2022 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2022 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Caye Casas'ın ikinci uzun metraj filmi olan The Coffee Table (ilk uzun metrajı Matar a Dios (Killing God)), kara mizah ile saf dehşet arasında gidip gelen tonuyla yalnızca bir 'şok filmi' olmanın ötesine geçen; ebeveynlik, suçluluk ve ev içi iktidar ilişkileri üzerine acımasız bir alegori kuruyor. Film, seyircisini güvende hissettiren tanıdık bir ev ortamını adım adım bir kabusa dönüştürürken, mizahın sınırlarını da zorlayan bir film anlatısı sunuyor. İçinde olmak istemeyeceğiniz bir duruma, dışarıdan izleyici olarak ne kadar katlanabilirsiniz, bunu test etmeniz için buyurun filme.



Filmin hikayesine kısaca bakmak gerekirse: Yeni ebeveyn olmuş Jesus (David Pareja) ve María (Estefania de los Santos), ilişkilerindeki gerilimi bastırmaya çalışırken evleri için yeni bir orta sehpa satın almaya karar veriyor. Mağazada yaşanan küçük bir tartışma, çiftin güç dengeleri ve bastırılmış öfkeleri hakkında ipuçları verirken, grotesk tasarımlı cam sehpa için nihayet karar kılınıyor ve eve getiriliyor. María’nın kısa süreliğine evden ayrılmasıyla Jesus, bebeğiyle ilk kez yalnız kalıyor. Eksik bir vida, geri dönen bir satıcı ve sıradan görünen bir dizi tesadüf, anlatının kırılma noktasına zemin hazırlıyor ve gerilimin ipuçları burada izleyiciye verilmeye başlıyor. Bundan sonra film, izleyiciyi neredeyse dayanılması güç bir suç ortaklığı duygusuna sürükleyerek tek bir mekan içinde yoğunlaşan bir psikolojik cehenneme dönüşüyor.

The Coffee Table’ın merkezinde yalnızca bir kaza değil, bu kazanın etrafında örülen sessizlik, inkar ve suçluluk hali yer alıyor. Film, modern ebeveynliğin romantize edilen yüzünü paramparça ederken, özellikle erkeklik krizi ve pasif öfke üzerine yoğunlaşıyor. Jesus karakteri, hayatındaki tüm kararların başkaları tarafından alındığına inanan, edilgenliğini küçük bir nesne üzerinden telafi etmeye çalışan trajik bir figürdür. Kahve sehpası, bu anlamda yalnızca bir eşya değil; bastırılmış iktidar arzusunun, yanlış seçilmiş bir sembolün ve geri dönüşü olmayan bir hatanın maddi karşılığıdır.

Aynı zamanda film, kara mizahın etik sınırlarını da tartışmaya açıyor. İzleyici, dehşetin bilgisine sahipken karakterlerin gündelik konuşmalarına, absürt kesintilere ve neredeyse sitcomvari durumlara tanık oluyor. Bu çelişki, seyirciyi güldürmekten çok rahatsız etmeyi amaçlıyor. Çünkü film asıl olarak 'neye gülebiliriz?' sorusunu da sorarken gündelik hayatta gülüp geçtiğimiz sohbet ortamlarında gizli bu nevi nice olayların olabileceğini de bize hatırlatıyor. Mizah, burada bir rahatlama değil, suçluluğun ve utancın üzerini örten bir mekanizma olarak işlev görüyor. Yine çoğu zaman hepimizin yaptığı gibi.


Yazarken olabildiğine dikkat etmemin sebebi, filmi izleyenler için ana unsur olan gerilim noktası hakkında spoiler vermek istemeyişimdir. Tanık olduğum olaylara ve neticesinde bende oluşan duygulara sizin de sıfırdan tanıklık etmenizi istediğimden. The Coffee Table, izleyiciyi konfor alanından çıkarmayı hedeflediği kesin. Rahatsız edici olduğu kadar cesur da bir film. Herkes için uygun olmayan bu anlatı, şok etkisini ucuz numaralarla değil, etik ve duygusal sınırları zorlayan bir kurgu üzerinden inşa ediyor. Film, bitiminden sonra bile zihinde kalmaya devam eden sorularıyla, çağdaş Avrupa korku sinemasının en huzursuz edici örneklerinden biri olarak hafızamda yer edecek. 

Avustralya'lı YouTuber ikizler Danny ve Michael Philippou'nun ilk uzun metraj filmi olan Talk to Me, çığlık attıran bir korkuyu, hem de psikolojik gerilimi ustaca harmanlayan zeki bir gerilim filmi. Film, ergenliğe özgü korkular, yas ve bağımlılık gibi çağdaş konuları ele alırken, doğaüstü bir cisimle buluşturarak izleyicinin beklentilerini güçlü şekilde karşılıyor.



Filmin hikayesinde; annesinin zamansız ölümünden iki yol sonra babasından uzaklaşan 17 yaşındaki Mia (Sophie Wilde), en yakın arkadaşı Jade (Alexandra Jensen) ve ailesiyle vakit geçirmekte. Okuldan bazı arkadaşlarının, seramik kaplı bir kesik eli kullanarak ruh çağırdıkları bir video viral olunca, Mia bu oyuna katılmaya kadar veriyor. Ritüelin kuralı, büyülü eli tutarken "talk to me, i let you in (konuş benimle, seni içeri alıyorum)" sözlerini söylemek. Böylece bir ruhu içeri davet etmiş oluyorsunuz. Mia için bu deneyim, altta yatan hüznünü geçici olarak yok eden büyüleyici bir heyecan. Ancak, Mia'nın itirazlarına rağmen küçük Riley'in de oyuna katılamasına izin verilmesi ve ölen annesinin sesi olduğuna inandığı şey yüzünden Riley'in çok uzun süre büyü altında kalmasına izin vermesiyle felaket başlıyor. Bu durum Riley'i komaya sokarken, geride kalanları da cehenneme sürükleyecek bir gücü serbest bırakıyor.

