar?,nerede biter?

Maslow bir topluluğa ait olmayı ihtiyaçlar hiyerarşisinde orta sıraya yerleştirmiştir.Güven sorununu aşan insanın birincil ihtiyacı çevresidir.Birey güven ister,aile ister,dost ister.Eksiklerini diğer insanlara yanaşarak kapatmak ister,hatalarından biraz daha uzaklaşmak.Birey yolun yarısına geldiğinde elde var olan hedeflerin uzağındaysa ve düşük-orta gelirli gruba dahil ise canı yanar.Bu durumda çift olmak aile olmaya yetmez,aile olmadan da tek başına aidiyet duygusu oluşmaz.Sam Mendes'in eline verilmiş bir senaryo ve ''aidiyet duygusunun ne olduğunu unutan şu çifte bir yol göster,geleceklerini de unutsunlar sadece birbirlerine yetmeyi de öğrenebilsinler'' demişler.

Hayatlarının ilk devresinin sonlarına gelmiş olan Burt ve Verona rutinleşmeye başlayan hayatlarının ileriye atılamayan adımlarından duydukları sıkıntıyı dile getirmekten çekinen bir çifttir.Verona'nın ailesiyle yaşantısı vefatlar yüzünden kısa sürmüş ve hayatına olumlu etki edebilicek aile tedrisatından geçememiştir.Burt'un ailesi ise anormal bir düşünce yapısına sahip olan ,yaşamlarının sonlarında bencil yapı sergileyen ve torunlarının doğumuna kısa bir süre kala Belçika'ya taşınma telaşında olan ebevyenlerdir.Tanık oldukları aile hayatları doğacak çocukları için onları endişendirir.Burt'un ailesinin de Belçika'ya yerleşecek olması,farkında oldukları sıkıntıları dile getirmekte onlara yardımcı olmuş ve daha cesur davranmak adına bir nevi onları itekleyici güç oluşturmuştur.

Verona'nın doğum öncesi çalışamıyor oluşu ve Burt'un de belirli bir işe sahip olmaması onları yollara vurur.Fi tarihinden tanıdıkları birkaç isim vardır ve yeni başlangıçların kaynağı olarak bu insanlara tutunmaya çalışarak yola koyulurlar.Yuvalarının etrafına serpiştiricekleri eski insanlar esasında yeni bir başlangıç için uygun düşmemektedir lakin birbirlerine bile tutunacakları halleri kalmamıştır.Unutulmaya yüz tutmuş bu bireylerin her biri köklü ve hayatlarına etki edecek değişimlerden nasibini almış kişilerdir.Burt ve Verona'nın rutin hayatlerinin aksine eski dostları çeşitli badireler atlatan,yaşam görüşleri 180 derece değişen bireylere dönüşmüştür.Türlü sorunları olan bu kişilerin çevresinde kurulucak yeni düzen eskisinden pekte sağlıklı olmayacaktır.Doğru yer neresidir? ve sevgi yeter mi? sorularının cevabını arayan bu yol filminde Burt ve Verona çiftinin bildiği tek şey birbirlerine olan bağlılıklarıdır.


Sam Mendes'in yönetmenliğini yaptığı Away We Go filminde Burt Farlander karakterini Office(US) dizisinden tanıdığımız John Krasinski,Verona De Tessant karakterini ise Maya Rudolph canlandırmaktadır.Office dizisinde oldukça başarılı bir performans sergileyen John Krasinski Away We Go yapımında oyunculuğunu geliştirmiştir.Sergilediği karakterin dramatik oluşu,yer yer ise absürd bir hal alması ve Maya Rudolph ile oluşturduğu uyum yapımı ileri taşıyan etkenlerden biri.Burt karakterinin baba olma hazırlığında sergilediği pozitif etki ve Verona karakterinin genel olarak filme yansıyan karamsar yapı birbirlerini tamamlar nitelikte.Birlikte olmanın ve destek olmanın evlilikten öte olduğunu anlatmaya çalışan ve aidiyet duygusunun nasıl oluşucağına dair verdiği fikirler veren ve Alexi Murdoch müzikleriyle bezeli güzel bir yol filmi.

