Kara Mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kara Mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bazı filmler daha ilk sahnesinde izleyiciye tanıdık bir heyecan vadeder. Ama ilerledikçe bu vaat, bir tür deja-vu hissine dönüşür. They Will Kill You tam da bu ikili duygunun ortasında duran bir film. Bir yandan Kill Bill , The Evil Dead , Ready or Not gibi kült işlerin enerjisini çağırıyor, diğer yandan bu referansların gölgesinden çıkmakta zorlanıyor. Yönetmen Kirill Sokolov, seyirciyi kan, kaos ve stil üzerinden yakalamaya çalışırken; film, tam anlamıyla 'olabilirdi ama olamamış' hissini sürekli diri tutuyor. Oysa kült bir film olacak havası da varken.


They Will Kill You, izleyiciyi daha açılış sahnesinde karanlık ve travmatik bir geçmişe götürerek başlıyor. Küçük yaşta kız kardeşini geride bırakmak zorunda kalan Asia Reaves (Zazie Beetz), yıllar sonra bu yarım kalmış hikayeyi tamamlamak için geri dönüyor. Hikaye, onun New York’taki gizemli ve tekinsiz bir yapı olan Virgil apartmanına hizmetçi olarak girmesiyle asıl ivmesini kazanıyor. Dışarıdan bakıldığında lüks ve steril görünen bu bina, kısa sürede karanlık sırlarını açığa çıkarıyor. Kaybolan insanlar, tuhaf ritüeller ve duvarlara sinmiş şeytani semboller...

Asia’nın bu apartmandaki ilk gecesi, filmin tonunu belirleyen sert bir kırılma noktası. Odasına yapılan ani saldırıyla birlikte film, klasik 'av ve avcı' dengesini tersine çeviriyor. Çünkü Asia sıradan bir kurban değil, aksine, bu oyunun içine bilerek girmiş, hazırlıklı ve son derece ölümcül bir figür. Silahlar, bıçaklar ve doğaçlama yöntemlerle kendini savunurken, izleyici bir yandan bu karakterin fiziksel gücüne hayran kalıyor, diğer yandan bu şiddetin ardındaki motivasyonu sorgulamaya başlıyor. Bir korku filmi hissiyle başlayan bu sahne, devamında adeta Kill Bill'e dönüşüyor.

Ancak filme, tam bu noktada beklenmedik bir doğaüstü katman ekleniyor. Asia’nın parçaladığı, öldürdüğünü sandığı tarikat üyeleri tekrar diriliyor. Virgil’in sakinlerinin şeytanla yaptığı anlaşmanın bir sonucu olarak ölümsüzlüğe sahip olduğu ortaya çıkıyor. Böylece film, basit bir kaçış ve kurtarma hikayesinden çıkarak, sonsuz bir şiddet döngüsüne dönüşüyor. Asia’nın amacı artık yalnızca kız kardeşine ulaşmak değil, aynı zamanda bu lanetli sistemin içinden bir çıkış yolu bulmak oluyor.

Katlar arasında ilerledikçe mekanın potansiyeli genişler gibi görünse de, film çoğunlukla da
r koridorlar, havalandırma boşlukları ve kapalı alanlar içinde sıkışıyor. Bu durum hem klostrofobik bir atmosfer yaratıyor hem de hikayeyi daha yoğun ama aynı zamanda daha sınırlı bir alana hapsediyor. Asia’nın kız kardeşi Maria’ya (Myha'la) ulaşma çabası, araya serpiştirilen flashback sahneleriyle destekleniyor. Fakat bu geçmiş parçaları, karakterin duygusal derinliğini kurmak yerine çoğu zaman yüzeyde kalan, kısmi açıklamalar getiren kısımlar oluyor. Sonuç olarak film, güçlü bir dramatik çekirdek sunmasına rağmen, bunu tam anlamıyla geliştiremeden aksiyonun hızına teslim oluyor.


Filmin en görünür teması, sınıf çatışması ve zenginlerin çürümüşlüğü üzerine kurulu. Ready or Not ve benzeri yapımlarda gördüğümüz 'eat-the-rich' anlatısının burada da izleri mevcut: Virgil apartmanında yaşayan elit kesim, kelimenin tam anlamıyla başkalarının hayatı üzerinden varlığını sürdüren bir yapıya dönüşmüş durumda. Hizmetçiler yalnızca çalışan değil, aynı zamanda kurban edilmek üzere seçilen bedenlerdir. Bu açıdan film, kapitalist düzenin sömürü ilişkilerini bir metafor üzerinden anlatmaya çalışıyor.

Ancak bu tema, filmin en zayıf halkalarından birine dönüşüyor. Çünkü anlatı, bu eleştiriyi derinleştirmek yerine yüzeyde bırakıyor. Karakterler, özellikle apartman elitleri, neredeyse tamamen kimliksiz. Zengin oldukları dışında onları tanımlayan belirgin özellikler yok. Bu da şiddetin politik ya da ahlaki bir zemine oturmasını zorlaştırıyor. İzleyici, kimin neden cezalandırıldığını tam olarak hissedemiyor. Dolayısıyla intikam duygusu da yeterince tatmin edici olmuyor.

Diğer önemli tema ise aile ve suçluluk duygusu. Asia’nın kız kardeşini geçmişte geride bırakmış olması, hikayenin potansiyel duygusal yükünü üstlenecek kısım iken, film boyunca tam anlamıyla işlenmiyor. İki kardeş arasındaki bağ, dramatik olarak derinleşmek yerine, aksiyonun devamlılığını sağlayan bir araç olarak kullanılıyor. Oysa bu ilişki, Kill Bill’deki intikam motivasyonu gibi daha güçlü bir dramatik omurgaya dönüşebilirdi.

Filmin belki de en ilginç ama problemli fikri, ölümsüzlük üzerinden kurduğu şiddet anlayışı. Normalde aksiyon sinemasında her darbe, her ölüm bir anlam taşırken, burada bu anlam sürekli yok oluyor. Kopan uzuvların yeniden birleşmesi, ölen karakterlerin tekrar ayağa kalkması, şiddeti hem daha özgür hem de daha anlamsız kılıyor. İlk başta yaratıcı ve eğlenceli görünen bu tercih, zamanla izleyiciyi duyarsızlaştırıyor. Çünkü ortada kaybedilecek gerçek bir şey yok; risk ortadan kalktığında ise gerilim de yok oluyor. Multiplayer Half Life oyunu gibi, öldüğün an dirilip aksiyona kaldığın yerden devam ediyorsun.

Son olarak film, kimliğini sinemasal referanslar üzerinden kurmaya çalışıyor. Quentin Tarantino'nun Kill Bill'inin, Sam Raimi'nin 1981 yapımı The Evil Dead'inin ve hatta Oldboy'un etkisi açıkça hissediliyor. Ancak bu etkiler çoğu zaman bir senteze dönüşmek yerine, parçalı bir kolaj olarak kalıyor. Film, bu referansların enerjisini yakalasa da onların derinliğini ve bütünlüğünü yakalayamıyor.

Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, They Will Kill You tematik olarak söyleyecek şeyleri olan ama bunları tam anlamıyla ifade edemeyen bir film haline geliyor. Eğer karakter derinliği, dramatik yapı ve tematik odak biraz daha güçlü kurulabilseydi; bu film yalnızca görsel bir şiddet şöleni değil, aynı zamanda türünün unutulmaz örneklerinden biri olabilirdi. Şu haliyle ise parlak fikirlerin, eksik işlenmiş bir potansiyel içinde kaybolduğu bir deneyim sunuyor.


Oyunculuk tarafında ise filmin en büyük kozu tartışmasız Zazie Beetz. Beetz, Asia karakterine fiziksel bir ağırlık ve karizma kazandırarak filmi ayakta tutan temel unsur. Aksiyon sahnelerindeki hakimiyeti, karakterin 'kurban' değil 'avcı' olduğunu her an hissettiriyor. Bununla birlikte Patricia Arquette, Heather Graham ve Tom Felton gibi yan oyuncuların varlığı dikkat çekici olsa da, karakterlerin yüzeysel oluşu nedeniyle bu performanslar potansiyellerinin altında kalıyor. Özellikle elitler kadrosu dramatik derinlikten yoksun oldukları için akılda kalıcı bir etki yaratmakta zorlanıyor.

Görsel dünya, kurgu ve müzik kullanımı açısından film, adeta bir stil gösterisi sunuyor. Aşırı stilize kan efektleri, abartılı şiddet anları ve çizgi roman estetiğini andıran kadrajlar, filmi görsel olarak çarpıcı kılıyor. Kurgu ise özellikle aksiyon sahnelerinde hızlı ve ritmik bir yapı kurarak tempoyu sürekli yüksek tutmayı başarıyor; ancak bu tempo, hikayesel boşlukları gizlemek yerine zaman zaman daha görünür hale getiriyor. Müzik kullanımı da büyük ölçüde Kill Bill benzeri bir etki yaratmaya çalışıyor ki Zazie Beetz'in oyunculuğundan sonra filmin en iyisi de müzik seçimleri ve kullanımları. Ani geçişler, vurucu anlara eşlik eden parçalar ve ironik tonlar dikkat çekiyor. Fakat tüm bu teknik tercihler, bir araya geldiğinde güçlü bir atmosfer yaratmakla birlikte, filmin duygusal ve anlatısal eksikliklerini tam anlamıyla telafi edemiyor.


