Steven Spielberg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Steven Spielberg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2026 Salı

Disclosure Day: Beklentinin Altında Kalan Bir Film

Steven Spielberg’in adı, sinema tarihinde yalnızca bir yönetmeni değil, aynı zamanda bir anlatı standardını temsil ediyor. Jaws, E.T., Jurassic Park, Schindler's List, Terminal, Catch Me If You Can, A.I...  Onun filmleriyle büyüyen biri olarak, yeni bir Spielberg bilimkurgusu izleme fikri bende heyecan yaratıyor. Hele ki söz konusu olan, onun daha önce Close Encounters of the Third Kind filminde işlediği 'dünya dışı temas' meselesiyse… Disclosure Day (İfşa Günü) tam da bu yüzden, daha başlamadan büyük bir beklenti oluşturuyor. Ne var ki film ilerledikçe hissedilen şey, bu beklentinin karşılanmaması değil sadece; aynı zamanda bu filmin Spielberg’e ait olduğuna inanmanın giderek zorlaşması oluyor.

Film, daha açılış sahnesinde izleyiciyi olayların ortasına fırlatıyor. İzleyici uyandırmak, dikkatini çekmek ve merakını cezbetmek için iyi bir giriş. Devletin gizli çalışan bir kurumu olan Wardex'in çalışanı olan Daniel Kellner (Josh O'Connor), bu kurumdan çaldığı verileri, rehin tutulan sevgilisi Jane'i (Eve Hewson) kurtarmak için giriştiği takas ile başlıyor bu açılış sahnesi. Bu hikayenin paralelinde ilerleyen Margaret Fairchild (Emily Blunt) hattı ise daha doğaüstü ve gizemli bir tonda başlıyor. Bir Tv kanalında hava durumu sunucusu olan Margaret, canlı yayın esnasında istemsizce çıkardığı seslere, bir anda başka dilleri konuşabilmeyi de ekliyor. Ancak  teoride birbirini beslemesi ve bir süre sonra birbirleriyle kesişip birbirini tamamlaması beklenilen bu iki anlatı,bir bütün oluşturmaktan ziyade, kopuk ve dengesiz bir anlatıya dönüşüyor. 

Oysa Spielberg denildiğinde aklıma gelen ilk şeylerden biri, karmaşık fikirleri son derece berrak ve duygusal olarak güçlü bir şekilde anlatabilmesidir. Minority Report’ta geleceğin etik sorunlarını tartışırken bile hikayeyi sürükleyici kılmayı başarmıştı. E.T.'de ise bilimkurguyu saf bir duygusal deneyime dönüştürmüş; bir çocuğun gözünden evrensel bir yalnızlık ve aidiyet hikayesi anlatmıştı. Disclosure Day ise bu iki uçtan da beslenmeye çalışıyor ama hiçbirine tam olarak ulaşamıyor. Film, hem düşünsel olarak sığ kalıyor hem de duygusal olarak izleyiciyle güçlü bir bağ kuramıyor.

En büyük sorunlardan biri, filmin dünya dışı yaşam üzerine sunduğu fikirlerin şaşırtıcı derecede sıradan olması ve günümüzde konuşulan komplo teorilerinden farklı bir şey söylememesi. Close Encounters of the Third Kind filminin üzerinden tam 49 yıl geçtiği ve Spielberg’in bu konuya onlarca yıl kafa yormuş bir yönetmen olduğu düşünüldüğünde, ortaya çıkan sonucun bu kadar yüzeysel olması gerçekten şaşırtıcı. Film, yeni bir bakış açısı sunmak yerine, daha önce defalarca işlenmiş temaları tekrar ediyor. 3 Oscar ödülü, 65 yıllık kariyeri ile Hollywood'un top yönetmenlerinden olan birinin, Uzay Sinemasına Giriş 101 derecesinde bir fikir ile gelmesi büyük bir hayal kırıklığı yaşatıyor.


Filmin en büyük problemi belki de bu beklenti.Eğer Disclosure Day’i izlerken yönetmen koltuğunda Steven Spielberg’in değil de, ilk büyük bütçeli işini yapan genç ve isimsiz bir yönetmenin oturduğunu düşünülse, belki daha hoşgörülü olunabilir. Hatta bazı sahnelerdeki teknik beceri umut verici bile bulanabilir. Ancak Spielberg gibi bir sinema devinin imzası söz konusu olduğunda, beklenti kaçınılmaz olarak yükseliyor. 