Verona:Kızımız konuştuğunda gerçekten dinleyeceğine özellikle de korktuğunda ve onun kavgalarının senin kavgan olacağına söz veriyor musun?
Burt
:Söz veriyorum.

Burt
:Peki,eğer ben sıkıcı ve iğrenç bir şekilde ölürsem kızımıza babasının 850 öksüz Çeçeni kurtarmak için Rus askerleriye göğüs göğse çarpışırken öldüğünü söyleyeceğine söz veriyor musun?

Verona
:Söz.Çeçen öksüzler için söz veriyorum.

25 Mart 2010 Perşembe

Cashback

"Bir insanın kafa tasını kırmak için yaklaşık 230 kiloluk baskı gerekir.Ama duygular daha hassas şeyler..."


Bir ayrılığın Ben'e düşündürdükleri bilgileriyle birleşince tam olarak yukarıdaki tanım oluyor.Hassas olduğuna kanaat getirdiği sevgisinin artık bir karşılığının olmaması ve daha iyisini arayan sevgilinin ardında nefes alamıyacak hale gelmek.Aşk,ayrılık gibi mevzuları derinlemesine incelemeye çalışıp Ben'in yaşadıklarından sosyal çıkarımlar yapma gibi bir niyetim yok.Zaten her biriniz bu olguların bir yerlerinden tutarak farklı yaşamlara ortak olmuş ve kişisel çıkarımlarınızı yapmışsınızdır.Bu nedenle Ben Willis'e ve zaman kavramına bakmak gerek.

Ayrılmanın suratta patlayan eşyalar olarak değer kazandığı noktada Ben'in hayatına dahil oluyoruz.Ayrılığın yaşamak ve zaman kısımlarını öldürdüğü nokta orası.Ben vücudun yaşamsal fonksiyonlarını yerine getirmekten aciz devresine giriş yapmıştır .Ayrılık sonrası yavaşta olsa zaman akar ama Ben durur.İnsomnia adı verilen illete yakalanmak ve her düşüncenin Suzy üzerinde yoğunlaşması bu yolda yanındadır.Yoğunlaşan düşünceler eski fotoğraflardaki o donuk suratların mutluluk ifadesiyle birleşince bir umut çıkarır illaki.Umudun bittiği an ise sevilenin hayatına yeni birinin girmesi değil,yeni kişinin sevilenin vücudunu elde etmesini öğrenmektir.Zamanın akması için yeni birşeylere ihtiyaç vardır ve geceleri uyuyamanında verdiği etkiyle Ben süpermarkette gece vardiyasında çalışmaya başlar.Kendi deyimiyle zaman ile parayı takas etmiştir.Zamanın akması Ben'in bu ayrılığı geride bırakması için elinde olan tek şeydir.İşe alışmak,yeni insanları tanımak ve ayrılıkla ilgili kişisel çıkarımları yaptıktan sonra ise Ben zamanı durdurur kendisi akar.Zaman durduğunda ise en büyük tutkusunu ve sanatını konuşturur.Resim yapmak özelliklede kadın vücudunu kağıda dökmek Ben'in ustalığını en güzel şekilde yansıttığı bölümdür.Gözönündeki değerlerin anlam kazanması da masumiyetin getirmiş olduğu samimiyetten kaynaklanır.Geçmiş zaman ile şimdiki zaman arasında gel git yaparak laçkalaşan düşünceler yeni bir yöne kaymıştır.Ayrılık ve Suzy'i düşünmek geçmiş zaman ise Suzy'i unutmak ve Sharon'ı düşünmek şimdiki zamandır.Ben için yaşam durdurulan yerden yeniden başlayabilir.Tabi yaşama dönüldüğü anda uyku ile zaman takası yeniden yapılır.Ben için yapılan takaslar önemlidir.

