Survival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Survival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2026 Salı

Mayday: Soğuk Savaştan Daha Soğuk Bir Film

Nostaljiyi bir anlatı aracına dönüştürmekle eski filmlerin tanıdık numaralarını yeniden kullanmak arasında önemli bir fark bulunuyor. John Francis Daley ve Jonathan Goldstein’ın yönettiği Mayday, ikinci seçeneğe fazlasıyla yaklaşıyor. Gösterişli aksiyon sahneleri, popüler müzikler ve Ryan Reynolds’ın alışıldık mizah anlayışı ilk bakışta eğlenceli bir maceranın habercisi gibi görünüyor. Ne var ki film ilerledikçe bütün bu unsurların sağlam bir hikayeyi desteklemekten çok, senaryonun eksiklerini örtmeye çalıştığı hissediliyor. Sevdiğim insan Kenneth Branagh bile kurtarmaya yetmiyor.


1987 yılında, Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru geçen hikayede, kuralları esnetmekten çekinmeyen Amerikalı savaş pilotu Troy Kelly’nin (Ryan Reynolds) gizli bir görev sırasında Sovyet topraklarında düşürülmesiyle ana hikaye başlıyor. Kendini düşman hattının gerisinde bulan Troy, emekli KGB ajanı Nikolai Ustinov’un (Kenneth Branagh) eline geçiyor. Ancak Nikolai, alışılmış Sovyet ajanı profilinden oldukça uzak bir karakter olarak karşıma çıkıyor. Amerikan kültürüne hayranlık duyan, Top Gun filmini tekrar tekrar izleyen ve bir gün McDonald’s hamburgerinin tadına bakmayı düşleyen Nikolai, Troy’nin beklenmedik kurtarıcısına dönüşüyor. İkili, peşlerindeki Sovyet güçlerinden kaçarken birbirlerine güvenmeyi öğrenmek ve Amerika’ya ulaşmanın bir yolunu bulmak zorunda kalıyor. Böylece casusluk gerilimi, yol macerası ve aksiyon komedisi arasında gidip gelen bir hikaye başlıyor.

Filmin merkezinde, birbirine düşman olarak yetiştirilmiş iki insanın ortak noktalarını keşfetmesi fikri bulunuyor. Nikolai’nin Amerika’ya duyduğu hayranlık, Troy’nin kendi ülkesine ilişkin sarsılmaz inancıyla karşı karşıya geliyor. Bu karşıtlık üzerinden milliyetçilik, ideolojik ön yargılar ve ülkelerin kendilerini ahlaki açıdan üstün görme eğilimleri üzerine bir şeyler söyleme fırsatı doğuyor. Özellikle Troy’nin Amerikan değerlerini sorgulamadan savunmasıyla Nikolai’nin Sovyet sisteminden duyduğu hayal kırıklığı arasında kurulabilecek ilişki, filmin en ilgi çekici damarlarından birini oluşturuyor. Ne yazık ki senaryo bu fikirleri derinleştirmek yerine, iki tarafın da aslında birbirine benzediğini hatırlatan yüzeysel bir uzlaşmayla yetiniyor. Karakterlerin düşünsel dönüşümleri, yaşadıkları olayların doğal bir sonucu olarak gelişmekten çok, filmin vermek istediği mesajı doğrulamak için devreye giriyor. Üstelik 1980’lerin kültürel atmosferi, dönemin siyasi gerilimlerini anlamlandıran bir arka plan olmaktan ziyade, Top Gun göndermeleri ve tanıdık şarkılarla süslenmiş nostaljik bir dekor işlevi görüyor.


Mayday’in en belirgin sorunu, karakterlerini ve hikayesini sürekli tanıdık kalıpların içinde tutması. Ryan Reynolds’ın canlandırdığı Troy, esprili replikleri ve kendine güvenen tavırlarıyla oyuncunun önceki rollerinden aşina olduğumuz bir karaktere dönüşüyor. Reynolds’ın mizahi enerjisi, özellikle Kenneth Branagh’la karşılıklı sahnelerinde zaman zaman işe yarasa da karakterin gerçek bir kişiliğe kavuşmasını engelliyor. Filmin ilerleyen bölümlerinde bu sözlü atışmaların tekrara düşmesi, ikilinin başlangıçta eğlenceli görünen dinamiğini giderek yorucu hale getiriyor. Buna karşılık Branagh, Nikolai’nin tuhaflıklarını yalnızca bir komedi unsuruna indirgemeden karaktere sıcaklık ve insani bir boyut kazandırıyor. Amerikan kültürüne duyduğu hayranlığın ardında yatan yalnızlığı ve kendi ülkesinden kopuşunu hissettirebildiği anlarda filmin duygusal ağırlığını tek başına taşıyor. Maria Bakalova’nın canlandırdığı Anna ve David Morse’un hayat verdiği Troy’nin babası gibi yan karakterler ise yeterince geliştirilmiyor. Özellikle aile bağları, aidiyet ve kişinin ülkesine duyduğu sevginin iktidara itaat etmekle aynı şey olmadığı fikri, daha güçlü bir dramatik anlatıya dönüşebilecekken hikayenin kenarında kalıyor.

Bazı sahnelerin, hikayenin önüne geçecek kadar dikkat çekici bir enerjisi olduğunu söylemeliyim ama. Özellikle Nikolai’nin aksiyonun merkezine yerleştiği dövüş sahneleri, Branagh’ın alışılmış oyunculuk çizgisinin dışına çıkarak beklenmedik ölçüde eğlenceli bir performans sergilemesini sağlıyor. Otomobil kovalamacaları ve Moskova sokaklarında yaşanan büyük ölçekli çatışmalar da filmin teknik açıdan iddialı anları arasında yer alıyor. Ancak bu görsel hareketlilik, her zaman etkileyici bir sinema deneyimine dönüşmüyor. Bazı kamera geçişlerinin yapaylığı ve bilgisayar destekli görüntülerin belirginliği, aksiyonun inandırıcılığını zedeliyor. Daha önemlisi, sahneler arasındaki akıcılık ne kadar başarılı olursa olsun, senaryonun tahmin edilebilirliği değişmiyor. Film, görsel açıdan ne kadar hareketlenirse hareketlensin, karakterlerin karşılaşmalarından doğabilecek daha özgün ve şaşırtıcı olasılıkları değerlendirmekte isteksiz davranıyor.



Sonuç olarak Mayday, iyi fikirlerin ve yetenekli isimlerin bir araya gelmesinin tek başına iyi bir film ortaya çıkarmaya yetmediğini gösteriyor. Daley ve Goldstein, aksiyon komedisinin ritmini yönetme konusunda becerilerini sergileseler de bu kez Game Night ve Dungeons & Dragons: Honor Among Thieves gibi yapımlarında yakaladıkları yaratıcılığı aynı ölçüde ortaya koyamıyor. Kenneth Branagh’ın enerjik performansı ve yer yer etkileyici aksiyon sahneleri, filmi bütünüyle başarısız olmaktan kurtarıyor; fakat karakter derinliğindeki eksiklikler, zayıf siyasi alt metin ve sürekli kendini hatırlatan 1980’ler nostaljisi, anlatının etkisini sınırlıyor. İzlerken bazen eğlendiğimi kabul ediyorum, fakat jenerik başladığında geriye kalan şey güçlü bir hikayenin izinden çok, daha önce defalarca karşılaştığım sahnelerin cilalı bir toplamı oluyor. 

