21 Haziran 2025 Cumartesi

The Science of Sleep: Gerçekliğin Yetmediği Yerde Rüyalar

Rüyalarını mümkün olduğunca hatırlamaya, özel bir şeyler gördüysem de onu yazmaya çalışan biri olarak rüya görmeyi seviyorum. Rüyasız geçen uykunun ziyan olduğunu, günün 24 saatinden en az 6-8 saatini ayırdığımız bu zaman diliminin boşa geçtiğini düşünüyorum. Gördüğüm bir rüya üzerine bir ilişkimi sonlandırmışlığım dahi var. Rüyalar takıntılı olduğum bir mevzu iken daha önce izlediğim Michel Gondry'nin The Science of Sleep filmi hakkında bir yazı yazmadığımı farkettim. İşbu sebeple buradayız. Başlayalım..


Rüyalarımda kurduğum dünyaların uyanınca bu kadar hızlı dağılması rüyaların hafifliğinden ya da boşluğundan değil, rüyada yaşanan şeylerin sadece zihin hafızasında yer ettiğinden, başka bir bedensel uzvun bu hafızaya müdahil olmamasından kaynaklanıyor gibime geliyor. Hafızaları görsel hafıza, işitsel hafıza, konumsal hafıza, kokusal hafıza diye gruplarken rüyada bu duyu organlarının hiçbiri kullanılmıyor. Ama fiziksel duyulardan hali olmasının bir getirisi de var elbet, o da rüyada imkansız olan hiçbir şeyin olmaması. Çünkü orada gerçekliği belirleyen kuralları yine zihin koyuyor. Michel Gondry’nin The Science of Sleep filmi de tam bu noktadan hareket ediyor ve gerçeklikle hayal arasındaki sınırı giderek belirsizleştiriyor.

(Karakter isimleri birbirine benzediği için okurken karışmaması adına erkek karakteriçin (E), kadın karakter için (K) ifadesini kullanacağım)

Film, Stephane (E)'ın nasıl rüya görülür tarifiyle başlıyor: Bu gece size rüyaların hazırlanışını göstereceğim. Herkes bunun basit bir iş olduğunu düşünür,ama zannettiklerinden biraz daha karmaşıktır. Gördüğünüz gibi önemli olan, pek çok malzemenin hassas bir şekilde kullanılmasıdır. Önce rast gele düşünceler koyuyoruz. Sonra yaşadığımız günden kalan birkaç parça ekliyoruz. Ve bunları geçmişten yadigar kalan anılarımızla karıştırıyoruz. İki kişilik hazırlıyoruz. Aşk, arkadaşlık, ilişkiler vazgeçilmez baharatlar... gün içerisinde duyduğumuz şarkılar, gördüklerimiz ve ayrıca kişisel şeyler.. Tamam, sanırım oluyor. İşte başlıyor!

Stephane (E) (Gael Garcia Bernal), Paris’e döndüğünde kendisini yaratıcılığını kullanamadığı, son derece sıradan bir takvim işinde buluyor. Gerçek hayatın monotonluğu karşısında kendi zihninde başka bir dünya kuruyor; hayali televizyon programında yaşadıklarını yeniden düzenliyor. Rüyalarını kendisi tasarlıyor. Peki bu hand-made rüyalarda ne yapıyor Stephane(E)? Gerçek hayatta yapmak isteyip de yapamadıklarını.. Patronunu zorbalıyor, aile ilişkilerini revize ediyor, işe gerçekte gitmek yerine rüyada gidiyor, komşusu ve hoşlandığı kadın olan Stephanie (K)'ye duygularını açıyor ve hatta onu öpüyor. Ve bir defasından Stephanie (K), Stephane(E)'a "gerçek hayatta da beni öpmelisin" cevabını veriyor. İşte bu, rüyaları gerçek ile bağlayan nokta oluyor.

Komşusu Stephanie’ye(K) (Charlotte Gainsbourg) duyduğu ilgi arttıkça bu iki dünya birbirine karışmaya başlıyor. Bir süre sonra Stephane’ın(E) neyi yaşadığını, neyi hayal ettiğini ayırt etmek yalnızca onun için değil, izleyen için de zorlaşıyor.

