2026 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2026 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2026 Çarşamba

Tony: Anthony Bourdain'i Tanımadan Tony'yi İzlemek

Anthony Bourdain’i tanımayan biri için Tony filmi ne kadar anlam ifade ediyor bilmiyorum. Çünkü film, ünlü bir yıldızın zirvesinden başlayıp geçmişine dönmüyor; henüz yıldız olmayan, hatta ne yapmak istediğini bile tam olarak bilmeyen 19 yaşındaki bir gencin hayatının kısa bir dönemini anlatıyor. Bourdain’in daha sonraki yıllarda televizyon programları, kitapları ve seyahatleriyle kazandığı kültürel ağırlık düşünüldüğünde bu tercih ilginç. Ancak ben Bourdain’in o sonraki hayatına dair güçlü bir bağ taşımadığım için, filmin benim üzerimde yaratmasını beklediği bazı duygular havada kalıyor. Peki kim ulan bu Anthony Bourdain?

Anthony Bourdain, yalnızca yemek yapan bir şef olarak değil, yemek üzerinden farklı kültürlere, insanlara ve yaşam biçimlerine ulaşan bir yazar ve televizyon kişiliği olarak tanınıyor Amerika'da. Kitchen Confidential ile mutfak dünyasının perde arkasını anlatmış; No Reservations ve Parts Unknown gibi programlarla da yemek ile seyahati, kültürü ve insan hikayelerini aynı potada buluşturmuş biri. 2018'deki ölümünün ardından hakkında oluşan fikirler oldukça çeşitli. Tony filmi ise bu üne kavuşmadan önceki gençlik yıllarını anlatıyor.

Filme bakacak olursak; Tony (Dominic Sessa), Vassar College'da okuyan, kendisini geleceğin büyük yazarı olarak gören ama bu özgüveninin altında ciddi bir yönsüzlük taşıyan genç bir adam. Yazarlık bursunu kazanacağına o kadar emin ki sonucu ailesine farklı anlatıyor. Bursu alamayınca da bunu kabullenmek yerine, peşinden gitmek istediği eski platoniği olan Nancy'nin (Emilia Jones) yazı geçirmek için bulunduğu Provincetown'a gidiyor. İçkili ilk gecesinden ardından parasız ve plansız kalan Tony, burada bir deniz ürünleri restoranında bulaşıkçı olarak çalışmaya başlıyor. Restoranın başındaki Chef (Antonio Banderas) ile tanışması ve Sal (Leo Woodall) başta olmak üzere mutfağın tuhaf, sert ve kendine özgü çalışanlarıyla kurduğu ilişki, hayatında hiç planlamadığı başka bir kapının açılmasını sağlıyor.

Filmin temel meselesi aslında şu: Tony ne olmak istediğini bildiğini sanıyor ama aslında yalnızca kim olmak istediğini anlatıyor. Yazarlık tutkusu da, Nancy'ye duyduğu ilgi de, kendisini olduğundan daha ilginç gösterme çabası da bu büyük anlatının parçası. Fakat mutfak, ilk kez Tony'yi söyledikleriyle değil yaptıklarıyla sınamaya başlıyor. Burada Tony klasik 'başarıya giden yolda engelleri aşan dahi' biyografisinden bilinçli biçimde uzaklaşıyor. Tony'nin baştan beri gizli bir mutfak dehası olduğu fikri yaratılmıyor. Aksine, mutfağa girişi neredeyse bir tesadüf; burada kalmasını sağlayan şey ise ilk geceden sarhoş olup soyulmuş olması.


Dominic Sessa'nın performansı filmin en önemli taşıyıcısı. Sessa, Tony'yi sempatik bir genç dahiye dönüştürmeye çalışmıyor. Karakterin kibri, gösteriş merakı, beceriksizliği ve kendisini olduğundan daha önemli görmesi açıkça ortada. Ancak bütün bunların altında ciddi bir güvensizlik bulunduğunu da hissettiriyor. Tony bir sahnede kendine son derece güvenli görünürken birkaç saniye sonra reddedilmenin karşısında dağılıyor. Bu ikilik, karakteri yalnızca itici bir genç olmaktan çıkarıyor. Yine de bu yaklaşım benim açımdan filmin temel sorunlarından birine dönüşüyor. Bourdain'i tanımadığım için, Tony'nin ileride nasıl bir insana dönüşeceğini bilmeden izliyorum. Dolayısıyla filmdeki "bu çocuk bir gün Anthony Bourdain olacak" bilgisi bende, karakteri tanıyan izleyicide yaratabileceği kadar güçlü bir beklenti oluşturmuyor. Tony'nin huysuz, kibirli ve zaman zaman gerçekten itici davranışlarıyla baş başa kalıyorum.