Puanım: 5,5/10

22 Temmuz 2026 Çarşamba

The Odyssey: Yorgun Demokrat

Homeros’un Odysseia destanı yüzyıllardır aynı cümleyle özetlenir: bu, bir eve dönüş hikayesidir. Daha doğrusu, eve dönerken insanın kendine dönüşünü aradığı uzun ve çetrefilli bir yolculuk… Bugünlerde sosyal medyayı esir alan The Odyssey filmi hakkında dolaşan yorumların büyük bölümü de bu düşünceyi tekrar ediyor: Odysseus’un meselesi Ithaka’ya varmak değil, o yolculuk boyunca kim olduğunu yeniden keşfetmektir. Oysa bu söz destan için doğru, film için ise ezbere kurulan boş bir ifadedir. Sebebini açıklayayım.


Sebebine değinmeden önce, destanın kendisinden bahsedelim. Vikipedia gibi bir giriş olsun. Odysseia Destanı, Homeros'a atfedilen iki büyük destandan biridir. Diğeri ise İlyada.

İlyada, Truva savaşının destanı; Odysseia da eve dönüşün, sabrın, zekanın ve insan iradesinin destanıdır. Yaklaşık 12.000 dizeden oluşan eser, yalnızca Antik Yunan edebiyatının değil, dünya edebiyatının da temel taşlarından biri sayılır. Batı edebiyatında işlenen ve filmlerde de sıkça efektif şekilde uygulanan 'kahramanın yolculuğu' temasının en eski ve en güçlü örneklerinden biri olarak görülür.

Homeros'un gerçekten yaşamış bir kişi olacağı gibi, birçok ozanın tek bir isim altında toplanmış hali olduğu da hala tartışılan bir konu. Araştırmacıların büyük çoğunluğu Odysseia'nın MÖ 8. yüzyılın sonlarında, yaklaşık MÖ 725–675 yılları arasında sözlü gelenekten yazıya geçirildiğini düşünmektedir.

Destanın MÖ 8. yüzyılda yazıldığını, destanın ana konusu olan Truva Savaşının MÖ 12. yüzyılda meydana geldiğini düşünecek olursak, anlatılan olaylarla destanın yazıya geçirilmesi arasında yaklaşık 400–500 yıllık bir zaman farkı ortaya çıkıyor. Bu nedenle Odysseia, hem tarihi olayların hem de yüzyıllar boyunca anlatılan halk hikayelerinin birleşiminden oluşan bir eser olarak görülebilir. 

Peki bu destan ne anlatıyor?

Odysseia, Truva Savaşı'nın ardından İthaka Kralı Odysseus'un ülkesine dönmeye çalışmasını konu alıyor. Ancak ilginç olan nokta şu: Truva'dan İthaka'ya normal bir gemi yolculuğu birkaç hafta sürebilecekken, Odysseus'un dönüşü tam 10 yıl sürüyor. 

Bu uzun yolculuk boyunca Odysseus; Tanrıların gazabıyla karşılaşıyor, deniz canavarlarıyla savaşıyor, devlerle mücadele ediyor, büyücüler tarafından kandırılıyor, denizlerde kayboluyor..

Sonunda, 10 yıl süren savaşın ardından 10 yıl süren geri dönüş yolcuğu ile beraber toplamda 20 yıl evinden uzak olan Odysseus tek başına evine ulaşmayı başarıyor. Ancak savaş için evden çıkan kişi ile eve dönen kişi aynı mıdır? Bu soru ve cevabı bu destan için oldukça önem arz ediyor.


Filme geldiğimizde, The Odyssey; klasiğin aksine doğrusal bir yapı izlemek yerine parçalı ve iç içe geçmiş bir zaman kurgusuyla açılıyor. Hikaye, Odysseus’un (Matt Damon) yokluğunda parçalanmak üzere olan Ithaka’da başlıyor. Yıllardır geri dönmeyen kralın sarayı, onun öldüğüne inanan Kraliçe Penelope (Anne Hathaway) taliplerinin istilası altında, Telemakhos (Tom Holland) babasının akıbetini öğrenmek için tehlikeli bir yolculuğa çıkıyor. Bu başlangıç, hem politik olarak bir çöküşün hem de -kraliyet olmanın ötesinde- bir ailenin dağılma eşiğinin portresini çiziyor.

Filmde Odysseus (Matt Damon), dönüşüm arayan bir kahraman değil; zaten tükenmiş, zaten değişmiş ve hatta değişmeye mecali kalmamış bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Christopher Nolan filmde, Odysseus'un içsel evrimini adım adım kurmak yerine, geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen kırık bir hafıza akışıyla, dönüşün kendisini bir zorunluluk haline getirir. Truva kıyılarında geçen o uzun yılların ardından “hadi eve gidelim” diyen bir adamın sesi, bir arayışın değil, bir bitkinliğin dışa vurumu. Bu yüzden filmde yolculuk, bir keşif değil; gecikmiş, parçalanmış ve neredeyse anlamsızlaşmış bir geri dönüş çabası gibi hissettiriyor.

Filmdeki kurgunun farklı zaman dilimleri arasındaki geçişleri, hatıraların mitlere karıştığı bir yapı kuruyor. Bu da anlatılan mitlerin, hafızanın aldatmacası olabileceği ihtimalini taşıyarak, filmi gerçek bir boyuta da taşıyor. Ancak bu yapı, karakterin içsel dönüşümünü derinleştirmekten çok, onun zaten dağılmış olan benliğini daha da bulanıklaştırıyor. Benzer anlatımı Tim Burton'ın 2003 yapımı Big Fish filminde de görmüştük. Ölüm döşeğindeki Ed Bloom'un anlattığı hikayeleri birer mit anlatısı olarak dinlemiş, gerçeküstü olayları Ed Bloom'un zihninin birer üretimi olduğunu düşünmüştük. 


Filmi izlerken en çok hissedilen şey, bunun bir 'kahramanlık' hikayesinden ziyade bir 'pişmanlık' hikayesi olduğu. Filmin başından beri her fırsatta dile getirilen Zeus yasalarını çiğnemiş olmanın pişmanlığı. Ki filmin sonunda Odysseus'a reva görülen eve dönüş yolundaki lanetin sebebini yine onun ağzından Zeus yasası göndermesiyle duyuyoruz: " One man's idea, one man's trick, to break Zeus's Law forever (Bir adamın fikri, bir adamın hilesi, Zeus'un yasasını sonsuza dek çiğnemek)". 

Kral Agamemnon dahil, Truva Savaşı'nı kazananların bir türlü belini doğrultamamış olması, Odysseus'un eve dönüş yolculuğunun 10 yıl sürmesinin ardında bu var: Truva halkının Tanrılara olan inancın ve onların getirdiği kurallara olan sadakatin Yunanlılarca suistimal edilmesi. 

Tabi ki destanda Odysseus'un tek suçu Zeus'un kuralını çiğneyen bu hilesi değil. Truva atı ile şehre sızdıklarında ilk yaptığı Truva'yı koruyan Tanrıların heykellerini yıkmak oluyor. Ve bunun üzerine Truva kahinleri şu bedduayı ediyor "Tanrıların laneti saygısız Yunanlıların üzerine olsun. Ve sana 3 kez olsun Odysseus." 