Gondry’nin burada kurduğu dünya, klasik anlamda fantastik bir evren değil. Kartonlar, selofanlar, oyuncaklar, teller ve evin içindeki sıradan nesneler rüyanın malzemesi. Bu tercih filmi görsel olarak sevimli kılmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Stephane’ın(K) zihni nasıl çocukluğuna ait nesnelerle doluysa, hayal dünyası da yetişkin gerçekliğinin karşısına çocukça bir yaratıcılıkla çıkıyor. Rüya, onun için yalnızca uyku sırasında girilen bir alan değil; gerçek hayatta eksik kalan hayatın yeniden tasarlandığı bir sığınak oluyor.


Fakat bu sığınak aynı zamanda filmin en rahatsız edici tarafını da oluşturuyor. Stephane (E), Stephanie (K)’yi olduğu haliyle tanımaktan çok, zihninde onun bir versiyonunu yaratıyor. Aralarındaki küçük benzerlikleri büyük bir aşkın işaretleri olarak yorumluyor. Böylece film romantik bir aşk hikayesinden biraz uzaklaşıp şu soruya yaklaşıyor: Birini gerçekten sevdiğimiz için mi hayal ediyoruz, yoksa hayal ettiğimiz kişiyi sevdiğimiz için mi ona aşık oluyoruz? Stephane’ın(E) ilişkiyi kendi zihninde kurmasının romantik olduğu kadar tekinsiz ve tatmin edici olmayan bir taraf taşıdığını özellikle vurgulamak gerekiyor.

Bu açıdan The Science of Sleep, Michel Gondry’nin Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmiyle güçlü bir fikir akrabalığı taşıyor. İki film de aşkı doğrudan yaşanan bir ilişki olmaktan çıkarıp zihnin içindeki süreçlerle birlikte ele alıyor. Ancak yönleri birbirinden ayrılıyor. Eternal Sunshine çökmekte olan bir ilişkinin hafızasını silmeye çalışırken, The Science of Sleep henüz gerçekleşmemiş bir ilişkinin hayalini kuruyor. Birinde zihin geçmişi yok etmeye çalışırken, diğerinde gerçekliğin yetmediği yerde yeni bir gerçeklik yaratıyor.


Aradaki en önemli fark ise anlatının kontrolünde ortaya çıkıyor. Eternal Sunshine'ın karmaşık yapısının arkasında Charlie Kaufman’ın oldukça sıkı kurulmuş senaryosu bulunurken, The Science of Sleep tamamen Gondry’nin kendi hayal gücüne teslim. Bunun sonucunda daha kişisel, daha serbest ama aynı zamanda daha dağınık bir film ortaya çıkmış. Rüya sekanslarının bazıları filmin duygusal dünyasını gerçekten derinleştirirken bazıları hikayeden bağımsız birer görsel gösteriye dönüşmüş mesela, bu da kişiselliğin bir göstergesi. Çünkü sadece kendisi için anlam taşıyan sahneler, seyirci için fazlalık ve dağınıklıktan öte bir şey değil. Bu sebeple senaryo dağınıklığı, filmin en belirgin zaafı olarak duruyor.

Yine de bu dağınıklığın filmin ruhuyla tuhaf bir uyumu olduğunu düşünüyorum. Çünkü Gondry, rüyaları anlatmak yerine rüyaların çalışma biçimiyle bir film kurmaya çalışıyor. Mantıksal boşluklar, ani geçişler ve birbirine karışan gerçeklik katmanları bazen filmi zayıflatırken bazen de onu tam olarak anlatmak istediği şeye dönüştürüyor. Stephane’ın(E) zihni nasıl düzenli bir dünya kuramıyorsa film de zaman zaman düzenli bir anlatı kurmayı beceremiyor ya da iyimser ifadeyle reddediyor.


Sonuçta The Science of Sleep, rüyaların gerçeklikten daha güzel olduğunu söyleyen basit bir romantik film değil. Bana daha çok, gerçeklik istediğimiz hayatı vermediğinde zihnimizin nasıl alternatif bir dünya kurduğunu anlatıyor. Stephane’ın(E) problemi hayal kurması değil; hayal ile gerçek arasındaki mesafeyi kabullenememesi. Yönetmen Michel Gondry de bu mesafeyi kapatmaya çalışmak yerine onu görünür hale getiriyor. Film bittikten sonra aklımda kalan şey bir aşk hikayesinden çok şu soru oluyor: Gerçek hayat bize yetmediğinde, kurduğumuz hayal dünyası bizi gerçek hayattan biraz daha uzaklaştırıyor mu, yoksa başka boyutların varlığını kabul ettirip bize mutlu olmanın diğer yollarını mı sunuyor? Cevabı yine bir rüyada arayacağım. Rüya ile kalın.

Hiç yorum yok: