Charles Martin'in aynı adlı romanından uyarlanan ve yönetmen HanyAbu-Assad imzalı The Mountain Between Us, hayatta kalma mücadelesini
romantik bir yakınlaşmayla birleştirirken, başlangıçta vaat ettiği duygusal
derinliği hikayesinin sonuna kadar taşıyamıyor. Üstelik karşımızda yalnızca
bazı ayrıntıları değiştirilmiş bir kitap uyarlaması değil, kaynak eserin
karakterlerini, ilişkilerini ve temel duygusal çatısını önemli ölçüde
dönüştüren bir anlatı bulunuyor. Dağların ortasında geçen bu yolculuk, görsel
olarak etkileyici anlar barındırsa da anlatmak istediği hikayenin ağırlığını
taşımakta zorlanıyor.

Filmin merkezinde, farklı hayatlara
ve önceliklere sahip iki yabancı bulunuyor. Foto muhabiri Alex Martin (KateWinslet), düğününe yetişmeye çalışırken, beyin cerrahı Ben Bass (Idris Elba)
ise ertesi gün gerçekleştirmesi gereken önemli bir ameliyat nedeniyle bir an
önce yola çıkmak istiyor. Olumsuz hava koşulları nedeniyle uçuşların iptal
edilmesi, ikiliyi alternatif bir ulaşım yolu aramaya yönlendiriyor. Küçük bir
uçak kiralayarak yola çıkan Alex ve Ben, pilotun uçuş sırasında geçirdiği
rahatsızlık sonucunda karlarla kaplı, ıssız bir dağlık bölgeye düşüyor. Ağır
yaralanmalarına ve sınırlı imkanlarına rağmen hayatta kalmak zorunda kalan
ikili, yardımın kendilerine ulaşmayacağını fark ettiklerinde kendi yollarını
bulmaya çalışıyor. Başlangıçta birbirlerinin kararlarına güvenmekte zorlanan bu
iki insan, zorlu doğa koşullarıyla mücadele ederken giderek birbirlerine
bağımlı hale geliyor. Hayatta kalma içgüdüsüyle başlayan yolculuk, zamanla
duygusal bir yakınlaşmaya dönüşüyor.
Alex ve Ben arasındaki ilişkinin inandırıcılığı,
filmin en önemli sınavlarından birini oluşturuyor. Kate Winslet, karakterinin
girişken, risk almaktan çekinmeyen ve sezgileriyle hareket eden tarafını
yansıtmaya çalışırken, Idris Elba daha temkinli, kontrollü ve içine kapanık bir
Ben portresi çiziyor. Aslında karakterler arasındaki bu karşıtlık, ilişkinin
gelişimi açısından oldukça elverişli bir zemin hazırlıyor. Alışılmış romantik
anlatılardaki cinsiyet rollerinin tersine çevrilmesi de dikkat çekici bir
tercih olarak karşıma çıkıyor. Ancak iki oyuncunun bireysel performanslarıyla
karakterler arasındaki duygusal uyum aynı seviyeye ulaşmıyor. Winslet'in
deneyimi ve Elba'nın karizmatik ekran varlığı, filmin özellikle ilk bölümünü
ayakta tutuyor. Buna rağmen aralarındaki romantik çekim yeterince güçlü
hissedilmiyor. Birbirlerini tanımaya, anlamaya ve güvenmeye başlamaları gereken
süreç, senaryonun aceleci yaklaşımı nedeniyle beklenen duygusal karşılığı
yaratamıyor. Özellikle Ben'in geçmişine ilişkin önemli ayrıntıların yüzeysel
biçimde ele alınması, karakterin iç dünyasına yaklaşmamızı zorlaştırıyor. İki
başarılı oyuncunun varlığına rağmen karakterlerin arasındaki bağın seyirciye
geçmekte zorlanması, filmin temel problemlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Filmin yönetmen koltuğunda, daha
önce Paradise Now (2005) ve Omar (2013) gibi politik ve toplumsal
meseleleri merkezine alan, uluslararası alanda dikkat çeken yapımlara imza atan
Filistinli yönetmen Hany Abu-Assad oturuyor. Her iki film de yönetmenin insan
ilişkilerini daha geniş toplumsal ve politik çatışmaların içerisinde ele alma
becerisini ortaya koyuyor. Özellikle Omar, gerilim ve romantik ilişkinin
iç içe geçtiği anlatısıyla The Mountain Between Us öncesinde yönetmenin
bu tür duygusal çatışmalara yabancı olmadığını gösteriyor. Ancak Abu-Assad'ın
önceki filmlerindeki politik arka plan, karakter derinliği ve ahlaki ikilemler
burada kendisini aynı ölçüde hissettirmiyor. İngilizce çektiği ilk film olan The
Mountain Between Us'ta daha ana akım bir sinema anlayışına yöneliyor.