Zira Spielberg’in kariyerinin bu aşamasında, böylesine kişisel bir temaya 50 yıl sonra geri dönüşün daha derin, daha cesur ve daha özgün bir yapımla olması bekleniyordu. Ancak ortaya çıkan film, zaman zaman eski fikirlerin tekrarına düşen, dramatik olarak dengesiz ve duygusal olarak mesafeli bir yapı sunuyor. Bu da filmi 'kötü' olmaktan çok, 'hayal kırıklığı' kategorisine yerleştiriyor.


Karakterler de bu zayıflıktan nasibini alıyor. Emily Blunt’ın canlandırdığı Margaret Fairchild, filmin en ilgi çekici karakteri olarak öne çıkıyor. Onun yaşadığı zihinsel dönüşüm ve giderek artan tuhaf deneyimleri, filmin diri tutan anlar. Ancak Daniel (Josh O'Connor) tarafı pek de öyle değil. Sevgilisi Jane ile olan hikayesi, duygusal derinlikten yoksun olduğu için izleyici için pek bir anlam ifade etmiyor. Colin Firth’ün canlandırdığı Noah karakteri için 'ölen eski eşin yası' şeklinde bir derinlik kurulmaya çalışılsa da o da yüzeyde kalıyor.

Teknik açıdan bakıldığında ise Spielberg hala usta olduğunu kanıtlıyor. Ki zaten böyle bir yönetmeni teknik açıdan eleştirme hadsizliğine girişmem de. Özellikle ikinci yarıda yer alan aksiyon sahneleri - araba kovalamacası ve tren sekansı - yönetmenin sinemasal hakimiyetini açıkça ortaya koyuyor. Bu anlarda film gerçekten nefes alıyor, en azından aksiyon türünde. Görüntü yönetimi ve kurgu, yer yer eski Spielberg filmlerini hatırlatan bir akıcılığa sahip. 


Toparlayacak olursak Disclosure Day, kötü bir film değil; ancak bu ifade onu kurtarmaya yetmiyor. Çünkü mesele, filmin ne olduğu kadar, ne olabileceğidir. E.T. ve Minority Report gibi filmlerle kendi bilimkurgu dünyasında çıtayı bu kadar yukarı koymuş bir yönetmenden gelen bu film, bir ustanın geç dönem işi gibi değil, yönünü arayan genç bir yönetmenin denemesi gibi hissettiriyor. Tüm bu olumsuz ifadeler bu filmin yönetmeni Steven Spielberg olması ve onun yarattığı beklentilerin sonucu. Yoksa erken dönemini yaşayan bir yönetmenin kamerasından çıkmış olsa daha yazı başka ifadelerle şekillenirdi. Her şeye rağmen yine de kendisini sonuna kadar izlettirebilen bir film. Sonu size bir şey vermeyecek ama sizi o sana kadar rahatça götürecek.

Puanım: 6/10

14 Ocak 2023 Cumartesi

The Fabelmans: Hem Yara Hem de İlaç Olan Sinema

The Fabelmans, usta yönetmen Steven Spielberg'in sinema ile karşılaşmasının büyüsünü, aile içindeki kırılmalar eşliğinde anlattığı yarı-otobiyografik bir film. Sinemanın yalnızca bir kaçış aracı değil, aynı zamanda hayatın duygularını yeniden kurma ve kimi zaman da iyileştirme yöntemi olduğunu bu film ile sinemaseverlere göstermek istemiş. Spielberg kendi çocukluğuna kamera arkasından bakarken, izleyiciyi de benzer bir bakış açısıyla düşünmeye davet ediyor.


Filmin merkezinde, sinemayı ilk kez deneyimleyen küçük Sammy Fabelman (Gabriel LaBelle) var. Sammy'nin aile evinde yaptığı küçük filmler, yetişkinliğe açılan kapısının ve aynı zamanda ailedeki çatlakların da aynasına dönüşüyor. Fabelmanlar'ın hikayesi, mutlu bir orta sınıf Yahudi ailesinin parıltılı görünen yüzeyinin altında saklanan duygusal fırtınaları ortaya çıkarıyor. Annesi Mitzi (Michelle Williams), bir zamanların yetenkli piyanisti, babası Burt (Paul Dano) ise mühendislik zekasını duygularının üzerine koyan, iyi niyetli ama donuk bir kişi. Ve aileye sürekli yakın olan Benny (Seth Rogen).

