Belçika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Belçika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Belçika'lı yönetmen Koen Mortier'in Skunk filmi, yalnızca bir gencin travmalarına odaklanan bir karakter draması değil, aynı zamanda batı toplumunun en derin yaralarından birini teşhir eden güçlü bir sosyal eleştiri. Film, aile içi şiddetin, ihmalin ve akran zorbalığının yalnızca bireyi değil, bütün sosyal yapıyı nasıl çürütebileceğini bize adeta bir İngiliz filmi gerçekçiliği ve rahatsız ediciliği ile sunuyor. 



Skunk filmi, ailesinden şiddet gören ve devletin gençlik bakım merkezine yerleştirilen Liam'ın  gözünden gösteriyor. Film, Liam'ın (Thibaud Dooms) sahip olduğu bu aile için 'çocuğun en güvenli olması gereken yerin neden en tehlikeli alan haline geldiğini' sorguluyor. Buradan baktığımızda Liam'ın gençlik bakım merkezine yerleştirilmesini ilk bakışta bir kurtuluş olarak görebiliriz. Ancak yönetmen burada bir başka gerçeği ortaya koyuyor; devlet kurumları, çocukları korumak için tasarlanmış olsalar da çoğu zaman şiddetin yeniden üretildiği, sevgisiz yerlere dönüşüyor. Filmdeki kurum da baskın kişilikler, sürekli gerilim ve patlamaya hazır şiddet ile dolu. Bu noktada Skunk, kurumların da bireylerin yaralarını sarmaktan çok, derinleştirdiğini gösteriyor. Bu yüzden cezaevlerine girmiş çocuklar çıktıklarında daha fazla suç makinesine dönüşüyor. Islah yöntemindeki pratiksel hatalardan dolayı.

Tam da burada film, Türkiye'deki güncel tartışmalarla birleşiyor. Son yıllarda işlenen suçlarda çocuklar, gasp, hırsızlık ve hatta cinayet vakalarından 'fail' olarak  karşımıza çıkıyor. Bu artışı yalnızca bireysel ahlaki çöküşle açıklamak kolaycılık olur. Tıpkı Skunk'ta olduğu gibi çocuykların suçla erken tartışmasının arkasında evdeki şiddet, ebeceyn ilgisizliği, devletin yetersiz koruma mekanizmaları ve toplumsal kayıtsızlık var. Bir de buna ekonomik bozulmadan dolayı yoksulluk ve geleceği görememe endişesi eklenince suça meyletmenin yolları bulunmuş oluyor. Evet, suça sürüklenen çocuklar diye kayda geçiriyor devlet, ama kendini bu oluşumdan hariç tutarak. Oysa listenin başında tutulması gereken mekanizma kendisi olması gerekirken.

Tekrar filme dönecek olursak, filmin en güçlü yanı şiddeti bir an olarak değil, bir süreklilik olarak göstermesi. Liam'ın yüzündeki kırgınlık, sinir, tahmin edilememezcilik ve öfke patlamaları film boyunca izleyiciyi de tetikte tutuyor. Liam içerisinde bir çelişki de bulunduruyor. Bu çelişki doğru birey olmak ile suça meyletmek arasında gidip gelen bir çelişki. Oyunculuk açısından Liam'ı canlandıran Thibaud Dooms'un performansı, Liam'ın ruhundaki çelişkisel ifadeyi mükemmel yansıtıyor. 



Film aynı zamanda toplumsal sınıf meselesine de işaret ediyor. Liam'ın ailesi yoksulluğun, bağımlılıkların ve umutsuzluğun pençesinde. Bu koşullar, çocuğun geleceğini belirleyen yapısal faktörler. Dolayısıyla Skunk, bireysel tercihlerden çok sistematik bir başarısızlığı anlatıyor. Aile içi şiddet, yoksulluk, devletin ihmal zinciri birleşerek bir çocuğun hayatını geri dönülemez biçimde şekillendiriyor ve de karartıyor. 

Yönetmen Koen Mortier, izleyiciye bir 'mutlu son' armağan etmiyor. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, iyileşmenin garanti olmadığını filmin sonuyla hissettiriyor. Çocukların şiddetin hem mağduru, hem de faili olduğu günümüzde, film şu soruyu önümüze bırakıyor: Çocukları suça (aslında) kim sürüklüyor?