Bir diğer neden de Odysseus'un kibri. Zekası ve hilebazlığı ile övünen Odysseus, bunu her fırsatta dile getirmekten de geri durmayan birisi. Yunan deniz tanrısı Poseidon'un  tek gözlü dev olan oğlu Polyphemus'a mağarada zarar verdiğinde kendisini önce "hiçkimse" diye tanıtmış. Ama bu anonimliği daha fazla kaldıramayıp, mağaradan çıktıklarında "sana bunları yapan kişinin adı Odysseus" diye bağırmıştı (bu sahne filmde yok). Bu da onun kibrinin tanrılara meydan okuyacak kadar olduğunu gösteriyor ki bu meydan okumayı da deniz tanrısı Poseidon alıp kabul ediyor ve Odysseus'un ekibine denizde gereken cevabı veriyor.


Diğer açıdan bakıldığında film aynı zamanda savaşın anlamsızlığına dair güçlü bir alt metin taşıyor. Troya’nın yıkımı bir zafer olarak değil, bir travma olarak sunuluyor. Çünkü kazanım bilek veya 10 yıl süren kuşatmanın caydırıcılığı ile değil, inancın suistimal edilişi ile gerçekleşiyor. Bu da Odysseus'u tarihin ilk din istismarcısı yapıyor. Bu sebeple Odysseus’un taşıdığı suçluluk duygusu, bu savaşın bireysel düzeydeki yıkımının yansıması. Böylece epik anlatı, anti-kahramansı bir tona bürünüyor.

Bir diğer önemli tema ise kader ve irade arasındaki gerilim. Tanrıların varlığı sürekli hissediliyor ama doğrudan müdahaleleri çoğu zaman belirsiz bırakılıyor. Bu da hikayeyi metafizik bir çerçeveden çıkarıp daha insani bir düzleme taşıyor. Karakterler, başlarına gelenleri tanrılara bağlamak ile kendi seçimlerinin sorumluluğunu almak arasında gidip geliyor. Bu belirsizlik, filmi modern bir varoluş hikayesine yaklaştırıyor ki destanın kendisinde Tanrılar daha aktif ve fail olarak işleniyor. Bu da mit anlatımını daha kaderci kılıyor. Film ise miti daha inanılır kılan şekle bürüyüp, günümüz insanının aklına yatabilecek kıvama getirmeye çalışıyor. Yine Odysseus'un anlatıldığı 2024 yapımlı The Return filminde de motivasyon bu şekildeydi. O filmde de destan tanrılardan ve mitlerden tamamen arındırılmış, bitap bir şekilde evine dönen Odysseus'un tahtını yeniden alma mücadelesini izlemiştik sadece.


Yapımsal açıdan bakıldığında The Odyssey, Christopher Nolan’ın tüm yönetmenlik imzasını taşıyor: parçalı zaman kurgusu, büyük ölçekli sahneler ve görsel ihtişam. Film, sürekli ileri geri sıçrayan yapısına rağmen belirli bir ritmi koruyor. Bu yapı, uzun süresine rağmen izleyiciyi aktif tutuyor.

Sinematografisi, filmin en güçlü yönü. Geniş açılı planlar, doğanın hem güzelliğini hem de tehditkarlığını hissettiriyor. Nolan'ın IMAX takıntısı burada da işlevsel duruyor ama yeri gelmişken belirtmek istiyorum ki IMAX takıntılığına karşı biriyim. Layıkıyla sadece birkaç sinemada izlenebilecek bir filmin keyfini kitlelerden mahrum bırakmayı doğru bulmuyorum. 

Filmin müziklerini yapan Oscar ödüllü besteci Ludwig Göransson'a zaten daha önce The Mandalorian'dan hayran olduğumu belirtmiştim. Aslında Nolan'ın bu film için eski bestekarı Hans Zimmer'le çalışmak istediği söylenmiş, ancak Hans Zimmer bu teklifi 'The Dune' için çalıştığından reddetmiş. 


Oyunculuklara baktığımızda Matt Damon’ın oyunculuğunda Odysseus'u karizmatik bir lider olarak değil, yorgun, kırılgan ve zaman zaman kararsız bir adam olarak izliyoruz. Bu tercih ilk bakışta mesafeli hissettirse de, karakterin içsel çatışmalarını daha görünür kılıyor. Matt Damon’ın performansı, özellikle sessiz anlarda bu yüzden daha da derinleşiyor.

Matt Damon’ın evine dönmesi için Hollywood tarafından harcanan bütçeli şakaları her yerde görmüşsünüz: Saving Private Ryan (70 Milyon Dolar), Interstellar (165 Milyon Dolar), The Martian (108 Milyon Dolar) ve The Odyssey (250 Milyon Dolar). Ancak Matt Damon’ın The Odyssey’in konusuyla bağlantılı olan filmleri bunlarla sınırlı değil. Aynı zamanda Odysseus’un hafızasını kaybetmiş ve kimliğini arayan biri olduğu da hesaba katılırsa karşımıza Bourne serisi de çıkıyor: The Bourne Idendity (60 Milyon Dolar), The Bourne Supremacy (80 Milyon Dolar), The Bourne Ultimatum (120 Milyon Dolar) ve Jason Bourne (120 Milyon Dolar). Dolayısıyla Matt Damon'ın evini ve kişiliğini bulması için harcanan toplam bütçe 973 Milyon Doları buluyor.

Telemakhos’u canlandıran Tom Holland, bir röportajında oynadığı karakterin yaşını 16 zannettiğinden olsa gerek, oldukça toy bir çizgide oynuyor. Oysa Odysseus'un kendisini terk ettiğinde 2 yaşındaydı ve aradan 20 senenin geçtiği de düşünülürse yaşı 22 oluyor.  Anne Hathaway’nin Penelope’si ise filmin duygusal omurgasını oluşturuyor. Onun sabrı ve bastırılmış öfkesi, karakteri pasif bir bekleyenden çok aktif bir direniş figürüne dönüştürüyor.

Film ünlüler karmasını içeriyor. Robert Pattinson Antinous'u, Charlize Theron ise Odysseus'u adasında 7 sene tutsak eden Calypso'yu canlandırırken, Odysseus'a yolculuğu boyunca destek olan tek Tanrıça olan Athena'yı da Zendaya canlandırıyor. Yan karakterler arasında bazıları çok kısa süre görünse de etkileyici izler bırakıyor. Özellikle Circe sahneleri, hem oyunculuk hem de atmosfer açısından filmin en çarpıcı anlarını barındırıyor. Ancak karakter kalabalığı zaman zaman bazı figürlerin yüzeysel kalmasına neden oluyor. Herkes var, ama 'kimi tanıdın' deseler, karakter derinlikleri olmadığı için buna verilecek cevap yok.


