Belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Louis Theroux'un The Settlers (Yerleşimciler) belgeseli, Batı Şeria'da yaşananları ve Gazze'de yaşanacakları yerleşimcilerin gözünden gösteriyor. Bu insanlar, uluslararası hukuka göre de yasa dışı olarak Filistinlilerin evlerini, tarlalarını, yaşam alanlarını gasp ederek, kendilerine yeni bir 'vaat edilmiş toprak' yaratıyorlar. Yerleşimcilerin söylemleri, hayalleri ve uygulamaları, İsrail'in Gazze'de bugün yürüttüğü politikanın yıllardır planlanan ve istenen bir şey olduğuna işaret ediyor. Gerekçeleri ise tek: "Tanrı'nın buyruğu!".

2025 yılı oscarlarında En İyi Belgesel ödülünü alan No Other Land yapımını bloga misafir etmiştik. O belgeselde Batı Şeria'nın Masafer Yatta bölgesinde yaşananları, o bölgede yaşayan Filistinlilerin gözünden izlemiştik. Şimdi kamera ve mikrofonlar meselenin diğer ucuna, yerleşimcilerin kendilerine tutuluyor. Vereceği cevapların bizlerin, en azından kendilerince, onları haklı görebilmemizi sağlayacak şeyler olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. 

Belgeselde öne çıkan figürlerden biri olan Daniella Weiss, kendini 'yerleşim hareketinin annesi' olarak tanımlıyor. Harita üzerinde Büyük İsrail hayalini gururla sergilerken, Filistinlilerin yaşadığı acıları ise küçümseyerek gülüp geçiyor. Belgeselin sonlarında Louis Theroux "kendi halkına ve çocuklarına öncelik vermeni anlayabiliyorum. Ama diğer insanlar ve çocuklar hiç mi önemli değil?" diye sorduğunda Daniella sadece gülüyor. Louis tamamlıyor: "Bu sosyopatça!"

Deniella Weiss'ın ve diğer yerleşimcilerin söylemlerinde tekrar eden bir motif var: Tanrı'nın buyruğu. Toprağa el koymayı, başkalarının evlerini yıkmayı, köylerini boşaltmayı dini bir emirmiş gibi sunuyorlar. Hukukun ve insan haklarının karşısına 'ilahi hak' kalkanını koyuyorlar. Modern bir kolonizmi, dinsel argümanlarla kılıflayıp hareketin tabanda daha geniş kitlelere yayılmasının önünü açmaktan başka bir şey değil. En çok patent sahibi ülkelerden diye modern ülke kategorisine sokulan İsrail'in, aslında hala Orta Çağ zihniyetinde olduğunun bir göstergesi.


Belgesele gelen eleştirilerden biri çok uç ve marjinal kişilerce görüşüldüğü, bunların çoğunluğu temsil etmedi oluyor. Ki bu eleştiri de yine tamamen bir algı çalışması çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Belgesel aslında, yerleşimcilerin ideolojisinin nasıl 'uç bir görüş' olmaktan çıkıp İsrail siyasetinde merkezi bir güç haline geldiğini de gözler önüne seriyor. Yapılan yağmalamaların, işgallerin, katliamların hükumette yer alan politik figürlerce de desteklendiği gerçeği, meselenin yalnızca bir uç grup vakası olmadığını kanıtlıyor. Öyle ki, Louis "Peki Hükümet ne diyor?" diye sorduğunda. Danielle elindeki yerleşim planını göstererek "Tüm bunları kim yaptı sanıyorsun. Biz, hükumetin yapamadıklarını hükumet adına yapıyoruz." diyor. Temel planın küçük küçük yerleşimlerle orada kalıcı olup, sonra da hükumetçe tanınmak olduğunu anlıyoruz. İki devletli çözüm ya da tek devletli ve herkesin eşit haklara sahip olduğu bir çözümü de kabul etmiyorlar. Filistinlilerin mutlaka Afrika'ya, Kanada'ya ve hatta Türkiye'ye gitmesi gerektiğini dile getiren Denielle, sadece yahudilerin bulunduğu ve yahudi yasalarıyla yönetilen bir yahudi devleti istediklerini dile getiriyor.