HATIRLATMA: Son yazıdan (14/09/25) bugüne (02/10/25) 18'i açlıktan 1354 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !




"Bir insanın kafa tasını kırmak için yaklaşık 230 kiloluk baskı gerekir.Ama duygular daha hassas şeyler..."


Bir ayrılığın Ben'e düşündürdükleri bilgileriyle birleşince tam olarak yukarıdaki tanım oluyor.Hassas olduğuna kanaat getirdiği sevgisinin artık bir karşılığının olmaması ve daha iyisini arayan sevgilinin ardında nefes alamıyacak hale gelmek.Aşk,ayrılık gibi mevzuları derinlemesine incelemeye çalışıp Ben'in yaşadıklarından sosyal çıkarımlar yapma gibi bir niyetim yok.Zaten her biriniz bu olguların bir yerlerinden tutarak farklı yaşamlara ortak olmuş ve kişisel çıkarımlarınızı yapmışsınızdır.Bu nedenle Ben Willis'e ve zaman kavramına bakmak gerek.

Ayrılmanın suratta patlayan eşyalar olarak değer kazandığı noktada Ben'in hayatına dahil oluyoruz.Ayrılığın yaşamak ve zaman kısımlarını öldürdüğü nokta orası.Ben vücudun yaşamsal fonksiyonlarını yerine getirmekten aciz devresine giriş yapmıştır .Ayrılık sonrası yavaşta olsa zaman akar ama Ben durur.İnsomnia adı verilen illete yakalanmak ve her düşüncenin Suzy üzerinde yoğunlaşması bu yolda yanındadır.Yoğunlaşan düşünceler eski fotoğraflardaki o donuk suratların mutluluk ifadesiyle birleşince bir umut çıkarır illaki.Umudun bittiği an ise sevilenin hayatına yeni birinin girmesi değil,yeni kişinin sevilenin vücudunu elde etmesini öğrenmektir.Zamanın akması için yeni birşeylere ihtiyaç vardır ve geceleri uyuyamanında verdiği etkiyle Ben süpermarkette gece vardiyasında çalışmaya başlar.Kendi deyimiyle zaman ile parayı takas etmiştir.Zamanın akması Ben'in bu ayrılığı geride bırakması için elinde olan tek şeydir.İşe alışmak,yeni insanları tanımak ve ayrılıkla ilgili kişisel çıkarımları yaptıktan sonra ise Ben zamanı durdurur kendisi akar.Zaman durduğunda ise en büyük tutkusunu ve sanatını konuşturur.Resim yapmak özelliklede kadın vücudunu kağıda dökmek Ben'in ustalığını en güzel şekilde yansıttığı bölümdür.Gözönündeki değerlerin anlam kazanması da masumiyetin getirmiş olduğu samimiyetten kaynaklanır.Geçmiş zaman ile şimdiki zaman arasında gel git yaparak laçkalaşan düşünceler yeni bir yöne kaymıştır.Ayrılık ve Suzy'i düşünmek geçmiş zaman ise Suzy'i unutmak ve Sharon'ı düşünmek şimdiki zamandır.Ben için yaşam durdurulan yerden yeniden başlayabilir.Tabi yaşama dönüldüğü anda uyku ile zaman takası yeniden yapılır.Ben için yapılan takaslar önemlidir.

Zamanı baz alan ve akan zamanda yaşanılan bir takım sorunlara Ben Willis üzerinden çözüm üreten yönetmen takas unsurunu da filme yedirerek bazı çıkarımlar yapmaktadır.Öncelikle ayrılık sonrası yaşanılan duygusal buhranda zamanın kişi için ızdırap verici bir rol oynadığına,gene mecburi bir işte çalışıyor olmanın verdiği sıkıntıları yansıttığı saat bantlama sahnesiyle kişi için zamanın akmasının nasıl hal alacağından dem vuruyor.Diğer yandan aynı işi yapan fakat kendini kısıtlayan en azından sadece orada olduklarına ve sonradan da orada olucaklarına kanaat getirdiğimiz karakterler için zamanın bir değeri yoktur çalışma saatlerini nasıl eğlenceli hale getiriceklerinin peşine düşmüşlerdir.Ben'in hayatında da zamanın parayla ve sonrasında uyku ile takası da kavramın nesnel bir düzeye taşındığına işaret.Ayrıca zamanı durdurup günlerce aynı anı yaşayan Ben Willis'in akan zamanı değiştiremiyeceğini sadece hızlandırıp yavaşlatabiliceğini farketmesi de filmdeki zamanla ilgili en önemli detaylardan.