Yazının ilk paragrafında değinilen konuya dönecek olursak, yani 'dönen Odysseus'un aslında giden Odysseus olmadığı, karakterinin çok değiştiği' düşüncesi, destanın kendisi için oldukça geçerli ancak film için geçerli değil. Bunun sebebi de karakter derinliğinin filmde çok iyi olmayışı. Giden Odysseus'un nasıl biri olduğunu sadece çok az miktarda bir anlatıdan duyuyoruz. O da babasını aramak için Sparta'ta giden Telemakhos'a (Tom Holland), Kral Agamemnon'un kardeşi Menelaus (John Bernthal)'un anlattıklarından. Odysseus’un iç dünyasına dair ipuçları veriliyor, ancak bu ipuçları güçlü bir dramatik yapı ile desteklenmediği için yüzeyde kalıyor. Bu sebeple film özelinden konuşacak olursak, giden Odysseus'un nasıl biri olduğunu tam bilmiyoruz ki gelen ile kıyaslayabilelim.

Ama neticede The Odyssey, yalnızca bir uyarlama değil; aynı zamanda bir yorum, bir yeniden inşa. Christopher Nolan, Homeros’un metnini birebir aktarmak yerine, onun ruhunu çağdaş bir sinema diliyle yeniden şekillendirmiş. Mitlerden oluşan destanı biraz daha insansılaştırmış, katılan yorum ve oluşturulan yeni inşanın temeli bu. Ortaya çıkan film, hem görkemli hem de melankolik bir deneyim sunuyor. Görselliği ve prodüksiyonun büyüklüğü ile göze oldukça hitap ettiği aşikar. Ancak Odysseus’un duygusal halini destanın orijinalinde olduğu gibi ‘kibir’ yerine, ‘pişmanlık’ hali üzerine inşa ediyor. 

Her ne kadar Odysseia Destanını seviyor ve filmi de bu destanı anlatıyor oluşu ile de beğenmiş olsam da, destanın hakkını veremediğini düşünüyor, övgülerin abartılı olduğuna inanıyor ve yapım olarak Interstellar'dan daha fazla gürültü getirmiş olmasını tamamen reklam kampanyası olarak yorumluyorum. 

Puanım: 7,5/10

-------
Başlıktaki Şarkı: Ahmet Kaya - Yorgun Demokrat

Karanlık yollardan geçtik, zehir gibi sular içtik
Bir yanımızda ölüm, bir yanımızda yar sevdik
Bir değil, binbir kere sırat köprüsünden geçtik
Cehennem denen illetin ta göğsünü deldik, geçtik

Bu yolda dönenler oldu, mum gibi sönenler oldu
Yâr göğsüne baş ko'madan vurulup düşenler oldu

Bir sen kaldın geride,Yorgun Demokrat.

28 Mart 2026 Cumartesi

Send Help: Plaza Hayatından Adaya Güç Değişimi

Beyaz yakalılar diye tabir edilen plaza hayatı hikayelerini yakinen biliyor veya bir şekilde şahit oluyoruz. Send Help filmi bu fikirden yola çıkıyor ve beyaz yaka düzeninin hiyerarşilerini, konfor alanından koparıp çıplak bir hayatta kalma mücadelesinin içine bırakıyor. Birçok plaza çalışanının intikam hayalini görünür kılan, gücü eline aldıklarında yapabileceklerini veya dönüşebileceklerini bize gösteren bir alternatif olarak. 


Hikaye, kurumsal bir şirkette çalışan Linda’nın (Rachel McAdams) yıllardır hak ettiği değeri görememesiyle başlıyor. Yeni CEO Bradley’nin (Dylan O'Brien) onu küçümsemesiyle birlikte klasik bir 'ofiste ezilen çalışan' anlatısına giriyoruz. Ancak işler, bir iş gezisi için çıkılan yolda şirket uçağının düşmesiyle tamamen değişiyor. Özel jetteki yolcular içerisinde kazadan sağ kurtulan kişiler olarak ıssız bir adada mahsur kalan Linda ve Bradley için artık unvanların, maaşların, kartvizitlerin hiçbir anlamı kalmıyor. Hayatta kalmayı becerebildiğini, izlediği ve kendi oluşturduğu Survivor videoları ile bize de  gösteren bilen Linda kontrolü ele geçirirken, hayatı boyunca ayrıcalıkla yaşamış Bradley çaresizleşiyor. Yani film, aslında çok tanıdık bir tersine dönüş hikayesi anlatıyor. Güç el değiştiriyor. Ve bu güç denen şey, alışık olmadığı elde büyük bir silaha dönüşebiliyor. Nitekim filmde olan da bu.

Filmin güçlü tarafı da tam burada yatıyor. İki karakter arasındaki ilişki sürekli değişiyor; kimi zaman Linda’ya hak veriyorsunuz, kimi zaman Bradley’ye acıyorsunuz. Hatta bir noktadan sonra taraf tutmak bile zorlaşıyor. Bu da filmi sadece bir 'intikam hikayesi' olmaktan çıkarıp daha gri bir alana taşıyor. Üstelik kurumsal hayattaki cinsiyetçilik, değersizleştirme ve görünmez emek gibi meseleler de arka planda sürekli kendini hissettiriyor. Özellikle Linda karakteri, birçok beyaz yakaya fazlasıyla tanıdık gelecektir.


Ama işte film tam burada ilginç bir yol ayrımına da giriyor. Başlangıçta neredeyse keyifli bir kara komedi gibi ilerleyen Send Help, bir noktadan sonra tonunu sert şekilde değiştirmeye başlıyor. Samimi, yer yer eğlenceli bir 'ofis hicvi' izlerken, bir anda kendimizi kanlı, grotesk sahnelerin ve zoraki gerilimin içinde buluyoruz. Yönetmen Sam Raimi bu ani geçişleri bilinçli olarak tercih etmiş gibi dursa da, filmin kurduğu o dengeli atmosferi zaman zaman bozuluyor. Sanki iki farklı film birbirine eklenmiş gibi: biri güzel yazılmış ve sosyal göndermeler içeren bir komedi, diğeri ise abartılı bir hayatta kalma gerilimi.

Bu ton kayması, göze batan görsel efektler ile beraber filmin en zayıf noktası. Çünkü hikaye zaten karakterler arasındaki psikolojik gerilimle gayet güçlü ilerleyebilecekken, gereksiz ölçüde 'şok edici' olmaya çalıştığı anlar inandırıcılığını zedeliyor. Hikayenin ilerleyen bölümlerinde karakter motivasyonlarının tutarsızlaşması ve gerçekçilikten kopması da izleyicinin filmle kurduğu bağı zedeleyebiliyor. Bu nedenle film, etkileyici anlar barındırsa da bütünlük açısından herkesi tatmin etmeyebilir. Yine de film tamamen raydan çıkmıyor; aksine bu kaotik yapı, bazı izleyiciler için eğlenceli bile olabilir.

Film, beyaz yaka hayatının bastırılmış duygularını, görülme ihtiyacını ve fırsat doğduğunda ortaya çıkabilecek karanlık tarafları cesurca kurcalıyor. Kısacası Send Help, bir komedi olarak iyi başlayan, yer yer dağılan, sonra biraz da gerilime evrilen ama yine de kendini izlettirebilen bir film olmuş. Ofis çalışanlarının birbirine tavsiye edeceğini öngörebilmek zor değil.