Sonuç olarak They Will Kill You, türünün iyi örneklerinden beslenen ama onlarla aynı seviyeye çıkamayan bir film. Eğer daha güçlü bir senaryo, daha belirgin karakterler ve özellikle daha yüksek 'risk' hissi yaratabilseydi, bugün Kill Bill ya da Oldboy gibi referans verilen yapımların yanında anılabilecek bir iş olabilirdi. Onun yerine elimizde kalan şey, zaman zaman çok eğlenceli, zaman zaman yorucu ama çoğunlukla yüzeyde kalan görsel bir şölen. Ama yine de izlemesi keyif verecek bir film. 
Puanım: 6/10

Oscar zamanı hazır yaklaşmaktayken, güçlü adaylıkları bulunan One Battle After Another filmini ve Oscarda güçlü duran kategorileri üzerine bir şeyler karamanın zamanı geldi. Sinners filmi gibi her dalda adaylığı olan bir tipte değil ama bazı kategorilerde oldukça güçlü ve hatta akademinin sevdiği türden bir aday profiline sahip. Önce filmi, sonra da adaylıklarını konuşmaya geçelim o zaman.


Paul Thomas Anderson (PTA)’ın One Battle After Another filmi, günümüzün politik gerilimleri, kimlik savaşları ve gitgide sertleşen toplumsal çatışmaları sinemanın enerjisiyle harmanlayan, hem bir aksiyon hem de derin bir politik film olarak öne çıkıyor. Thomas Pynchon’ın 1990 tarihli romanı Vineland’dan serbest biçimde uyarlanan bu filmde PTA, kitabı sadık bir şekilde uyarlamak yerine, kitabı tematik ve ruhsal bir kaynak olarak kullanıyor. Bitmek bilmeyen mücadeleler üzerine bir hikaye anlatırken, bireyin ve toplumun bu mücadelenin içinde nasıl sürüklenip şekillendiğini ve bu çatışmaların nesillere de nasıl sirayet ettiğini trajikomik bir şekilde işliyor.

Hikaye, Fransız 75 adlı radikal bir yeraltı örgütünün ABD-Meksika sınırındaki göçmen gözaltı merkezlerine düzenlediği saldırıyla açılıyor. Grubun lideri olan Perfidia (Teyana Taylor), karizmatik ve öfkesiyle çevresindekileri ateşleyen bir devrimci. Bob (Leonardo DiCaprio) ise grubun daha alt rütbede, şaşkın ve dağınık, ama idealist bir üyesi. Perfidia’nın rehin aldığı aşırı sağcı Albay Lockjaw (Sean Penn),  daha sonraları hem ideolojik hem de tuhaf bir cinsel saplantı şeklinde Perfidia’nın peşine düşüyor.

Aradan 15 yıl geçiyor. Perfidia ortadan kaybolmuş, Bob ise artık kızı (!) Willa’yı tek başına büyütmeye çalışan, yorgun, içkiye düşmüş bir babaya dönüşmüş. Lockjaw ise hala onların peşinde. Eski örgüt üyeleri yeniden ortaya çıkınca hem Willa hem Bob tekrar karanlık bir kovalamacanın içine sürükleniyor. Sensei Sergio'nun (Benicio Del Toro) da katılımıyla filmin en güzel anlarını oluşturan kovalamaca ve kaçmaca sahnelerine bu noktadan sonra giriş yapıyoruz.


Paul Thomas Anderson'un kitaptan tema olarak aldığı birçok husus var. Bunların ilki: 'bitmeyen kültür savaşı'. Film, adını da ima ima ettiği gibi, toplumun bir 'sonraki çatışma'ya hazırlanma halini anlatıyor.  60’lardan 80’lere uzanan karşı-kültür dalgalarını bugüne taşıyor ve politik gerilimin hiç bitmediğini bize gösteriyor. ICE operasyonları, sınır politikaları, ırkçılık ve beyaz üstünlüğü gibi güncel meseleler filmin arka planında değil, bu noktada tam merkezinde yer alıyor. Aynı zamanda Bob ve Willa’nın ilişkisinde, devrimci mirasın yeni kuşaklara aktarılmasındaki gerilim hissediliyor.

İkinci tema ise: 'radikalizm ve bedeli'. Perfidia’nın liderliği ile Bob’un idealler uğruna çürüyen kişisel hayatı, direnişin hem yüceltilen hem de yıpratıcı yanlarını gözler önüne seriyor. Filmin ikinci yarısındaki tematik kayma (yorgunluk, unutulmuş şifreler, çözülmüş örgüt bağları) politik mücadelenin kaçınılmaz bedeline dair melankolik ama kara komik bir not bırakıyor.

Üçüncü tema ise: 'devletin güç saplantısı'. Lockjaw karakteri abartılmış bir karikatür gibi görünse de PTA’nın niyeti açık.Yani bu karikatür, aslında günümüzün gerçek güç sahiplerinin şiddet ve korku üzerine kurulu zihniyetini temsil ediyor. Film, özellikle beyaz üstünlüğüne dayalı politik dilin kökenlerini ve motivasyonunu etkiliı bir şekilde ifşa ediyor.


Oscar adaylıklarına bakacak olursak en güçlü adaylıklarından birisi En İyi Yönetmen kategorisi. Paul Thomas Anderson, bu filmde belki de kariyerinin en enerjik ve riskli işlerinden birine imza atıyor. Inherent Vice’ın hayal atmosferiyle There Will Be Blood’un politik karanlığını birleştiren PTA, burada temposu neredeyse hiç düşmeyen bir aksiyon dili kuruyor. Film, hem yüksek bütçeli stüdyo işi hem de açıkça politik bir film. Akademi son yıllarda tam da bu dengeyi ödüllendirmeyi seviyor. Aksiyon sinemasına yaklaşan sahneler, uzun kovalamacalar ve temposu hiç düşmeyen yapı da Anderson’ın kendini tekrar etmediğini, beklenenin dışında da olabileceğini gösteriyor. Hem şu da var ki PTA kariyeri boyunca Akademi tarafından defalarca aday gösterildi ama hiç kazanamadı. Bu durum Oscar tarihinde sıkça görülen 'gecikmiş ödül' anlatısına dönüşmüş durumda ve buna nihayet bir son verebilirler. Paul Thomas Anderson'a Oscar elbet birgün verilecek ise, bu film bunun için iyi bahane.

Oyuncu performansları da filmin bir diğer bel kemiği. Di Caprio şaşkın ve kırılgan Bob rolüyle hem komik hem trajik. Kariyerinin en büyük rollerinden biri olmasa da Marty Supreme filmindeki rolüyle Timothee Chalamet ile beraber En İyi Erkek Oyuncu kategorisinin en önemli iki adayından biri. 

Teyana Taylor ise Perfidia rolü ile başrollerden sahne çalıyor. Aday olduğu En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu rolünün de en güçlü adayı konumunda. Bir diğer güçlü aday ise Lockjaw rolüyle Sean Penn’in En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adaylığı. Sean Penn'in performansı ise hem ürkütücü hem de karanlık bir mizah taşıyor. Akademi, 'rahatsız eden ama cesur olan kötüler'i seviyor. Akademi’nin bu tür performanslara ilgisinin en net örnekleri olarak Javier Bardem’in No Country for Old Men filmindeki Anton Chigurh performansı ve Christoph Waltz’ın Inglourious Basterds filmindeki Hans Landa performansı gösterilebilir. 


Sonuç olarak One Battle After Another, gereğinden fazla uzun olması, bazı durumlarda yaşadığı ton karmaşası ve kötü karakterinin fazla karikatürize olması gibi bazı kusurlarıyla birlikte yine de iddialı bir yapım olarak öne çıkıyor. Cesur politik dili, yüksek enerjisi, güçlü performansları ve teknik ustalığıyla etkileyici bir sinema deneyimi sunarken; uzun süresi, ton karmaşası ve zaman zaman aşırı doğrudanlaşan anlatımı nedeniyle herkese hitap etmeyen bir film haline geliyor. Tam da bu nedenle film, kimi izleyiciler için yılın en önemli yapımlarından biri olurken, kimileri için yorucu ve fazla iddialı bir deneme olarak kalıyor. Paul Thomas Anderson’ın filmi, sevilip sevilmemesinden bağımsız olarak, çağımızın politik ve kültürel ruh halini tartışmaya açan güçlü bir sinemasal metin olmayı başarıyor. Bu çerçeveden bakılınca da oldukça politize olmuş Amerikan halkı için Oscar ile ödüllendirilirse hiç de şaşılmasın.

Tüm filmografisine hakim olduğum nadir yönetmenlerden biri Anders Thomas Jensen'in son filmi The Last Viking ile yine buradayız. Daha önceki filmleri Ademin Elmaları, Flickering Lights, The Green Butchers, Men and Chicken ve Riders of Justice'tan bu zamana ne değişti, ne kaldı, The Last Viking filmi üzerinden bakıyoruz.

Anders Thomas Jensen, çağdaş Avrupa sinemasında kara mizahın en ayırt edici yönetmenlerinden biri olarak, insan ruhunun en karanlık bölgelerini alaycı bir dille görünür kılmayı başaran ender kişilerden biri. 2006 yılında Ademin Elmaları (Adam’s Apples) filmi ile hayatıma giren bu yönetmen, o günden sonra vazgeçilmezlerimden biri oldu ve sonrasında izlediğim The Green Butchers, Flickering Lights ve diğer filmleriyle de iyice perçinleşti. Tüm bu filmlerde kullandığı sinema dili; şiddet, inanç, aile, suç ve ahlak kavramlarını sistemli biçimde parçalayarak yeniden kurulmasıyla oluşuyor. Jensen’in dünyasında karakterler asla 'sağlıklı' ya da 'tam' değildir; her biri travmanın farklı biçimlerde şekillendirdiği yaralı figürlerdir. Bu nedenle yönetmenin filmleri, yalnızca hikaye anlatan yapımlar olmaktan çok, çağdaş insanın ruh haline dair karamsar alegoriler olarak da okunabilir.