Zamanı baz alan ve akan zamanda yaşanılan bir takım sorunlara Ben Willis üzerinden çözüm üreten yönetmen takas unsurunu da filme yedirerek bazı çıkarımlar yapmaktadır.Öncelikle ayrılık sonrası yaşanılan duygusal buhranda zamanın kişi için ızdırap verici bir rol oynadığına,gene mecburi bir işte çalışıyor olmanın verdiği sıkıntıları yansıttığı saat bantlama sahnesiyle kişi için zamanın akmasının nasıl hal alacağından dem vuruyor.Diğer yandan aynı işi yapan fakat kendini kısıtlayan en azından sadece orada olduklarına ve sonradan da orada olucaklarına kanaat getirdiğimiz karakterler için zamanın bir değeri yoktur çalışma saatlerini nasıl eğlenceli hale getiriceklerinin peşine düşmüşlerdir.Ben'in hayatında da zamanın parayla ve sonrasında uyku ile takası da kavramın nesnel bir düzeye taşındığına işaret.Ayrıca zamanı durdurup günlerce aynı anı yaşayan Ben Willis'in akan zamanı değiştiremiyeceğini sadece hızlandırıp yavaşlatabiliceğini farketmesi de filmdeki zamanla ilgili en önemli detaylardan.

-Zamanı yavaşlatabilirsiniz yada hızlandırabilirsiniz hatta dondurabilirsiniz bile ama geriye saramazsınız.

Takas etmeyi bir ilişki ardından sevileni unutmak için sarfedilen bir eylem olarak sunan yönetmen Sean Ellis 2004 yılında Cashback'i kısa film olarak çekti.Kısa film dalında Oscar'a aday gösterilmesi sonrası filmin uzun metrajlısın çeken yönetmen kısa filmdeki sahnelere eklemeler yapmış ve uzun metrajlı filmde de başarıya ulaşmıştır.Film Ben Willis karakterinin yaşadıkları ve düşündükleri üzerinde yoğunlaşsaydı tamamen romantik bir drama olucak iken yan karakterlerinde film içinde sık sık öne çıkmaları sonucu komedi filmi özelliklerini de taşıyor.Çekim tekniklerinin hikaye anlatımı kadar öne çıktığı yapımda Ben Wellis karakterini Sean Biggerstaff,Sharon Pintey karakterini ise Emilia Fox canlandırıyor.Zamanın içinde akan yaşamın hangi insanlarda anlam bulacağına dair eğlenceli deneysel bir yapım.

22 Ocak 2010 Cuma

Miracle Of Giving Fool | Uyarı: Yoğun Dram

Postere aldanıp komedi filmi sanmayın, su katılmamış dram, konsantre bir şekilde özenle hazırlanmış ve bize sunulmuş. Bana yine fazla geldi, korelilerin mantığını anladım, yapacaksak adına uygun yaparız diyorlar, dramsa kağıt mendiller hazırlansın o zaman diyorlar. Ben filmin dram olduğunu biliyordum ama bilinçaltımda bu fotoğraftan ötürü az da olsa bir komedi beklentisi varmış (film bitince anladım) filmde komedi unsuru vardı ama bana göre yoktu, aklı pek yerinde olmayan karakterin hallerine gülemedim, o saflığı ve yerli yersiz gülümsemesi benim içimi acıttı daha çok :s fena çarpıldım yine. Bir daha izlemiyorum dram falan (yine dayanamayıp açacağım bir tane daha, biliyorum kendimi :d)