Belgeseldeki yerleşimcilerin zihniyetini izledikten sonra Gazze'de yaşananları ve ileride yaşanacakları anlamak daha kolay hale geliyor. Hatta Hamas'ın 7 Ekim'de gerçekleştirdiği saldırıya iten süreç için bir empati yolu dahi açabilir. Yerleşimcilerin lokalde uyguladığı şiddet, bugün Gazze'de devlet eliyle, uçaklarla, tanklarla, bombalarla sürdürülüyor. Bir halkın aç bırakılması, bırakılması, evsiz bırakılması, savaş dahi olsa temel ihtiyaçlarından alıkoyulması insanlığa karşı suç kapsamına giriyor. Tüm bu şiddet 'Tanrı'nın emri', 'kutsal topraklar', 'güvenlik' gibi kılıflarla meşrulaştırılmaya çalışılıyor ve ne yazık ki hiçbir ülke ya da uluslararası organizasyonlar da bu konuda bir şey yapmıyor. 


Bugün Gazze'de olan biten, sadece bir savaş değil. Bu, adaletsizliğin, dini kılıflar altında sistematik bir şekilde işlenmesidir. Louise Theroux'un The Settlers belgeseli, bu zihniyeti bire bir kişiler üzerinden gösterdiği için önemli. Belgesel bize, yerleşimcilerin dili ile devletin politikalarının aynı noktada buluştuğunu gösteriyor: "Filistinliler o topraklardan gitmeli!".  Ve şu gerçeği görmezden gelmeden, açıkça bilmek gerekiyor: Gazze'nin kalıcı işgali yeni bir fikir değil. Yıllardır istenen, yıllardır planlanan ve dini gerekçelerle cilalanan bir proje. Ve bu proje, modern dünyanın gözleri önünde, hala 'güvenlik' ya da 'savunma' yalanlarıyla sürdürülüyor. Ve kimse de bir şey yapmıyor. 


HATIRLATMA: Son yazıdan (31/08/25) bugüne (03/09/25) 28'si açlıktan 282 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !



Hiçbir şey yapmıyorlar. Kendilerine atalarından, onlara da onların atalarından kalan evlerinde oturup çocuklarını büyütüyor, zeytin ağaçlarını suluyor, geçmişlerine tutunarak günlerini ve geleceğini kurmaya çalışıyorlar. Ama yeterli olmadı. Çünkü birileri onların evlerini 'başkalarının' toprağı ilan etti. Kendi topraklarında fazlalık ilan edildiler. Oscar ödüllü No Other Land belgeseli işte bu fazlalık hissini dünyaya en sade şekilde anlatan bir çığlık. 


Belgeselin merkezinde Batı Şeria'daki Masafer Yatta bölgesinde yaşayan Filistinlilerin varoluş mücadelesi var. Yönetmenlerden Basel Adra'nın kamerası sadece bir gözlemci değil, aynı zamanda bir özne. Bu köyde yaşayan Basel, kendi evi yıkılırken hem öfkeyi hem de çaresizliği taşıyor izleyiciye. 2019 yılından beri tek yaptığı sadece olanları kayıt altına almak. Buradan bakılınca No Other Land yalnızca bir belgesel değil, bir tanıklıktır. Çünkü kamera gözlemci olmaktan çıkıp, müdahaleci konuma dönüşüyor. Michel Foucault'un iktidarın mekansal düzenlenişine dair analiziyle ilişkilendirecek olursak, Basel Adra gözetlenen değil, gözetleyen bir iktidar karşıtı pratiğe dönüşüyor. Kameranın bu şekilde kullanımı, Filistin direnişinin önemli ayraçlarındandır. Çünkü görünürlük, tehdit olabileceği gibi, aynı zamanda bir savunma aracıdır.

Kendisine bir İsrail vatandaşı olan Yuval Abraham da eşlik ediyor. Masafar Yatta'da olanları daha yakından gözlemlemek için geldiği bu köyde Basel ile tanışınca, gelip olanlar hakkında makale yazmaktan ilerisine taşıyor insan hakları savunuculuğunu ve ülkesinde 'hain' ilan edilme pahasına da olsa yaşananları kameraya alıp dış dünyaya aktarmaya çalışıyor. Bu ortaklık belgeselin politik gücünü de arttırıyor. Bu birliktelik, klasik 'biz ve onlar' karşıtlığını aşarak, vicdanın ulusa değil, adalete ve hakkaniyete bağlı olabileceğini bizlere gösteriyor. Filistinli Basel Adra yıkımı kayda alırken İsrailli Yuval Abraham o yıkımın adını koyuyor: Ortada bir "çatışma" değil, "zulüm" var.