Son filmi The Last Viking (Den Sidste Viking), Jensen filmografisinin bu uzun yolculuğunda hem güçlü bir devam halkası hem de belirgin bir dönüşüm noktası. Film, yönetmenin alışıldık kaotik anlatısını ve kara mizah estetiğini korurken, duygusal derinlik açısından önceki işlerine kıyasla çok daha şefkatli ve içe dönük bir ton benimsiyor. Bu yönüyle The Last Viking , yalnızca Jensen’in temalarını yeniden dolaşıma sokan bir film değil; aynı zamanda onun sinemasının bugüne kadarki birikimini duygusal anlamda sentezleyen bir yapı olarak öne çıkıyor.


Konusuna gelecek olursak film; soygun nedeniyle 15 yıl hapis yatan Anker’ın (Nikolaj Lie Kaas) şartlı tahliye ile özgürlüğüne kavuşmasıyla başlıyor. Yıllar önce çaldığı parayı yakalanmadan hemen önce kardeşi Manfred’e (Mads Mikkelsen) emanet ediyor fakat güvenli liman olarak gördüğü kardeşini biraz değişik buluyor. Çünkü Anker dışarı çıktığında, Manfred artık kendisini “Manfred” olarak değil, John Lennon olarak tanımlamaktadır. Gerçek adıyla hitap edildiğinde kendini tehlikeye atacak kadar ileri giden tepkiler vermesi ise filmin en trajikomik anlarını oluşturuyor.

Anders'in hiçbir filminde sağlıklı erkek yoktur sözünü hatırlatarak, Bu filmdeki iki kardeşin de sağlıklı olmadığını görüyoruz. Ancak Manfred'in, pardon yeni adıyla John Lennon'ın, zihinsel vehameti tahmin edilenden de fazla. Anker ise bu süreci daha ılımlı yürütmek adına kardeşini de alıp paranın gömülü olduğu çocukluk evlerine doğru yola çıkıyor. Fakat bu mekan artık geçmişe ait bir sığınak değil; ormanın ortasında bir Airbnb evine dönüştürülmüş, yabancıların gelip geçtiği tuhaf bir hafıza alanı. Ev sahipleri, evlilikleri tükenmiş, hayal kırıklıklarıyla yaşayan bir çift. Kısa süre içinde bu eve yalnızca kardeşler değil, akıl hastanesinden çıkan Beatles taklitçileri ve Anker’ın geçmişinden gelen acımasız suç ortakları da doluşuyor. Böylece film, tek bir mekanda giderek yoğunlaşan bir kaosa dönüşüyor.

Ancak bu anlatı, klasik bir suç filmi ilerleyişine sahip değildir. Çünkü bu bir Anders Thomas Jensen filmi. Para arayışı, anlatının yüzeydeki motivasyonu olarak kalıyor. Filmin asıl derdi; hafıza, kimlik ve kardeşliğin travmayla nasıl şekillendiğini görünür kılmak oluyor. 

Filmin açılış ve kapanışında yer alan animasyon Viking masalı, anlatının sembolik omurgasını oluşturuyorr. Bir kolunu kaybeden çocuğunun yalnız kalmaması için Kral'ın emriyle herkesin kolunu feda ettiği bu hikaye, filmin kardeşlik anlayışını doğrudan temsil ediyor. Manfred'i Lohn Lennon'lıktan vazgeçiremiyorsan, tüm dünyayı The Beatles üyesi yapmak zorundasın.

The Last Viking, tematik açıdan Jensen’in sinemasına bütünüyle sadıktır. Yönetmenin filmlerinde tekrar eden bazı ana eksenler bu filmde de güçlü biçimde hissediliyor:

Travmayla baş edemeyen erkek karakterler

Sorunlu aile yapıları ve işlevsiz ebeveynlik

Şiddet ile mizahın ani geçişlerle iç içe sunulması

Toplumsal normlara uyumsuz bireyler

Ahlaki düzen fikrinin sistematik olarak çökertilmesi

Bu yönüyle film, Ademin Elmaları'ndaki inanç sorgulamalarının, Men and Chicken’daki aile kaosunun ve Riders of Justice’taki erkek öfkesinin doğal bir devamı niteliğinde. Jensen evreninde karakterler asla kurtuluşa ulaşmıyor, yalnızca hayatta kalmanın farklı biçimlerini geliştiriyorlar.

Jensen filmografisinde aile genellikle travmanın kaynağı konumunda. Baba figürü baskıcıdır, ev içi sevgi eksiktir ve çocukluk çoğunlukla şiddetle şekilleniyor. Men and Chicken’da bu yapı genetik deformasyona dönüşürken, Riders of Justice’ta kayıp ve yas, erkek karakterleri kaçınılmaz bir intikam döngüsüne sürüklüyor.

The Last Viking’de ise kardeşlik ilk kez yalnızca yıkıcı değil, iyileştirici bir bağ olarak da sunuluyor. Bu bakımdan diğer filmlerinden ayrılan bir yapıya da sahip. Sorunu üreten kadar, sorunun çözümü olarak da aile gösteriliyor. Anker sert, duygularını bastırmış ama öfkesini kontrol edemeyen bir karakterken, Manfred ise gerçeklikle bağını koparmış, çocuklukta takılı kalmış bir figür. Ancak bu iki uç, birbirini tamamlayan bir denge yaratıyor. Anker korumak için sertleşiyor, Manfred ise hayatta kalmak için başka birine dönüşüyor. Bu bağlamda film, Jensen sinemasındaki en duygusal kardeşlik anlatısını ortaya çıkarıyor. 


Oyuncu kadrosunda Anders Thomas Jensen'in tüm uzun metraj filmlerinde olan Mads Mikkelsen ve Nikolaj Lie Kaas ile Flickering Light filmi hariç diğer filmlerinde olan Nicolas Bro olmazsa olmazı Jensen'in. Mads Mikkelsen, abartıya kaçması çok kolay bir karakteri büyük bir sadelikle oynuyor. John Lennon taklitleri bile bir parodiden çok, içsel bir çığlık gibi hissediliyor ve karakterin kendisini gerçekten John Lennon sandığına ikna oluyoruz. İkna olmayıp ona eski adı olan Manfred ile hitap edildiğinde ne tepki vereceğini biliyoruz en azından.

The Last Viking, Anders Thomas Jensen filmlerini sevenler için yine sevilecek bir film. Yönetmenin en iyi filmi olmasa da en insani, en yumuşak filmi olduğu rahatlıkla söylenebilir.

2025 Cannes Altın Palmiye ödülünü alan Jafar Panahi'nin It Was Just an Accident filmi, Cannes Film Festivali'nde yalnızca bir film olarak değil, uzun yıllardır süren politik ilişkinin son halkası olarak konumlanıyor. Panahi, Cannes için sadece İran sinemasının önemli bir ismi değil, festivalin ifade özgürlüğü, sanatsal direniş ve sinemanın politik sorumluluğu üzerine kurduğu söylemin yaşayan bir sembol ismi. Ancak Panahi'nin başarısı, bu sembol yükünü bir avantaja çevirmesinden değil, tam tersine, filmi bu yükün arkasına saklamayı reddetmesinden kaynaklanıyor.


Jafar Panahi'nin It Was Just an Accident filmi, basit bir tesadüfle başlayan bir hikayeyi, baskı, hafıza ve adalet gibi ağır kavramların tartışmaya açan politik bir alegoriye dönüştürüyor.  Panahi, bu filmde ne doğrudan bir manifesto yazıyor ne de seyirciyi net bir ahlaki sonuca yönlendiriyor; aksine, yaşanmış travmaların ortasında sıkışıp kalan sıradan insanların içsel çatışmalarını görünür kılıyor. Film, yönetmenin kişisel deneyimleriyle kolektif belleği ustaca iç içe geçirirken, intikam fikrinin ne kadar kaygan ve tehlikeli bir zeminde durduğunu da sorguluyor.

Film, gece vakti ailesiyle yolculuk eden bir adamın, arabasıyla bir köpeğe çarpmasıyla başlıyor. Kaza sonrası gittiği tamirhanede çalışan Vahid (Vahid Mobasseri), adamın yürüyüşündeki ses ve ritimden, onu geçmişte hapishanede kendisine işkence eden bir görevliyle özdeşleştiriyor. Bu sezgiyle hareket eden Vahid, adamı kaçırıyor ve onu çölde öldürmeye karar veriyor. Ancak kısa sürede içinde bir kuşku beliriyor: "Ya yanlış kişiyse?" Bu belirsizlik, Vahid’i geçmişte aynı cehennemi paylaşmış diğer insanlarla bir araya getiriyor. Bu saatten sonra bir fotoğrafçı, bir gelin-damat, eski mahkumlar ve öfkesini kontrol edemeyen bir adam, bir minibüsün içinde hem fiziksel hem de ahlaki bir yolculuğa çıkıyor. Film ilerledikçe hikaye, bir intikam anlatısından çok, karar verememenin ve beklemenin yarattığı varoluşsal gerilime dönüşüyor.