Bazı filmleri puanlarken, filmde yer alan ünlü bir oyuncu var ise onun yüzünü zihnimde blurlayıp, no name başka bir aktör/aktris'i koyarak düşünüyorum. Buna rağmen film iyi duruyorsa, o filmin ederi gözümde daha bir yüksek oluyor. Bu film için şunu diyebilirim; Rachel McAdams olmasaydı bu film önüme, dolayısıyla sizin önünüze düşmeyebilirdi. Puanım 6/10

13 Ocak 2018 Cumartesi

The Mountain Between Us: Görüntü Var, Ses Yok

Charles Martin'in aynı adlı romanından uyarlanan ve yönetmen HanyAbu-Assad imzalı The Mountain Between Us, hayatta kalma mücadelesini romantik bir yakınlaşmayla birleştirirken, başlangıçta vaat ettiği duygusal derinliği hikayesinin sonuna kadar taşıyamıyor. Üstelik karşımızda yalnızca bazı ayrıntıları değiştirilmiş bir kitap uyarlaması değil, kaynak eserin karakterlerini, ilişkilerini ve temel duygusal çatısını önemli ölçüde dönüştüren bir anlatı bulunuyor. Dağların ortasında geçen bu yolculuk, görsel olarak etkileyici anlar barındırsa da anlatmak istediği hikayenin ağırlığını taşımakta zorlanıyor.


Filmin merkezinde, farklı hayatlara ve önceliklere sahip iki yabancı bulunuyor. Foto muhabiri Alex Martin (KateWinslet), düğününe yetişmeye çalışırken, beyin cerrahı Ben Bass (Idris Elba) ise ertesi gün gerçekleştirmesi gereken önemli bir ameliyat nedeniyle bir an önce yola çıkmak istiyor. Olumsuz hava koşulları nedeniyle uçuşların iptal edilmesi, ikiliyi alternatif bir ulaşım yolu aramaya yönlendiriyor. Küçük bir uçak kiralayarak yola çıkan Alex ve Ben, pilotun uçuş sırasında geçirdiği rahatsızlık sonucunda karlarla kaplı, ıssız bir dağlık bölgeye düşüyor. Ağır yaralanmalarına ve sınırlı imkanlarına rağmen hayatta kalmak zorunda kalan ikili, yardımın kendilerine ulaşmayacağını fark ettiklerinde kendi yollarını bulmaya çalışıyor. Başlangıçta birbirlerinin kararlarına güvenmekte zorlanan bu iki insan, zorlu doğa koşullarıyla mücadele ederken giderek birbirlerine bağımlı hale geliyor. Hayatta kalma içgüdüsüyle başlayan yolculuk, zamanla duygusal bir yakınlaşmaya dönüşüyor.

Alex ve Ben arasındaki ilişkinin inandırıcılığı, filmin en önemli sınavlarından birini oluşturuyor. Kate Winslet, karakterinin girişken, risk almaktan çekinmeyen ve sezgileriyle hareket eden tarafını yansıtmaya çalışırken, Idris Elba daha temkinli, kontrollü ve içine kapanık bir Ben portresi çiziyor. Aslında karakterler arasındaki bu karşıtlık, ilişkinin gelişimi açısından oldukça elverişli bir zemin hazırlıyor. Alışılmış romantik anlatılardaki cinsiyet rollerinin tersine çevrilmesi de dikkat çekici bir tercih olarak karşıma çıkıyor. Ancak iki oyuncunun bireysel performanslarıyla karakterler arasındaki duygusal uyum aynı seviyeye ulaşmıyor. Winslet'in deneyimi ve Elba'nın karizmatik ekran varlığı, filmin özellikle ilk bölümünü ayakta tutuyor. Buna rağmen aralarındaki romantik çekim yeterince güçlü hissedilmiyor. Birbirlerini tanımaya, anlamaya ve güvenmeye başlamaları gereken süreç, senaryonun aceleci yaklaşımı nedeniyle beklenen duygusal karşılığı yaratamıyor. Özellikle Ben'in geçmişine ilişkin önemli ayrıntıların yüzeysel biçimde ele alınması, karakterin iç dünyasına yaklaşmamızı zorlaştırıyor. İki başarılı oyuncunun varlığına rağmen karakterlerin arasındaki bağın seyirciye geçmekte zorlanması, filmin temel problemlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Filmin yönetmen koltuğunda, daha önce Paradise Now (2005) ve Omar (2013) gibi politik ve toplumsal meseleleri merkezine alan, uluslararası alanda dikkat çeken yapımlara imza atan Filistinli yönetmen Hany Abu-Assad oturuyor. Her iki film de yönetmenin insan ilişkilerini daha geniş toplumsal ve politik çatışmaların içerisinde ele alma becerisini ortaya koyuyor. Özellikle Omar, gerilim ve romantik ilişkinin iç içe geçtiği anlatısıyla The Mountain Between Us öncesinde yönetmenin bu tür duygusal çatışmalara yabancı olmadığını gösteriyor. Ancak Abu-Assad'ın önceki filmlerindeki politik arka plan, karakter derinliği ve ahlaki ikilemler burada kendisini aynı ölçüde hissettirmiyor. İngilizce çektiği ilk film olan The Mountain Between Us'ta daha ana akım bir sinema anlayışına yöneliyor. Uçağın düşüşü ve sonrasındaki hayatta kalma sekanslarında gerilimi başarıyla kuruyor; karla kaplı dağların büyüklüğünü ve karakterlerin doğa karşısındaki çaresizliğini görsel açıdan etkileyici biçimde aktarıyor. Bununla birlikte yönetmenin teknik anlamdaki kontrolü, senaryonun duygusal eksikliklerini kapatmaya yetmiyor. Önceki çalışmalarında insanın içinde bulunduğu koşulları sorgulayan Abu-Assad, bu kez aynı derinliği romantik bir hayatta kalma hikayesine taşımakta zorlanıyor.

Filmin en başarılı taraflarından biri, hikayeyi gereksiz yere uzatmadan ilerletmesi ve ilk bölümde kurduğu temposu. Uçağın düşüşüne kadar geçen süre fazla oyalanmadan tamamlanıyor. Kazanın gerçekleştiği sahne, karakterlerin içinde bulunduğu tehlikeyi kısa sürede hissettirmeyi başarıyor. Sonrasında ise hayatta kalma mücadelesi, filmin temel gerilim unsuru haline geliyor. Soğuk hava, yiyecek sıkıntısı, yaralanmalar ve iletişim imkanlarının bulunmaması, karakterlerin karşılaştığı engelleri görünür kılıyor. Karakterlerin birbirlerine duydukları güvenin yavaş yavaş gelişmesi de başlangıçta hikayeye belirli bir hareket alanı kazandırıyor. Diyalogların zaman zaman esprili ve doğal bir tona yaklaşması, filmin ağır bir hayatta kalma dramına dönüşmesini engelliyor. Ancak bu tercih, aynı zamanda anlatının kendi dramatik ağırlığını hafifletiyor. Ölüm tehlikesinin bu kadar yakınında bulunan iki insanın yaşadığı fiziksel ve psikolojik yıpranma, romantik hikayenin önüne geçemiyor. Bir noktadan sonra doğanın acımasızlığı, karakterlerin iç dünyalarını değiştiren bir deneyim olmaktan çıkıp romantik yakınlaşmayı mümkün kılan bir arka plana dönüşüyor.