Bu nedenle Antonio Banderas'ın canlandırdığı Chef, benim için filmin en akılda kalan karakteri. Banderas da karakteri klasik anlamda bilge usta figürüne indirgemiyor. Sessiz, disiplinli ve otoriter olmasına rağmen içinde belirgin bir yumuşaklık taşıyor. Tony'yi mutfağa kabul ederken onu romantikleştirmiyor; çalışmayı, disiplini ve sorumluluğu öğretiyor. Üstelik Chef'in de kusursuz biri olmadığı görülüyor. Mutfaktaki uyuşturucu kullanımına göz yumması, onun pragmatik tarafını ortaya çıkarıyor. 

Kendisini geçen ay Tuner filmiyle de blogumuza konuk ettiğimiz Leo Woodall'ın canlandırdığı Sal karakteri ise Tony'nin karşısına başka bir erkeklik modeli çıkarıyor. Sal, saldırgan, kadınlara karşı hoyrat, uyuşturucu kullanan ve sürekli kavga etmeye hazır biri. Fakat Tony'den farklı olarak kim olduğunu saklamıyor. Kendisinin sorunlu biri olduğunu biliyor ve bununla yaşamayı sürdürüyor. Bu açıdan Sal, Tony'nin olmak istediği 'sert adam' imgesinin daha karanlık ve gerçek bir versiyonu gibi duruyor. Chef ile Sal arasındaki karşıtlık da Tony'nin önünde iki farklı yetişkinlik modeli oluşturuyor: disiplin ve sorumluluk ile kontrolsüzlük ve kendini tüketme.

Filmin Nancy üzerinden kurduğu romantik hikaye ise bana mutfak bölümleri kadar ikna edici gelmiyor. Emilia Jones'un oyunculuğunda sorun görmesem de karakter senaryoda yeterince derinleşmiyor. Nancy, çoğu zaman Tony'nin dönüşümüne istemeden de olsa aracı olan biri gibi kalıyor. Üstelik Tony'nin ona yönelik ısrarı ile filmin bunu romantik bir bağ olarak sunma biçimi arasında rahatsız edici bir mesafe oluşuyor. Tony'nin ısrarlarının yanında Nancy'nin başka erkeklerle ve hatta Tony'nin iş arkadaşı Sal ile beraber olması da Nancy'i elde edilmesi başkalarınca ucuz bir hedef olarak gösteriyor.


Filmin en başarılı olduğu yer ise mutfak. Tony'nin bulaşık yıkaması, beceriksizliği, hata yapması ve giderek işin ritmine ayak uydurması, karakterin dönüşümünü sözlerden daha iyi anlatıyor. Özellikle yemek hazırlama süreçlerinde filmin duyusal tarafı güçleniyor. Deniz ürünleri, ateş, bıçaklar, ter, yoğun çalışma temposu ve mutfağın kaotik atmosferi ekrandan neredeyse fiziksel olarak taşıyor. Ancak burada da filmin daha fazla zaman harcamasını isteyebiliyorum. Tony'nin mutfağa neden ve nasıl bağlandığını görüyorum ama bu dönüşümün bazı aşamaları fazla hızlı geçiliyor. Bir noktada mutfaktan nefret eden genç adamın, kısa süre sonra orada kendisine bir gelecek aramaya başlaması arasında daha güçlü bir dramatik köprü kurulabilirdi.

Bence Tony filmi, Anthony Bourdain'i tanıyan izleyici için başka, tanımayan izleyici için başka bir film. Bourdain'in kitaplarını okumuş, televizyon programlarını izlemiş biri için genç Tony'nin kibirli ve yönsüz hali, sonradan ortaya çıkacak kişiliğin oluşumuna dair ironik bir başlangıç hikayesi gibi okunabilir. Ben ise Bourdain'in sonraki hayatıyla böyle bir bağ kuramadığım için bu ikinci katmanı yeterince hissedemiyorum. Film bana çoğu zaman Anthony Bourdain'in biyografisinden ziyade, kendisini büyük bir şey olmaya aday gören ama aslında ne istediğini bilmeyen genç bir adamın yaz hikayesini anlatıyor.

Benim açımdan sorun ise filmin bu iki kimlik arasında tam bir denge kuramaması. Bazen yalnızca Tony'nin hikayesini anlatmak istiyor, bazen de bunun Anthony Bourdain'in gençliği olduğunu özellikle hatırlatıyor. Bourdain'i bilen izleyici için bu göndermeler anlamlı olabilirken, benim gibi onu tanımadan filme giren biri için bazı anlar fazlasıyla anlamsız kalıyor. Özellikle gelecekteki Bourdain'e yapılan göndermeler, karakterin kendi dramatik gelişiminden daha güçlü bir anlam taşımıyor.


Nirvanna The Band Show ve BlackBerry filmlerinin de yönetmenliğini yapan Matt Johnson'ın yönettiği Tony filmi benim için büyük bir ismin doğuşundan çok, yanlış yollarda dolaşan genç bir adamın kendisine bir yön arama hikayesi olarak kalıyor. Belki de film bunu yeterince güçlü biçimde anlatıyor; fakat benim için o genç adamın neden özellikle Anthony Bourdain olması gerektiği sorusu tam olarak cevaplanmıyor.