It Was Just an Accident, ana hikayesini bir kenara koyarak adalet ile intikam arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olduğunu merkezine alıyor. Panahi, “hak edilmiş ceza” fikrini romantize etmek yerine, bunun mağdurlar üzerinde yarattığı yeni bir yükü gösteriyor. Filmdeki karakterler, geçmişte yaşadıkları şiddeti yalnızca anılarla değil, bedenlerinde ve duyularında taşırdıklarını; kimisi sesiyle, kimisi kokuyla, kimisi dokunarak celladını tanımaya çalışmasından anlatıyor Panahi. Bu duyusal bellek, mantığın yerini alan bir içgüdüye dönüşüyorr. Panahi’nin asıl sorusu nettir: Sistematik şiddetin mağduru olan biri, aynı yöntemlere başvurduğunda özgürleşebilir mi, yoksa yalnızca zinciri mi sürdürür?

Film aynı zamanda güncel İran gerçekliğine köklü biçimde bağlıdır. Rüşvetin sıradanlaşması, resmi görevlilerin 'hediye' talep etmesi, gündelik hayatın içine sinmiş baskı atmosferi, trajikomik sahnelerle aktarılıyor. Bu mizah, acıyı hafifletmekten çok daha rahatsız edici bir etki yaratıyor; çünkü gülünç olan, sistemin ta kendisidir.


Panahi’nin sinemasında bireyler çoğu zaman tek başına var olmaz; anlatı, farklı sınıflardan ve ruh hallerinden karakterlerin bir araya gelmesiyle şekillenir. The Circle’daki kadınlar nasıl birbirlerinin hikayesini devralıyorsa, Taxi Tahran’da arabaya binen yolcular nasıl kolektif bir İran panoraması sunuyorsa, It Was Just an Accident’ta da eski mahkumlar bir ahlak masasına dönüşüyor.

Panahi, önceki filmlerinde olduğu gibi burada da açık referanslardan çok dolaylı çağrışımlarla çalışıyor. Çölde tek ağaç etrafında geçen sahneler, doğrudan Waiting for Godot’ya göz kırpıyor; hatta film içindeki karakterlerin bu göndermeyi dile getirmesi, Panahi’nin bilinçli bir teatral sahne kurduğunu gösteriyor. Beklemek, eylemsizlik ve karar verememe, Beckett’vari bir varoluş haline dönüşüyor. Ve tüm bu sekans, filmin en güzel çekimini içeriyor.

Ayrıca, adamın sandık benzeri bir kutuda taşınması, Hitchcock’un Rope’unu ve kara mizahıyla da The Trouble With Harry’yi anımsatıyor. Ancak Panahi, Hitchcock gibi gerilim oyunlarını bir seyir zevkine dönüştürmüyor; aksine, seyircinin rahatını bozan etik bir gerilim yaratıyor. Bu yönüyle film, popüler sinemanın intikam anlatılarını ters yüz eden bir ton taşıyor.


It Was Just an Accident, intikamın tatmin edici bir çözüm olmadığını yüksek sesle ilan eden bir film değil; daha çok, bu düşüncenin içini sessizce boşaltan, rahatsız edici ve düşündürücü bir film. Panahi, ne bağışlamayı yüceltiyor ne de cezalandırmayı kutsuyor. Seyirciyi, cevabı olmayan bir soruyla baş başa bırakıyor: Onca şiddetten sonra insan kalmanın bir yolu var mı? Bu açıdan film, yalnızca İran’daki baskı rejimine dair değil, evrensel bir vicdan sınavına dair güçlü ve kalıcı bir sinema deneyimi sunuyor.

2003 yapımı Kore filmi Save The Green Planet'in özgün yapısından yola çıkarak hem sınıfsal bir hiciv, hem de çağımızın komplo teorilerine dair kara komedi sunan Yorgos Lathimos'un son filmi Bugonia filmine 3 pencereden bakmak gerekiyor. Birincisi; bireysel bir film yapımı olarak. İkincisi; uyarlama olduğu için orijinali üzerinden. Üçüncüsü; Bir Yorgos Lanthimos filmi olması üzerinden.



Filmin hikayesine kısaca bakacak olursak; sevdiğim oyunculardan biri olan Jasse Plemons'un canlandırdığı paranoyak ve öfkeli bir arıcı olan Teddy merkezinde konumlanıyor. Teddy, dünyanın çöküşünü, özellikle de arı nüfusunun yok oluşunu büyük bir biyo-teknik firmasına bağlayan komplo teorisine inanan biri. Şirketin CEO'su Michelle Fuller'in (Emma Stone) aslında bir Andromeda galaksisinden gelen bir tür uzaylı olduğuna inanıyor. İnternette dolaşan komplo videoları ile yeterince inancını doldurduğu kuzeni Donny (Aidan Delbis) ile birlikte Michelle Füller'i kaçırarak, işkenceyle ona gerçeği itiraf ettirmeye çalışıyor. Günümüz dünyasında hepimizin çevresinden en az 1 Teddy geçmiştir. Ve bu onlardan birinin hikayesi kısaca.

Bugonia, günümüz toplumunu şekillendiren üç mesele etrafında dolaşıyor; komplo teorileri ve bilgi kirliliğinin yükselmesi; kurumsal güç ve biyoteknolojik etik; sınıfsal yabancılaşma ve kolektif öfke. Teddy'nin dünyasında bilginin tek kaynağı internetteki 'araştırmalar(!)'. Ve buna, kendisine uygulanan bir ilaç deneyi yüzünden komada olan annesi gibi kişisel travmalar da eklenince nasıl ölümcül sonuçlar doğurabileceğini film bize ilk etapta sunmak istiyor. Diğer yandan da Michelle Füller gibi şirket devlerinin insanların yaşamlarını nasıl belirlediğini sorguluyor. Lathimos burada taraf seçmekten kaçınıyor. Teddy'nin öfkesini anlaşılır buluyor, ancak zalimliğini korkutucu sunuyor. 

Lanthimos, bu filmde önceki filmlerine kıyasla daha doğrudan bir hikaye anlatıyor. İzlenmesi en kolay Lanthimos filmlerinden biri. Ancak bunu yaparken alıştığımız rahatsız edici estetiğinden ödün vermiyor.Yukarı-aşağı bakış açılarına dayalı kadrajlar, keskin müzikler... Özellikle Michelle'nin sorgulandığı sahnelerde kamera, Michelle'i yüksek açıyla bir kurban gibi, Teddy'i ise düşük açıyla bir cellat gibi göstererek ironik bir ters yüz etme var. Kurbanı yücelten bir bakış açısı. 


Oyunculuklara baktığımızda Jesse Plemons'un paranoyak Teddy performansı iyi. Bunun yanında Emma Stone'un soğuk, mekanik ve yer yer ürkütücü oyunculuğu, canlandırdığı karakter olan Michelle Füller için cuk diye oturuyor. Filmin gizli oyuncularından biri de elbette arılar. Filmin adının dayandığı Bugonia mitinde; arıların, ineğin leşinden kendiliğinden oluştuğu inancı var. Dolayısıyla azalan arı nüfusunun artışı için bazı ineklerin ölmesi gerektiği inancını kullanıyor burada yönetmen.


Ama şunu söylemeliyim ki, Bugonia; Yorgos Lanthimos'un provokatif sinema dilini kısmen yansıtsa da ortaya çıkan sonuç ona ait olamayacak kadar hafif ve ton olarak dağınık. Orijinal Kore filmi Save The Green Planet'te kare komedi ton olarak ağırlık sağlasa da Lanthimos yapımı olan Bugonia filminde kara komedi unsuru yer yer kayboluyor, bazen trajedi oluyor, bazen de düz bir komedi. Film sanki ulaşmak istediği finale hizmet etmek için gereğinden fazla oyalanıyormuş gibi duruyor. 

Ayrıca Lanthimos'un genellikle kurduğu görsel ironi ve ahlaki muğlaklık, burada yüzeysel bir provokasyona dönüşüyor. Film, komplo teorisi, biyoteknolojik güç unsurları gibi temalara dokunuyor ama bunları derinleştirmek yerine finale hizmet eden birer ambalaj olarak kullanıyor. Görsel olarak, oyunculuk olarak, haliyle yapım olarak orijinalinden iyi dursa da, filmin duygusal tutarlılığı ve sürekliliğindeki eksiklik kendisine yakışmıyor. Hele ki Lanthimos filmi izlemek isteyen izleyicisine bunu yapmak hiç hoş olmuyor.

Girişteki 3 kıstasa göre özet geçecek olursam:
1. Bireysel bir film olarak : İzlemesi kolay, orta halli bir film.
2. Orijinali üzerinden: Yapım olarak Bugonia oldukça önde, ama Kore yapımının ton tutarlılığı daha iyi.
3. Lanthimos filmi olarak: Kendi tarzına fikirsel olarak da görsel olarak da oldukça yavan ve düz.

Sean Baker'in, Cannes'da Altın Palmiye ödülü alan Anora filmi, birçok kişi tarafından beğenilen, ödüllendirilen ve IMDB'de 7.9 puanı bulunan bir film. Biz bu peri masalı hikayelerine Yeşilçam'dan oldukça aşinayız. Hollywood da aşina. Filmin klişeliğini, olmuşluğunu ve de olmamışlığını şimdi size 3 film üzerinden anlatacağım. Biri Pretty Woman (1990), diğeri Uncut Gems (2019) ve son olarak Yeşilçam'dan Vesikalı Yarim (1968).