Sammy'nın kamerasının açtığı ilk yara, çektiği aile videosunun kenarında fark ettiği yasak bir el ele tutuşma oluyor. 'video ne güzel bir alet değil mi' dercesine sinemanın hem gerçeği saklama hem de yüzleştirme gücünü acımasızca ortaya çıkarıyor.  Spielberg bu sahnelerde, kurgu esnasında neyin gösterilip ve neyin gösterilemeyeceğini karar verme sorumluluğunu filmin ana meselesine dönüştürüyor.

Sammy'nin gençlik yıllarında sinema artık yalnızca bir tutku değil, bir sosyal savunma mekanızması haline de geliyor. Antisemit zorbalıklarla karşılaştığı okul ortamında kamerayı, hem kendini koruma hem de başkalarını dönüştürme aracı olarak kullanıyor. Özellikle mezuniyet sahnesi, sinemanın bir insanı olduğundan daha yüce gösterebileceğini çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Film burada, görüntünün gücünün yalnızca estetik bir mesele olmadığını, aynı zamanda etik bir mesele olduğunu da gösteriyor.


Son bölümde John Ford ile yapılan kısa ama etkiyelici karşılaşma, sinema tarihine bir selam olduğu kadar, sinemanın asıl meselesinin, bakış açısını düzeltmek olduğuna dair küçük bir ders niteliğinde. Spielberg'in The Fabelmans filmi, sinema perdesinin yalnızca bir ayna değil, bir düzenleme aracı olduğunu söyleyen bir yapım. Bu sebeple her sinema öğrencisinin izlemesi gereken filmlerden biri olarak görüyorum bu filmi

17 Temmuz 2019 Çarşamba

Close Encounters of the Third Kind (1977)

1970’lerin sonu, gişe filmlerinin şekillendiği bir dönemdi. Aynı yıl gösterime giren Star Wars ile birlikte Close Encounters of The Third Kind, blockbuster* kavramının yalnızca eğlence değil, aynı zamanda sanatsal vizyon taşıyabileceğini kanıtladı. Ancak Steven Spielberg’in filmi, uzay operası ya da aksiyon odaklı bir anlatı yerine, daha içsel ve duygusal bir yapı kurarak farklılaştı. Yıllar geçse de etkisini kaybetmeyen bu film, yalnızca uzaylı temasını işleyen bir bilimkurgu değil; insanın evrendeki yerini sorgulayan, içsel bir yolculuğun sinemasal karşılığıdır.


Film, gizemli hava olayları ve açıklanamayan ışıkların dünya genelinde belirmesiyle açılıyor. Bir yanda bu olayları çözmeye çalışan bilim insanları, diğer yanda ise bu olaylarla birebir temas kurmuş sıradan insanlar. Elektrik teknisyeni Roy Neary (Richard Dreyfuss) ve oğlunu kaybeden Jillian Guiler (Melinda Dillon), yaşadıkları deneyimlerin ardından açıklayamadıkları bir çağrının peşine düşüyor. Bu çağrı, onları sonunda Wyoming’deki Devil’s Tower’a götürüyor ve insanlık tarihinin en sıra dışı karşılaşmalarından birine tanıklık etmelerine neden oluyor.

Steven Spielberg’in filmi, yüzeyde bir 'uzaylı ile ilk temas' hikayesi gibi görünse de aslında çok daha derin bir anlatı kuruyor. Uzaylılar uzun süre görünmez; onların varlığı, ışıklar, sesler ve sezgiler üzerinden hissedilir. Bu tercih, filmi klasik bilimkurgudan uzaklaştırarak daha çok bir insanlık dramına yaklaştırıyor. Özellikle Roy karakteri üzerinden ilerleyen hikaye, modern bireyin anlam arayışını, takıntı ile aydınlanma arasındaki o belirsiz hattı inceliyor. Roy’un giderek ailesinden kopması, toplum tarafından dışlanması ve içsel bir dürtünün peşinde sürüklenmesi, filmi bir tür 'ruhsal uyanış' öyküsüne dönüştürüyor.


Bu filmin günümüze kadarki kalıcılığı, teknik başarısından çok yarattığı duygusal etkiye dayanıyor. İzleyicide hayranlık, merak ve çocukça bir şaşkınlık duygusu uyandırıyor. Bu da onu yalnızca izlenen değil, hissedilen bir deneyime dönüştürür. Çünkü Roy karakteri ne gizemli olayı aydınlatmak isteyen bir bilim insanı, ne de olayın ana merkezinde yer alan bir yurdum insanı. Bizler gibi meraklı sade bir vatandaş ve izleyici adına hareket ediyor. Bununla, yani büyük olaylar yerine bireysel deneyimlere odaklanması, sonraki birçok filme ilham verdi. Bilim kurgu artık sadece dış uzayla değil, insanın iç dünyasıyla da ilgili hale geldi.