Filmin asıl sorunu ise hikayenin ilerleyen bölümlerinde belirginleşiyor. Başlangıçta iki yabancının birbirlerine güvenmek zorunda kalması üzerinden kurulan anlatı, giderek oldukça tanıdık bir romantik drama dönüşüyor. Karakterlerin geçmişleri, ilişkileri ve birbirlerine karşı geliştirdikleri duygular yeterince işlenmediği için hikayenin duygusal kırılma noktaları beklenen etkiyi yaratmıyor. Özellikle Ben'in evlilik geçmişi üzerinden oluşturulabilecek gizem, senaryonun yüzeysel yaklaşımı nedeniyle önemini kaybediyor. Film, seyircinin karakterlerle duygusal bir bağ kurmasını bekliyor ancak bu bağı oluşturacak ayrıntılara yeterince zaman ayırmıyor. Son bölümlerde tempo da düşüyor ve hikayenin nasıl sonuçlanacağına ilişkin tahminler giderek kolaylaşıyor. Romantik anlatının gerektirdiği bazı klişeler, karakterlerin doğal gelişiminin önüne geçiyor. Bu nedenle film, başlangıçta sunduğu hayatta kalma gerilimini de romantik ilişkinin duygusal derinliğini de tam anlamıyla karşılayamıyor.

The Mountain Between Us'un en büyük handikapı, uyarlandığı romanla arasındaki mesafeyi yalnızca sinemanın anlatım olanaklarına uyum sağlamak için yapılan değişikliklerle açıklayamamam. Charles Martin'in romanında Ben ve Ashley arasındaki ilişki, yalnızca tehlikeli koşullarda birlikte geçirilen zamanın sonucunda ortaya çıkmıyor. Karakterlerin geçmişleri, hayata bakışları ve birbirlerinde keşfettikleri insani özellikler, ilişkinin duygusal temelini oluşturuyor. Filmde Ashley'nin yerini Alex alırken Ben'in karakteri ve geçmişi de önemli ölçüde değişiyor. Romanın merkezinde bulunan Ben'in eşi Rachel'ın ölümüne ilişkin gerçek, hikayenin en sarsıcı dönüm noktalarından birini oluşturuyor. Rachel'ın ikiz bebeklerine hamileyken yaşadığı komplikasyonlar sonucunda iç kanama nedeniyle hayatını kaybetmesi, Ben'in geçmişini ve duygusal dünyasını anlamlandırmamız açısından büyük önem taşıyor. Üstelik bu gerçeğin ortaya çıkışı, romanın finalindeki duygusal etkiyi belirleyen temel unsurlardan biri. Film ise Rachel'ın ölümünü bir beyin tümörüne bağlayan kısa bir açıklamayla geçiştiriyor. Böylece romanın üzerinde titizlikle durduğu kayıp, yas ve geçmişle hesaplaşma meseleleri büyük ölçüde ortadan kalkıyor. Karakterlerin kişilikleri ve birbirleriyle kurdukları ilişkinin gelişimi de aynı ölçüde değişiyor. Dolayısıyla burada yalnızca bir uyarlama farklılığından değil, hikayenin duygusal merkezinin yeniden şekillendirilmesinden söz ediyorum. İki eser arasında tercih yapmam gerektiğinde ise hiç tereddüt etmeden romanı seçiyorum. Charles Martin'in anlatısında karakterlerin geçmişiyle kurulan bağ, ilişkinin gelişimine ayrılan alan ve finalin yarattığı duygusal etki, filmin ulaşamadığı bir derinlik sunuyor.

Sonuç olarak The Mountain BetweenUs, etkileyici oyuncu kadrosu, görsel açıdan güçlü doğa manzaraları ve başlangıçtaki sürükleyici anlatımına rağmen vaat ettiği hikayeyi karşılamakta yetersiz kalıyor. Hayatta kalma mücadelesi ile romantik dramı bir araya getirme fikri başlı başına sorunlu değil; ancak bu iki anlatı arasında kurulması gereken denge bir türlü sağlanamıyor. Karakterlerin yaşadıkları deneyimlerin onları nasıl değiştirdiğini görmek yerine, senaryonun önceden belirlediği duygusal sonuçlara doğru ilerliyorum. Üstelik bütün bunlar, çok daha güçlü bir hikaye anlatma potansiyeli taşıyan bir romanın gölgesinde gerçekleşiyor. Kitabı okumamış biri için zaman zaman keyifli bir seyirlik sunabilse de özgünlük, karakter derinliği ve duygusal etki bakımından geride kalıyor. Romanı okumuş olanların ise bu uyarlamada tanıdıkları hikayeden çok, onun eksiltilmiş ve dönüştürülmüş bir versiyonuyla karşılaşacaklarını düşünüyorum. The Mountain Between Us, dağların ortasında iki insanı bir araya getiriyor ancak aralarındaki mesafeyi kapatacak duygusal zemini kuramıyor. Bazen bir hikayeyi yeniden anlatmak, onu sinemaya taşımaktan çok daha fazlasını gerektiriyor. Bu kez benim için doğru tercih, dağların arasındaki bu yolculuğa filmle çıkmak yerine Charles Martin'in romanının sayfalarında kalmak oluyor.

Puanım:5,5/10

8 Kasım 2015 Pazar

Everest: Son Sözü Dağ Söyler

10-11 Mayıs 1996 tarihlerinde dünyanın en yüksek dağına düzenlenen tırmanışlar sırasında yaşanan ve sekiz kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan gerçek bir felaketten uyarlanan Everest filmi, insanın sınırlarını aşma arzusu, bazen onu daha önce hiç ulaşamadığı yerlere taşıyor, bazen de kendi sınırlarını neden zorladığını sorgulayamayacağı bir noktaya sürüklüyor. Bir yanda hayallerinin peşinden giden insanlar, diğer yanda onların bütün hesaplarını birkaç saat içinde altüst edebilecek kadar kayıtsız bir doğa var. Film boyunca asıl merak edilen şey, bu insanların zirveye ulaşıp ulaşamayacaklarından çok, oraya ulaşmak uğruna neleri göze aldıkları.


Dünyanın en yüksek dağına tırmanmak, yalnızca fiziksel dayanıklılığın değil, iradenin, cesaretin ve insanın kendi gücüne duyduğu inancın da sınandığı bir deneyim olarak görülüyor. Fakat bütün hazırlıklara, yılların deneyimine ve en gelişmiş ekipmanlara rağmen Everest'in zirvesine ulaşmak, insanın doğa karşısındaki çaresizliğini ortadan kaldırmıyor. O dönemde Everest'e tırmanmak, yalnızca profesyonel dağcıların ve deneyimli kaşiflerin uğraşı olmaktan çıkıyor, yüksek ücretler karşılığında amatör dağcıları zirveye ulaştırmayı vadeden ticari bir maceraya dönüşüyordu. Bu değişim, dağa tırmanmanın doğasını da dönüştürüyor. Artık mesele yalnızca doğanın zorluklarıyla baş etmek değil, farklı deneyim seviyelerindeki insanları, belirli bir takvim doğrultusunda ve giderek kalabalıklaşan rotalarda zirveye ulaştırmak oluyor. Günümüzde olan da bu.