Anora, bir Manhattan kulübünün arka planında, striptizci ve ara sıra eskort olarak da çalışan Ani'nin hikayesini anlatıyor. Toplumsal ön yargılara ve düşük bir hayat kalitesine sahip olmasına rağmen Ani'nin hayatta kalma mücadelesi filmin merkezinde yer alıyor. Bu mücadelesini, bir rus oligarkın çocuğu olan Ivan'ın  mekana gelmesiyle şekil değiştiriyor. Beraber geçirdikleri bir kaç gecenin ardından kendisine yapılan evlenme teklifini, hayatını değiştirecek o kurtarıcı elin nihayet kendisine uzatıldığını düşünerek kabul ediyor. Ancak bu hikaye Pretty Woman filmindeki Vivian Ward'ın (Julia Roberts) zengin bir adam sayesinde hayatının değişmesi ve Vesikalı Yarim'deki Sabiha'nın (Türkan Şoray) pavyondan kurtulma özlemiyle tematik olarak paralellikler taşıyor.

Vivian Ward gibi, Ani de ekonomik bağımsızlık arayışında, ancak Anora, Pretty Woman'dan farklı olarak romantik idealizmi sorgulayan daha sert bir gerçeklik sunuyor. Bunu, Ani'nin gözlerindeki mutluluk, huzur, kaos, stres ve kalp kırıklığını hissederek fark edebiliyoruz. Bu sebeple Ani'yi canlandıran Mikey Madison'ın hem fiziksel hem de duygusal açıdan son derece etkileyici bir performans sergilediğini belirtmek gerekiyor. Madison'ın yüz ifadeleri ve bedensel dili, Ani karakterinin içsel dünyasını ve çatışmalarını izleyiciye geçirmekte oldukça başarılı.


Filmin Vesikalı Yarim filmi ile daha çok benzeştiği kısmı ise toplumsal algı ve hayat kadınlığının konumlandırılması. Bir yandan Ani çevresindeki sosyal tabuları ve dünyanın ona biçtiği rolleri sorgularken, bir yandan da Ivan bu kimlik yüzünden ailesi ile kavgalar yaşıyor. Ivan için uçkuru düşkünü, alkol bağımlısı denebilir. Ama en başta denilecek en önemli şey Ivan'ın henüz kimliğini oturtmamış bir çocuk olduğu gerçeğidir. Bu sebeple olaylar ciddileştiğinde Ani'ye arka çıkmaz, yere mamasını döken bir bebek misali annesinin yanına masumca sığınır. Bu noktadan sonra filmin 3.perdesi açılır. Ve daha melankolik, hüzünlü ve çaresiz bir Ani karşımıza çıkar. 

İlk iki perdeden de bahsetmem gerekiyor şimdi. Filmi 3 ana perdeye bölecek olursak ilk perde Ani ile Ivan'ın tanışması, eğlenmesi, yiyip içip sevişmeleri olan giriş kısmı ki bu perdenin gereğinden fazla uzun tutulması filmin kalitesini düşüren en başlıca neden. Bir türlü konuya girilememesi, partili sevişmeli sahnelerin sıkça kullanılması yapımı hem izle geç filmlerinden biri gibi gösteriyor, hem de çok eleştirilen male gaze (erkek bakış açısı) durumu yaratıyor. Yani erkeklere beğendirilmek için sıkça kadın vücudunun ifşasına yönelinmiş. Hikaye anlatımının bazı bölümleri, Ani'nin bakış açısından ziyade erkek karakterlerin bakışıyla şekillenmiş gibi görünüyor. Bu da Ani 'nin hikayesinin tam anlamıyla derinleşmesine mani oluyor. Özellikle filmin ikinci yarısında, Ani'nin kendi motivasyonuna dair daha fazla ayrıntı görmek istiyorken, kendimizi daha çok Ivan'ın ailesi ve diğer erkek karakterlerin neler yapacaklarını merak ederken buluyoruz. 

İkinci perdeyi, Ivan'ın bir hayat kadınıyla evlendiğinin ailesi tarafından öğrenilmesi sonucu duruma müdahil olmaları için tuttukları Toros ve ekibinin yer aldığı kovalamaca ve sorunlar kısmı oluşturuyor. Bu kısımdaki temposu biraz Uncut Gems temposunu andırıyor. Absürt mizah, hızlı diyalog ve karmaşık ilişkiler ön plana çıkıyor. Bu tür absürt mizahta diyaloglar hızlı ve zekice olmalı, karakterler sürekli beklenmedik durumlara düşmeli, karakter arası ilişkiler genellikle kargaşa ve yanlış anlamalar üzerinden gidilmelidir ve nitekim hem Uncut Gems'te hem de Anora filminin bu perdesinde olan da buydu.


Ivan'ın ailesinin gönderdiği adamlar (Toros, Igor ve Gamick) filmde derinlikleri olmayan ve sanki sadece hikayeyi ilerletmek için var olan karakterler olsa da hem komik hem de trajik unsurlar ekliyor hikayeye. Her ne kadar Ani ile aynı dünyaya ait olsalar da, onlar da Ani gibi bir sürecin parçası ve patronları tarafından kolaylıkla feda edilebilir bir sınıfın mensupları. Yönetmen Baker Ani ile Igor arasındaki elektrik ile "çalışanların sessiz dayanışması" anlarıyla düzene bir eleştiri de sunuyor.

Özetle, Anora klişe bir hikayeyi, sevilen bir metotla anlatan bir film. İyisiyle kötüsüyle izlenebilecek güzel bir film. Ancak gözümde ne 7.9'luk bir puanı, ne de hele hele Altın Palmiye'yi hak edecek bir yapım. Yönetmenin bir önceki filmi Red Rocket kadar eder, ki onun puanı da 7.1/10. 

(Gelecekten not: aday olduğu 6 daldan 5ini alarak Oscardan döndü. Yılın En İyi Filmi ve En İyi Yönetmeni ödüllerinin yanı sıra, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Orijinal Senaryo ve En İyi Kurgu ödüllerini aldı. Aday olup kazanamadığı tek dal En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü oldu.)

Türk sinemasının underrated filmlerinden biridir Gölgesizler. Uyarlandığı kitap En İyi Roman ödülü alsa da film adaylıklardan hep boş dönmüştü. İlk olarak 2009 yılında İstanbul Film Festivali'nde izlemiş, sevmiştim. Şöyle de bir yazısını yazmıştım o tarihte: Festival Günlüğü.
Geçenlerde yeniden izledim, yeniden sevdim. İlk izlediğimde "İnsan hem burada, hem de uzaklarda olmak istiyor" cümlesine takılmıştım. Şimdi ise "kaybolması için önce var olması lazım insanın" sözüne.


Hasan Ali Toptaş'ın 1993 yılında yayımlanan Gölgesizler isimli romanından, yönetmen Ümit Ünal tarafından 2008 yılında sinemaya uyarlanmıştı bu film. Zaman ve mekan arasındaki geçişleriyle, karakterlerin derin varoluşsal sorgulamaları ve üstkurmaca öğeleri her daim taze tutmasıyla zihni biraz karıştıran bir eser. Üstkurmaca kısmı önemli, çünkü anlatımın kendisini çözmek için bu tanıma aşina olmak gerekiyor. Peki nedir üstkurmaca? Vikipedi tanımı ile: Gerçek ile kurmaca arasındaki ilişkiyi sorgulamak için bilinçli şekilde, anlatının bir kurmaca olduğuna dikkat çeken bir anlatım tarzıdır. Kurmaca içinde bir kurmaca anlatımına başvurmak kısaca. 

Toptaş'ın romanında üstkurmaca, yani yazarın kendini kurgunun bir parçası olarak metne dahil etmesi, hikayeyi gerçek ile kurgu arasında götürüp getiriyor. Gerçek ile kurgunun arasındaki ilişki berberdeki berber ve yazar ile vurgulanıyor. Hatta yazarın varlığı, berberin hayatını şekillendiren bir güç olarak sunuluyor ve ona var olması için kendisinden dokunuşlar, eklentiler de yapıyor. Ümit Ünal da bunları görsel bir dille başarılı bir şekilde işlerken, romandaki şiirsel ve zaman/mekan açsından oluşan döngüsel yapıyı sinematografik bir anlatıya dönüştürmüş. 

Filme geçecek olursak; film, edebi eserin karmaşık yapısını sinemaya uyarlamanın ne kadar zor olabileceğinin bir kanıtı. Çünkü satırlara gizlenme şansın yoktur, ekranda bir şeyler göstermen gerekir ve zihindeki düşünceyi ekran ile örtüştürmek bu karmaşıklıkta zordur. Kitabın yazarı Hasan Ali Toptaş "ben bile kitabın sonuna dair soru işaretleri taşıyor iken filmin bazı şeylere cevap veriyor oluşuna şaşırdım" demişti. Romanda zaman, mekan ve karakterler arasında net bir çizgi bulunmazken, bu yapıyı filmde de korumaya çalışmış yönetmen Ümit Ünal. Bu sayede romanın postmodern dokusu büyük ölçüde korunmuş. 

