Nirvanna The Band Show ve BlackBerry filmlerinin de yönetmenliğini yapan Matt Johnson'ın yönettiği Tony filmi benim için büyük bir ismin doğuşundan çok, yanlış yollarda dolaşan genç bir adamın kendisine bir yön arama hikayesi olarak kalıyor. Belki de film bunu yeterince güçlü biçimde anlatıyor; fakat benim için o genç adamın neden özellikle Anthony Bourdain olması gerektiği sorusu tam olarak cevaplanmıyor.
23 Eylül 2026 Çarşamba
Tony: Anthony Bourdain'i Tanımadan Tony'yi İzlemek
Nirvanna The Band Show ve BlackBerry filmlerinin de yönetmenliğini yapan Matt Johnson'ın yönettiği Tony filmi benim için büyük bir ismin doğuşundan çok, yanlış yollarda dolaşan genç bir adamın kendisine bir yön arama hikayesi olarak kalıyor. Belki de film bunu yeterince güçlü biçimde anlatıyor; fakat benim için o genç adamın neden özellikle Anthony Bourdain olması gerektiği sorusu tam olarak cevaplanmıyor.
21 Ağustos 2026 Cuma
The Invite: İki Komşu, Biri Gürültülü, Diğeri Sessiz
Bu uyarlamanın, orijinalinden ve diğer uyarlamalarından en bariz üstünlüğü kuşkusuz oyuncu kadrosu. Seth Rogen burada filmin en büyük kozlarından birini oluşturuyor. Joe karakteri Seth Rogen’ın alışıldık komedi personasına son derece uygun: huysuz, alaycı, kendine acıyan ve bulunduğu her ortamın enerjisini aşağı çeken bir adam. Ancak izleyicinin enerjisini de belirleyen kişi kendisi yine.
Toparlayacak olursam, The Invite yalnızca yetişkin muhabbeti üzerine bir komedi olarak değerlendirmek filmi küçültmek olur. Cinsellik burada daha çok bir katalizör görevi görüyor. Asıl mesele, iki kişinin zamanla birbirlerine yabancılaşırken bunu ne kadar süre görmezden gelebildiği. Pina ve Hawk’ın özgürlük anlayışı da Joe ve Angela’nın geleneksel evliliği de filmin gözünde mutlak bir doğruya dönüşmüyor. Her ikisi de kendince sorunlu, kendince mutlu.
Orijinal filme 7/10 puan verdiğimden dolayı, onu geçen bir not vermeyi doğru bulmuyorum.
7 Ağustos 2026 Cuma
The Drama: Düğünden Önceki Son Gerçek
Sonuç olarak The Drama, ilginç bir fikirden yola çıkmasına rağmen bu fikri derinleştirmekte zorlanan bir film olarak listeye ekleniyor. İzlerken zaman zaman merak uyandırsa da, genel olarak karakterlere ve hikayeye yeterince bağlanma yaşatmıyor. Film, sormak istediği soruları netleştiremiyor ve bu da izleme deneyimini zayıflatıyor.
Puanım: 5,5/10
4 Haziran 2026 Perşembe
Sentimental (The People Upstairs): Komşudan Gelen Davet
İspanyol yönetmen Cesc Gay tarafından 2020 yılında yazılıp yönetilen Sentimental (The People Upstairs) filmi; 2024 yılında Fransa (Et plus si affinites), Rusya (Neprilichnye gosti), Çekya (V dobrem i zlem) tarafından, 2025 yılında Güney Kore (Witjip saramdeu) tarafından ve son olarak da bu sene A24 yapımcılığıyla ABD (The Invite) tarafından uyarlandı. Tek mekanda geçen bu filmde bir çift, üst komşularını yemeğe davet ediyor. Ve komşularına söylemek istedikleri bir şey var. Ama üst komşularının onlara söylemek istedikleri daha çok şey var.
