Nirvanna The Band Show ve BlackBerry filmlerinin de yönetmenliğini yapan Matt Johnson'ın yönettiği Tony filmi benim için büyük bir ismin doğuşundan çok, yanlış yollarda dolaşan genç bir adamın kendisine bir yön arama hikayesi olarak kalıyor. Belki de film bunu yeterince güçlü biçimde anlatıyor; fakat benim için o genç adamın neden özellikle Anthony Bourdain olması gerektiği sorusu tam olarak cevaplanmıyor.
23 Eylül 2026 Çarşamba
Tony: Anthony Bourdain'i Tanımadan Tony'yi İzlemek
Nirvanna The Band Show ve BlackBerry filmlerinin de yönetmenliğini yapan Matt Johnson'ın yönettiği Tony filmi benim için büyük bir ismin doğuşundan çok, yanlış yollarda dolaşan genç bir adamın kendisine bir yön arama hikayesi olarak kalıyor. Belki de film bunu yeterince güçlü biçimde anlatıyor; fakat benim için o genç adamın neden özellikle Anthony Bourdain olması gerektiği sorusu tam olarak cevaplanmıyor.
21 Ağustos 2026 Cuma
The Invite: İki Komşu, Biri Gürültülü, Diğeri Sessiz
Bu uyarlamanın, orijinalinden ve diğer uyarlamalarından en bariz üstünlüğü kuşkusuz oyuncu kadrosu. Seth Rogen burada filmin en büyük kozlarından birini oluşturuyor. Joe karakteri Seth Rogen’ın alışıldık komedi personasına son derece uygun: huysuz, alaycı, kendine acıyan ve bulunduğu her ortamın enerjisini aşağı çeken bir adam. Ancak izleyicinin enerjisini de belirleyen kişi kendisi yine.
Toparlayacak olursam, The Invite yalnızca yetişkin muhabbeti üzerine bir komedi olarak değerlendirmek filmi küçültmek olur. Cinsellik burada daha çok bir katalizör görevi görüyor. Asıl mesele, iki kişinin zamanla birbirlerine yabancılaşırken bunu ne kadar süre görmezden gelebildiği. Pina ve Hawk’ın özgürlük anlayışı da Joe ve Angela’nın geleneksel evliliği de filmin gözünde mutlak bir doğruya dönüşmüyor. Her ikisi de kendince sorunlu, kendince mutlu.
Orijinal filme 7/10 puan verdiğimden dolayı, onu geçen bir not vermeyi doğru bulmuyorum.
7 Ağustos 2026 Cuma
The Drama: Düğünden Önceki Son Gerçek
Sonuç olarak The Drama, ilginç bir fikirden yola çıkmasına rağmen bu fikri derinleştirmekte zorlanan bir film olarak listeye ekleniyor. İzlerken zaman zaman merak uyandırsa da, genel olarak karakterlere ve hikayeye yeterince bağlanma yaşatmıyor. Film, sormak istediği soruları netleştiremiyor ve bu da izleme deneyimini zayıflatıyor.
Puanım: 5,5/10
22 Nisan 2026 Çarşamba
Undertone: Karanlıktan değil, sessizlikten korkun
Korku sineması çoğu zaman görselliğin gücüne yaslanır. Karanlık koridorlar, ani sıçramalar, grotesk imgeler, dini motifler… Ancak Undertone, izleyiciyi tam tersine bir boşluğun içine bırakıyor: sesin yokluğuna. Filmin daha ilk sahnelerinde, Evy kulaklığını taktığında duyduğumuz o mutlak sessizlik, alıştığımız dünya gürültüsünün bir anda silinmesiyle neredeyse fiziksel bir etki yaratıyor. İşte bu an, filmin yalnızca bir korku hikayesi anlatmayacağını, duyularımızla oynayarak bizi içeriden çökerteceğini açıkça hissettiriyor.
Film, hasta annesine bakmak için çocukluk evine dönen podcast yayıncısı Evy’nin (Nina Kiri) merkezinde geçiyor. Tek mekanda geçen bu filmde gördüğümüz kişiler sadece Evy ve onun hasta/yatalak annesi (Michele Duquet). Geri kalanlar sadece sesleri ile varlar. Evy'nin hayatı, ölümün eşiğindeki annesi ile geceleri kaydettiği paranormal içerikli podcast arasında geçmektedir. Evy şüpheci, doğaüstü olaylara mantıkla yaklaşan taraf iken, podcast’teki partneri Justin (Adam DiMarco) ise tam tersine inanan tarafta. Bu dinamik, The X-Files dizisindeki Dana Scully ve Fox Mulder ikiliğini çağrıştırıyor. Ancak bu denge, kimliği belirsiz birinden gelen on adet ses kaydıyla bozuluyor. Bu kayıtlarda bir çiftin yaşadığı tuhaf ve giderek korkutucu hale gelen olaylar anlatılırken, Evy ve Justin bu kayıtları podcast esnasında çözmeye çalışıyor. Ancak Evy, ses kaydında ve yaptığı göndermelerde anlatılanların kendi gerçekliğiyle kesiştiğini farketmeye başlayınca işin rengi de Evy'nin mantıklı ve tavırlı duruşu da değişiyor.