Felaketle sonuçlanan 1996 tırmanışlarında öne çıkan isimlerden biri, Adventure Consultants adlı şirketin kurucusu ve deneyimli dağcı Rob Hall (Jason Clarke). Hall, müşterilerini güvenli biçimde zirveye ulaştırmaya çalışan profesyonel bir rehber olarak hareket ediyor. Ekibinde, hayalini gerçekleştirmek isteyen posta çalışanı Doug Hansen (John Hawkes), dünyanın en yüksek dağlarına tırmanma hedefinin peşinden giden Japon dağcı Yasuko Namba ve Amerikalı iş insanı Beck Weathers gibi birbirinden farklı kişiler bulunuyor. Aynı dönemde Scott Fischer'ın liderliğindeki Mountain Madness ekibi de zirveye ulaşmaya çalışıyor. İki ekip arasındaki rekabet, kalabalıklaşan tırmanış rotaları ve zamanlama sorunları, zaten son derece tehlikeli olan koşulları daha karmaşık hale getiriyor.

Ancak felaketin belirleyici unsuru, yalnızca insanların aldığı kararlar olmuyor. Şiddetli bir fırtına, düşen sıcaklıklar, oksijen yetersizliği ve yüksek irtifanın insan bedeni üzerindeki yıkıcı etkileri, tırmanışın bütün dengelerini değiştiriyor. Zirveye ulaşmak için verilen mücadele, kısa süre içinde hayatta kalma savaşına dönüşüyor. Gerçek olaylar, gazeteci ve dağcı Jon Krakauer'in Into Thin Air adlı kitabı başta olmak üzere çeşitli tanıklıklar ve anılar aracılığıyla kamuoyuna aktarılıyor. Everest de bu anlatılardan beslenerek yaşanan felaketi beyaz perdeye taşıyor.


Baltasar Kormakur'un filmi, gerçek hikayenin merkezine Rob Hall'u (Jason Clarke) ve onun liderliğindeki tırmanış ekibini yerleştiriyor. Bununla birlikte anlatı, tek bir kahramanın gözünden ilerlemiyor; farklı karakterlerin hikayeleri arasında dolaşarak felaketin kolektif boyutunu göstermeye çalışıyor. Bu tercih, olayların çok yönlülüğünü korumasına yardımcı olsa da karakterlerle kurulan bağı zaman zaman zayıflatıyor. Kimin hikayesinin merkezde bulunduğu, hangi kararın felakette ne ölçüde etkili olduğu ve yaşananların hangi noktada geri döndürülemez hale geldiği konusunda daha belirgin bir dramatik çerçeve sunulmasını engelliyor bu da.

Filmin en ilgi çekici taraflarından biri, Everest tırmanışının ticarileşmesine ilişkin arka planı. Dağ, burada yalnızca doğanın görkemini temsil eden bir mekan olarak kalmıyor; aynı zamanda satın alınabilen bir deneyimin, kişisel hedeflerin ve toplumsal prestijin kesiştiği bir alana dönüşüyor. Yüklü miktarda para ödeyen müşteriler, profesyonel rehberlerin yardımıyla dünyanın zirvesine ulaşabileceklerine inanıyor. Fakat ticari bir hizmet olarak sunulan şey, gerçekte kontrol edilmesi mümkün olmayan risklerle dolu bir mücadele. Dağın kendisi, müşterinin ne kadar para ödediğiyle ya da rehberin ne kadar deneyimli olduğuyla ilgilenmiyor.

Bu noktada filmde beni düşündüren temel mesele, insanın doğayı fethetme arzusundan çok, doğayı kendi beklentilerine uygun hale getirebileceğine duyduğu inanç oluyor. Zirveye ulaşmak, karakterler açısından yalnızca fiziksel bir hedef değil; yıllarca taşıdıkları hayallerin, kişisel mücadelelerin ve kendilerini kanıtlama çabalarının da karşılığı. Bu nedenle geri dönmek, bazıları için başarısızlığı kabul etmek anlamına gelebiliyor. Ne var ki dağcılıkta kararların bedeli, yalnızca hedefe ulaşılıp ulaşılmamasıyla ölçülmüyor. Yanlış zamanda verilen bir karar ya da birkaç dakikalık gecikme, yaşamla ölüm arasındaki farkı belirleyebiliyor.

Yine de filmin bu çelişkiyi daha derinlemesine incelemesini bekliyorum. Tırmanışın bir turizm faaliyetine dönüşmesi önemli bir tartışma alanı açarken anlatı, bu konuyu çoğunlukla felaketin arka planında tutuyor. Dağcılık sektörünün işleyişi, müşteri beklentileri ve zirveye ulaşma baskısı arasındaki ilişki daha güçlü işlenseydi, yaşananları yalnızca doğanın acımasızlığıyla açıklamanın ötesine geçebilirdik.


Oyuncu kadrosu oldukça zengin bir film olduğunu söylemeliyim. Jason Clarke'ın canlandırdığı Rob Hall, filmin duygusal merkezini oluşturuyor. Hall'u yalnızca deneyimli bir dağcı ya da müşterilerinden sorumlu bir rehber olarak görmüyorum. Aynı zamanda mesleki sorumluluklarıyla kişisel duyguları arasında sıkışan bir insanla karşılaşıyorum. Ekibini korumak, müşterilerini zirveye ulaştırmak ve verdiği sözleri yerine getirmek istiyor. Fakat bütün bu beklentiler, koşullar değiştiğinde doğru kararı vermesini zorlaştırıyor. Clarke, karakterin sakinliğini ve sorumluluk duygusunu öne çıkarırken onu kusursuz bir kahramana dönüştürmüyor. Rob Hall'un trajedisi de biraz burada yatıyor: Deneyim, iyi niyet ve sorumluluk bilinci, her zaman doğru sonucu garanti etmiyor.

John Hawkes'ın canlandırdığı Doug Hansen ise hikayenin duygusal açıdan en önemli karakterlerinden biri. Maddi imkanları ve mesleki konumu bakımından diğer bazı dağcılardan ayrılan Doug, Everest'e ulaşmayı kişisel bir hayalin gerçekleşmesi olarak görüyor. Onun için zirve, yalnızca bir coğrafi nokta değil; kendisine koyduğu hedefi tamamlamanın ve yapabileceklerini kanıtlamanın bir yolu. Hawkes, karakterin kırılganlığını ve kararlılığını abartılı duygusal çıkışlara başvurmadan yansıtıyor. Rob ile Doug arasındaki ilişki, profesyonel sorumlulukla insani yakınlığın çatıştığı anlarda önem kazanıyor. Ancak filmin bu ilişkiyi daha fazla derinleştirmesini, kararlarının ardındaki duygusal gerilimi daha açık biçimde göstermesini isterdim.

Josh Brolin'in canlandırdığı Beck Weathers, grubun daha gösterişli ve kendine güvenen üyelerinden biri olarak öne çıkıyor. Beck'in hikayesi, insan bedeninin sınırlarını ve hayatta kalma içgüdüsünün gücünü görünür kılan en çarpıcı anlatılardan birini oluşturuyor. Brolin, karakterin kendinden emin tavrının arkasındaki kırılganlığı da hissettiriyor. Buna rağmen filmin çok sayıda karakter arasında bölünen anlatısı, Beck'in yaşadıklarının bütün ağırlığıyla ortaya çıkmasını engelliyor. Onun hikayesine daha fazla alan ayrılsaydı, Everest hayatta kalma mücadelesinin psikolojik boyutuna çok daha güçlü biçimde odaklanabilirdi.