Talk to Me, her ne kadar doğaüstü unsurlar barındırsa da ayakları yere basan bir film olmuş. Korkunun ötesinde film, suçluluk, bağlılık, aile ve aidiyet gibi temaları işliyor. Yönetmenler, tehlikeli ritüellerde kendilerini kaybederek gerçeklikten kaçış arayan gençlere daha çok odaklanıyor. Bu ritüeller, çocukların kötü uyuşturucu deneyimlerini filme alıp internette yayınladığı gerçek hayat videoları kadar tehlikeliler. Bu yüzden film için seçilen isimde de seslenişin çocuklardan ebeveynlere doğru olduğunu düşünüyorum: konuş benimle. Konuşun çocuklarla.


Talk to Me filmi, birçok sinema okulu öğrencisinden daha donanımlı ve birikimli olan YouTuber'ların yakın gelecekte sinemayı da ele geçireceğine dair olan düşüncemi pekiştirecek derecede iyi bir yapım. 
Zaten iyisi az bulunan korku türünü seviyorsanız, bu filmi listenize ekleyin.

Rebecca Zlatowski'nin Other People's Children (aka Les Enfants des autres) filmi, modern kent yaşamındaki 'yarım kalmışlık(!)' hissini, kadın duygusallığı üzerinden incelikle işleyen bir film. Paris'in parlak vitrinlerinin ardındaki derin yalnızlıkları, geç kalma korkusunu ve bir başkasının kurulu düzenine dahil olmaya çalışmanın yıpratıcı ağırlığını taşıyan Rachel, kırklı yaşlarına yaklaşırken hayatının ritmini başkalarının kararlarına göre ayarlamak zorunda kalan pek çok kadının temsilcisi konumunda. 


Rachel (Virginie Efira), sevgilisi Ali'nin (Roschdy Zem) eski evliliğinden olan küçük kızı Leila (Callie Golcalves) ile kurduğu bağ sayesinde, uzun süredir bastırdığı annelik isteğini test etme imkanı buluyor. Ancak filmin senarist/yönetmeni Rebecca Zlotowski Rachel'ın bu arzusunu, melodram içeren bir çığlıkla değil, sessiz ve gündelik anların arasına gizlenmiş yüz ifadeleriyle göstermiş. Küçük bir kızın elini tutarken, kız kardeşinin yeni doğmuş bebeğine bakarken, bir öğrenciyi savunurken.. Rachel'ın annelik vasfı sadece biyolojik bir mesele değil yani. Şefkati, emeği ve sabrı hali hazırda var ama kaderi, onun tüm bu özelliklerini kendi çocuğuna gösterebilme şansını belirsiz kılıyor.

Zlotowski'nin filmde kurduğu dünya, çoğu Paris filmleri gibi romantik-komedilerin aksine, tatlı bir acı sunuyor. Filmin ritmi bilerek yumuşatılmış, sahneler sık sık elipslerle kesilmiş, duyguları seyircinin üzerine abanmak yerine yedire yedire verilmiş. Yönetmenin bu nazik tavrı mevcut duyguyu dramatize etmemek için olsa da izleyici olarak bazen duyguya bürünecekken kamera ile uzaklaştırılıyor oluşumuz duyguyu yoğun yaşamamıza engel oluyor. 

Filmin dramatik kısmı, Ali ve eski eşi Alice (Chiara Mastroianni) arasındaki bağdan da besleniyor. Hikaye de bu kısım da var yani. Zlotowski, üçlü ilişkide bir 'kötü' yaratma kolaycılığına kaçarak eski eşi kötü duruma getirmiyor, her karakteri kendi kırıklarıyla var ediyor. Ayrıca Rachel'ın en büyük rakibi zaten Ali'nin eski eşi değildir, geçip gitmekte olan zamanın ta kendisidir. Zira Ali yeni bir hayata başlama lüksüne sahipken, Rachel'ın geleceğe dönük hayalleri giderek daralan bir koridora sıkışmış gibi. Bu gerçek, filmin en can yıkıcı meselesi.


Other People's Children filmi, modern kadınlık deneyimine incelikle yaklaşan, küçük anlardan büyük duygular çıkaran zarif bir film. Yumuşaklıktan sebep, yer yer duygunun sınırlandığı doğru, ancak tam da bu nazik dokunuş, filmin kırılgan güzelliğini oluşturuyor. Yönetmen izleyiciden, Rachel'ın hikayesini bir 'tamam olma ya da eksik kalma' olarak değil, yaşamın dalgaları arasında kendi ritmni bulmaya çalışan bir insanın sessiz direnci olarak görmesini istiyor gibi. bu yüzden bazı sahnelerde Rachel üzerinden seyirciye de şunu fısıldıyor gibi: "annelik bazen sahip olmak değil, temas etmektir."

(Rachel'i canlandıran Virginie Efira'yı daha önce Benedetta filmin de izlemiştik.)

İzlanda'lı yazar-yönetmen Hlynur Palmasun'un filmi Godland, 19. yüzyılın sonlarında Danimarka'dan İzlanda'nın ücra bir kasabasına yeni bir kilise kurması için gönderilen genç bir papazın hikayesini anlatıyor. 