No Other Land belgeseli direnişin sadece taş atmaktan ibaret olmadığını aldığı Oscar ile bizlere gösterirken, direnişin biçimlerini de yeniden tanımlıyor. Direnmek, bazen sadece kalmak demektir, gitmemek, evinden vazgeçmemektir. Yıkılan ev duvarlarını her gece yeniden örmek, gündüzleri yaşananları belgelemek ve tanıklık edilene dünyayı da tanık etmektir. Ancak böyle olduğunda eldeki görüntüler yalnızca bir belge değil, aynı zamanda savunma aracı ve hatta karşı saldırı aracı haline gelebileceğini bizlere gösteriyor. 

Hamas'ın 7 Ekim 2023'te İsrail'de gerçekleştirdiği eylemde yüzlerce sivilin ölümüne yol açmış, uluslararası kamuoyunda ciddi bir tepki doğurmuştu. Bu olay, askeri bir eylem olarak Filistin meselesini gündeme taşımış olsa da, sivilleri hedef alması nedeniyle büyük ölçüde 'terör saldırısı' olarak tanımlanmış ve Filistin halkına yönelik uluslararası sempatiyi ciddi şekilde zedelemişti. Bu olay İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarını meşrulaştırmak için bir gerekçe olarak kullanılmış, aynı zamanda bazı batı medyasında Filistin meselesinin terörle özdeş haline gelmesinine yol açmıştı. Ama her ne olursa olsun, Hamas’ın yaptıkları, İsrail devletinin yaptıklarını asla meşrulaştırmaz, onları haklı kılmaz. 

Bu belgesel ise Filistinlilerce şiddet içermeyen, sivil tanıklığa dayalı ve insani anlatısıyla dikkat çekiyor. Filmle Filistinliler bırak kurşun veya taş atmayı, kendisine saldıranlara tekme dahi atmıyor. Sadece bir evin yıkılışını gösteriyor. Ancak bu yalınlık, vicdanlara daha fazla dokunuyor. Daha önce de dediğim gibi, tanıklıklarına bizleri de tanık ediyorlar. İngiltere eski Başbakanı Tony Blair de bu tanıklığa dahil olup Masafar Yatta'yı ziyarete geldiğini ve geldiği günden sonra birçok yıkımın durdurulduğunu da belgeselde görüyoruz. Yani direnişin bu yönü sabır gerektiren bir yöntem olsa da Filistinli yönetmen Basel Adra'nın da dediği gibi "kazanan sonunda biz olacağız, çünkü buradan asla gitmeyeceğiz" inancını güçlü kılıyor. Bu bakımdan bu belgesel geleceğe dair bir umut taşıyorsa, bu sadece anlatılanların gücünden değil, anlatanların bu inadından geliyor. 


İsrail devleti yasaları Filistinlilerin insani haklarını korumak için değil, onları dışlamak için kullanıyor. Batı Şeria'da iki farklı renkte araba plakaları var. Sarı plakalı araçlar İsraillilere ait ve bir Filistinli bu aracı kullanamaz. Filistinlilerin plaka rengi ise yeşil ve bu araçların Batı Şeria'dan çıkması yasak. Yıktıkları köylere yakın yerlere İsrailli yerleşimcileri koyarak, asker nezaretinde onların Filistinlilere saldırmasına göz yumuluyor. Bir İsraillinin silah edinmesi ve edindiği bu silahla bir Filistinliyi vurması serbest iken, Filistinli üzerinde bıçak dahi taşıyamıyor. Bu yüzden mücadeleyi kayda alıp bu kaydı dünyaya ilan ederek sürdürmek eldeki tek çözüm oluyor ve etkisini gösteriyor. 

No Other Land, Filistinlilerin "başka bir yerimiz yok" sözünü yalnızca bir aidiyet olarak değil, aynı zamanda bir direniş cümlesi olarak kurulduğunu bizlere gösteriyor. İnatla evinde kalmak, gitmemek en radikal ve en insani bir direniş biçimi çünkü. 