Yukarıda ismi geçen 6 film, tek bir senaryo üzerinden gittikleri için, orijinali olan İspanyol versiyonunundan bahsettiğimde, hepsinden bahsetmiş olacağım. Her ne kadar sadece İspanyol versiyonunu izlemiş olsam da Seth Rogan, Olivia Wilde, Penelope Cruz ve Edward Norton kadrolu A24 yapımı Amerika versiyonunu olan The Invite filmini de izlemek istiyorum.
Film, evli bir çift olan Julio (Javier Camara) ve Ana’nın (Griselda Siciliani), üst komşuları olan Salva (Alberto San Juan) ve Laura’yı (Belen Cuesta) akşam yemeğine davet etmesiyle başlıyor. Daha doğrusu davet eden Ana oluyor ve bu davetten haberi olmayan Julio ile çatışma henüz filmin başında bu sebeple başlıyor. İlk başta sıradan komşu tanışması gibi görünen bu davet, iki tarafın birbirlerine söylemek istedikleri şeyler olunca garipleşiyor. Ev sahibi tarafın söylemek istedikleri, üst komşularının yüksek sesle seks yaptıkları ve bu yüzden rahat uyuyamadıkları. Ancak bunu onlar söylemeden, misafir taraf kendisi söylüyor ve bu sebepten dolayı özür diliyor. Devamında ise eklemeler de bulunuyor ve muhabbet birden çatışmalı ve çekişmeli bir hal alıyor bu noktadan sonra.
Bu sohbet, karakterlerin kendi ilişkilerine dair bastırdıkları çatlakları açığa çıkaran kısım oluyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde, aldatma, cinsellik, sadakat ve dürüstlük gibi meseleler giderek daha keskin bir şekilde tartışılmaya başlanıyor. En sonunda bu davet, sadece bir yemek olmaktan çıkıyor ve dört kişinin de kendileriyle, eşleriyle, ilişkileriyle yüzleştiği bir hesaplaşmaya dönüşüyor.
Filmin temel teması, ilişkilerin kırılganlığı ve dürüstlükle yüzleşmenin yarattığı kaos gibi görünse de, yönetmen Cesc Gay, özellikle uzun süreli ilişkilerde biriken küçük yalanların ve bastırılmış arzuların nasıl bir anda patlayabileceğini de gösteriyor. Film, sadakat kavramını mutlak bir değer olarak sunmak yerine, onu üst komşular üzerinden sorguluyor: İnsanlar gerçekten monogamiye uygun mu, yoksa bu sadece toplumsal bir kabullenme mi? Her iki görüşü de komşulara pay ediyor ama yönetmen burada bir taraf tutmadan yapıyor. Bunu üst komşuyu modern, alt komşuyu tutucu göstermeden anlatıyor.
Tek mekanda diyaloglar üzerinden ilerleyen bir filmi iyi veya kötü yapacak olan şeylerin başında tabi ki oyunculuk geliyor. Burada filmi sırtında taşıyan kişi de Julio karakterini canlandıran Javier Camara oluyor. Filmin başlarında itici bir adam çizgisine sahip gibi görünse de zeka gerektiren iğneleyici cümleler ile çok da hafife alınmamas
ı gereken kişi olduğunu izleyiciye gösteriyor. Kendisine sunulan teklife verdiği cevapla ne yapmak istemediği şeye kendini mecbur bırakıyor, ne de bunu yaparken olumsuz bir tavır sergiliyor. Hayır deyişi bile ayrı bir mizah içeriyor.
Puanım:7/10
20 Mart 2026 Cuma
Solo Mio: Tek Kişilik Balayı İşkencesi (Ama İzleyiciye)
Solo Mio, ilkokulda sanat öğretmeni olan Matt’in (Kevin James) nişanlısı Heather (Julie Ann Emery) tarafından Roma’daki düğünlerinde terk edilmesiyle başlıyor. Bir anda hem düğünsüz hem de balayında yalnız kalan Matt, iptal edemediği çiftlere özel tur programına tek başına katılmak zorunda kalıyor. Bu süreçte, evliliklerinde sorunlar yaşayan iki Amerikalı çiftle tanışıyor ve onların tuhaf müdahalelerine maruz kalıyor. Aynı zamanda Roma’da çalışan neşeli ve güzel bir barista olan Gia (Nicole Grimaudo) ile tanışıyor. Romantizmin düşüşe geçen ivmesi bu noktadan sonra yükselişe geçiyor. Ama filmi kurtarıyor mu peki? Hayır.