Anthony Bourdain'i tanımayan biri olarak salt filme
Puanım: 6/10

22 Eylül 2026 Salı

Teenage Sex And Death At Camp Miasma: Korku Filmlerinde Arzu ve Ölüm

Jane Schoenbrun’un önceki filmi I Saw the TV Glow ile kurduğu tekinsiz dünya, Teenage Sex and Death at Camp Miasma ile başka bir biçime bürünüyor. Önceki filminde televizyon ekranını kimlik, yabancılaşma ve bastırılmış arzuların metaforuna dönüştürürken, bu kez 1980’lerin gençlik korku filmlerini, cinselliği ve sinema tutkusunu aynı kazanda eritiyor. Ortaya çıkan film, korku sinemasına duyduğu sevgiyi açıkça gösterirken, kendi anlattığı hikayenin sınırlarını da zaman zaman zorlayan bir yapıma dönüşüyor.


Jane Schoenbrun’un I Saw the TV Glow’unda televizyon ekranı, yalnızca bir eğlence aracı olmaktan çıkıp kişinin bastırdığı kimliğine, arzularına ve başka bir hayata duyduğu özleme açılan tekinsiz bir kapıya dönüşmüştü. Schoenbrun, gerçeklikle kurmaca arasındaki sınırı belirsizleştirirken asıl korkuyu doğaüstü olandan değil, insanın kendi hayatının içinde sıkışıp kalmasından çıkarıyordu. Teenage Sex and Death at Camp Miasma da benzer bir damar üzerinden ilerliyor; bu kez televizyonun yerini korku sineması ve onun yarattığı kurmaca dünya alıyor. Başroldeki Kris’in (Hannah EinbinderCamp Miasma adlı korku filmi serisinin evrenine duyduğu hayranlık, tıpkı I Saw the TV Glow’daki ekran deneyimi gibi, gerçek hayattan kaçışın ve bastırılmış arzuların bir uzantısına dönüşüyor. Ancak Schoenbrun bu kez korku, cinsellik ve kimlik meselelerini çok daha kalabalık bir anlatının içine yerleştiriyor ve ortaya, önceki filmin kişisel tekinsizliğini korurken onun kadar bütünlüklü olamayan bir dünya çıkıyor.

Film, genç bir yönetmen olan ve kendisine büyük bir proje verilecek olan Kris’in Camp Miasma adlı kült bir korku serisine duyduğu hayranlık üzerinden ilerliyor. Kris, serinin yeni filmi için düzenlenen bir etkinlikte franchise’ın yıldızı Billy (Gillian Anderson) ile tanışıyor. Ancak kamp atmosferi, korku filmlerindeki kurmaca ile gerçek hayat arasındaki sınırların giderek silindiği bir alana dönüşüyor. Hikaye ilerledikçe karakterlerin arzuları, korkuları ve bastırdıkları kimlikleri de bu kurmaca dünyanın içine karışıyor.

Filmin en güçlü taraflarından biri, cinsellik ile ölüm arasında kurduğu ilişki oluyor. Slasher türünde yıllardır yan yana duran seks ve ölüm burada yalnızca türün klişeleri olarak kullanılmıyor; karakterlerin kendileriyle ve arzularıyla kurdukları ilişkinin bir parçasına dönüşüyor. Özellikle Kris ve Billy arasındaki gerilim, filmin korkudan çok bastırılmış arzularla ilgilendiğini gösteriyor. 'Little Death'(Jack Haven) kavramı da bu noktada filmin temel fikirlerinden birini taşıyor: arzu, ölüm ve dönüşüm birbirinden kolayca ayrılmıyor.


Schoenbrun’un sinemaya ve özellikle korku sinemasına duyduğu hayranlık filmin her karesinde var. Friday the 13th başta olmak üzere klasik slasher’lara yapılan göndermeler, yapım tasarımı, renkler, kurmaca film içindeki kurmaca filmler ve abartılı öldürülme sahneleri, türün tarihine yönelik bilinçli bir oyun kuruyor. Film yalnızca bir korku hikayesi anlatmakla kalmıyor, korku filmlerinin gençler için nasıl bir kimlik alanına dönüşebildiğini de gösteriyor.

Ancak filmin bütün bu fikirleri aynı başarıyla taşıdığını düşünmüyorum. Schoenbrun’un önceki filminde metafor ile hikaye arasındaki ilişki daha kontrollü ilerlerken burada anlatı giderek fazla katmanlı. Kimlik, cinsellik, bastırılmış arzu, korku sineması, hayranlık kültürü, kurmaca ve gerçeklik gibi birçok fikir aynı anda devreye giriyor. Bu yoğunluk başlangıçta ilgi çekici olsa da ilerleyen bölümlerde filmin kendi gizemlerinin altında ezilmesine neden oluyor. Özellikle ikinci yarıda bazı fikirlerin açılmadan bırakılması ve anlatının giderek dağılması, kurulan atmosferin etkisini azaltıyor.