Ulus-Devletin Haklı Ferdi, Mağdurun Ulus-Devlete Entegrasyonu



Aslında öfkeli kalabalıklar da aynı dertten muzdariptir. Kapitalist sistemin çarkları arasında her gün biraz daha ezdiği, güçsüzleştirilmiş, kendi potansiyellerini gerçekleştirme olanağı bulamayan bu genellikle alt-orta sınıfa mensup “ya sev ya terk et” ci güruh da ortak bir kolektif bilinçte eriyerek kendilerini güçlü hissetmek istemektedirler. Zamanında bir siyaset bilimi dersindeki sevgili hocamın da belirttiği gibi bu kolektif bilinç mecraları ya maçlardır, ya şehit cenazeleri, ya da “Türk milletini ve devletinin bütünlüğünü savunma” mitingleridir. Devleti ve milleti kimden korurlar ve korudukları şey ne menem bir şeydir, onlar da bilmezler. Bilmeleri de gerekmez zaten. Onlar Türk ulus-devletinin “haklı” fertleridirler ve zamanı geldiğinde vatanı dâhili bedhahlara karşı savunmak için hazır beklemektedirler. Ulus-devletin onları konumlandırdığı yer budur ve onlar da üzerlerine düşen görevi yapmaktadırlar kendilerinin de birer mağdur olduğundan bihaber.


Peki kimdir bu ulus-devlet ve niye bu kadar önemlidir? Burada tabii ki ulus-devletin inşa sürecinden uzun uzun bahsetmeyeceğim. Ama meramımı anlatabilmek için Türkiye’de ulus-devletin kurulmasıyla ülkenin doğusuna uzanan modernleştirici Kemalist ellerden bahsetmem gerek sanırım. Burada Michel Foucault’nun iktidar üzerine söyledikleri, yazdıkları çok büyük önem arz ediyor. Foucault iktidarı kılcal damarlara benzetir, hayatın her alanına yayılmıştır iktidar. Tepedekilerin bilinçli bir tercihle sopasını indirerek uygulamasından ziyade her bir bireyin fikriyat ve eylemleriyle her gün yeniden güçlenir ve kendini yeniden üretir. Foucault merkezi iktidar ve gözetleme kavramını ise Jeremy Bentham’ın hapishane projesi için tasarladığı mimari bir betimlemeyi ödünç alarak daha anlaşılır kılmıştır. Panoptikon adı verilen bu gözetleme aygıtına göre sekizgen biçimde bölmelerden oluşan binanın tam ortasında bir gözetleme kulesi vardır. Kuleden bütün hücreler görülmekte ama hücrelerden kuledekiler görülmemektedir. Yani gözetlenenler, ne birbirleriyle ne de merkezle diyalog halindedir. Amaç, mahkumlarin kulede kimse olmasa bile her zaman izlendiklerini düşünmeleridir. İzlenmese bile izlendiğini düşünen birey kendi kendine bir oto kontrol mekanizmasi geliştirir ve kendini denetlemeye başlar. Foucault modern gücün bünyelere böyle sirayet ettiğini ve kendini her gün yeniden böyle ürettiğini düşünmektedir. Bugün bazı kentlerde her adımımızı takip etmek üzere her köşe başına yerleştirilmiş kameralar da Foucault’nun panoptikon benzetmesine bir örnektir. İktidarı yeniden üretme ve güçlendirme mekanizmalarının başında da okullar, hastanaler ve hapishaneler gelir. Çünkü bu kurumlar insanları belli biçimlerde disipline ederek istenilen bireyi yaratma işlevini görür. Yani çağımızın iktidarı artık fiziksel şiddet ve baskıdan bireysel olarak her gün yeniden üretilen bir güce evrilmiştir ve bu, insanı hayatı boyunca aileden okula oradan fabrikaya, bazen hapishaneye ve sık sık hastaneye, kimi durumlarda da akıl hastanesine kadar takip eder. İşte filmi bu eksende okursak aslında bir çok sorunun cevabını da bulmuş oluruz.

Dil insanın dünyayı algılaşıyışında çok önemli bir etkendir, zira insan dünyayı kendi konuştuğu dilin çerçevesinde görür ve algılar. Ama aynı şekilde bireyin konuştuğu ve içinde düşündüğü dil de o verili gerçekliğin bir parçası ve ürünüdür zaten. Ve bu gerçeklik iktidar ilişkilerini içinde barındırıyorsa eğer, dil de bu iktidardan kaçamaz. Resmi dilde eğitimin zorunlu kılınması işte bu anlamda ulus-devletin iktidarının pekişmesine yardımcı olmaktadır.