21 Haziran 2025 Cumartesi
The Science of Sleep: Gerçekliğin Yetmediği Yerde Rüyalar
Rüyalarını mümkün olduğunca hatırlamaya, özel bir şeyler gördüysem de onu yazmaya çalışan biri olarak rüya görmeyi seviyorum. Rüyasız geçen uykunun ziyan olduğunu, günün 24 saatinden en az 6-8 saatini ayırdığımız bu zaman diliminin boşa geçtiğini düşünüyorum. Gördüğüm bir rüya üzerine bir ilişkimi sonlandırmışlığım dahi var. Rüyalar takıntılı olduğum bir mevzu iken daha önce izlediğim Michel Gondry'nin The Science of Sleep filmi hakkında bir yazı yazmadığımı farkettim. İşbu sebeple buradayız. Başlayalım..
Sonuçta The Science of Sleep, rüyaların gerçeklikten daha güzel olduğunu söyleyen basit bir romantik film değil. Bana daha çok, gerçeklik istediğimiz hayatı vermediğinde zihnimizin nasıl alternatif bir dünya kurduğunu anlatıyor. Stephane’ın(E) problemi hayal kurması değil; hayal ile gerçek arasındaki mesafeyi kabullenememesi. Yönetmen Michel Gondry de bu mesafeyi kapatmaya çalışmak yerine onu görünür hale getiriyor. Film bittikten sonra aklımda kalan şey bir aşk hikayesinden çok şu soru oluyor: Gerçek hayat bize yetmediğinde, kurduğumuz hayal dünyası bizi gerçek hayattan biraz daha uzaklaştırıyor mu, yoksa başka boyutların varlığını kabul ettirip bize mutlu olmanın diğer yollarını mı sunuyor? Cevabı yine bir rüyada arayacağım. Rüya ile kalın.
26 Şubat 2022 Cumartesi
A Taste of Hunger: Mükemmellik Takıntısı
Film özetle, evli çift olan Carsten (Nikolaj Coster-Waldau) ve Maggi'nin (Katrine Greis-Rosenthal) Kopenhag'da işlettikleri Malus adlı restoran için Michelin yıldızı alma yolunda yaşadıklarını merkezine alıyor. Restorana gizli bir Michelin eleştirmeninin geldiğini düşündükleri bir gecede, tabaklardan birine bozuk bir malzeme girmesi büyük bir kriz yaratıyor. Aynı zamanda Carsten, karısının başka birini sevdiğini ima eden mektuplar da bulunca gece hepten bir travmaya dönüşüyor. Maggi hem evliliğini, hem de restoranını kurtarmak için bu eleştirmenin peşine düşüyor.
A Taste of Hunger, büyük duygusal patlamalara yaslanan bir melodram gibi görünse de, aslında çok daha kişisel bir hikaye anlatıyor: iki insanın birlikte kurdukları bir hayalin aslında nasıl ezilebildiğini. Mükemmelliğe duyulan açlığın, hem ilişkiyi hem de bireyi nasıl tüketebildiğini. Film, kusursuz bir menü sunmasa da, hem duygulara hem göze, hem de biraz mideye hitap eden iyi bir seyir sunuyor. Mükemmellik takıntısını eleştiren bir filmin mükemmel olmasını beklemek de ironi olurdu zaten.
21 Haziran 2011 Salı
500 Days of Summer

---Dikkat spoiler içerir---
Marc Webb'in yönettiği 500 Days of Summer'da, Summer isimli kıza umutsuzca aşık olan Tom'un hikâyesi anlatılıyor. Tom aynı işte çalıştığı Summer'dan ilk görüşte etkilenmiştir. Arkadaşlarının "biraz burnu büyük" yorumu ile ufak bir hayal kırıklığına uğrasa da Summer'ı tanıdıkça kendini ona aşık olmaktan alıkoyamaz. Summer farklıdır, mesafelidir ama aslında çok sevimli ve espirilidir, müzik zevkleri ortaktır, beraber çok eğlenirler ama yetmez. Onlar da "Yetmez ama evet" derler bir süre için.