Filmin romantik tarafı, korku tarafına göre daha ikna edici geliyor. Kris ve Billy arasındaki ilişki, karakterlerin iç dünyalarını anlamamız açısından daha işlevsel bir alan. Buna karşılık filmden gerçek anlamda korku beklediğimizde aynı karşılığı alamıyoruz. Gerilim ve cinsel tansiyon çoğu zaman korkunun yerini dolduruyor; türün aşırı stilize edilmiş görüntüleri, zaman zaman atmosfer yaratmaktan çok kendisini göstermekle ilgileniyor. "Bakın bunu da yapabiliyorum" der gibi. Schoenbrun'un amacı, korku sinemasının klişelerini yalnızca tekrarlamak değil, onları queer kimlik, arzu ve yabancılaşma üzerinden yeniden yorumlamaya çalışmak gibi duruyor.

Performanslar ve görsel dünya ise filmin dağınıklığını önemli ölçüde dengeliyor. Özellikle kendisine The Crown dizisindeki Margaret Thatcher rolü ile hayran olduğum Gillian Anderson’ın varlığı filme güçlü bir ağırlık katıyor benim için. Buna ek olarak Hannah Einbinder, özellikle Kris’in kırılganlığını ve bastırılmış duygularını da başarıyla yansıtıyor. 

Aynı zamanda Counting Crows'ın A Long December şarkısı eşliğinde Little Death'in katlediş görüntülerini içeren sekans, benim açımdan filmin en tatmin edici kısmıydı. Little Death saklandığı gölden çıkarak karşısına çıkan teenage grubu, aşağıdaki fotoğrafta da elinde tuttuğu kılıcıyla vahşice katlettiği sahneyi diyorum evet. Bir korku filminde görmek istenilen kanı ve vahşeti bu 5 dakikalık şarkıya sığdırıyor.


Yine de filme dair yapılan övgüleri fazla cömert buluyorum. Teenage Sex and Death at Camp Miasma kesinlikle ilginç fikirleri olan, görsel açıdan özenli ve tür sinemasına tutkuyla yaklaşan bir film. Fakat sahip olduğu fikirlerin çokluğu, bunların her zaman iyi işlendiği anlamına gelmiyor. Özellikle final bölümünde kurulan gizemlerin ve metaforların beklenen karşılığı vermemesi, filmin yarattığı beklentiyi boşa çıkarıyor.

Sonuçta Schoenbrun burada korku filmi üzerinden kimlik, arzu ve bastırılma üzerine konuşmaya çalışıyor. Bunu yaparken de sinemanın insanın kendisini tanımlama biçimlerinden biri olabileceğini hatırlatıyor. Fakat film, I Saw the TV Glow kadar bütünlüklü bir anlatıya ulaşamıyor. Bende bıraktığı şey güçlü bir atmosferden, birkaç etkileyici fikirden ve iyi performanslardan oluşuyor; ancak bütün bu parçalar aynı ölçüde güçlü bir filme dönüşmüyor. Bence asıl değeri, ne kadar başarılı bir korku filmi olduğundan çok, korku sinemasının gençlik, arzu ve kimlik üzerindeki etkisini tartışmaya açmasında yatıyor.

Puanım:5,5/10

17 Eylül 2026 Perşembe

The End of Oak Street: Dinozorlar Var ama Spielberg Yok

David Robert Mitchell'ın The End of Oak Street filmi, 1980'lerin güvenli ve huzurlu görünen mahallelerinden birini dinozorların istilasına açıyor. Fikir eğlenceli, hatta kağıt üzerinde yaratıcı görünüyor. Fakat film ilerledikçe, bu potansiyelin yerini yapaylık ve fazlasıyla tanıdık sahneler alıyor. Baş rollerde yer alan Anne Hathaway ve Ewan McGregor israfı da cabası.


Ewan McGregor ve Anne Hathaway'den oluşan kadroya, Spielberg'den bu yana özlenen dinozorları da katınca ortaya merak edilen bir film çıkıyor. Fikrin oluşum sürecini bu bakımdan olumlu karşılıyorum ama sunma kısmı sıkıntılı. Bunu filmden biraz bahsederek açayım. Ama çok da bahsetmeyeceğim, zira filmi sevmediğimi de baştan belirtmiş olayım.

Platt ailesi dışarıdan kusursuz bir Amerikan ailesi gibi görünürken içeride ciddi sorunlar yaşayan bir aile. Greg (Ewan McGregor)  işini kaybediyor, Denise (Anne Hathaway) evliliğinden ve hayatından uzaklaşmayı düşünüyor, çocuklar ise anne babalarının arasındaki gerilimin farkına varıyor. Tam bu sırada mahallede garip doğa olayları yaşanmaya başlıyor ve Oak Street kendisini tarih öncesi dinozorlarla çevrili bir dünyanın içinde buluyor. Aile, kendi problemlerini bir kenara bırakıp hayatta kalmaya çalışıyor.

Yönetmen Mitchell'ın banliyö hayatının güvenlik yanılsamasını dinozorlarla bozması filmin dikkat çekici taraflarından biri. Başlangıçta huzur veren evler, bahçeler ve çıkmaz sokaklar kısa sürede tehdit alanlarına dönüşüyor. Ancak bu fikrin altında yatan metaforun yeterince geliştirildiğini düşünmüyorum. Ailenin iç çatışmaları ile dışarıdaki felaket arasında anlamlı bir bağ kurulmaya çalışılıyor fakat bu ilişki çoğu zaman doğal değil, özellikle tasarlanmış hissi veriyor.