Modern Türkiye’nin kurulmasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin pek de müdahele etmediği Kürtlerin yaşantısı birden değişmiştir. Çünkü modern ulus-devlet için merkezi iktidar önemlidir ve bunu sağlamanın yolları da bazı pratiklerden geçer.Yaşadıkları topraklarda istedikleri gibi hayatlarını sürdüren Kürtler yeni Türkiye için bir tehdit teşkil etmeye başlamıştır. Ve bu tehdidi bertaraf etmenin yolu da Kürtleri her açıdan yeni ulus-devlete entegre etmekten geçmektedir. Bunun başlıca yolu da ilkokuldan itibaren zorunlu Türkçe eğitimdir. Modern Türkiye’nin resmi dili Türkçe’yse Kürtler de bu dilde eğitim görmek zorundadırlar. İşte anadilleri Kürtçe olan ve okula başladıklarında tek kelime Türkçe bilmeyen bu Kürt çocuklarını bu sınıfta oturtup tek kelime Kürtçe bilmeyen Emre hocanın yüzüne çaresizce baktırııp “ne diyor bu adam acaba?” dedirten zihniyet böyle bir tarihten süzülüp gelmiştir bugünlere. Bu zihniyetin nasıl güçlü bir şekilde benimsenip yeniden üretildiğine örnekse Zülküf’ün babasının bir anekdotunda yeniden karşımıza çıkar. Evlerinde misafir ettikleri Emre öğretmene zamanında bulunduğu iş başvurusundan bahseder Zülküf’ün babası. İş başvuru formunda bildiği yabancı diller sorulmaktadır. Bu diller arasında Türkçe’yi de yazan babaya bakıp dalga geçercesine güler karşısındaki kadın. Baba ise buna bir anlam verememiştir: “Ben türkçeyi 15 yıl sonra öğrenmişim bu şimdi yabancı dil değil mi?” der şaşkınlık içerisinde.


Velhâsıl kelam “Bu Kürtler neden illa anadilde eğitim diye tutturuyorlar?” sorusuna çok zarif bir cevap veriyor belge niteliğindeki bu film. Filmin baş karakterleri olarak da Kürt çocukları ile bir Türk öğretmenini koyarak onların sıkışıp kaldıkları Türkçe-Kürtçe paradoksunu gözler önüne seriyor; sanki Kürt insanıyla Türk devletini aynı karede buluşturup çözümsüzlüğün kimi omuzlarda nasıl ağır bir yük oluşturduğunu sembolize ediyor. Birinci sınıf öğrencisi Zülküf’le Emre öğretmenin anlaşabilmek için harcadıkları insanüstü çaba ise aslında çok şeyler anlatıyor ısrarla anlamak istemeyenlere.

Devletin kendine yüklediği uygarlaştırma görevini yerine getirmeye çalışıyor Emre öğretmen sabırla, ama sonra bavulunu toplayıp geri dönüyor memleketine(ulus-devlet projesinin dğer yüzlerce neferi gibi) ve öğretmenlerini yollayan çocukların köylerinin serin suyuna kendilerini atışlarını görüyoruz… Sözlere gerek kalmıyor. Hatta bu filmi izledikten sonra ne yazsanız ajitasyon gibi geliyor insana. Bu anlamda bu yazı aslında tek bir cümleden de oluşabilirdi: “Bu belgesel-filmi muhakkak izleyin.” Sonra bu yazıyı okumasanız da olur. Ben yazmış bulundum artık, kusuruma bakmazsınız..