Filmin başında dediği gibi bu bir aşk hikâyesi değil, "aşk" hakkında bir hikâye. Her aşk biraz karşılıksızdır. Hep bir taraf daha fazla sever. Başka bir deyişle bir taraf hep daha az sever. Eğer neden diyorsanız, filmlerde, televizyonlarda mutlu çiftler, tek taşlar, boy boy çocukları olan güzel aileler görüp aklınızdan "benim de bir karşılıklı aşkım olsa" diye geçiriyorsanız, annenize "benim niye yok, bizde neden olmuyor" diye soruyorsanız, bu filmi izleyin derim. Summer'ın Tom'un hayatına girişini (t=0 anı) 1.gün olarak alıp, hayatından ve kafasından çıkarabildiği 500. güne kadar yaşadıklarını ileri geri gidişlerle anlatıyor.
Başlarda Summer'da eksik olan Maria Puder'in de dediği gibi aşka inanmak. Fakat Maria, Raif'in aşkının büyüklüğü karşısında ona aşık olduğunu kabul etmek durumunda kalmıştı. Summer ise hissettiği boşluğu Tom'un dolduramayacağından emin olunca ayrılmaya karar veriyor. Tom hayatını geçirmeyi düşündüğü kadın tarafından neden terkedildiğini anlamaya çalıştığı ve hayatını tamamen değiştirdiği bir döneme giriyor.
Filmin müzikleri çok güzel, zaten Tom'un böyle olmasına da depresif İngiliz grupları sebep olmuş, dikkat diyelim. :)
14 Haziran 2010 Pazartesi
Away We Go
Aidiyet duygusu nedir?,nerede başlar?,nerede biter?Maslow bir topluluğa ait olmayı ihtiyaçlar hiyerarşisinde orta sıraya yerleştirmiştir.Güven sorununu aşan insanın birincil ihtiyacı çevresidir.Birey güven ister,aile ister,dost ister.Eksiklerini diğer insanlara yanaşarak kapatmak ister,hatalarından biraz daha uzaklaşmak.Birey yolun yarısına geldiğinde elde var olan hedeflerin uzağındaysa ve düşük-orta gelirli gruba dahil ise canı yanar.Bu durumda çift olmak aile olmaya yetmez,aile olmadan da tek başına aidiyet duygusu oluşmaz.Sam Mendes'in eline verilmiş bir senaryo ve ''aidiyet duygusunun ne olduğunu unutan şu çifte bir yol göster,geleceklerini de unutsunlar sadece birbirlerine yetmeyi de öğrenebilsinler'' demişler.
Hayatlarının ilk devresinin sonlarına gelmiş olan Burt ve Verona rutinleşmeye başlayan hayatlarının ileriye atılamayan adımlarından duydukları sıkıntıyı dile getirmekten çekinen bir çifttir.Verona'nın ailesiyle yaşantısı vefatlar yüzünden kısa sürmüş ve hayatına olumlu etki edebilicek aile tedrisatından geçememiştir.Burt'un ailesi ise anormal bir düşünce yapısına sahip olan ,yaşamlarının sonlarında bencil yapı sergileyen ve torunlarının doğumuna kısa bir süre kala Belçika'ya taşınma telaşında olan ebevyenlerdir.Tanık oldukları aile hayatları doğacak çocukları için onları endişendirir.Burt'un ailesinin de Belçika'ya yerleşecek olması,farkında oldukları sıkıntıları dile getirmekte onlara yardımcı olmuş ve daha cesur davranmak adına bir nevi onları itekleyici güç oluşturmuştur.