Gölgesizler, iki ana mekanda geçen bir "kayboluş" hikayesidir. Biri, şehirdeki bir berber dükkani, diğeri ise yeri, zamanı ve sakinlerinin var olup olmadığı belirsiz bir köy. Bu kayboluşlar sorgulanırken asıl sorgulanması gerekenin ne olduğuna ise muhtar filmin 30.dakikasında söylüyor bize "kaybolması için var olması lazım bir insanın". Bu kayboluşlar sadece fiziki değil, metafiziksel bir kayboluştur ayrıca. İnsanların kendi varlıklarını sorguladıkları, birbiri içine geçmiş kimlikler ve belirsizliklerle dolu bir sürü şey. Hikayenin ilk kaybolanı olan Cıngıl Nuri'nin yıllar sonra geri dönmesi bile var olmaya yetmemiş, gecikmeli de olsa devletten gelen bir telgraf ile hala kayıp olduğu resmi makamlarca teyitlenmişti. Bunun şerefine kendisinden çay ısmarlaması istenince " ben yokum ki, nasıl çay ısmarlayayım size" sözü ile yine bizi varlık/yokluk sorununa itiyor. Bununla da kalmıyor, bu meseleyi açık açık bize göstermek yetmez gibi, bir de dinletiyor. Filmde müziklerini yapan ve aynı zamanda misafir oyuncu olarak bulunan Candan Erçetin film için hangi şarkıyı seslendiriyor peki? "Var mıyım, yok muyum? Ben neyim? "


Hikayede bazı kilit noktalar:
 - Aynalar ve Yansımalar: Aynalar önemli bir sembol. var olan bir şeyin yansıması, gölgesi olur. O yüzden var olabilmek için bunlara sahip olmalısın. O sebepledir ki varlığından şüphe eden veya bir değişim sezen her film karakteri önce aynaya koşar.

- Köydeki Kayıplar: Köyün en güzel kızı Güvercin'in kaybolması, köydeki atmosferi gererken, Cıngıl Nuri'nin dönüşü bu yokluk/varlık sarmalını devam ettiriyor. Cıngıl Nuri'nin üzerindeki aynalar, köyde kaybolanların ve yokluk/varlık arasındaki geçişlerin sembolüdür. 

- Kar Neden Yağar: Hikayedeki biraz aklı kıt karakterimizin ,ki bir ismi bile yok, kendisine annesinden ötürü "Cennet'in oğlu" deniyor, sık sık tekrarladığı "kar neden yağar?" sorusu var elimizde. Bu sorunun cevabını düşünmeden önce sorunun zamanını düşünmemiz gerekiyor. Zamanı anlamasak da havadan ve zeminin kuruluğundan anladığımız kadarıyla kış mevsimine oldukça uzak bir zamanda geçen bu hikayede bu soru çok zamansız duruyor. Olmayan bir şeyin varlığını kabul etmiş ve çoktan nedenini sorgulamaya geçmiş Cennet'in oğlu. 

- Muhtar: Hikayedeki devlet figürü muhtar ile sağlanıyor. Asayişi, yargıyı, yürütmeyi ve hatta orduyu yöneten tek bir yapı şeklinde. Tüm bunları uygulamak ile mükellef biri iken ahıra saklayıp kimseye göstermediği ve sır gibi sakladığı çocuğu üzerinden çürümüşlüğün belki de baş müsebbibi konumunda aynı zamanda. 


Daha yazılacak, konuşulacak çok şey var benim açımdan. Şu an parmaklarımı klavyeye bıraktım ve ne yazıyorsa onu okuyor vaziyetteyim. Sonuç olarak; Gölgesizler hem edebi hem de sinematik bir başyapıt. Filmin yönetmeni Ümit Ünal'ın da söylediği gibi " Bu izlediğiniz film, bu romandan çıkarılabilecek filmlerden sadece biri" diyerek romanın derinliğine güzel bir dokunuş yapmıştı. Romanın yazanı iyi, filmi çekeni iyi de oynayanları kötü mü ki? Onları da sayıp şimdilik yazımı sonlandırayım. Şimdilik diyorum, çünkü devam edeceğim.
Oyuncular: Selçuk Yöntem, Taner Birsel, Altan Erkekli, Ahmet Mümtaz Taylan, Ertan Saban, Hakan Karahan ve Aydemir Akbaş.

Bazı filmler vardır; büyük beklentilerle değil, yalnızca tek bir görüntü, tuhaf bir afiş ya da açıklanması zor bir hisle izleme listesine girer. Matar a Dios (aka Killing God) tam olarak bu türden bir keşif filmi benim için. Geçen ay bu şekilde önüme düşen ve bloga da misafir ettiğimiz The Coffee Table filminin yönetmeninin ilk uzun metraj filmi olarak radarıma giren bu yapım, seyircisini ne klasik bir korku filmi ne de düz bir komediyle karşılıyor. Aksine, kara mizah, absürt anlatı, dinsel alegori ve aile dramını tek bir çatı altında birleştiren bu film; rahatsız edici olduğu kadar eğlenceli, saçma olduğu kadar da derinlikli bir film. Festival yolculuğunda önemli ödüller kazanmasına rağmen geniş dağıtım imkanı bulamayan Matar a Dios, bugün hala gizli kalmış bir güzellik benim için.


Bir Yılbaşı gecesi için Carlos (Eduardo Antuna) ve Ana (Itziar Castro), şehirden uzakta bir kır evinde yeni yılı karşılamak üzere hazırlık yaptığı sırada filme dahil oluyoruz. Çiftin ilişkisi, Ana’nın patronuyla yaşadığı şüpheli bir yakınlaşma nedeniyle biraz gergin. Eve Carlos’un depresyondaki kardeşi Santi (David Pareja) ve kısa süre önce eşini kaybetmiş olan babaları Eduardo (Boris Ruiz) da katılıyor. Aile içi kırgınlıklar, bastırılmış öfkeler ve suçluluk duyguları yavaş yavaş yüzeye çıkarken, gecenin sıradan aile dramı çok daha tuhaf bir olayla bölünüyor.

Önce üst katta duyulan bir tıkırtı için evde bir hırsızın olduğundan şüpheleniyor. WC'de üst üste iki kez çekilen sifon için "hırsız olsa sifonu kullanmaz" yorumuyla bu seçenek eleniyor. Uzunca bekleyişin ardından kapıdan gizemli bir cüce çıkıyor ve kendisinin Tanrı olduğunu iddia ediyor. Ancak getirdiği haber kutsal olmaktan çok uzak: İnsanlık sabaha karşı tamamen yok edilecektir. Yalnızca iki kişi hayatta kalacak ve bu dört kişilik aile, kimlerin yaşayacağına kendileri karar vermek zorunda. Zaman daralırken aile üyeleri, yalnızca birbirlerini değil, kendi ahlaki sınırlarını da sorgulamaya başlıyor. Tartışmalar ilerledikçe, mesele kimin kurtulacağı olmaktan çıkıyor ve çok daha uç bir noktaya evriliyor: "Belki de en kolay çözüm Tanrı’yı öldürmektir."


Matar a Dios yüzeyde absürt bir korku-komedisi gibi görünse de özünde son derece karanlık bir insanlık portresi çiziyor. Film, Tanrı fikrini metafizik bir varlık olmaktan çıkarıp kusurlu, alkolik, öfkeli ve umutsuz bir karaktere dönüştürerek klasik inanç anlatılarını biraz eleştiriye açıyor. Buradaki Tanrı, insanları yargılayan mutlak bir güçten ziyade, insanlığın yarattığı kaos karşısında tükenmiş bir figürdür.

Film boyunca aile bireylerinin sırları ortaya döküldükçe; bencillik, sadakatsizlik, ırkçılık, cinsiyetçilik, umursamazlık ve ahlaki ikiyüzlülük bir bir görünür hale geliyor. Yönetmen Casas ve Pinto, insanlığın sonunu büyük politik ya da küresel meselelerle değil, küçük bir ailenin içindeki çürüme üzerinden anlatıyor kısaca. Bu mikro kozmos, filmin temel mesajını da açık ediyor: Dünya büyük felaketlerle değil, küçük ahlaki çöküşlerle yok olmaktadır.

Özellikle Santi karakteri üzerinden ele alınan depresyon ve yaşam isteğinin kaybı, filmin mizahi tonunu zaman zaman kırarak hikayeye beklenmedik bir duygusal derinlik kazandırıyor. Film bu yönüyle, yaşamın değerini sorgularken bile kesin cevaplar vermekten kaçınıyor; seyirciyi rahatsız eden bazı sorularla baş başa bırakıyor.


Yönetmenin filmleri olan Matar a Dios ve The Coffee Table, biçimsel olarak çok farklı görünseler de aynı düşünsel evrenden besleniyor. Her iki filmde de aile kavramı kutsal bir yapı olarak sunulmuyor. Aksine, felaketin doğrudan kaynağı konumundalar. Her iki film de neredeyse tamamen tek bir mekanda geçiyor ve karakterleri zamanla yarışan kapalı bir anlatının içine hapsediyor. Zamansal ve mekansal açıdan klostrofobik bir gerginlik oluşturuluyor. Ve her iki film de kara mizah üzerinden ilerliyor; ancak mizahın işlevi değişik. Matar a Dios’da mizah bir savunma mekanizmasıdır. Seyirci gülerek rahatlar, absürtlük şiddeti yumuşatıyor. The Coffee Table’da ise mizah neredeyse sadist bir işleve sahip. Gülme isteği anında boğazda düğümleniyor. Mizah artık rahatlatmaz; aksine seyirciyi suç ortağına dönüştürüyor. 
Matar a Dios yüksek sesli bir film. Karakterler bağırıyor, tartışıyor, kavga ediyor. Ahlaki kriz kolektiftir. Herkes konuşuyor. The Coffee Table ise neredeyse sessizlik üzerine kurulu. Suç bireyseldir. Baş karakter, yaşanan felaketin ağırlığını tek başına taşıyor. Film ilerledikçe diyaloglar azalıyor, bakışlar uzuyor.