Mağdurun Dili, Resmi Dilin Mağdurları

Söylenecek çok şey var, yazılmış ve tüketmiş de çok şey var ama. Nereden başlamalı, bu kadar çetrefil bir konuya nereden dokunmalı, en hassas olanları incitmeden, bilemiyor insan. Ama sanırım önce haddini bilmeli er/dişil kişi. Empati kurun, onları anlayın, ama onlara da yazık gibi ucuz klişelere sığınmayacağım. Çünkü anlamak mümkün değil, bırakın bir de dillendirmeyi. Bu yazıyı Türkçe yazıyor olmam ve anadili Kürtçe olan, yabancı dil olarak da Türkçe bilmeyen insanların okuyamayacak olması bile yeterince ironik zaten. Çünkü düşündüklerim, beceremesem de dillendirmeye çalıştıklarım en çok onları ilgilendiriyor. Aynı şekilde Kürtçe yazılmış yazıları da ben anlayamayacağım, yazılmış onca şeyden ne yazık ki haberim olmadığı gibi. Aynı dili konuştuğumuz insanları bile anlamazken bir de konuştuğum dili konuşmak zorunda bırakılan, dilini anlamadığım insanlar, onların kendi evinde sürgünleri hakkında bir şeyler yazmak zor geliyor bana. Ama yazmalı… İnsan dilin ifade yeteneğine inanmasa da yazmalı, imkânsız olana meydan okumalı sanırım. Niye mi? Çünkü başka çaremiz yok. Çünkü kahraman olmaktansa okyanusta damla olmayı artık kabul etmeyi becermeli. O zaman elinden gelenin en iyisini yapmalı insan…


Aslına bakarsanız söylenecek her şeyi söylüyor bu belgesel film. Hem de hiç kışkırtmaya, çarpıtmaya ve propagandaya kaçmadan, işleri daha çetrefil hale getirmeden. Sadece kamerayı çocuk gözlerine yerleştirerek o gözlerin yalınlığında anlatıyor yüzlerce yıllık birikimden damıtılanı. Öyle ki, bu topraklarda büyümüş, ilkokulda her sabah andımızı okuyup lise’de İstiklal Marşı okunurken, bayrağı “gururla” tutan “Türk gençliği” de kendi nesnelliğine dışarıdan bakakalıyor bir süreliğine de olsa. İçine doğduğumuz için hiç sorgulama olanağı bulamadan benimseyiverdiğimiz, içselleştirdiğimiz ve üstüne üstlük “cesurca” savunduğumuz onca çelişki ekrandan yüzümüze çarpıyor, hem de hiçbir ideolojiye, slogana sığınmadan; çırılçıplak bir şekilde ve olanca gerçekliğiyle...

Sinemada çocuk yüzü çok önemlidir, zira haberi en iyi çocuktan alırsınız. Onlar size yalan söylemez, sadece olanı gösterir. Bu belgesel de öyle yapmış. Hikâyeyi en başından ilkokul sıralarından, ağacın yaşken eğilmeye başladığı zamanlardan almış. Daha Kürtçe yazıp okumayı beceremeden “okuyup adam olabilmesi için” zorla Türkçe öğretilen Kürt çocuklarıyla Denizli’den gelmiş idealist bir Türk öğretmenini aynı sınıfa oturtmuş ve “hadi ders başlasın” demiş. Ders başlamış başlamasına da ortada bir sorun varmış. Zira ne ilk öğretmenlik görevi için Doğu’nun bu köyüne gelen ilkokul öğretmeni onları anlıyormuş, ne de –gariptir- “varlığını Türk varlığına armağan etmek” için toplanmış Kürt çocuklar öğretmeni. Aynı Emre öğretmenin meramını anlatmakta güçlük çektiği çocuklara dediği gibi: “Hiçbir söylediğimi anlamıyorsunuz di mi? İyi, ben de sizi anlamıyorum zaten…” Kanımca bu cümle, belgeselin kilit noktası, zira iki satırda bütün meselenin tarihi özetlenmiş sanki.