Uçağın düşüşü ve sonrasındaki hayatta kalma sekanslarında gerilimi başarıyla
kuruyor; karla kaplı dağların büyüklüğünü ve karakterlerin doğa karşısındaki
çaresizliğini görsel açıdan etkileyici biçimde aktarıyor. Bununla birlikte
yönetmenin teknik anlamdaki kontrolü, senaryonun duygusal eksikliklerini
kapatmaya yetmiyor. Önceki çalışmalarında insanın içinde bulunduğu koşulları
sorgulayan Abu-Assad, bu kez aynı derinliği romantik bir hayatta kalma hikayesine
taşımakta zorlanıyor.
Filmin en başarılı taraflarından
biri, hikayeyi gereksiz yere uzatmadan ilerletmesi ve ilk bölümde kurduğu
temposu. Uçağın düşüşüne kadar geçen süre fazla oyalanmadan tamamlanıyor.
Kazanın gerçekleştiği sahne, karakterlerin içinde bulunduğu tehlikeyi kısa
sürede hissettirmeyi başarıyor. Sonrasında ise hayatta kalma mücadelesi, filmin
temel gerilim unsuru haline geliyor. Soğuk hava, yiyecek sıkıntısı,
yaralanmalar ve iletişim imkanlarının bulunmaması, karakterlerin karşılaştığı
engelleri görünür kılıyor. Karakterlerin birbirlerine duydukları güvenin yavaş
yavaş gelişmesi de başlangıçta hikayeye belirli bir hareket alanı kazandırıyor.
Diyalogların zaman zaman esprili ve doğal bir tona yaklaşması, filmin ağır bir
hayatta kalma dramına dönüşmesini engelliyor. Ancak bu tercih, aynı zamanda
anlatının kendi dramatik ağırlığını hafifletiyor. Ölüm tehlikesinin bu kadar
yakınında bulunan iki insanın yaşadığı fiziksel ve psikolojik yıpranma,
romantik hikayenin önüne geçemiyor. Bir noktadan sonra doğanın acımasızlığı,
karakterlerin iç dünyalarını değiştiren bir deneyim olmaktan çıkıp romantik
yakınlaşmayı mümkün kılan bir arka plana dönüşüyor.

Filmin asıl sorunu ise hikayenin
ilerleyen bölümlerinde belirginleşiyor. Başlangıçta iki yabancının birbirlerine
güvenmek zorunda kalması üzerinden kurulan anlatı, giderek oldukça tanıdık bir
romantik drama dönüşüyor. Karakterlerin geçmişleri, ilişkileri ve birbirlerine
karşı geliştirdikleri duygular yeterince işlenmediği için hikayenin duygusal
kırılma noktaları beklenen etkiyi yaratmıyor. Özellikle Ben'in evlilik geçmişi
üzerinden oluşturulabilecek gizem, senaryonun yüzeysel yaklaşımı nedeniyle
önemini kaybediyor. Film, seyircinin karakterlerle duygusal bir bağ kurmasını
bekliyor ancak bu bağı oluşturacak ayrıntılara yeterince zaman ayırmıyor. Son
bölümlerde tempo da düşüyor ve hikayenin nasıl sonuçlanacağına ilişkin
tahminler giderek kolaylaşıyor. Romantik anlatının gerektirdiği bazı klişeler,
karakterlerin doğal gelişiminin önüne geçiyor. Bu nedenle film, başlangıçta
sunduğu hayatta kalma gerilimini de romantik ilişkinin duygusal derinliğini de
tam anlamıyla karşılayamıyor.