Toparlayacak olursam, Hem Matar a Dios, hem de geçen hafta yazdığım The Coffee Table filmleri benzer gibi duran ama her ikisinin de bıraktığı duygu çok farklı olan iki film. Gözümde az bilinen güzel filmlerden konumundalar ve film tavsiyesi isteyen olduğunda 'onu izlemiştim' cevabını duymayacağınız ya da çok nadir duyacağınız filmler arasına bunu alın derim.


Son yıllarda ırkçılık karşıtlığı  #BlackLivesMatters #OscarsSoWhite gibi hareketlerle popülerliğini oldukça arttırdı. Bir şey popüler olmuşsa sermayenin malzemesi olması kaçınılmazdır. Sosyal medyadan edebi içeriklere, tekstil ürünlerinden rap şarkılarına... Ve tabi sinema filmlerinin içeriğinde de bu fikir oldukça yer etti. Irkçılık konusunda farkındalık arttığı için insancıl gözüküyor olabilir. Peki işin aslı öyle mi? Ya bize bunu sermaye güçleri pompalıyorsa? Ya tüm siyahi filmlerde siyahilerin suça bulaşan, rezil bir aile yapısı olan ve sonunda ölen kişilerin olmasını endüstri dikta ediyorsa? İşte bu düşünceye inanan siyahi bir yazarın hikayesini izliyoruz American Fiction'da. 


American Fiction filmi, özellikle Amerikan edebiyat ve sinema dünyasındaki ırkçılık, siyasi doğruculuk gibi temaları eleştiriyor. Film, siyahi bir yazar olan Thelonious Monk Ellison'ın (Jeffrey Wright), ana akım medya ve edebiyat endüstrisinin siyah hikayeleri sadece acı, suç ve yoksulluk üzerinden odaklanarak sınırlandığına ve bu şekilde siyahi yazarların daha edebi, değerli veyahut eğlenceli yapımlarının göz ardı edildiğine dair bir eleştiri getiriyor. Bu eleştirisini tüm yayın evlerini trolleyerek gerçekleştirmek istese de yapımcılar bu troll fikri satın alıyor ve yazarımız "yuh artık" diyerek kendini nihayet ana akıma bırakıyor. Kendince değerli görüşler içeren kitapları satmazken, trollediği hikaye fikri yapımcılar tarafından yüksek fiyatla satın alınıyor. Birbirlerine küfredip bağıran, öldüren, sefalet çeken siyahilerin o klişe hikayesini. 

Film, Pervical Everett'in Erasure adlı romanından yönetmen Cord Jefferson tarafından uyarlanmış. Senaristliğini Master of None, The Good Place gibi dizilerle de kanıtlayan Cord Jefferson'ın yönetmenlik koltuğuna oturduğu ilk film bu. Bir senarist olarak çektiği ilk filmin konusunun, siyahi edebiyatının endüstrinin sınırlamalarıyla çaresiz ve bir bakıma tek bir modele mahkum kaldığı gerçeğini yansıtması bu konunun ne kadar ciddi ve doğru olduğu izlenimi oluşturuyor bende. Her ne kadar bunu dile getirdiği bir açıklamasına denk gelmesem de sinema sektöründe bu despotizme bir senarist olarak maruz kaldığını tahmin edebiliyorum.

Peki günümüzde ırkçılık karşıtı propagandaların gerçek amacından saparak ticari bir araç haline dönüştüğü gerçeği ne kadar doğru?


Yukarıda da yazdığım gibi ilk bakışta ırkçılık karşıtı propagandaların toplumsal adaletin sağlanmasında farkındalık yarattığı düşüncesi oluşabilir. Ancak biraz incelendiğinde birçok örneğin aslında gerçek bir duyarlılıktan ziyade, ekonomik kazanç sağlamaya odaklandığını gözlemleyebiliyoruz. Büyük şirketlerin, yapımcıların, reklam ajanslarının ırkçılık karşıtı mesajlarla ürünlerini pazarlaması hem şirketin itibarını korurken hem de geniş bir müşteri kitlesine ulaşma ve satışlarını arttırmasına olanak sağlıyor.

Sadece siyahiler üzerinden anlatımını yaptığım sermayenin bu gibi vicdanları suistimal ettiği mevzular çokça var. Soykırım, çocuk istismarı, eşcinsellik, hayvan hakları, çevresel olaylar ve niceleri. Ayırt edici özelliklerinden biri, herhangi bir fikir popüler kültürde fazla yer buluyorsa, artık o fikir bir ürüne, o kitle de bir müşteriye dönüşmüştür. Ve bu sadece direkt olarak sermayeyi ilgilendiren konularda değil, siyasette de var. Onca vekil arasında atıyorsun bir siyahi, bir eşcinsel veya azınlıktan birini, hooop oluyorsun demokrat.

Tekrardan filme dönecek olursak, American Fiction bu senenin Oscar ödüllerine 5 dalda aday ve bunlar  En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Uyarlama Senaryo ve En İyi Orijinal Müzik ödülleri. Aday olduğu klasmanlara ve diğer adaylara baktığımda bu 5 ödülden biriyle evine döneceğini sanmıyorum. Ama yine de güzel bir komedi, hoş vakit geçirtir. 

2008 yılındaki In Bruges filminden hayran olduğumuz üçlü olan yönetmen Martin Mcdonagh ve oyuncular Brendan Gleeson ve Colin Farrell'ın yeniden bir araya geldiği The Banshees of Inisherin filmi bize yine nefis bir melankoli ve kara mizah ziyafeti sunuyor. Film 1920'lerin en ücra İrlanda'sında, hayali Inısherin Adası'nda geçiyor ve bize bir dostluğun yok oluşunu, yer yer kahkahalarla yer yer ise kalp kırıklığıyla harmanlayarak anlatıyor. 


Film, 1920lı yıllarda, İrlanda iç savaşı seslerinin suyun ötesinden duyulduğu bir dönemde geçiyor. Bu durum adada yaşanacak çatışmalar için uygun bir arka plan gürültüsü de sağlıyor. Basit bir köylü olan Padraic (Colin Farrell), her gün saat ikide en iyi arkadaşı Colm'u (Brendan Gleeson) ziyaret ediyor ve beraber bir bara gidiyor. Günlük rutinleri bu şekilde. Ancak bir gün Colm kapıyı açmayı reddediyor ve dostluktaki kopuşun sinyalleri alınmış oluyor.

Padraic, kendisini atlara ve eşek dışkısına dair saatlerce konuşabilen biri olarak tanımlarken, Colm ise müzik yazan, keman çalan ve varoluşsal umutsuzluk nöbetlerine kapılan bir düşünür gibi tanımlıyor. Entelektüel uçurumun farkında Colm, ancak Padraic için bu entelizm bir ölçü konusu bile değildir. Bu sebeple Colm, zamanın hızlı geçtiği ve yaşlılığın vermiş olduğu 'kalan zaman azaldı' duygusuyla depresyona giriyor ve kalan yıllarında daha yaratıcı şeyler yapmak kararı ile Padraic'i hayatından çıkarmaya karar veriyor. Çünkü onu amaçsız boş sohbetleri olan, sınırlı bir adam olarak görüyor. 

Hikayenin dönüm noktası, Colm'un Padraic'e yaptığı korkunç tehdit oluyor: Padraic onunla ne zaman konuşursa, Colm kendi parmaklarından birini kesecek!. Bu, hayatının geri kalanında müzik aletleri çalmak isteyen birisi için, intikam almak uğruna kendi hayatını yok etmek demek oluyor. Padraic ile her görüşmesinde yapmak istediklerinden uzaklaşmasını, fiziksele dökmek, daha belirginleştirmek istiyor bu tehdidi ile. Söz konusu Colm'un kendi parmakları değil de Padraic'inkiler olsa, yutulması daha kolay olurdu. Ancak Colm kendi parmaklarını kesmekle tehdit edince, ne Padraic ne de biz izleyiciler olayın ciddiyetinde değildik. Taa ki Padraic'in bir konuşma denemesinin ardından önüne konan kesik parmağı görene kadar. Colm ciddiymiş.


Filmin kilit unsurlarından biri, Padraic'in doğuştan gelen iyi niyetinin, bu çatışma ile nasıl aşındığıdır. İncinme öfkeye, cömertlik kabalığa, sevgi ise intikama dönüşüyor. Padraic kendisini 'iyi bir insan' olarak tanımlarken, Colm iyi insanları kimsenin hatırlamadığını, oysa herkesin Mozart'ın adını bildiğini iddia ettiği ve Padraic'in 'ben bilmiyorum' diye karşılık verdiği an daha da iyi anlıyoruz ikisinin aynı frekanstan konuşmadıklarını. Bu Mozart örneği de bize Colm'un aslında öldükten sonra unutulma korkusunun olduğunun işaretini de veriyor. 

Colin Farrell'in kaşlarını çatarak yaptığı mimiklerle Padraic'i canlandırışı, sergilediği en iyi performanslardan biri olabilir. Okul çocuğu yürüyüşü ve şaşkın bakışları ile karakterinin hakkını veriyor. Brendan Gleeson'ın Colm'un bakışları ise hem ölümü hem de koca bir sır odasını andırıyor. Filmin şüphesiz en iyi oyunculuğu ise Dominic'i canlandıran Barry Keoghan'ınkidir. Yürüyeceği daha çok yol, bize izleteceği daha nice güzel filmler olacaktır diye düşünüyorum. Kerry Condon ise, Padraic'in daha zeki kız kardeşi Siobhan rolünde harikadır. 