Dinozorların tasarımları, CGI'ın bazı sahnelerdeki dijital hissi, yaratılan dünyanın inandırıcılığını zedeliyor. Oyunculara bol miktarda fondöten sürerek onları geçmişe yolladığını düşünmemeli bir yönetmen. Dinozorlara vuran yapaylık oyuncuların yüzünde de belli oluyor çünkü. Yine de oyuncular arasında Anne Hathaway biraz öne çıkıyor. Denise karakterinin aile, evlilik ve kendi hayatına ilişkin sıkışmışlığını filmin en inandırıcı duygusal çizgisine dönüştürüyor. Ewan McGregor ise daha silik kalıyor. Ayrıca senaryonun karakterleri sürekli yeni bir tehlikenin içine sokması, bir süre sonra gerilim yaratmak yerine tekrar duygusu oluşturuyor. Zaman yolculuğunun nasıl gerçekleştiğine ilişkin açıklamaların yüzeysel kalması da filmin bilimkurgu tarafını zayıflatıyor. 

Filmin temel problemi ise kendi kimliğini bulmakta zorlanması. Spielberg'e yapılan göndermeler o kadar belirgin ki Mitchell'ın önceki filmlerinde gördüğümüz özgün ve huzursuz edici sinema dilinin yerini nostaljik bir blockbuster anlayışı alıyor. Film zaman zaman eğlendiriyor, bazı dinozor sahneleri keyif veriyor, ancak beklenen heyecanı sürekli olarak üretemiyor.


Özetle The End of Oak Street, iyi bir fikirden yola çıkan fakat bu fikrin hakkını vermekte zorlanan bir film. Gerilim ve özgünlük konusunda beklenen performansı gösteremiyor. Dinozorların mahalleye gelmesi başlı başına ilgi çekici olabilir, fakat bu kadar büyük yaratıkların bile filmi gerçekten heyecanlandırmaya yetmemesi, The End of Oak Street'in en büyük sorunu. Tavsiye niyetine son sözüm; izlemeyin olur. İzleyecekseniz de pek bir beklentiniz olmasın, zaman öldürün. Ama böyle öldürecek bir şeyiniz kalmadıysa bununla öldürün.

Puanım: 5/10

2 Eylül 2026 Çarşamba

Colony: Biraz Zombi, Biraz da Pluribus

Bir zombi filmi izlerken artık neyle karşılaşacağımızı az çok biliyoruz. Salgın çıkacak, insanlar bir binaya ya da başka bir kapalı mekana sıkışacak, zombiler peşlerine düşecek ve hayatta kalmaya çalışan grup zamanla kendi içinde dağılacak. Zombi sinemasının bugün karşı karşıya olduğu asıl sorun da tam olarak bu. Aynı formülü yeniden ilginç hale getirebilmek. Yeon Sang-ho'nun Colony'si bu probleme zombileri değiştirerek cevap veriyor. Bu kez zombiler yalnızca saldırmıyor; öğreniyor, iletişim kuruyor ve bir koloni gibi hareket ediyor. Fikir oldukça tanıdık. Nereden mi? Pluribus!


Colony filmi, bir biyoteknoloji şirketinin düzenlediği konferans sırasında başlayan salgınla açılıyor. Birkaç dakika içinde gökdelen ve içerisindeki AVM bir ölüm kalım alanına dönüşüyor ve içeride mahsur kalan insanlar, karşılarındaki yaratıkların sıradan zombiler olmadığını fark ediyor. Bir zombinin öğrendiği bilgi diğerlerine aktarılıyor. Dolayısıyla hayatta kalanların işi yalnızca kaçmak değil, sürekli değişen bir düşmanın kurallarını çözmek oluyor.

Filmin en başarılı tarafı bence tam olarak bu. Klasik zombi filmlerinde zombilerin öngörülebilirliği insanlara avantaj sağlıyor. Colony ise bu dengeyi bozuyor. Hayatta kalanlar bir yöntem bulduğunda zombiler kısa süre içinde bunu öğreniyor ve aynı numara bir daha işe yaramıyor. Böylece film zaman zaman küçük bir bilimsel deneye dönüşüyor: Bir yöntem deneniyor, sonucu gözlemleniyor ve başarısızlık yeni bir çözüm arayışını beraberinde getiriyor.

Zombilerin hareketleri de filmin en güçlü görsel taraflarından biri. Kıvrılan, sürünen, vücutlarını doğal olmayan biçimlerde kullanan yaratıklar, özellikle topluca aynı tepkiyi verdikleri anlarda oldukça rahatsız edici görünüyor. Buradaki korku yalnızca kan ve makyajdan değil, insan bedeninin insan davranışından koparılmasından kaynaklanıyor. 