Filmimizde Seung ryong (Cha Tae Hyun) daha küçükken dumandan zehirlenmiş ve o günden sonra normal insanlar gibi davranamamış, dışlanmış, anlaşılmamış, bilindik "öteki" hikayesi, ama o hem arkadaşlarına hem de anne ve kız kardeşine karşı şefkatli, ilgili, düşünceli davranışlarını sürdürmede.Annesi öldükten sonra bile şu dünyada en iyi yapabildiği şeyle yani tostla geçimini sağlıyor ve kız kardeşine bakıyor (o tostlardan yiyen bir daha yedi, tarifini de vermedler :p sırmış :d) Kızkardeşi Jee In de abisiden nefret eden bir tablo çiziyor ki, izleyiciyi çok yaralıyor bu durum (ne var yani sevsen hem nasıl sevmezsin ki :s) Seung ryong ne yapsa yaranamıyor. Hayat böyle akıp giderken bir gün Ji Ho (Ha Ji Won) çıkar gelir avrupalardan, eski çocukluk arkadaşı Seung ryong'un. Seung ryong'un "öteki" sııfına geçtiği zamanlardan tanışıyorlar, aslında tanıyor desek daha doğru olur, Ji Ho malesef o günleri hatırlamakta zorlandı. O zamanlar Ji Ho piyano çalarken babasının okula armağan ettiği piyano bir yangında küle döner ve kabak da Seung ryong'un başında patlar.Böylece Seung ryong okuldan atılır ve o günden sonra da görüşmezler ama bizim deli unutmaz Ji Ho'yu, mahallenin girişinde bekler onu her gün, ve o gün bugündür. Ji Ho da artık piyano çalamamaktan muzdarip bir şekilde memleketine dönmüştür. Bundan sonrası geçmişi hatırlama, sünger çekme dönemidir. Aslında bu anlattığım yan hikaye gibi durmuyor başlarda ama filmin sonu itibariyle esas hikaye olmadığı anlaşılıyor. Daha anlatmadığım yan hikayeler de var. Film kısaca aile, arkadaşlık ve aşk üzerine. Bunların ortasında da o kocaman gülümsemesiyle Seung ryong duruyor, mucizesi de buradan kaynaklı zaten, herkesin hayatına dokunup değer katmayı becerebilen bir deli, bir "öteki" Seung ryong. "Hem o kadar aptal olup hem de mükemmel şekilde kardeşiyle ilgilenen" birisi, izlenip ders alınması gereken birisi :)



Cha Tae Hyun'un izlediğim ikinci filmidir ve çok başarılı buldum ki rolü oldukça zordu. O kadar sevdirdi ki kendini, o kirli yüzüyle ve yırtık pırtık ayakkabılarıyla çok sevdim ben onu, anlatmam imkansız :) Artık castta bu ismi gördüğümde gözüm kapalı izleyeceğim demektir. İzlemek isteyenlere önerim yanınızda mendil bulundurun ve zaten moraliniz bozuksa yanına yaklaşmayın, kendinizi iyi hissediyorsanız da birkaç gün etkisinden kurtulamayacağınız gerçeğini kabullenin öyle izleyin diyorum :)


24 Ekim 2009 Cumartesi

Aanrijding in Moscou a.k.a. Moscow, Belgium


Öncelikle söylemek istiyorum, sonra yanlış anlaşılma olmasın, filmin adı "Sarıyer, İstanbul " tarzındadır. "Moskova, Belçika'da değil ama" diye düşündüm tabiki en başında ama Belçika'da da varmış. Genth şehirinin bir bölümüne Moskova deniliyormuş ve filmin adının 'Moscow, Belgium' olmasının nedeni de orada çekilmiş olmasıymış. Filmin türü romantik - komedi ama Hollywood tarzı romantik-komedilerden çok farklı, güzel olanlarından bile. Filmin yönetmenliğini Christophe Van Rompaey yapmış, Jean-Claude Van Rijckeghem ve Pat van Beirs ise senaryosunu yazmışlar. Oyuncu kadrosu daha önce pek tanınmamış isimlerden oluşuyor. Barbara Sarafian, Jurgen Delnaet, Anemone Valcke bunlardan birkaç tanesi.