Verona'nın doğum öncesi çalışamıyor oluşu ve Burt'un de belirli bir işe sahip olmaması onları yollara vurur.Fi tarihinden tanıdıkları birkaç isim vardır ve yeni başlangıçların kaynağı olarak bu insanlara tutunmaya çalışarak yola koyulurlar.Yuvalarının etrafına serpiştiricekleri eski insanlar esasında yeni bir başlangıç için uygun düşmemektedir lakin birbirlerine bile tutunacakları halleri kalmamıştır.Unutulmaya yüz tutmuş bu bireylerin her biri köklü ve hayatlarına etki edecek değişimlerden nasibini almış kişilerdir.Burt ve Verona'nın rutin hayatlerinin aksine eski dostları çeşitli badireler atlatan,yaşam görüşleri 180 derece değişen bireylere dönüşmüştür.Türlü sorunları olan bu kişilerin çevresinde kurulucak yeni düzen eskisinden pekte sağlıklı olmayacaktır.Doğru yer neresidir? ve sevgi yeter mi? sorularının cevabını arayan bu yol filminde Burt ve Verona çiftinin bildiği tek şey birbirlerine olan bağlılıklarıdır.

Sam Mendes'in yönetmenliğini yaptığı Away We Go filminde Burt Farlander karakterini Office(US) dizisinden tanıdığımız John Krasinski,Verona De Tessant karakterini ise Maya Rudolph canlandırmaktadır.Office dizisinde oldukça başarılı bir performans sergileyen John Krasinski Away We Go yapımında oyunculuğunu geliştirmiştir.Sergilediği karakterin dramatik oluşu,yer yer ise absürd bir hal alması ve Maya Rudolph ile oluşturduğu uyum yapımı ileri taşıyan etkenlerden biri.Burt karakterinin baba olma hazırlığında sergilediği pozitif etki ve Verona karakterinin genel olarak filme yansıyan karamsar yapı birbirlerini tamamlar nitelikte.Birlikte olmanın ve destek olmanın evlilikten öte olduğunu anlatmaya çalışan ve aidiyet duygusunun nasıl oluşucağına dair verdiği fikirler veren ve Alexi Murdoch müzikleriyle bezeli güzel bir yol filmi.
Verona:Kızımız konuştuğunda gerçekten dinleyeceğine özellikle de korktuğunda ve onun kavgalarının senin kavgan olacağına söz veriyor musun?
Burt:Söz veriyorum.
Burt:Peki,eğer ben sıkıcı ve iğrenç bir şekilde ölürsem kızımıza babasının 850 öksüz Çeçeni kurtarmak için Rus askerleriye göğüs göğse çarpışırken öldüğünü söyleyeceğine söz veriyor musun?
Verona:Söz.Çeçen öksüzler için söz veriyorum.
25 Mart 2010 Perşembe
Cashback
"Bir insanın kafa tasını kırmak için yaklaşık 230 kiloluk baskı gerekir.Ama duygular daha hassas şeyler..."Bir ayrılığın Ben'e düşündürdükleri bilgileriyle birleşince tam olarak yukarıdaki tanım oluyor.Hassas olduğuna kanaat getirdiği sevgisinin artık bir karşılığının olmaması ve daha iyisini arayan sevgilinin ardında nefes alamıyacak hale gelmek.Aşk,ayrılık gibi mevzuları derinlemesine incelemeye çalışıp Ben'in yaşadıklarından sosyal çıkarımlar yapma gibi bir niyetim yok.Zaten her biriniz bu olguların bir yerlerinden tutarak farklı yaşamlara ortak olmuş ve kişisel çıkarımlarınızı yapmışsınızdır.Bu nedenle Ben Willis'e ve zaman kavramına bakmak gerek.