Ancak film, zombilerine gösterdiği özeni insan karakterlerine her zaman göstermiyor. Merkezdeki bilim insanı Se-jeong (Jun Ji-hyun), gözlem yeteneği ve sosyal uyumsuzluğuyla filmin en ilgi çekici karakteri. Özellikle herkesin tek bir zihnin parçası haline geldiği bir dünyada kendi düşüncesini koruması, karakteri filmin tematik merkezine yerleştiriyor. Buna karşılık diğer karakterlerin önemli bölümü türün tanıdık kalıplarından çıkamıyor. Bencil iş insanı, panikleyen genç, güvenilmez polis ve fedakar karakter gibi tipleri daha önce defalarca izlediğimi hissediyorum.

Bu eksiklik, yönetmen Yeon Sang-ho'nun önceki filmi Train to Busan ile kıyaslandığında daha da belirginleşiyor. Train to Busan'da zombi tehdidi kadar karakterlerin birbirleriyle kurduğu ilişkiler de gerilimi taşıyordu. Colony ise duygusal bağlardan ziyade zombilerin nasıl çalıştığına odaklanıyor. Sonuç olarak daha mekanik, daha deneysel ama daha az duygusal bir film ortaya çıkıyor.

Filmin düşünsel tarafında ise bireysellik ve kolektif bilinç öne çıkıyor. Salgının arkasındaki fikir, insanların farklı düşündükleri için çatıştığı; tek bir kolektif zihnin ise bu problemi ortadan kaldırabileceği düşüncesine dayanıyor. Zombiler birbirlerinden öğrendikçe daha etkili bir organizmaya dönüşürken insanlar aynı tehdidin karşısında kendi çıkarları, korkuları ve duyguları nedeniyle bölünüyor. Zombiler birlikte hareket etmeyi öğrenirken insanlar birlikte hareket etmeyi unutuyor.


Bu yönüyle Colony, son dönemde benzer bir meseleyi farklı bir biçimde ele alan Pluribus dizisini de hatırlatıyor. Her iki yapım da bireysel düşüncenin ve zihinsel özerkliğin ortadan kalktığı bir dünyada insan olmanın ne anlama geldiğini sorguluyor. Ancak Pluribus bu fikrin psikolojik ve felsefi sonuçlarına daha fazla yoğunlaşırken, Colony kolektif bilinci öncelikle yeni bir zombi tehdidi yaratmak için kullanıyor. Yani aynı soruya yaklaşıyorlar ama biri üzerinde düşünüyor, diğeri ondan kaçıyor.

Ne var ki Colony bu düşünsel potansiyeli her zaman değerlendiremiyor. Yapay zeka, teknoloji, salgınlar ve kolektif bilinç gibi günümüz korkularına temas etmesine rağmen film çoğu kez bir sonraki aksiyon sahnesine yetişmek için bu fikirleri yarıda bırakıyor. Başlangıçta ilginç olan 'zombiler öğreniyor' fikri ilerleyen bölümlerde kendisini tekrar etmeye başlıyor. Bazı sahnelerin gereğinden uzun sürmesi ve karakterlerin daha önce belirledikleri kuralları kendi elleriyle bozması da gerilimin etkisini azaltıyor.

Yine de Colony'yi tamamen başarısız bulmuyorum. Yeon Sang-ho, eskimiş bir tür formülüne birkaç yeni mekanizma eklemeyi başarıyor. Gökdelenin farklı katlarını, ofislerini ve mağazalarını kullanması filme hareket alanı sağlıyor. Özellikle zombilerin kolektif hareket ettiği sahneler ve filmin son bölümündeki büyük aksiyon sekansları, yönetmenin görsel kaos yaratma konusunda hala ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor.


Sonuçta Colony, zombi türünü baştan yazmıyor; daha çok onun üzerine yeni bir katman ekliyor. Zombileri daha hızlı ya da daha güçlü yapmak yerine onları daha bilgili hale getiriyor. Bu fikir zaman zaman gerçekten ürkütücü ve yaratıcı sonuçlar doğuruyor, fakat filmin senaryosu bu fikrin taşıdığı felsefi potansiyelin gerisinde kalıyor. Train to Busan seviyesinde bir karakter ve duygu yoğunluğu bekleyenler için hayal kırıklığı yaratabilir. Ama hızlı ve hareketli zombiler, bolca aksiyon ve türün alışılmış kurallarına birkaç yeni dokunuş arıyorsanız Colony işini yapıyor. Zombi filmi sevenler için iyi bir seyirlik olabilir; fakat bu türü sevmeyenlerin filmde çok daha fazlasını bulacağını düşünmüyorum.

Puanım:5,5/10 (Zombi türünü sevmeyenler için)
Puanım:7/10 (Zombi türünü sevenler için)

26 Ağustos 2026 Çarşamba

Carolina Caroline: Suç Yolda Düzülür

Sinemanın en eski hikayelerinden biri şu: Aşkın, özgürlük arzusunun ve suçun aynı yolda buluştuğu, iki insanın dünyadan kaçarken giderek kendi sonlarına yaklaşması. Bonnie and Clyde’dan Badlands’e, True Romance’dan Natural Born Killers’a ve Thelma & Louise'e uzanan bu gelenek, romantizmle şiddeti, özgürlük duygusuyla yıkımı yan yana getiriyor. Carolina Caroline da bu tanıdık damar üzerinden ilerliyor. Dinner in America filminin de yönetmeni olan Adam Rehmeier’in bu filminde, eski filmi ile karşılaştırılabilecek unsurlar da bulunuyor.