Filmin bilim kurgu türüne getirdiği yenilikler de yadsınamaz. Öncelikle Uzaylı = Tehdit kalıbını tekrar düşünmeye iten bir yaklaşıma sahip. 1950’ler ve 60’lar boyunca uzaylılar genellikle istilacı ve düşman olarak resmedilirdi. Spielberg ise onları merak uyandıran, hatta masum varlıklar olarak sunarak türün tonunu kökten değiştirdi.

Ayrıca görünmeyen üzerinden gerilim kurma becerisini bu filmde biraz daha geliştirdi. Film boyunca uzaylılar neredeyse hiç gösterilmez. Işıklar, sesler ve atmosfer üzerinden kurulan bu anlatım, bilinmeyeni daha etkili kılar. Ki bu metodu bu filmden önceki filmi olan Jaws'da denemiş, karşılığını fazlasıyla almıştı.


Bununla birlikte film kusursuz değil. Roy’un ailesine karşı giderek artan kayıtsızlığı, bazı izleyiciler için karakterin empati kurulmasını zorlaştırabilir. Aynı şekilde, anlatının yer yer dağınık hissedilmesine neden olan çok katmanlı yapısı, özellikle ilk izleyişte ritim açısından küçük aksaklıklar yaratıyor. Ancak bu unsurlar, filmin genel etkisini zayıflatmak yerine çoğu zaman onun karmaşık doğasının bir parçası olarak okunabilir.

Müziklerini John Williams'ın yaptığı ve oyuncu kadrosunda usta yönetmen François Truffaut da olduğu Close Encounters of the Third Kind, yalnızca bir dönemin değil, sinema tarihinin de en özel yapımlarından biri olarak öne çıkıyor. Steven Spielberg’in çocukluk merakını yetişkin bir duyarlılıkla harmanladığı bu filmin,bugün hala aynı büyüyü yaratabilmesi, onun zamansız bir klasik olduğunun en güçlü kanıtıdır.

*blockbuster = gişe rekorları kıran film


 Devil’s Tower, Wyoming, Usa

11 Aralık 2008 Perşembe

Schindler's List : Yahudi ameleler..

Meşhurdur, hitler dönemi almanyasını film etmek. acı çekmiş yahudi toplumunun acısını tekrar tekrar dünyaya hatırlatmak ve her seferinde bundan beğeni toplamak. Hitler'e ne kadar fazla kin kusarsan o kadar beğenilirsin, yahudiyi ne kadar düşürürsen o kadar sevilirsin.
Ama hakkı var, güzel filmler çıkıyor bu konudan. The Pianist, Vita è bella, La... seyirkeyfi yüksek, insanın içini de burkan hoş filmler..

Schindler's List ' de son zamanlarda Batman Begins ve Taken filmlerinde de gördüğümüz Liam Neeson ; beğendiğim filmler arasında saydığım The End of the Affair ,In Bruges ' da oynayan Ralph Fiennes oynamakta. Liam Neeson, devlet izni ile listesine eklediği yahudileri çalıştıran bir işadamı. bu yaptıkları bir yardım amaçlı mı yoksa ucuza işçi çalıştırıp daha fazla para kazanma amaçlı mı bilinmez.. ama listesine giren yahudilerin bundan memnun kaldıkları garanti. nede olsa işin diğer ucunda ölüm var..
Bu arada bu filmin 7 oscar ödüllü oldugunu da ekleyeyim...
----------------------------------
Amon Goeth: This is very cruel, Oskar. You're giving them hope. You shouldn't do that. *That's* cruel!
----------------------------
Amon Goeth: You want these people?
Oskar Schindler: These people. My people. I want my people.
Amon Goeth: Who are you? Moses?
----------------------------
Reiter: I'm a graduate of Civil Engineering from the University of Milan.
Amon Goeth: Ah, an educated Jew... like Karl Marx himself. Unterscharfuehrer!
Hujar: Jawohl?
Amon Goeth: Shoot her.
Reiter: Herr Kommandant! I'm only trying to do my job!
Amon Goeth: Ja, I'm doing mine.
-----------------------------------