-Zamanı yavaşlatabilirsiniz yada hızlandırabilirsiniz hatta dondurabilirsiniz bile ama geriye saramazsınız.

Takas etmeyi bir ilişki ardından sevileni unutmak için sarfedilen bir eylem olarak sunan yönetmen Sean Ellis 2004 yılında Cashback'i kısa film olarak çekti.Kısa film dalında Oscar'a aday gösterilmesi sonrası filmin uzun metrajlısın çeken yönetmen kısa filmdeki sahnelere eklemeler yapmış ve uzun metrajlı filmde de başarıya ulaşmıştır.Film Ben Willis karakterinin yaşadıkları ve düşündükleri üzerinde yoğunlaşsaydı tamamen romantik bir drama olucak iken yan karakterlerinde film içinde sık sık öne çıkmaları sonucu komedi filmi özelliklerini de taşıyor.Çekim tekniklerinin hikaye anlatımı kadar öne çıktığı yapımda Ben Wellis karakterini Sean Biggerstaff,Sharon Pintey karakterini ise Emilia Fox canlandırıyor.Zamanın içinde akan yaşamın hangi insanlarda anlam bulacağına dair eğlenceli deneysel bir yapım.


Öncelikle söylemek istiyorum, sonra yanlış anlaşılma olmasın, filmin adı "Sarıyer, İstanbul " tarzındadır. "Moskova, Belçika'da değil ama" diye düşündüm tabiki en başında ama Belçika'da da varmış. Genth şehirinin bir bölümüne Moskova deniliyormuş ve filmin adının 'Moscow, Belgium' olmasının nedeni de orada çekilmiş olmasıymış. Filmin türü romantik - komedi ama Hollywood tarzı romantik-komedilerden çok farklı, güzel olanlarından bile. Filmin yönetmenliğini Christophe Van Rompaey yapmış, Jean-Claude Van Rijckeghem ve Pat van Beirs ise senaryosunu yazmışlar. Oyuncu kadrosu daha önce pek tanınmamış isimlerden oluşuyor. Barbara Sarafian, Jurgen Delnaet, Anemone Valcke bunlardan birkaç tanesi.


Bir alışveriş merkezi sahnesiyle açılıyor film. Üç çocuk annesi Matty'nin bezgin, her şeyden bıkmış bir surat ifadesiyle, yanında koşuşturan iki çocuğuyla beraber ruhsuz bir şekilde alışveriş yapmasını izliyoruz. Böyle olmasının nedeninin öğretmen olan kocasının 20li yaşlarda bir öğrencisi için onu terkettiği olduğunu öğreniyoruz. Daha da beteri, Matty hala onu seviyor ve geri gelmesini bekliyor, hatta bu yüzden daha boşanmamışlar bile. Kocasının bir başka kadından sıkılıp, kendisine dönmesini bekleyen 41 yaşındaki bir kadın için hayat pek eğlenceli olmasa gerek. Alışveriş bitiriip, malzemeleri arabaya yükledikten sonra eve gitmek için gaza basıyor Matty ama kocaman bir kamyona çarpıyor. Çarptığı kamyonun sahibi Johnny bir hışımla aşağı inip, bağrınmaya başlayınca, Matty aşağı kalmıyor tabi. Bütün hıncını Johnny'den çıkarıyor sanki. Johnny başta sevmediği bu kadına aşık oluyor birdenbire, tartışma sırasında söyledikleri yüzünden. Matty, önceleri ilgilenmiyormuş gibi dursada, bu tatlı adamın bitmek bilmez ilgisine kayıtsız kalamıyor tabiki. Kocasının geri dönmeye çalışmasıyla birlikte işler karışıyor ve işte film Matty'nin yaptığı bu seçimi anlatıyor bize.