Naoko Mori'nin canlandırdığı Yasuko Namba da Everest'e ulaşmayı kişisel bir hedef haline getirmiş deneyimli bir dağcı olarak anlatıda yer alıyor. Ancak karakterin iç dünyası ve bu tırmanışa yüklediği anlam, filmin sınırlı süresi içinde yeterince açılmıyor. Benzer biçimde, Jake Gyllenhaal'ın canlandırdığı Scott Fischer'ın varlığı da ilk bakışta beklenenden daha sınırlı kalıyor. Rob Hall ile Scott Fischer arasındaki mesleki rekabetin ve farklı liderlik anlayışlarının anlatının temel çatışmalarından birine dönüşeceğini düşünüyorum. Fakat film, bu ilişkiyi bir süre sonra arka plana itiyor. Böylece karakterler arasındaki gerilimden doğabilecek dramatik olanaklar tam olarak değerlendirilemiyor.

Emily Watson'ın canlandırdığı Helen, ana kamptaki iletişimi ve organizasyonu yönetirken dağın uzağında bulunmasına rağmen felaketin doğrudan bir parçası haline geliyor. Watson'ın ölçülü oyunculuğu, karakterin endişesini kontrol altında tutmaya çalışırken yaşadığı çaresizliği görünür kılıyor. Onun sahnelerinde, uzaktaki bir insanın yaklaşan felaketi haberleşme araçları üzerinden izlemek zorunda kalmasının yarattığı gerilimi hissediyorum. Buna karşılık Keira Knightley ve Robin Wright'ın canlandırdığı eş karakterleri, çoğunlukla geride bekleyen ve haber almaya çalışan kadınlar olarak konumlandırılıyor. İki oyuncunun varlığına rağmen bu karakterlerin anlatıdaki işlevleri oldukça sınırlı kalıyor. Felaketin aileler üzerindeki etkisi önemli olsa da kadınların kendi duygusal deneyimleri daha derinlikli işlenebilirdi.


Everest'in en güçlü tarafı, dağın insan iradesini nasıl sınırlandırdığını göstermesinde yatıyor. Yönetmen Baltasar Kormakur, felaketi yalnızca karakterlerin yaptığı hatalar üzerinden anlatmıyor; doğanın kendi koşullarını dayattığı ve insanların bu koşullar karşısında giderek daha az seçenekle baş başa kaldığı bir atmosfer kuruyor. Başlangıçta planlı ve kontrollü ilerleyen tırmanış, hava koşullarının değişmesiyle birlikte bütün hesapların geçerliliğini yitirdiği bir mücadeleye dönüşüyor. Deneyim, hazırlık ve ekipman önemini koruyor, ancak bunların hiçbiri mutlak bir güvenlik sağlamıyor.

Bu açıdan film, insanın her şeyi kontrol edebileceğine ilişkin inancını sorguluyor. Felaketin ardından yaşananları geriye dönüp değerlendirmek, hangi kararın yanlış olduğunu belirlemek ve başka türlü davranılsaydı kimin kurtulabileceğini düşünmek kolaylaşıyor. Ancak olayların içindeyken verilen kararlar, aynı açıklıkla görülemiyor. Üstelik bir noktadan sonra seçenekler arasındaki fark giderek azalıyor; doğru karar bile insanı kurtarmaya yetmeyebiliyor. Benim filmden çıkardığım en önemli düşünce de burada beliriyor: İnsan, doğaya karşı verdiği mücadelede her zaman kazanabileceği bir oyunun içinde bulunmuyor.

Bununla birlikte Everest, bu düşünceyi zaman zaman felaket sinemasının alışıldık kalıplarıyla aktarıyor. Geride hamile bir eş bırakan karakterin hikayesi, yaklaşan trajediye ilişkin duygusal beklentiyi daha baştan belirginleştiriyor. Uzak mesafelerden kurulan telefon bağlantıları, endişeyle bekleyen aileler ve son anda verilen haberler de benzer bir işlev üstleniyor. Gerçek olaylardan alınmış olmaları bu sahnelerin duygusal karşılığını ortadan kaldırmıyor; ancak anlatının kimi bölümlerinde karakterlerin yaşadığı trajediyi daha derinlemesine anlamamı sağlamak yerine, beklenen duygusal tepkiyi üretmeye yöneldiklerini hissediyorum.

Ayrıca film, felaketin nedenlerini açıklarken insan kararlarıyla doğanın kontrol edilemez koşulları arasındaki dengeyi her zaman netleştiremiyor. Rob Hall ve Doug Hansen'ın zirveden iniş zamanlamasına ilişkin kararları önemli bir dramatik gerilim yaratıyor. Fakat bu kararların sonuçlarıyla fırtınanın kaçınılmaz etkileri arasındaki ilişki yeterince ayrıştırılmadığında, yaşanan felaketin hangi ölçüde önlenebilir olduğu belirsizleşiyor. Bunu filmin bütünüyle başarısız olduğu bir nokta olarak görmüyorum; gerçek olayların karmaşıklığını basitleştirmemek önemli. Yine de anlatının, belirsizliği daha güçlü bir dramatik yapıya dönüştürmesini bekliyorum.


Everest, gerçek bir felaketin yeniden canlandırılmasından daha fazlasını anlatma potansiyeli taşıyor. İnsanların neden tehlikeli hedeflerin peşinden gittiğini, başarı arzusunun ne zaman inada dönüştüğünü ve sorumluluk sahibi kişilerin bile nasıl çıkmazlarla karşılaşabildiğini sorgulayabileceğimiz bir hikaye sunuyor. Ancak film, bu soruların bazılarını ortaya atmasına rağmen hepsinin peşinden aynı kararlılıkla gitmiyor. Kalabalık karakter kadrosu, dağcılığın ticarileşmesine ilişkin sınırlı tartışma ve felaket sinemasının tanıdık duygusal kalıpları, anlatının etkisini yer yer azaltıyor.

Yine de Kormakur'un filmini yalnızca beklentilerini karşılayamayan bir felaket filmi olarak değerlendiremiyorum. Çünkü Everest, en azından bazı anlarında, insanın başarıya ulaşma arzusuyla doğanın kayıtsızlığı arasındaki uçurumu etkileyici biçimde görünür kılıyor. Dağın zirvesi, karakterlerin gözünde ulaşılması gereken bir hedef olarak belirirken benim için giderek başka bir anlam kazanıyor: İnsanların kendi sınırlarını aşabileceklerine ilişkin inançlarının sınandığı bir noktaya dönüşüyor.

Filmin sonunda aklımda kalan, yalnızca fırtınanın şiddeti ya da hayatta kalmak için verilen mücadele olmuyor. Asıl düşündüğüm, insanların neden bütün riskleri bilmelerine rağmen kendilerini böyle bir sınavın içine soktukları ve bu sınavı kazanmanın onlar için ne ifade ettiği oluyor. Everest, bu sorulara kesin cevaplar vermiyor; hatta zaman zaman onları yeterince derinleştiremiyor. Buna rağmen dağın görkemiyle insanın kırılganlığını yan yana getirdiği anlarda güçlü bir etki yaratıyor.