Ayrılmanın suratta patlayan eşyalar olarak değer kazandığı noktada Ben'in hayatına dahil oluyoruz.Ayrılığın yaşamak ve zaman kısımlarını öldürdüğü nokta orası.Ben vücudun yaşamsal fonksiyonlarını yerine getirmekten aciz devresine giriş yapmıştır .Ayrılık sonrası yavaşta olsa zaman akar ama Ben durur.İnsomnia adı verilen illete yakalanmak ve her düşüncenin Suzy üzerinde yoğunlaşması bu yolda yanındadır.Yoğunlaşan düşünceler eski fotoğraflardaki o donuk suratların mutluluk ifadesiyle birleşince bir umut çıkarır illaki.Umudun bittiği an ise sevilenin hayatına yeni birinin girmesi değil,yeni kişinin sevilenin vücudunu elde etmesini öğrenmektir.Zamanın akması için yeni birşeylere ihtiyaç vardır ve geceleri uyuyamanında verdiği etkiyle Ben süpermarkette gece vardiyasında çalışmaya başlar.Kendi deyimiyle zaman ile parayı takas etmiştir.Zamanın akması Ben'in bu ayrılığı geride bırakması için elinde olan tek şeydir.İşe alışmak,yeni insanları tanımak ve ayrılıkla ilgili kişisel çıkarımları yaptıktan sonra ise Ben zamanı durdurur kendisi akar.Zaman durduğunda ise en büyük tutkusunu ve sanatını konuşturur.Resim yapmak özelliklede kadın vücudunu kağıda dökmek Ben'in ustalığını en güzel şekilde yansıttığı bölümdür.Gözönündeki değerlerin anlam kazanması da masumiyetin getirmiş olduğu samimiyetten kaynaklanır.Geçmiş zaman ile şimdiki zaman arasında gel git yaparak laçkalaşan düşünceler yeni bir yöne kaymıştır.Ayrılık ve Suzy'i düşünmek geçmiş zaman ise Suzy'i unutmak ve Sharon'ı düşünmek şimdiki zamandır.Ben için yaşam durdurulan yerden yeniden başlayabilir.Tabi yaşama dönüldüğü anda uyku ile zaman takası yeniden yapılır.Ben için yapılan takaslar önemlidir.
Zamanı baz alan ve akan zamanda yaşanılan bir takım sorunlara Ben Willis üzerinden çözüm üreten yönetmen takas unsurunu da filme yedirerek bazı çıkarımlar yapmaktadır.Öncelikle ayrılık sonrası yaşanılan duygusal buhranda zamanın kişi için ızdırap verici bir rol oynadığına,gene mecburi bir işte çalışıyor olmanın verdiği sıkıntıları yansıttığı saat bantlama sahnesiyle kişi için zamanın akmasının nasıl hal alacağından dem vuruyor.Diğer yandan aynı işi yapan fakat kendini kısıtlayan en azından sadece orada olduklarına ve sonradan da orada olucaklarına kanaat getirdiğimiz karakterler için zamanın bir değeri yoktur çalışma saatlerini nasıl eğlenceli hale getiriceklerinin peşine düşmüşlerdir.Ben'in hayatında da zamanın parayla ve sonrasında uyku ile takası da kavramın nesnel bir düzeye taşındığına işaret.Ayrıca zamanı durdurup günlerce aynı anı yaşayan Ben Willis'in akan zamanı değiştiremiyeceğini sadece hızlandırıp yavaşlatabiliceğini farketmesi de filmdeki zamanla ilgili en önemli detaylardan.
-Zamanı yavaşlatabilirsiniz yada hızlandırabilirsiniz hatta dondurabilirsiniz bile ama geriye saramazsınız.Takas etmeyi bir ilişki ardından sevileni unutmak için sarfedilen bir eylem olarak sunan yönetmen Sean Ellis 2004 yılında Cashback'i kısa film olarak çekti.Kısa film dalında Oscar'a aday gösterilmesi sonrası filmin uzun metrajlısın çeken yönetmen kısa filmdeki sahnelere eklemeler yapmış ve uzun metrajlı filmde de başarıya ulaşmıştır.Film Ben Willis karakterinin yaşadıkları ve düşündükleri üzerinde yoğunlaşsaydı tamamen romantik bir drama olucak iken yan karakterlerinde film içinde sık sık öne çıkmaları sonucu komedi filmi özelliklerini de taşıyor.Çekim tekniklerinin hikaye anlatımı kadar öne çıktığı yapımda Ben Wellis karakterini Sean Biggerstaff,Sharon Pintey karakterini ise Emilia Fox canlandırıyor.Zamanın içinde akan yaşamın hangi insanlarda anlam bulacağına dair eğlenceli deneysel bir yapım.