Filmin isminde de merkezinde de, Teksas’ta bir benzin istasyonunda çalışan, küçük kasaba hayatından sıkılmış Caroline (Samara Weaving) bulunuyor. Rutin bir yaşantısı olan, babasıyla yaşayan ve uzun zamandır görmediği annesine dair eksik bir hikayeyi içinde taşıyan Caroline’ın hayatı, istasyona gelen bir yabancı olan Oliver’la (Kyle Gallner) karşılaşmasıyla değişiyor. Oliver’ın benzinlikte yaptığı küçük bir dolandırıcılık hilesi (ki bu para bozdurma dolandırıcılığını biz 2000 yapımlı Arjantin filmi Nine Queens'ten de (Nueve Reinas) biliyoruz.) Caroline’ın dikkatini çekiyor. Ancak Caroline’ın ilgisi yalnızca onun dolandırıcılık becerilerine yönelmiyor. Oliver’ın temsil ettiği başka bir hayat fikrine de kapılıyor. Çok geçmeden ikili birlikte yola çıkıyor ve küçük dolandırıcılıklarla başlayan macera, giderek daha ciddi suçlara dönüşüyor. Güney Amerika’nın eyaletleri boyunca ilerleyen bu kaçışın altında ise yalnızca para kazanma arzusu değil, geçmişlerinden kurtulma ve kendilerine başka bir hayat kurma isteği yatıyor.

Filmin temel meselesi aslında suçtan çok kaçış. Caroline için küçük kasaba, sıradanlık ve terk edilmişlik duygusuyla özdeşleşiyor. Oliver ona yalnızca sevgiyi değil, hareket etme imkanını da sunuyor. Bu nedenle Caroline’ın Oliver’a duyduğu çekimi yalnızca romantik bir tutku olarak okumak bana eksik geliyor. Çünkü Oliver, Caroline’ın hayatında bir insan olmanın ötesine geçerek bir çıkış kapısına dönüşüyor. Onunla birlikte olmak, Caroline açısından başka bir hayatın mümkün olduğuna inanmak anlamına geliyor.

Bu noktada film, Amerikan rüyasının daha karanlık bir yüzüne de yaklaşıyor. Caroline ve Oliver daha iyi bir hayat kurmak için çalışmak, beklemek ya da sisteme uyum sağlamak yerine istediklerini doğrudan ele geçirmeyi tercih ediyor. Para onlar için çoğu zaman asıl hedef bile değil. Dolandırıcılık ve soygun, birlikte yaşadıkları heyecanın bir parçasına dönüşüyor. Bir bakıma suç işlemek, ilişkilerinin ortak dili haline geliyor. Bu nedenle ikilinin yolculuğunu yalnızca suça sürüklenen iki sevgili biçiminde değerlendirmek yerine, birbirlerinin arzularını büyüten iki insanın hikayesi olarak okumayı daha anlamlı buluyorum. Suça sürüklenen yolculuk tanımına daha uygun olan film mesela Thelma and Louise.


Caroline ve Oliver başkalarına zarar veren işler yapıyor, dolayısıyla onları masum romantik kahramanlar olarak görmek mümkün değil. Fakat film onları tek boyutlu suçlulara da dönüştürmüyor. Özellikle Oliver’ın Caroline’a yaklaşımında gerçek bir şefkat hissediliyor. Caroline da Oliver’ın etkisi altına giren edilgen bir genç kadın olarak çizilmiyor. Tam tersine, daha ilk karşılaşmalarından itibaren bu dünyanın içine girmeye istekli olduğunu görülüyor. Oliver ona bir kapı açıyor evet, ama Caroline o kapıdan kendi isteğiyle çoktan kırıp içeri giriyor. Küçük bir kasabadan ilk kez çıkıp, suç piyasasına karşı oluşan bu hevesin altı çok da dolu değil açıkçası.

Oliver ile Caroline arasındaki bu durum, filmi Bonnie and Clyde, Badlands, Natural Born Killers, ve benzeri 'kaçak aşıklar' anlatılarından ayıran önemli noktalardan birini oluşturuyor. Söz konusu filmlerde aşk çoğu zaman şiddet, saplantı, narsisizm ya da toplumsal yabancılaşmayla çok daha sert bir ilişki kuruyor. Carolina Caroline ise daha mütevazı ve insani bir yerde duruyor. Buradaki suç ortaklığı, ilk aşamalarda neredeyse sevgililerin birlikte oynadığı bir oyun. Onları izlerken zaman zaman yaptıkları şeyin tehlikesini unutuyor, yalnızca birbirlerinden duydukları heyecanı görülüyor. 