Filmin hikayesi, piskoposu tarafından İzlanda'da (o zamanlar Danimarka'ya bağlı) yeni bir cemaat kurması ve papar olarak görev yapması için gönderilen genç din adamı Lucas'ın (Elliot Crosset Hove) etrafında dönüyor. Lucas, coğrafi olarak oldukça zorlu bu yolculuğa Hristiyan misyonuyla birlikte, sırtında dolaştırdığı fotoğraf makinesiyle de hem manzaranın hem de yeni tanıdığı insanların fotoğraflarını çekiyor. Lucas'ın İzlanda'da karşılaştığı en güçlü figür, ona rehberlik eden rehbr Ragnar (Ingvar Sigurosson). Kolonici gördüğü Danimarka'ya ve onun getirdiği inancı temsil eden Lucas'a hiç güvenmiyor. Ve bunu için bazı gerekçeleri var elbet.

Çetin bir yolculuğun ardından Lucas, sonunda Carl (Jacob Lohmann) ve kızları Anna (Vic Carmen Sonne) ile küçük kardeşi Ida (Ida Mekkin Hlynsdottir) yaşadığı evlerine bir kırık adam olarak ulaşıyor. Lucas'ın kolonyal kibrinin ve Ragnar'ın bastırılmış duygularının ortaya çıktığı şüphe, bağımlılık ve ayrıcalık gibi temalar etrafında çevrelenen bir ana gövdesi var filmin. Lucas'ın kilisenin tamamlanmasından sonra verdiği ilk hizmet ve Ragnar'ın fotoğraf çekilme talebini geri çevirmesiyle başlayan çatışma, filmin finaline doğru yolu açıyor.

Filmden beklentim hep yüksekti nedense, ama beklentimin karşılanmasını geçtim, yaklaşmadı bile. Belki de bir Corpus Cristi tadı umdum, aradım. Aradığımı da bulamayınca gerisi fuzuli kaldı.

War Pony, iki farklı hayatın kesişmeyen ama birbirini yankılayan çizgilerini takip eden, hırpalanmış bir büyüme hikayesi. Yönetmenler Gina Gammell ve Riley Keough'un Bill Reddy ile Franklin Bob'un gerçek yaşam deneyimlerinden yola çıkarak kurduğu bu hikaye, dışarıdan gelen bakışlardan ziyade içeriden gelen duyguyu ve tınıyı yakalamanın peşinde.



Filmin iki ana karakteri Bill (Jojo Bapteise) ve Matho (LaDainian Crazy Thunder), aynı döngünün farklı duraklarında duruyor gibiler. Bill, genç yaşına sığmayan sorumlulukların ve bitmek bilmeyen yükselme hayallerinin peşinde debelenirken, Matho ise çocukluk ile yetişkinlik arasındaki ince çizgide şiddet ve ihmal arasında bir yaşam sürüyor. Film, bu iki hikayeyi birbirine temas ettirmeden ilerliyor ama aralarında görünmez bir bağ kurarak. Biri geçmişin yaralarını taşırken diğeri şimdinin taze kesiklerine maruz kalıyor. 

Ancak bu paralellik, anlatının her zaman uyumlu aktığı anlamına da gelmiyor. Bağdan kopma durumunda yer yer iki farklı film izliyormuş hissi yaratabiliyor. Bu da kopukluğa neden oluyor. Bill ve Matho'nun hikayelerinin sonunda bir araya gelmesi ise duygusal olarak işleniyor olsa da, bu buluşmanın yapısal olarak gerçekleşeceği öngörülüyor. Bu da filmin sürpriz gücünü azaltan bir unsur.

Yine de War Pony, topluluğun ritüelleri, yas törenleri ve gündelik dayanışma anlarında içten parlaklık yakalıyor. Buffalo'nun neredeyse büyülü bir şekilde sahneye girdiği final sekansı, filmin yorgun gerçekçiliği ile mistik bir ruhu aynı karede buluşturuyor. Öte yandan filmin en tartışmalı denecek yönü, travmanın neredeyse tek estetik malzemeye dönüşmesi olabilir. 


Tüm bunlara rağmen War Pony, oyuncu performansları, doğal mekan kullanımı ve yalın görsel diliyle etkileyici bir atmosfer kuruyor. Kamera karakterlerin dünyasına yaklaşırken asla yargılamıyor, öğretmiyor, ahkam kesmiyor, yalnızca tanıklık ediyor. Bu bakımdan film, günümüz Amerikan bağımsız sinemasında ayrı bir yer edinmeli ve bu sebeple belki de daha çok kıymet verilmeli. Kopyala yapıştır olan stüdyo filmlerinin aksine, en azından özgün bir film.

Japon yönetmen Akira Kurusawa'nın 1952 tarihli klasiği Ikiru'nun (a.k.a. To Live) uyarlaması olan ve Oliver Hermanus'un yönettiği Living filmi, hikayeyi Londra'ya taşıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası Londra'sında geçen bu drama, ölümcül bir sağlık tanısı alan ve bunun üzerine hayatını gözden geçirmeye başlayan yaşlı bir memurun hikayesini, Bill Nighy'nin olağanüstü performansıyla anlatıyor. 


İlk kez Shaun of the Dead filmiyle kendisiyle tanıştığım ve hayranı olduğum Bill Nighy'nin canlandırdığı baş karakterimiz Williams, hayatı boyunca aynı şeyleri yapan, aynı hayatı yaşayan, melon şapkalı bir memur. Alışkanlıklar yumağı o kadar tekdüzeleşmiş ki, departmanındaki tek kadın çalışan Margaret (Aimee Lou Wood) ona "Bay Zombi" lakabını takmış. 