Emre öğretmen bu işte bir gariplik olduğunu anlar köye gelir gelmez. Ders kitaplarında okuduğu batı medeniyetinin peşinden koşan “modern Türkiye” böyle değildir. Ne içecek doğru düzgün su bulabilir köyde, ne de konuşacak, dertleşecek bir insan, başlarda. Kürtler bu topraklarda ne kadar ıssız ve sürgünse Emre öğretmen de memleketinin doğusunda aynı yalnızlığa düşer; duygudaşlık belki de tek ortak tarafıdır o şirin Kürt çocuklarıyla. Kendi geldiği dünyadan çok farklıdır zamanında gelemediyse de hep “o bizim köyümüzdür” dediği bu köy. O köyün gerçekten kendi köyü olduğuna inandırmak ister kendini, ama bir şey eksiktir sanki bu denklemde, taa en başından yanlış hesaplanmış, insanlarla armutlar toplanmaya çalışılmıştır amiyane bir tabirle. İlkokul müfredatından vazgeçer Emre öğretmen; bütün seneyi 1 den 5. sınıfa kadar aynı derslikte toplanmış bu sevimli öğrenci kalabalığına Türkçe öğreterek geçirmeye karar verir. Çünkü karşı tarafa bir şeyler anlatabilmek için iletişim kurabilmek önemlidir, bunun için de ortak bir dil konuşmak gerekir. Bu dil de Türkçedir tabii. Zira burası Türkiye’dir; “ne mutlu Türküm diyene” diyen herkes “Türk” tür ve Türkiye’nin resmi dili de Türkçe’dir. Ama Kürtler de Türkiye’de yaşar ve Kürtlerin anadili Kürtçe’dir. O zaman ilk önce onlara “Ne mutlu Türküm diyene” dedirtmeli, her biri ilk başta Türk yapılmalıdır. Ama “Ne mutlu Türküm diyene” diyebilmek için de Türkçe bilmek gerekir sanki. “Hayır”, der resmi ideoloji, “gerekmez”. Nitekim anlamını bilmese de andımızı ezbere bilmelidir her Türk vatandaşı çocuk, Türkiye’de yaşamayı hak edebilmek için. O zaman ya bu deveyi güdecek, ya da bu diyardan gidecektir. Veya kendini bilmez kalabalıkların neye hizmet ettiklerini bilmez bir tavırla dedikleri gibi ya sevecektir, ya da terk edecektir buraları. Aslında bu sloganın altında yatan mesajı o kalabalıklar da bilmemektedir. Kürtler bu toprakları ya onlar gibi seveceklerdir, yani asimile olup benliklerinden vazgeçerek “Türk’ün asil kanının” damarlarına sirayet etmesine izin vereceklerdir, ya da kapılar ardına kadar açıktır, hemen çıkmalıdırlar böyle bir durumda. Bu yüzden o Kürt köyünde ilkokul çocuklarına daha Türkçe’yi öğrenmeden hemen andımız ezberletilir. Sonuç ise filmde Rojda adlı sevimli kız çocuğunun andımızı okumaya çalışırken kameraya yansıyan ızdırabıdır; Rojda’nın ne dediği hiç anlaşılmaz.


Çocuklara 23 Nisan’da Atatürk’e nasıl teşekkür etmeleri gerektiği öğretilir, neye teşekkür ettiklerini anlamadan. Bayram bütün “Türk” çocuklarına armağan edilmiştir ama bu çocuklara bayram şekeri kalmamıştır sanki, çünkü Kürt olmaları yetmezmiş gibi üstüne üstlük bir de yoksuldurlar. Aynı ülkede kimi çocuklar kolejlerde okuyup 20 kişilik sınıflarda ders görüp ilkokulu bitirmeden bilgisayarın kurdu haline gelirken öte yandan bazıları da bütün okul tek derslikte eğitim alırken bir yandan da kara kışta sobayla ısınırlar. Ama ne önemi vardır değil mi? Hepsi Türkçe konuşup her sabah andımızı okursa devletin bekası sağlanacaktır, diğer şeyler bunun karşısında zaten önemini kaybeder(!) Emre öğretmen veli toplantısı yapar ve velilere dert yanar: bazı çocuklar okula sürekli gelmemektedir, Türkçe dersinde defterlerine Kürtçe yazmaktadırlar, bazılarının ise kalemi yoktur. Velilerin cevabı ise çok samimidir: "sen hocasın bilirsin, ayıp ettiysek affola, ama bizim elimizden gelen bu". Onların ellerinden gelen budur gerçekten. Rojda’nın anne ve babası birinci sınıfta okuyan kızlarını okula gönderirlerse evde minik bebeğe bakacak kimseleri olmayacak, kızlarını okula gönderip bebeklerine bakmak için evde kalırlarsa tarlaya hasata gidemeyeceklerdir. Küçücük çocuğu tarlaya da götüremezler herhalde. Tabi buna “E o kadar çocuk yapmasaydınız kardeşim!” veya “bakıcı tutun” gibi verili hakikatleri yok sayan cevaplar verilebilir. Böyle de işin içinden çıkılabilir tabii, çıkılmaktadır da zaten…

Bir sinema blogunda müzikten bahsetmek için iyi bir fırsat. Kendi alanında usta sayılan yönetmen Martin Scorsese'nin, yine kendi alanında üstad kabul edilen müzisyen Bob Dylan'ı konu eden belgeseli, No Direction Home: Bob Dylan.