The Mountain Between Us'un en büyük handikapı, uyarlandığı romanla arasındaki
mesafeyi yalnızca sinemanın anlatım olanaklarına uyum sağlamak için yapılan
değişikliklerle açıklayamamam. Charles Martin'in romanında Ben ve Ashley
arasındaki ilişki, yalnızca tehlikeli koşullarda birlikte geçirilen zamanın
sonucunda ortaya çıkmıyor. Karakterlerin geçmişleri, hayata bakışları ve
birbirlerinde keşfettikleri insani özellikler, ilişkinin duygusal temelini
oluşturuyor. Filmde Ashley'nin yerini Alex alırken Ben'in karakteri ve geçmişi
de önemli ölçüde değişiyor. Romanın merkezinde bulunan Ben'in eşi Rachel'ın
ölümüne ilişkin gerçek, hikayenin en sarsıcı dönüm noktalarından birini
oluşturuyor. Rachel'ın ikiz bebeklerine hamileyken yaşadığı komplikasyonlar
sonucunda iç kanama nedeniyle hayatını kaybetmesi, Ben'in geçmişini ve duygusal
dünyasını anlamlandırmamız açısından büyük önem taşıyor. Üstelik bu gerçeğin
ortaya çıkışı, romanın finalindeki duygusal etkiyi belirleyen temel unsurlardan
biri. Film ise Rachel'ın ölümünü bir beyin tümörüne bağlayan kısa bir
açıklamayla geçiştiriyor. Böylece romanın üzerinde titizlikle durduğu kayıp,
yas ve geçmişle hesaplaşma meseleleri büyük ölçüde ortadan kalkıyor.
Karakterlerin kişilikleri ve birbirleriyle kurdukları ilişkinin gelişimi de
aynı ölçüde değişiyor. Dolayısıyla burada yalnızca bir uyarlama farklılığından
değil, hikayenin duygusal merkezinin yeniden şekillendirilmesinden söz
ediyorum. İki eser arasında tercih yapmam gerektiğinde ise hiç tereddüt etmeden
romanı seçiyorum. Charles Martin'in anlatısında karakterlerin geçmişiyle
kurulan bağ, ilişkinin gelişimine ayrılan alan ve finalin yarattığı duygusal
etki, filmin ulaşamadığı bir derinlik sunuyor.

Sonuç olarak The Mountain BetweenUs, etkileyici oyuncu kadrosu, görsel açıdan güçlü doğa manzaraları ve
başlangıçtaki sürükleyici anlatımına rağmen vaat ettiği hikayeyi karşılamakta
yetersiz kalıyor. Hayatta kalma mücadelesi ile romantik dramı bir araya getirme
fikri başlı başına sorunlu değil; ancak bu iki anlatı arasında kurulması
gereken denge bir türlü sağlanamıyor. Karakterlerin yaşadıkları deneyimlerin
onları nasıl değiştirdiğini görmek yerine, senaryonun önceden belirlediği
duygusal sonuçlara doğru ilerliyorum. Üstelik bütün bunlar, çok daha güçlü bir
hikaye anlatma potansiyeli taşıyan bir romanın gölgesinde gerçekleşiyor. Kitabı
okumamış biri için zaman zaman keyifli bir seyirlik sunabilse de özgünlük,
karakter derinliği ve duygusal etki bakımından geride kalıyor. Romanı okumuş
olanların ise bu uyarlamada tanıdıkları hikayeden çok, onun eksiltilmiş ve
dönüştürülmüş bir versiyonuyla karşılaşacaklarını düşünüyorum. The Mountain
Between Us, dağların ortasında iki insanı bir araya getiriyor ancak
aralarındaki mesafeyi kapatacak duygusal zemini kuramıyor. Bazen bir hikayeyi
yeniden anlatmak, onu sinemaya taşımaktan çok daha fazlasını gerektiriyor. Bu
kez benim için doğru tercih, dağların arasındaki bu yolculuğa filmle çıkmak
yerine Charles Martin'in romanının sayfalarında kalmak oluyor.
Puanım:5,5/10