Williams'ın, doktorunun kendisine sadece birkaç aylık ömrü kaldığını söylemesi üzerine verdiği cevap, katı ingiliz tavrının istem dışı bir parodisi adeta. Ancak o an, hayatının hali hazırda ne kadar 'ölü' olduğunu fark ettiği an oluyor. Hayatını gözden geçirmeye başlıyor ve ölmeden önce olabileceği en iyi kişi olmaya karar veriyor. Ve bu uğurda mahallenin anneleri tarafından departmanına iletilen mütevazı bir çocuk parkı talebinin, bürokratik ataletle bekletilmesini sonlandırmak için girişimlerde bulunuyor. 

Williams, biraz fazla bastırılmış ve çoğunlukla dile getirilmeyen bir hüznü barındıran bir karakter olsa da, Bill Nighy'nin performansı onu sürekli ilgi çekici kılıyor. Filmin sakinliğinin tüm yükünü sırtında taşıyor. 


Living filmi, uyarlandığı film olan Ikiru'dan farklar içeriyor. İntikamcı yerel gangsterler bu filmde çıkarılmış. Bunun yanında gizemli seslendirme de çıkmış. Ancak yapısal olan ana etkenler filmde bulunuyor ve nihai anlam ve duygu örtüşüyor denebilir. 

Bu filmin yapılacağını ilk duyduğumda "izlememe gerek yok, orijinalini (A Man Called Ove) izledim" demiştim. Neticede geçmişte ABD için yeniden uyarlanan Funny Games ve Oldboy faciaları vardı. Ancak Tom Hanks hatırına şans vermeye değer buldum ki "iyi ki de izlemişim" dedirtti. O filmi de bilmeyenler için kısaca şunu söyleyeyim: A Man Called Otto; huysuz, aksi ve kuralcı bir dul olan Otto Anderson'ın hikayesini konu alıyor.

Tom Hanks'in canlandırdığı, filmin baş karakteri olan Otto Anderson, park etme, çöp atma gibi en basit mahalle kurallarının bile titizlikle uygulanmasını takıntı haline getirmiş ve en küçük aksaklığa kolayca sinirlenen bir karakter. Bu gibi kimseler komşularınca ya hiç sevilmez ya da kuralları ve sınırları belli birisi olduğundan saygı duyulur. Otto için izleyicide henüz oluşmuş bir izlenim ve duygu yokken tanımaya başlıyoruz onu. Bu sebeple filmin sonunda edineceğimiz tavır için henüz vaktimiz var.

Ancak Otto sevimsizliğinin devam etmeyeceğinin en belirgin nişanesi, onu canlandıran Tom Hanks'in kendisi. Çünkü Hanks, kendisinden irite duyacağımız bir rolde hiç bulunmadı. Şaşkın oldu, aptal oldu, yalnız oldu ama hiç öteki olmadı. Mafya üyesi olduğu filmde (Road to Perdition) bile seyircinin seveceği tarafta durdu. Bu sebeple Otto'nun uzun süre meymenetsiz suratlı ve mutsuz kalabileceğine olan inancımız Tom Hanks'in varlığı ile zayıflıyor. Çünkü söz konusu Tom Hanks olunca seyircinin beklentisi 'o sevilen adam kesin ortaya çıkacak' beklentisinin karşılanacağına çok emin. 

Filmin hikayesine bakacak olursak, eşini kaybetmiş olan Otto, hayatına son vermek istiyor. Ancak intihar girişimleri sürekli olarak yeni komşusu Marisol (Mariana Trevino) ve ailesi tarafından kesintiye uğruyor. Fakat film, bu intihar girişimlerini bazen beceriksizce komik, bazen de sadece tuhaf bir tonda işleyerek tonsal sapmalar yaşıyor. Derin düşüncelere dalacak sosyolojik bir ciddiyete de bürüneceğimiz yerde, o temadan çabucak bizi çıkarıyor. Amaç belki de bu, o tona çok bulaşmamak ve derhal çıkmak. 

Otto'yu da o moddan çıkaran bu yeni komşuları oluyor. Özellikle Marisol'un sabrı sayesinde Otto yavaş yavaş kabuğundan çıkmaya başlıyor, bir gence yardım ediyor ve Marisol ile kontrollü bir dostluk kuruyor. Film, özellikle kurallara sıkı sıkıya bağlı olan Otto'nun kurallarının esnetilebilmesini, Marisol'ün sevgi, hoşgörü ve şefkatli yaklaşımı ile mümkün olduğu vurgusunu da yapıyor. 

A Man Called Otto (USA) veya A Man Called Ove (İsveç) hangisi izlerseniz izleyin, bana göre hiçbir şey kaybetmezsiniz diğerini izlememiş olmakla. Duygu ve mesaj açısından ikisi de amacına uygun ve başarılı. Tek vermeniz gereken karar, orijinal dilinde izliyorsanız, İngilizce mi izlemeliyim yoksa İsveççe mi, hepsi bu bence. 

Darren Aronofsky'nin The Whale filmi, izleyenin kendi içinde çelişen tepkileriyle yüzleşmesine neden olan, biraz zorlayıcı bir film. Bazıları için iğrenç bir film olabilir ama performansın güzelliği göz ardı edilemez. Mumya filmlerinden sevdiğimiz Brendan Fraser, hafızlara yeni şekliyle işleyecek bir oyunculuk sergiliyor. 