Yönetmen Ian Tuason, düşük bütçesine rağmen son derece bilinçli bir sinematografik dil kurmuş. 'Düşük bütçeyle, görsel efektsiz nasıl gerilim gerilim yaratılır'ın dersi niteliğinde bir sunumla. Tek mekanda geçen film, klostrofobik yapısını avantaja çeviriyor. Kamera çoğu zaman Evy’yi kadrajın kenarına iterken, boşlukta kalan karanlık alanlar izleyiciyi sürekli tetikte tutuyor. Bu 'negatif alan' kullanımı, klasik korku beklentilerini manipüle ediyor. İzleyici sürekli tetikte tutarak her an bir şey olacakmış hissiyle kadrajı tarıyor. Fakat çoğu zaman hiçbir şey gerçekleşmiyor. (Gerçekleşiyor gibi olan kısımlarını ise aşırı gereksiz ve bütünün amacına hizmet etmeyen sahneler olarak görüyorum.) Bu gerilim, ses tasarımıyla birleştiğinde çok daha etkili hale geliyor. Kulaklık aracılığıyla duyulan kayıtlar, izleyiciyi de Evy ile aynı işitsel deneyime hapsediyor. Gürültülerin, fısıltıların ve anlamı belirsiz seslerin yarattığı atmosfer, görsel olarak gösterilmeyen dehşeti zihinde tamamlatıyor. Ki bu olayı film yine kendi içerisinde şöyle tanımlıyor: işitsel apofeni. Yani beyinin sıradan seslere anlam yükleme olayı.
1 Kasım 2025 Cumartesi
The Smashing Machine
Yapım şirketi A24, Safdie Kardeşler ile anlaştı ama tek film çatısı altında değil. Her birinin bir film çekmesi üzerine. Josh Safdie, yılsonu vizyona girmesi planlanan Marty Supreme filmi ile; Benny Safdie ise The Smashing Machine filmi ile bu sene birçok kulvarda yarışacak gibi. Hangisinin yapımı daha iyi, onun cevabı henüz net değilse de, Benny'nin filmi The Smashing Machine için şimdiden söyleyecek şeylerim var.
Film, 1997-2000 yılları arasında MMA'in henüz kuralsızlığı ve acımasızlığıyla tanındığı dönemde, Mark Kerr'in (Dwayne Johnson) yükselişini anlatan bir spor biyografisi. Kerr, UFC'de kazandığı başarıların ardından Japonya'daki Pride organizasyonunda dövüşmeye başlıyor, ancak kariyerindeki bu ivme, ağrı kesici bağımlılığı, duygusal kırılganlıklar ve özel hayatındaki gerilimlerle eşzamanlı olarak hareket ediyor. Partneri Dawn Staples (Emily Blunt) ile ilişkisi, Kerr'in kontrol ihtiyacı ve bastırılmış öfkesi nedeniyle giderek yıpranırken, en yakın dostu ve eski antrenörü Mark Coleman'ın (Ryan Bader) potansiyel rakip haline gelmesi filmin ana omurgasını oluşturan yapı oluyor. Tüm bu süreç, büyük dönüm noktalarından çok, küçük kırılmalar üzerinden ilerliyor. Film büyük maçlardan ziyade, küçük anların yarattıklarıyla ilgileniyor.
Spor biyografisini sevenler için sevilecek ama diğer izleyici kitlesi için tatmin etmeyecek bir sonuç var elimizde. Çünkü çoğu yerde izleyicinin beklentilerini boşa çıkaran, izleyicisini yarım bırakan bir film The Smashing Machine. Filmin finalinde gerçek Mark Kerr'in sıradan hayatına yapılan vurgu, kahramanlık mitinin altını çizerken, şöhretin ve zaferin geçiciliğini sessizce hatırlatıyor.














%201.jpg)
%204.jpg)
%202.jpg)