Filmi bir müzik aleti olarak tarif etmek gerekirse bu alet ya akordiyon ya da mızıka olur herhalde. Benzerlerinden çok farklı bu film çünkü karekterleri çok sıradan ve çok gerçek. Güzel kadın ve yakışıklı erkek yok bu defa başrolde, onların yerine iki 'kaybeden' var. Tip olarak getirdikleri farklılığın yanında çok da iyi oynuyor bu oyuncular. Özellikle Barbara Sarafian rolünün hakkını tam anlamıyla vermiş. İlk baştaki soğuk ve kuşkucu tavırları ve zamanla değişen kişiliğini çok iyi yansıtmış bizlere. Bence geçen senenin en iyi performanslarından birini koymuş ortaya. 'Johhny' rolündeki Jurgen Delnaet de iyi belki ama şekerliği, oyunculuğunun önüne geçiyor sanki. Oyunculuğundan bahsetmek gereken bir diğer isim ise Anemone Valcke. Kardeşlerin en büyüğü rolünde, gelecek için büyük şeyler vaad ediyor bana kalırsa. Sade ve doğal bir oyunculuğu var, e eli yüzüde düzgün olduğuna göre, sırtı yere gelmez bence artık. Filmi bu kadar güzel yapan en önemli unsur ise senaryosu. Akıllıca yazılmış diyaloglar ve anlatılmak isteneni verebilen karakterler ustalıkla oluşturulmuş. Film Cannes Eleştirmenler Haftasından 3 ödülle dönmüş, onların dışında 11 ödül ve 3 adaylığı daha var. Böyle filmler çok fazla çıkmıyor ne yazık ki, bulunca kaçırmamak lazım. Geçen senenin 'Little Miss Sunshine' ı, izlenmeyi gerçekten çok hakediyor.

Bakmadan ateşlenen silah, ardından gelen suçluluk duygusu ve bazı prensipler.. Bir katil olsanız ve amaçlamadığınız bir başka kişiyi öldürseniz, ne kadar pişman olursunuz?
Yönetmenliğini Martin McDonagh'ın yaptığı, baş rollerde ise ağlayan yüzlü Colin Farrell, sevdiğimiz o ingiliz aksanıyla Ralph Fiennes ve Brendan Gleeson oynuyor. Hem Colin Farrell'ı hem de Ralph Fiennes'ı bu denli zevkli bir filmde görmemiştim. Diyalog akışı ise çok güzel durmuş. Seri konuşmalar ve ince dokundurmalar.
Bu filmde gördüğüm bir diğer güzellik ise, filmin esas kızı,Clémence Poésy. izleyin seveceksiniz.Filmi yani..
Belçikanın Bruges kentinde geçen bu filmi izlerken ölmeden önce oraya gitmek isteyebilirsiniz. Nitekim bu filmin orda geçme nedeni de budur.
-------------------
Ken: Coming up?
Ray: What's up there?
Ken: The view.
Ray: The view of what? The view of down here? I can see that down here.
Ken: Ray, you are about the worst tourist in the whole world.
Ray: Ken, I grew up in Dublin. I love Dublin. If I grew up on a farm, and was retarded, Bruges might impress me but I didn't, so it doesn't.
-------------------
Chlo: So what do you do, Raymond?
Ray: I... shoot people for money.
Chlo: What kinds of people?
Ray: Priests, children... you know, the usual.
Chlo: Is there a lot of money to be made in that business?
Ray: There is for priests. There isn't for children. So what is it you do, Chloe?
Chlo: I sell cocaine and heroin to Belgian film crews.
Ray: Do you?
Chlo: Do I look like I do?
Ray: You do, actually. Do I... look like I shoot people?
Chlo: No. Just children.
-------------------
Eirik: That's my girlfriend, you fucking asshole!
Chlo: Eirik, what are you doing?
Eirik: Where you from, fucker?
Ray: Ireland, originally.
Eirik: And you think it's okay to come over to Belgium and fuck another man's girl?
Ray: I didn't know she had a boyfriend, alright? And I haven't fucked her anyway! Ask her! I only put me hand on it!