Filmin genel yapısı, Aronofsky'nin diğer eserleriyle paralellik gösteriyor: yönetmen, genellikle oyuncularını ve izleyicilerini zorlu deneyimlerden geçiriyor. Ancak Requiem for a Dream veya Black Swan filmlerindeki sanatsal ihtişam yerine, The Whale'in ana amacı; Charlie'nin (Brendan Fraser) 250 kg ağırlığında görünmesini sağlayan makyaj içinde kılıflanmış bedeninin önünde kamerayı tutmak ve izleyiciden bu hantallığa ortak olmasını istemek diyebiliriz. Bu yüzden film için arattığınız tüm görsellerde de Brendan Fraser'in yukarıdakine benzer fotoğraflarından öteye gidemiyoruz. 

Yönetmen Aronofsky bu filmde, karakterin dürtülerini ve düşkünlüklerini anlatmaktan çok, onlara işaret edip bakmakla ve seyirciye göstermekle ilgileniyor. Bu sebeple filmin tonunda kaymalar da yaşanıyor. Charlie'nin mastürbasyon sahnesi bizleri biraz komik unsurların beklediğini düşündürtse de sonra sulu gözlü bir melodrama geçiş gerçekleşiyor. Ancak tüm bu uç tonların ortasında, Brendan Fraser role, senaryonun izin verdiğinden daha fazla sıcaklık ve insanlık katıyor. Sadece gözleriyle bile Charlie'nin tatlı ama işkence gören ruhuna bir geçit sunuyor ve bunun ile o şişmanlığın getirdiği sefaleti(!) izlemeyi daha katlanabilir kılıyor. Bunun yanında Charlie'nin hemşiresi Liz rolündeki Hong Chau ve Charlie'nin yabancılaştığı kızı Ellie rolündeki Sadie Sink de filme biraz kıvılcım katıyor diyebiliriz. Liz, filmde vicdanın sesi, sağduyulu izleyicinin temsilcisi konumunda iken, liseyi bitirmeyi bile beceremeyen ergen dik başlı kızı Ellie ise dobra tavırlarıyla ofansif düşüncenin sözcüsü oluyor. Liz karakterini sevenler ve ona empati kuranlar için Ellie karakteri şeytanın ta kendisidir. Charlie'nin merhametli ve dokunaklı bakışlarının bile eritemediği katı bir kalbe sahip biri olarak. Ancak yine de Charlie'nin vazgeçilmezidir, çünkü 8 yaşında terk ettiği kızıdır.

Hikayesine baktığımızda, Charlie (Brendan Fraser) aşık olduğu adam için karısını ve 8 yaşındaki çocuğunu bırakıp giden, erkek arkadaşının trajik ölümünden sonra depresyona girmiş ve kendisini yemeye vermiş birisi. Onu artık hayata tutan tek şeyin kızı olduğunu biliyor ve 9 yıl aradan sonra onunla yeniden yakınlık kurmak istiyor. Ancak ne kızı buna yanaşıyor, ne de fiziğinden dolayı Charlie bunu yapabiliyor. Kendisinin dışarıdan bakanlarca iğrenç görüldüğünü düşünüyor ve hatta bundan emin ve bunu bir fact olarak biliyor. O sebeple online olarak verdiği derste kamerasını hiç açmıyor. Kendisine olan saygının yitirileceğinden emin. O yüzden her gün kapısına pizza bırakan kuryeye görünmek istemiyor. O yüzden bu gerçeğin itirafını herkesten duymak istiyor, kızından, Liz'den, kapısına gelip duran Hristiyan misyoneri çocuktan...

Film, kilolu insanlar üzerinden etik tartışmaları biraz tetikliyor. Filmin, toplumun şişman insanlar hakkındaki ön yargılarını ve gerçek görüşlerini yansıtığı düşünülebilir. Ancak bu konuda tek seslilik asla mümkün olmayacaktır. Toplumca fazla kilolu insanlara mesafeli olunduğunun, kilolu insanlarca da bunun bilindiğini de göstermek istiyor bize film. Karşısındakilerinin bakışları kendilerine çevrildiğinde yüz ifadelerinde oluşan değişimin farkındalar.

Neticede The Whale, ton olarak acıma/acımasızlık ve melodram arasında gidip gelen ve Brendan Fraser'in performansıyla iyice yüceleşen bir film. Film bittiğinde ağızda buruk bir tat bırakıyor ve Charlie'nin bakışlarındaki acıyı mıh gibi zihne çakıyor. 

Mısır asıllı İsveçli yönetmen Tarık Saleh'in Sünni İslam'ın ve Kahire'nin prestijli okullarından olan El-Ezher Üniversitesi'nin perde arkasına odaklanan Boy From Haeven (a.k.a. Cairo Conspiracy) filmi, din ve siyaset arasındaki çürümüş bağları ustalıkla ele alan, El Ezher'deki yozlaşmayı ve kurumsal güvensizliği keskin bir gözle anlatan bir yapım. Bir ilgi çekici yanı da çekimlerinin İstanbul'da da yapılmış olması. 


Film, Mısır'ın Manzala kentinde yaşayan, bir balıkçının oğlu olan Adem'in (Tawfeek Barhom) hayatının, devlet bursuyla kazandığı El Ezher Üniversitesi'ndeki değişmesini anlatıyor. Büyük bir heyecanla üniversiteye gelen Adem, üniversitenin baş imamının ölümü ardından kendini kısa süre sonra siyasi bir savaşın ortasında buluyor. Yeni baş imamın seçilmesi Mısır için basit bir şey değildir ve başa kimin geçeceğine hükümet dahil, iç ve dış tüm etki unsurları müdahale etmek istemekte. Adem de bu olayların ortasında. 