Bir alışveriş merkezi sahnesiyle açılıyor film. Üç çocuk annesi Matty'nin bezgin, her şeyden bıkmış bir surat ifadesiyle, yanında koşuşturan iki çocuğuyla beraber ruhsuz bir şekilde alışveriş yapmasını izliyoruz. Böyle olmasının nedeninin öğretmen olan kocasının 20li yaşlarda bir öğrencisi için onu terkettiği olduğunu öğreniyoruz. Daha da beteri, Matty hala onu seviyor ve geri gelmesini bekliyor, hatta bu yüzden daha boşanmamışlar bile. Kocasının bir başka kadından sıkılıp, kendisine dönmesini bekleyen 41 yaşındaki bir kadın için hayat pek eğlenceli olmasa gerek. Alışveriş bitiriip, malzemeleri arabaya yükledikten sonra eve gitmek için gaza basıyor Matty ama kocaman bir kamyona çarpıyor. Çarptığı kamyonun sahibi Johnny bir hışımla aşağı inip, bağrınmaya başlayınca, Matty aşağı kalmıyor tabi. Bütün hıncını Johnny'den çıkarıyor sanki. Johnny başta sevmediği bu kadına aşık oluyor birdenbire, tartışma sırasında söyledikleri yüzünden. Matty, önceleri ilgilenmiyormuş gibi dursada, bu tatlı adamın bitmek bilmez ilgisine kayıtsız kalamıyor tabiki. Kocasının geri dönmeye çalışmasıyla birlikte işler karışıyor ve işte film Matty'nin yaptığı bu seçimi anlatıyor bize.


Filmi bir müzik aleti olarak tarif etmek gerekirse bu alet ya akordiyon ya da mızıka olur herhalde. Benzerlerinden çok farklı bu film çünkü karekterleri çok sıradan ve çok gerçek. Güzel kadın ve yakışıklı erkek yok bu defa başrolde, onların yerine iki 'kaybeden' var. Tip olarak getirdikleri farklılığın yanında çok da iyi oynuyor bu oyuncular. Özellikle Barbara Sarafian rolünün hakkını tam anlamıyla vermiş. İlk baştaki soğuk ve kuşkucu tavırları ve zamanla değişen kişiliğini çok iyi yansıtmış bizlere. Bence geçen senenin en iyi performanslarından birini koymuş ortaya. 'Johhny' rolündeki Jurgen Delnaet de iyi belki ama şekerliği, oyunculuğunun önüne geçiyor sanki. Oyunculuğundan bahsetmek gereken bir diğer isim ise Anemone Valcke. Kardeşlerin en büyüğü rolünde, gelecek için büyük şeyler vaad ediyor bana kalırsa. Sade ve doğal bir oyunculuğu var, e eli yüzüde düzgün olduğuna göre, sırtı yere gelmez bence artık. Filmi bu kadar güzel yapan en önemli unsur ise senaryosu. Akıllıca yazılmış diyaloglar ve anlatılmak isteneni verebilen karakterler ustalıkla oluşturulmuş. Film Cannes Eleştirmenler Haftasından 3 ödülle dönmüş, onların dışında 11 ödül ve 3 adaylığı daha var. Böyle filmler çok fazla çıkmıyor ne yazık ki, bulunca kaçırmamak lazım. Geçen senenin 'Little Miss Sunshine' ı, izlenmeyi gerçekten çok hakediyor.

15 Ekim 2009 Perşembe

(500) Days of Summer


-the following is a work of fiction. any resemblance to persons living or dead is purely coincidental.
-especially you jenny beckman.
-bitch

Bu yazılarla açılıyor film ve daha en başından fazlasıyla eğleneceğimizin sinyalini veriyor. Jenny Beckman'dan çok çekmiş yönetmenimiz Marc Webb'in ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen Imdb Top 250'de şimdilik 196. sırada yer bulmuş kendisine. Romantik-komedi türünü pek sevmeyen ben, filmi ilk olarak görücüye çıktığı ve büyük övgüler aldığı Sundance Film Festivali'nden beridir merak ediyordum, izlemek ancak nasip oldu. Başrollerde Joseph Gordon-Levitt ve Zooey Deschanel var, aşka dair bu hikayede. Türkiye'de "Aşkın 500 günü" adıyla gösterime girdi. Hala isminde 'aşk' kelimesi var diye film izleyen var mıdır bilmiyorum ama çevirenlerin bir bildiği vardır herhalde.

Klasik bir platonik aşk hikayesi gibi gözüksede, benzerlerinden çok farklı bir film. Zaten filmde de denildiği gibi "bu bir aşk hikayesi değil, aşk hakkında bir hikaye"."Kız ve oğlan tanışırlar. Çocuk aşık olur. Kız aşka inanmaz." yazıyor Türkçe afişinde filmin. Filmdeki çocuk, Tom Hansen (Joseph Gordon-Levitt) ilk görüşte aşka inanan ve hala hayallerindeki kızı arayan birisiyken, kız ise tam tersi aşka inanmayan, hafif deli dolu Summer (Zooey Deschanel)'dır. Tom işyerinde Summer'ı gördüğü ilk andan itibaren O'nun aradığı kişi olduğundan emindir ama bunu Summer'a anlatmak biraz zor olur. Bir şekilde Summer'a açılır Tom ama Summer her şeyi en başından söylemiştir, ciddi bir ilişki istemiyordur. Tom her şeyi göze alır ve bu ilişkiye devam eder ama gün gelip Summer ondan ayrılınca hayata küser. Ne yapıp edip Summer'ı geri kazanmaya çalışır.


Filmi izledikten sonra ''ben bu adamı bir yerlerden tanıyorum'' diyerek girdiğim Imdb, beni yanıltmadı ve hatırlamış oldum ki, Joseph Gordon-Levitt 'Brick'te oynayan elemanmış. Bütün duygularını sadece yüzü vasıtasıyla hissettiriyor bu filmde. Yaşlanınca oynayan o bütün kaslar biraz çirkin bir görüntü oluşturabilir belki ama oyunculuk kariyeri açısından çok yararlı oldukları kesin, o ayrı. Film boyunca 'Tom' ile beraber sevinip, beraber üzülüyoruz ve beraber Summer'dan nefret etmeye çalışıyoruz. Summer'dan nefret etmek o kadar kolay olmuyor tabiki. Zooey bütün o şirinliğiyle bakınca mavi mavi, insan unutuyor her şeyi, aynı şey 'Tom' içinde geçerli olsa gerek bir türlü kopamıyor ondan. Film Tom'un Summer'la yaşadığı 500 günü doğrusal olmayan bir şekilde anlatıyor ve bunu gelişigüzel de yapmıyor bana kalırsa. Kurgu açısından çok başarılı film. Bilmemiz ya da görmemiz gereken her şeyi tam zamanında gösteriyor ve ileri ya da geri sarıyor. Oluşturulan karakterlerin hiçbirinin içi boş değil. Herbirinin neye, nasıl tepki vereceğini az çok tahmin edebiliyorsunuz. Oyuncuların karakterleriyle ve birbirleriyle olan uyumları harika. Joseph Gordon-Levitt karakterin hakkını tam anlamıyla vermiş, e zaten Zooey'i bu tarz rollerde görmek onu tanıyanlar için pek yeni değil.


Yakaladığı renkler ve güzel kamera açıları filmi farklı kılan birkaç diğer unsur. Şimdiye kadar anlattıklarımın hepsi önemliydi tabiki ama Marc Webb'in yaptığı bir şey var ki; o, bu filmi benim gözümde özel bir yere koyuyor. Bir sahnede 'Tom'un aklından geçenleri iyice anlatmak için, ekranı ikiye bölüp, yarısında "expectations-beklentiler", diğer yarısında "reality- gerçekler"i göstermesi bence filmin doruk noktasıydı. Filme dair bir diğer güzel nokta ise soundtracki. The Smiths, Regina Spektor hatta Carla Bruni gibi isimler var soundtrackte. Benim en sevdiğim şarkı ise "expectations-reality" kısmında çalan Regina Spektor- Hero oldu. Tekrar tekrar dinlemeden edemiyor insan. Romantik komedilerin en sevdiğim yanı güzel soundtrackleri olmaları zaten.(Bkz. Once, Bkz. Nick & Norah's Infinite Playlist). Filmin sonunu eleştirmeden geçemeyeceğim birde. Sonunu söylemiyorum tabiki ama izleyince bana hak vereceksiniz zaten.