Müzik kariyerine bir folk sanatçısı olarak başlamış, notalarına bir kaç elektro eklediğinden dolayı rockçı olarak etiketlendirilmiş, hatta eski fanları tarafından hain diye de adlandırılmıştır. Nedeni? Müziğine elektorik katıp geleneksel müzikten sıyrıldığı için. Ama kendi deyimiyle sırf elektonik diye modernize olduğu anlamına gelmiyor ( bu örnek günümüz Türkiyesinde mecvut:)
Oysa Dylan, ne folk şarkıcısı, ne de rock şarkıcısı olarak kendini etiketletmek istemiştir. İnsanları barkodlamaya düşkün 30 yaş üstü insanlar için kendini "30 yaş altı" olarak etiketlemiş ve kalabildiği ölçüde burada kalmak istemiştir.

Belgeseli izlerseniz siz de Bob Dylan'ın bu tür uğraşlar içinde olmadığını görebilirsiniz. Sahneye çıkıp sadece şarkı söylemek istemiştir. Öyleki çoğu konserinde yuhalanmasına rağmen, hiç bi şey yapmamış, dediklerinizi kaale almıyorum sinyali gönderebilmek için sadece müziğinin sesini yükseltmiştir. Belki de elektro kullanma nedeni de buydu, seyirciyi hiç duymadan şarkı söylemek:)

Belgeselde en dikkat çekici yerlerinden bir kaçı da basın toplantıları. Muhabirlerin salak soruları ve Bob Dylan'ın bazen alaysı cevabı, bazen de umursamaması. Bu hareketleri de havalı bir starın yaptığı tür hareketlerden değil. Tamamen sıkıntıdan. Fazlaca yüceltilmekten. Geçmişte bu kadar büyümeyi istediğini düşünmüyorum,bunun için çabaladığını da.

Belgeselde en çok hoşuma giden bölüm ise son bölüm. Yine bir konser için Bob Dylan sahneye çıktığında seyircilerden (kendini bilmez ukala diye tanımlar eskilerimiz) birisi "hain" diye bağırıyor. Bob ise onun bu görüşüne katılmamakta, tıpkı bizim gibi. Ve ona en güzel cevabı daha yüksek sesle çalarak veriyor. Ki çaldığı şarkı da zaten o tip insanlara duyulan sitemin getirisidir. Bu şarkı bir çok listede dünyanın en iyi şarkısı olarak gösterilen Like A Rolling Stone' dur. Şarkıya başlarken elini o bağırana doğru kaldırıp, ona hediye etmesi de cilası:)
Son sahneyi izlemek için tıklayın!
------------------------------------
A moron: Judas !
Bob Dylan: I don't believe you
Bob Dylan: You're a lier
Bob Dylan: Play it fucking loud !
-----------------------------------
Basın Toplantısından:

Journalist #1:Mr. Dylan, I know you dislike labelsand probably rightly so,but for those of us who are well over 30...could you label yourselfand perhaps tell us what your role is?
Bob Dylan:Well, I sort of label myself as well under 30.And my role is to, you know,to just stay here as long as I can.
-------------
Journalist #2: Mr. Dylan, you seem very reluctantto talk about the fact that you're a popular entertainer,and you're a most popular entertainer.
Bob Dylan:Well, what do you want me to say about it?
Journalist #2:Well, you seem almost embarrassedto admit that you're... To talk about...
Bob Dylan:Well, I'm not embarrassed,I mean, you know.What do you want exactly for me to say? Do you want me to jump up and say,"Hallelujah" and crash the cameras...and do something weird? Tell me.I'll go along with you.If I can't go along with you,I'll find somebody to go along with you.
-----------
Bob Dylan: Um... how many?
Journalist #3: Yes. How many?
Bob Dylan: Uh, I think there's about uh, 136.
Journalist #3: You say ABOUT 136, or you mean exactly 136?
Bob Dylan: Uh, it's either 136 or 142.