Adem, masum bir taşralıdan, devleti temsil eden istihbarat ajanı Albay İbrahim'in (Fares Fares) kontrolündeki bir casusa dönüşmek zorundadır. Görevi, devletin tercih ettiği adayın en üst mevkiye gelmesini sağlamak. Ve bu uğurda yapılması gereken legal ya da illegal ne varsa yapmaktır. Dini bir öğrenim yuvasında geçen bu paranoyak atmosfer izleyiciyi içine çekiyor. 

Film, din ve devlet kurumlarının her ikisinin de güvensizlik ve yolsuzluk barındırdığına dair çarpıcı bir portre çiziyor. Bir yandan inancın gösterişli manzaralarını sunarken, diğer yandan bu dindarlığın arkasındaki yozlaşmış ve iki yüzlü gerçekliği yan yana getiren cesur bir duruş sergiliyor. Aynı zamanda Adem'in masum bir gençten tehlikeli güç oyunlarının içine düşen bir figür olması ile de, o evredeki gençlerin nasıl manipüle edilip birer silaha dönüştürülebileceğini de göstermiş oluyor.


İstanbul'un Fatih ilçesinde bulunan, Mimar Sinan'ın kalfalık eseri olan Süleymaniye Camii'nde de çekimleri gerçekleştirildiği için ekranda gördüklerimiz bize oldukça yakın geliyor. Filmi, Mısır hükümetinin El Ezher üzerindeki etkisini, dolayısıyla da birçok kişiye referans olan bu okul ile de Sünni İslam coğrafyasına müdahalesini görmek açısından biraz fikir bırakıyor diyebiliriz. En azından ismini sadece Teketek programlarından duyduğum bir yer olmaktan çıktı benim için. 

2008 yılındaki In Bruges filminden hayran olduğumuz üçlü olan yönetmen Martin Mcdonagh ve oyuncular Brendan Gleeson ve Colin Farrell'ın yeniden bir araya geldiği The Banshees of Inisherin filmi bize yine nefis bir melankoli ve kara mizah ziyafeti sunuyor. Film 1920'lerin en ücra İrlanda'sında, hayali Inısherin Adası'nda geçiyor ve bize bir dostluğun yok oluşunu, yer yer kahkahalarla yer yer ise kalp kırıklığıyla harmanlayarak anlatıyor. 


Film, 1920lı yıllarda, İrlanda iç savaşı seslerinin suyun ötesinden duyulduğu bir dönemde geçiyor. Bu durum adada yaşanacak çatışmalar için uygun bir arka plan gürültüsü de sağlıyor. Basit bir köylü olan Padraic (Colin Farrell), her gün saat ikide en iyi arkadaşı Colm'u (Brendan Gleeson) ziyaret ediyor ve beraber bir bara gidiyor. Günlük rutinleri bu şekilde. Ancak bir gün Colm kapıyı açmayı reddediyor ve dostluktaki kopuşun sinyalleri alınmış oluyor.

Padraic, kendisini atlara ve eşek dışkısına dair saatlerce konuşabilen biri olarak tanımlarken, Colm ise müzik yazan, keman çalan ve varoluşsal umutsuzluk nöbetlerine kapılan bir düşünür gibi tanımlıyor. Entelektüel uçurumun farkında Colm, ancak Padraic için bu entelizm bir ölçü konusu bile değildir. Bu sebeple Colm, zamanın hızlı geçtiği ve yaşlılığın vermiş olduğu 'kalan zaman azaldı' duygusuyla depresyona giriyor ve kalan yıllarında daha yaratıcı şeyler yapmak kararı ile Padraic'i hayatından çıkarmaya karar veriyor. Çünkü onu amaçsız boş sohbetleri olan, sınırlı bir adam olarak görüyor. 

Hikayenin dönüm noktası, Colm'un Padraic'e yaptığı korkunç tehdit oluyor: Padraic onunla ne zaman konuşursa, Colm kendi parmaklarından birini kesecek!. Bu, hayatının geri kalanında müzik aletleri çalmak isteyen birisi için, intikam almak uğruna kendi hayatını yok etmek demek oluyor. Padraic ile her görüşmesinde yapmak istediklerinden uzaklaşmasını, fiziksele dökmek, daha belirginleştirmek istiyor bu tehdidi ile. Söz konusu Colm'un kendi parmakları değil de Padraic'inkiler olsa, yutulması daha kolay olurdu. Ancak Colm kendi parmaklarını kesmekle tehdit edince, ne Padraic ne de biz izleyiciler olayın ciddiyetinde değildik. Taa ki Padraic'in bir konuşma denemesinin ardından önüne konan kesik parmağı görene kadar. Colm ciddiymiş.


Filmin kilit unsurlarından biri, Padraic'in doğuştan gelen iyi niyetinin, bu çatışma ile nasıl aşındığıdır. İncinme öfkeye, cömertlik kabalığa, sevgi ise intikama dönüşüyor. Padraic kendisini 'iyi bir insan' olarak tanımlarken, Colm iyi insanları kimsenin hatırlamadığını, oysa herkesin Mozart'ın adını bildiğini iddia ettiği ve Padraic'in 'ben bilmiyorum' diye karşılık verdiği an daha da iyi anlıyoruz ikisinin aynı frekanstan konuşmadıklarını. Bu Mozart örneği de bize Colm'un aslında öldükten sonra unutulma korkusunun olduğunun işaretini de veriyor. 

Colin Farrell'in kaşlarını çatarak yaptığı mimiklerle Padraic'i canlandırışı, sergilediği en iyi performanslardan biri olabilir. Okul çocuğu yürüyüşü ve şaşkın bakışları ile karakterinin hakkını veriyor. Brendan Gleeson'ın Colm'un bakışları ise hem ölümü hem de koca bir sır odasını andırıyor. Filmin şüphesiz en iyi oyunculuğu ise Dominic'i canlandıran Barry Keoghan'ınkidir. Yürüyeceği daha çok yol, bize izleteceği daha nice güzel filmler olacaktır diye düşünüyorum. Kerry Condon ise, Padraic'in daha zeki kız kardeşi Siobhan rolünde harikadır. 

Yönetmen McDonagh bu filmi ilze trajedi ve komediyi mükemmel şekilde birleştirmiş. Three Billboards'ta Amerikan toplumuna ders vermeye çalıştığı zamana göre çok daha sağlam bir zeminde durduğu bir film olmuş bana kalırsa. Bu sebeple In Bruges'un da önüne koyarım ben bunu. 

The Fabelmans, usta yönetmen Steven Spielberg'in sinema ile karşılaşmasının büyüsünü, aile içindeki kırılmalar eşliğinde anlattığı yarı-otobiyografik bir film. Sinemanın yalnızca bir kaçış aracı değil, aynı zamanda hayatın duygularını yeniden kurma ve kimi zaman da iyileştirme yöntemi olduğunu bu film ile sinemaseverlere göstermek istemiş. Spielberg kendi çocukluğuna kamera arkasından bakarken, izleyiciyi de benzer bir bakış açısıyla düşünmeye davet ediyor.


Filmin merkezinde, sinemayı ilk kez deneyimleyen küçük Sammy Fabelman (Gabriel LaBelle) var. Sammy'nin aile evinde yaptığı küçük filmler, yetişkinliğe açılan kapısının ve aynı zamanda ailedeki çatlakların da aynasına dönüşüyor. Fabelmanlar'ın hikayesi, mutlu bir orta sınıf Yahudi ailesinin parıltılı görünen yüzeyinin altında saklanan duygusal fırtınaları ortaya çıkarıyor. Annesi Mitzi (Michelle Williams), bir zamanların yetenkli piyanisti, babası Burt (Paul Dano) ise mühendislik zekasını duygularının üzerine koyan, iyi niyetli ama donuk bir kişi. Ve aileye sürekli yakın olan Benny (Seth Rogen).

Sammy'nın kamerasının açtığı ilk yara, çektiği aile videosunun kenarında fark ettiği yasak bir el ele tutuşma oluyor. 'video ne güzel bir alet değil mi' dercesine sinemanın hem gerçeği saklama hem de yüzleştirme gücünü acımasızca ortaya çıkarıyor.  Spielberg bu sahnelerde, kurgu esnasında neyin gösterilip ve neyin gösterilemeyeceğini karar verme sorumluluğunu filmin ana meselesine dönüştürüyor.

Sammy'nin gençlik yıllarında sinema artık yalnızca bir tutku değil, bir sosyal savunma mekanızması haline de geliyor. Antisemit zorbalıklarla karşılaştığı okul ortamında kamerayı, hem kendini koruma hem de başkalarını dönüştürme aracı olarak kullanıyor. Özellikle mezuniyet sahnesi, sinemanın bir insanı olduğundan daha yüce gösterebileceğini çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Film burada, görüntünün gücünün yalnızca estetik bir mesele olmadığını, aynı zamanda etik bir mesele olduğunu da gösteriyor.


Son bölümde John Ford ile yapılan kısa ama etkiyelici karşılaşma, sinema tarihine bir selam olduğu kadar, sinemanın asıl meselesinin, bakış açısını düzeltmek olduğuna dair küçük bir ders niteliğinde. Spielberg'in The Fabelmans filmi, sinema perdesinin yalnızca bir ayna değil, bir düzenleme aracı olduğunu söyleyen bir yapım. Bu sebeple her sinema öğrencisinin izlemesi gereken filmlerden biri olarak görüyorum bu filmi

İran asıllı Danimarkalı yönetmen Ali Abbasi'nin yönettiği Holy Spider, 2000 yıllarında İran'ın büyük şehirlerinden Meşhed'de 16 kadını öldüren seri katil Saeed Hanaei'nin hikayesini anlatıyor. Film sadece tüyler ürpertici gerçek bir suç öyküsü olmanın ötesine geçerek, İran toplumundaki kadın düşmanlığını ve kadınların karşılaştığı çok katmanlı zorluklara bir bakış sunuyor. 


Filmin anlatısı 3 ana kola ayrılıyor. Birincisi Saeed Hanaei (Mehdi Bajestani) tarafı. İran-Irak savaşı gazisi ve işçi olan bu katilin sadece cinayet arayışlarını değil, aynı zamanda ailesiyle olan sıradan günlük hayatını da izliyor. Saeed, cinayetlerini 'Meşhed sokaklarını kirden temizlemek için bir cihat' olarak görüp, Tanrı'nın yanında olduğunu iddia ediyor. Hanaei'yi canlandıran Mehdi Bajestani'nin performansı, katili 'ağzı salyalı bir canavar' gibi değil, 'normal' görünen, ancak savaş sonrası travma belirtileri de gösteren çatışmalı bir figür olarak resmediyor. Kısacası Hannah Arendt'in tabiriyle kötünün sıradanlığı.