Yönetmen McDonagh bu filmi ilze trajedi ve komediyi mükemmel şekilde birleştirmiş. Three Billboards'ta Amerikan toplumuna ders vermeye çalıştığı zamana göre çok daha sağlam bir zeminde durduğu bir film olmuş bana kalırsa. Bu sebeple In Bruges'un da önüne koyarım ben bunu. 

Çok ender olan politik mizah sinemasının usta yönetmenlerinden Luis Estrada'nın 2014 yapımı 'The Perfect Dictatorship' filminde medya sektörünün kullandığı bir methoddan bahseder; Çin Kutusu.
Tanım olarak da şöyle ifade eder: gizlenmesini ya da arka plana atılmasını istediğiniz bir haberi, başka bir sansasyonel haber ile örtbas edip, halkın ilgisini yeni habere kanalize etmek. Sorulması gereken ise şudur: Gizlenen haber ne?



İlk olarak 1999 yapımı 'La ley de Herodes' filmiyle tanıdığım Yönetmen/Senarist Luis Estrada, o filmde olduğu gibi 2014 yapımı bu filmde de Meksika'nın yozlaşmış siyasilerini konu alıyor. 1999 daki filminden farklı olarak bu kez bu yozlaşmaya medyanın nasıl çanak.tuttuğunu ve hatta medyanın yozlaşmasının siyasetin yozlaşmasından da önde ve önemli olduğunu vurguluyor. Tabi tüm bunları retorik anlatım diliyle anlatmıyor. Meksika halkı da Türkiye halkı gibi bu yozlaşma gerçeğine aşina olduğu için daha çok komedi diliyle içersinde bulundukları traji-komikliği gösteriyor. Yolsuzlukları ve uyuşturucu baronlarıyla meşhur olan Eyalet Valisinin bir medya grubuyla anlaşarak kendisini ülke başkanlığı yarışına sokmasını istiyor. Geçmişte işlediği ve hatta hala işlemekte olduğu suçları unutturmak için ülkedeki mevcut 'ölüm, katliam, çete savaşları vb' gibi sıradanlaşmış(!) suçlar ile halkın ilgisini çekemeyeceklerini anladıklarında kendi olayını kendileri oluşturur. Halkı vicdanen yakalayabilecek, dedikodusu bol olabilecek ve her bireyin kendine has teori ve görüşünün olabileceği türden bir haber tam da Çin Kutusu için bulunmaz bir nimettir. Ve bir çocuk kaçırma olayı organize ederler. 

Tozcu eyalet valisini 'la ley de Herodes' filminde de başrolü oynayan Damian Alcazar oynarken, anlaştığı medya grubunun yöneticiliğini ise geçtiğimiz hafta finalini yapan Better Call Saul'ün sevilen karakteri Lalo Salamanca'yı canlandıran Tony Dalton oynuyor.

Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen'in filmografisinde tekrar eden birkaç temel eksen var. Bunların başında 'erkeklik krizi' yer alıyor. Jansen'in filmlerinde erkek karakterler güçlü oldukları için değil, duygusal ve mental olarak sakat oldukları için var oluyor. Son filmi Riders of Justice'da da bu sekmiyor. Travmatik bir kayıp kayıp yaşayan soğukkanlı bir erkek figürünün, şiddetle örülü bir adalet arayışını izlediğimiz bu filmde, Jansen yine kendi sadık izleyicisine istediğini veriyor.


Daha önceki filmlerinde de olduğu gibi bu filmde de Mads Mikkelsen ana karakterlerden birini, Markus'u canlandırıyor. Markus (Mads Mikkelsen), Afganistan'da görev yapan bir askerken eşinin ölüm haberini alıyor. Eve döndüğünde, ergenlik çağındaki kızı Mathilde (Andrea Heick Gadaberg) ile arasında derin bir mesafe olduğu anlaşılıyor. Markus'ın yasla baş etme biçimi, duygularını bastırmak ve sert bir disiplinle hayata devam etmek iken, eşinin öldüğü olay hakkında bir fikri olan istatistikçi arkadaşı Otto (Nikolaj Lie Kaas) ve onun iki arkadaşı Lennart (Lars Brygmann) ile Emmenthaler (Nicolas Bro), tren kazasının bir rastlantı değil, planlı bir suikast olduğuna inanıyor. Bu iddia, Markus için hem eşinin ölümüne bir anlam yükleme, hem bastırdığı öfkesini yöneltecek somut bir hedef bulma, hem de kızı ile duygusal bağını bir nebze hafifletecek bir fırsat olarak karşısına çıkıyor. Film bu noktadan sonra alışılagelmiş şekilde Jensen tarsı kara mizah ciddiyeti ile intikam filmine dönüşürken, Mathilde'nin de yas sürecinde bu tuhaf grup ile geçici aile ilişkileri kurmasını izliyoruz.

Filmin merkezinde 'olan biten her şey bir neden-sonuç zincirinin ürünü müdür, yoksa bazı şeyler gerçekten sadece tesadüf müdür?' sorusu yer alır. Otto’nun olasılık hesapları ve Mathilde’nin duvarına yazdığı olası senaryolar, bu sorunun rasyonel bir cevabı olmadığını sürekli hatırlatıyor. Jensen, tesadüf fikrini yalnızca anlatısal bir oyun olarak değil, yasla baş etmenin temel psikolojik mekanizmalarından biri olarak ele alıyor. Çünkü bir suçlu bulunduğunda, acı daha katlanılabilir hale geliyor; öfke yön değiştiriyor, karmaşa hali bir düzen hissine bürünüyor. Mathilde’nin söylediği gibi, “hayat, kızabileceğin biri olduğunda daha kolay” Film tam da bu cümleyi etik, felsefi ve duygusal düzeyde didikliyor.

Aynı zamanda Riders of Justice, erkeklik, bastırılmış duygular ve şiddet arasındaki ilişkiyi de eleştiriyor. Markus’un asker kimliği, onun duygusal körlüğünün bahanesi gibi. Terapiden kaçışı, kızını inciten sözleri ve ani öfke patlamaları, filmin onu yücelten değil, mesafeli bir bakışla ele alan tutumunu güçlendiriyor. Bu anlamda film, seyirciyi Markus’la özdeşleşmeye değil, onu anlamaya ama onaylamamaya davet ediyor. Erkeklere 'bakın bu Markus ve Markus gibi olmayın' diyor, Jansen'in daha önceki filmlerinde de dediği gibi.

Anders Thomas Jensen’in en güçlü yanı, tonlar arasındaki riskli geçişleri ustalıkla kurabilmesi. Film, son derece karanlık şiddet sahneleriyle absürt mizahı yan yana getiriyor; ancak bu ikilik hiçbir zaman ucuz bir tezat hissi yaratmıyor. Özellikle Otto, Lennart ve Emmenthaler üçlüsü, neredeyse bir 'entelektüel gerzek' ekibi gibi işlev görürken, her birinin travmatik geçmişi filmin duygusal ağırlığını dengeliyor. Jensen, karakterleri olayların hizmetine sokmak yerine, olayları karakterlerin psikolojisine göre şekillendiriyor.

Ayrıca filmde kullanılan kilise mekânları, koro müzikleri ve dini göndermeler, inançtan çok 'teselli' fikrini çağrıştırıyor. Markus’un Tanrı’yı reddeden tavrına rağmen bu imgelerin film boyunca varlığını sürdürmesi, karakterin ihtiyaç duyduğu ama ulaşamadığı bir aidiyet ve iyileşme alanını temsil ediyor adeta.


Anders Thomas Jensen'in daha önceki bloga da konuk olduğu filmlerini düşünecek olursak; Ademin Elmaları, The Green Butchers, Flickering Lights ve Men and Chicken filmlerine olan tematik benzerliklerinin başında travmatik erkek sorununu yazının başında belirtmiştik. Tüm filmlerinde olan bir diğer benzerlik de seyirciyi 'gülmemeliyim ama gülüyorum' yaklaşımına getiren kara mizahı ve ahlaki bulanıklığı. Adem'in Elmaları filminde kötülük ve inanç meselesi ile, The Green Butchers filminde yamyamlık ve kapitalizm ile, Men and Chicken filminde genetik bozukluklar ve bastırılmış şiddet ile seyirciyi bu noktada kaşıyor. Ancak bu filmdeki mizah diğerleri kadar keskin değil, duygusal bir nedeni bulunuyor. Jensen ilk defa bu kadar ana akım bir tür seçiyor. Ve prodüksiyon olarak da ana akıma en yakın filmi bu duruyor. Ancak yine de İntikam Filmi etiketi ile bu filmi izleyen seyirci, yönetmeni tanımıyor ise beklentisini karşılayamadan döneceği kesin, o kadar da ana akım işi değil diye de belirteyim. 

Riders of Justice, intikamın rahatlatıcı bir çözüm değil, çoğu zaman yasın üzerine örtülen geçici bir perde olduğunu gösteren bir film olarak karşımıza çıkıyor. Jensen, seyirciyi ne şiddetle ne de mizahla kandırıyor; aksine her ikisini de rahatsız edici bir dürüstlükle kullanıyor. Mads Mikkelsen’in donuk yüzüyle temsil edilen bastırılmış acı, filmin sonunda ne tamamen çözülüyor ne de yüceltiliyor. Geriye kalan şey, kusurlu ama birbirine tutunarak ayakta durmaya çalışan bir takım insan. Belki de filmin en ironik adalet anlayışı burada yatıyor.