22 Ocak 2010 Cuma
Miracle Of Giving Fool | Uyarı: Yoğun Dram
Filmimizde Seung ryong (Cha Tae Hyun) daha küçükken dumandan zehirlenmiş ve o günden sonra normal insanlar gibi davranamamış, dışlanmış, anlaşılmamış, bilindik "öteki" hikayesi, ama o hem arkadaşlarına hem de anne ve kız kardeşine karşı şefkatli, ilgili, düşünceli davranışlarını sürdürmede.Annesi öldükten sonra bile şu dünyada en iyi yapabildiği şeyle yani tostla geçimini sağlıyor ve kız kardeşine bakıyor (o tostlardan yiyen bir daha yedi, tarifini de vermedler :p sırmış :d) Kızkardeşi Jee In de abisiden nefret eden bir tablo çiziyor ki, izleyiciyi çok yaralıyor bu durum (ne var yani sevsen hem nasıl sevmezsin ki :s) Seung ryong ne yapsa yaranamıyor. Hayat böyle akıp giderken bir gün Ji Ho (Ha Ji Won) çıkar gelir avrupalardan, eski çocukluk arkadaşı Seung ryong'un. Seung ryong'un "öteki" sııfına geçtiği zamanlardan tanışıyorlar, aslında tanıyor desek daha doğru olur, Ji Ho malesef o günleri hatırlamakta zorlandı. O zamanlar Ji Ho piyano çalarken babasının okula armağan ettiği piyano bir yangında küle döner ve kabak da Seung ryong'un başında patlar.Böylece Seung ryong okuldan atılır ve o günden sonra da görüşmezler ama bizim deli unutmaz Ji Ho'yu, mahallenin girişinde bekler onu her gün, ve o gün bugündür. Ji Ho da artık piyano çalamamaktan muzdarip bir şekilde memleketine dönmüştür. Bundan sonrası geçmişi hatırlama, sünger çekme dönemidir. Aslında bu anlattığım yan hikaye gibi durmuyor başlarda ama filmin sonu itibariyle esas hikaye olmadığı anlaşılıyor. Daha anlatmadığım yan hikayeler de var. Film kısaca aile, arkadaşlık ve aşk üzerine. Bunların ortasında da o kocaman gülümsemesiyle Seung ryong duruyor, mucizesi de buradan kaynaklı zaten, herkesin hayatına dokunup değer katmayı becerebilen bir deli, bir "öteki" Seung ryong. "Hem o kadar aptal olup hem de mükemmel şekilde kardeşiyle ilgilenen" birisi, izlenip ders alınması gereken birisi :)
24 Ekim 2009 Cumartesi
Aanrijding in Moscou a.k.a. Moscow, Belgium



15 Ekim 2009 Perşembe
(500) Days of Summer

-the following is a work of fiction. any resemblance to persons living or dead is purely coincidental.
-especially you jenny beckman.
-bitch
Bu yazılarla açılıyor film ve daha en başından fazlasıyla eğleneceğimizin sinyalini veriyor. Jenny Beckman'dan çok çekmiş yönetmenimiz Marc Webb'in ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen Imdb Top 250'de şimdilik 196. sırada yer bulmuş kendisine. Romantik-komedi türünü pek sevmeyen ben, filmi ilk olarak görücüye çıktığı ve büyük övgüler aldığı Sundance Film Festivali'nden beridir merak ediyordum, izlemek ancak nasip oldu. Başrollerde Joseph Gordon-Levitt ve Zooey Deschanel var, aşka dair bu hikayede. Türkiye'de "Aşkın 500 günü" adıyla gösterime girdi. Hala isminde 'aşk' kelimesi var diye film izleyen var mıdır bilmiyorum ama çevirenlerin bir bildiği vardır herhalde.
Klasik bir platonik aşk hikayesi gibi gözüksede, benzerlerinden çok farklı bir film. Zaten filmde de denildiği gibi "bu bir aşk hikayesi değil, aşk hakkında bir hikaye"."Kız ve oğlan tanışırlar. Çocuk aşık olur. Kız aşka inanmaz." yazıyor Türkçe afişinde filmin. Filmdeki çocuk, Tom Hansen (Joseph Gordon-Levitt) ilk görüşte aşka inanan ve hala hayallerindeki kızı arayan birisiyken, kız ise tam tersi aşka inanmayan, hafif deli dolu Summer (Zooey Deschanel)'dır. Tom işyerinde Summer'ı gördüğü ilk andan itibaren O'nun aradığı kişi olduğundan emindir ama bunu Summer'a anlatmak biraz zor olur. Bir şekilde Summer'a açılır Tom ama Summer her şeyi en başından söylemiştir, ciddi bir ilişki istemiyordur. Tom her şeyi göze alır ve bu ilişkiye devam eder ama gün gelip Summer ondan ayrılınca hayata küser. Ne yapıp edip Summer'ı geri kazanmaya çalışır.

Filmi izledikten sonra ''ben bu adamı bir yerlerden tanıyorum'' diyerek girdiğim Imdb, beni yanıltmadı ve hatırlamış oldum ki, Joseph Gordon-Levitt 'Brick'te oynayan elemanmış. Bütün duygularını sadece yüzü vasıtasıyla hissettiriyor bu filmde. Yaşlanınca oynayan o bütün kaslar biraz çirkin bir görüntü oluşturabilir belki ama oyunculuk kariyeri açısından çok yararlı oldukları kesin, o ayrı. Film boyunca 'Tom' ile beraber sevinip, beraber üzülüyoruz ve beraber Summer'dan nefret etmeye çalışıyoruz. Summer'dan nefret etmek o kadar kolay olmuyor tabiki. Zooey bütün o şirinliğiyle bakınca mavi mavi, insan unutuyor her şeyi, aynı şey 'Tom' içinde geçerli olsa gerek bir türlü kopamıyor ondan. Film Tom'un Summer'la yaşadığı 500 günü doğrusal olmayan bir şekilde anlatıyor ve bunu gelişigüzel de yapmıyor bana kalırsa. Kurgu açısından çok başarılı film. Bilmemiz ya da görmemiz gereken her şeyi tam zamanında gösteriyor ve ileri ya da geri sarıyor. Oluşturulan karakterlerin hiçbirinin içi boş değil. Herbirinin neye, nasıl tepki vereceğini az çok tahmin edebiliyorsunuz. Oyuncuların karakterleriyle ve birbirleriyle olan uyumları harika. Joseph Gordon-Levitt karakterin hakkını tam anlamıyla vermiş, e zaten Zooey'i bu tarz rollerde görmek onu tanıyanlar için pek yeni değil.

Yakaladığı renkler ve güzel kamera açıları filmi farklı kılan birkaç diğer unsur. Şimdiye kadar anlattıklarımın hepsi önemliydi tabiki ama Marc Webb'in yaptığı bir şey var ki; o, bu filmi benim gözümde özel bir yere koyuyor. Bir sahnede 'Tom'un aklından geçenleri iyice anlatmak için, ekranı ikiye bölüp, yarısında "expectations-beklentiler", diğer yarısında "reality- gerçekler"i göstermesi bence filmin doruk noktasıydı. Filme dair bir diğer güzel nokta ise soundtracki. The Smiths, Regina Spektor hatta Carla Bruni gibi isimler var soundtrackte. Benim en sevdiğim şarkı ise "expectations-reality" kısmında çalan Regina Spektor- Hero oldu. Tekrar tekrar dinlemeden edemiyor insan. Romantik komedilerin en sevdiğim yanı güzel soundtrackleri olmaları zaten.(Bkz. Once, Bkz. Nick & Norah's Infinite Playlist). Filmin sonunu eleştirmeden geçemeyeceğim birde. Sonunu söylemiyorum tabiki ama izleyince bana hak vereceksiniz zaten.














(6,6).jpg)
-2.jpg)
-5.jpg)
-1.jpg)
.jpg)
(6,7).jpg)