İkinci kolda ise kurbanlar var. Çoğu yoksul ve uyuşturucu bağımlısı olan kurbanların cinayetlerden önceki acımasız var oluşlarına ışık tutuluyor. Nasıl bir hayata itildiklerini ve ne şartlarda yaşadıklarını filmin bu kısmında görüyoruz. Üçüncü kolda ise gazeteci Rahimi (Zar Amir Ebrahimi) var. Bu karakter gerçek hayatta ve hikayede yok, tamamen kurgusal. Olayları bizim adımıza inceleyen kişi olarak düşünebiliriz. Cinayetleri araştırmak için Tahran'dan Meşhed'e gelen gözü pek bir gazeteci. Rahimi'nin hikayesi, sosyopolitik açıdan en ilgi çekici kısım olabilir. 

Film de daha çok Rahimi'nin deneyimleri aracılığıyla İran'daki kadınların karşılaştığı engellerin çok yönlü bir resmini sunuyor. Rahimi, daha Meşhed'e ayak basar basmaz, bekar bir kadın olarak yalnız seyahat ettiği için otelde zorlukla karşılaşıyor. Araştırmaları esnasında da karşılaştığı sayısız hakaret ve taciz tehdidi de cabası.

Filmde iyi ve kötüleri ayırt etmek için cinsiyetine bakmak yetiyor. Mağdur ve maktul olan kadınların tarafında olan gazeteci Rahimi iyi kanadı oluştururken, diğer tüm erkekler öteki tarafı, kötü kanadı oluşturuyor. Özellikle polis ve yargının, katili yakalama konusunda dikkatsiz davranmasının, polisin, yargının ve katilin kendisinin aynı ataerkil zihniyetin bir parçası olduğu eleştirisi filmin merkezinde konumlanıyor. Katilin infazından önce bile bazıları için bir kahraman haline gelmesi ise hikayenin belki de en rahatsız edici yönü.


Yönetmen Ali Abbasi, İran'dan izin alamadığı için filmi Ürdün'de çekmiş. İran'da gösterimi büyük ihtimalle yasaktır da. Mahsa Amini'nin ölümünden sonra, güçlü İran kadını karakteri, İran sinemasında daha sık görmeye başladık. Bu da suskunluğun ve en önemlisi tahammülün sonuna gelindiğinin güzel bir göstergesi. Klasik bir İran filmi gözüyle bakılmasından ziyade, özgürlük anlayışının kadınların kendilerini özgür hissetmesiyle ne denli alakalı olduğunun bilinmesi açısından izlenmesi gereken bir film olarak görüyorum bu filmleri. Aksi takdirde değil bir Mahsa Amini, bin tane Mahsa Amini de ölse ne fayda. 

Yönetmen David O.Russell'ın son filmi Amsterdam adeta yıldızlar geçidi. Margot Robbie, John David Washington, Anya Taylor-Joy, Chris Rock, Michael Shannon, Taylor Swift, Zoe Saldana, Rami Malek, Robert De Niro... Daha niceleri ve tabi ki yönetmenin American Hustle ve The Fighter filmlerinin de baş rolünde olan Christian Bale. Bunca yıldızı bir araya getiriyorsan dikkati dağıtmak istiyorsundur. Ve dağıtıyorsun da, ki mesele bu değil. Mesele dağıtılanı toparlayabilmekte.

Sonda söyleyeceğimi bu kez başta söyleyeceğim. Amsterdam, büyük yıldızlarla dolu, karmaşık bir curcuna. Yönetmen bir önceki filmlerinden olan Ameriacan Hustle filmi gibi, bu filmi de yapısal bir karmaşıklığa sahip, ama o filmin akıcılığından ve tutarlılığından yoksun. Görsel cazibe ve araya serpiştirilmiş eğlenceli anlar sunsa da, yönetmenin önceki yapımlarındaki etkileyici görsel dili ve samimi karakterlerden yoksun bir film. Nihayetinde filmin temel mesajı olan 'insan nezaketine duyulan basit ihtiyaç' seyircinin gözünde 'sonradan akla gelen sinik bir düşünce' gibi kalıyor.

İçimdekileri attığıma göre filme geri dönebilirim. Film, 1930'ların New York'unda bir cinayetle başlıyor. Doktor Burt (Christian Bale) ve avukat Harold (John David Washington) bu cinayetle suçlanıyor ve kendilerini kanunun hedefinde buluyorlar. Ölen kişi, Burt'ün ve Harold'ın eski komutanı, askeri bir kahraman olan babasının cinayetini soruşturmalarını isteyen kızları. ve hikaye burada 1918 yılına, Burt ve Harold'ın asker oldukları yıllara geçiş yapıyor. Ve bu kısım önce Belçika'da, ardından da Amsterdam'da geçiyor. Sahra hastanesinde tanıştıkları Valerie (Margot Robbie) ile tanışmaları da burada oluyor. Ancak Burt ve Harol, masumiyetlerini kanıtlamaya çalışırken daha büyük bir komployla karşı karşıya kalıyorlar.


Yönetmen David O.Russel, ton geçişlerinde tutarlılığı saplayamıyor. Bu sebebi ise filmin akışı hikayeyi yavaşlatan açıklayıcı parçalarla tıkanmış. Özellikle finalde yönetmenin daha önceki iki saatlik dağınık anlatımında yeterince açıklayamadığı noktaları, uzun konuşmalar ile izah etmek zorundan kalması filmin olmamışlığının en bariz göstergesi. Curcunanın ortasında en iyi olan şey ise Christian Bale'in usta oyunculuğu. Onun dışında ne yazık ki filmin verebileceği çok bir şey yok.