Ne var ki filmin hikaye açısından en büyük zaafı da yine burada bulunuyor. Carolina Caroline, türün yol haritasını fazla yakından takip ediyor. Oliver’ın ortaya çıkışı, Caroline’ın kasabadan ayrılması, küçük suçların giderek büyümesi, polisin peşlerine düşmesi ve kaçınılmaz sona doğru ilerlemeleri fazlasıyla açık biçimde gösteriyor. Filmin finalindeki gelişmelerin şaşırtıcılığından çok duygusal etkisine güveniliyor. Bu yönetmen açısından oldukça iddialı bir güven. Çünkü finalde o duygusal etkiyi seyirciye veremeyecek ise, geriye koca bir türün sıradan bir tekrarı kalma riski var.


Buna rağmen film, karakterlerine biraz yatırım yaptığı için bu tanıdık hikayeyi bütünüyle sıradanlaştırmıyor. Özellikle Caroline’ın dönüşümü dikkat çekici. Filmin başında küçük kasabanın sıkışmışlığından kurtulmak isteyen genç kadın, Oliver’ın yanında suç işlemeyi öğrenirken kendisini yeni bir kimliğin içinde buluyor. Siyah peruk, güneş gözlüğü ve silah, onun değişimini görsel olarak da belirginleştiriyor. Ancak asıl dönüşüm dış görünüşünde değil, yaptıklarının sonuçlarını fark etmeye başlamasında gerçekleşiyor. Başlangıçta eğlenceli görünen suçlar ağırlaştıkça Caroline’ın vicdanı da hikayenin içine daha fazla giriyor. Caroline’ın annesiyle karşılaşması ise filmin geçmiş ve gelecek arasındaki ilişkisini belirleyen önemli bir kırılma noktası olarak karşımıza çıkıyor. Annesinin ona ve çevresine olan tavrını gördüğümüzde, Caroline’ın yıllardır içinde taşıdığı boşluğun bir buluşmayla kapanmayacağını anlıyoruz. 

Filmin atmosferi anlatının geleneksel yapısını önemli ölçüde destekliyor. Hikayenin belirsiz bir 1990’lar Amerika’sında geçmesi; telefon kulübeleri, gazeteler, eski arabalar, müzik kutuları, yol kenarı mekanları... Müzik kullanımı da bu atmosferin önemli bir parçası. Country ve folk-rock parçaları yalnızca dönemi belirtmek için kullanılmıyor; Caroline ve Oliver’ın yaşadığı özgürlük yanılsamasını da güçlendiriyor. Yol, araba, motel, bar ve sıcak yaz geceleriyle birleşen müzikler filmi zaman zaman bir suç dramasından çok hüzünlü bir Amerikan yol şarkısına yaklaştırıyor. Filmin bende en fazla etki bıraktığı unsuru müzikler desem yalan olmaz.


Yönetmen Adam Rehmeier’in önceki filmi Dinner in America ile bu film arasındaki ilişki de önemli kanaatimce. İki film tür olarak birbirinden oldukça farklı görünse de Rehmeier’in sinemasında ortak bir damar hissediliyor: toplumun kenarında kalmış, sıradan hayatın kendilerine sunduğu seçenekleri yeterli bulmayan karakterler. Dinner in America'da da karakterler kendi dünyalarının dışında bir aidiyet arıyor. Orada punk kültürü ve asi kimlik üzerinden kurulan bu arayış, Carolina Caroline'da yolculuk, suç ve romantik ilişki üzerinden şekilleniyor.

İki film arasındaki en belirgin ortaklık ise uyumsuz karakterlere duyulan ilgi. Rehmeier, kusursuz kahramanlar yaratmak yerine toplumun normlarına tam olarak yerleşemeyen insanlarla ilgileniyor. Ancak iki filmin enerjisi aynı değil. Dinner in America daha saldırgan, daha komik ve daha anarşik bir tona sahipken Carolina Caroline biraz daha olgun, daha romantik ve daha melankolik ilerliyor. Dinner in America'nın kendiliğinden gelişen, yer yer kaotik yapısının karşısında Carolina Caroline'de daha klasik bir tür anlatısının disiplinini var.

Bu nedenle Carolina Caroline'ı yönetmenin önceki filminin seviyesine ulaşamayan bir çalışma olarak değerlendirmek mümkün olsa da bunu filmin başarısızlığı olarak görmüyorum. Aksine, Rehmeier’in kendi sinemasındaki bazı temel ilgileri bu kez başka bir türün içine taşıdığını düşünüyorum. Dinner in America'daki gençlik öfkesi burada yerini kaçma arzusuna bırakıyor. Oradaki karakterlerin dünyaya karşı çıkışında bulunan enerji, burada iki insanın dünyadan birlikte uzaklaşma çabasına dönüşüyor. Yani fikrini, başka bir türde yoğuruyor yönetmen Adam Rehmeir.


Ama yine de bu filmi okuyabilmek için yol/suç/aşk tema türünün yukarıda saydığım filmlerini ve bu yönetmenin Dinner in America filmini bilmek gerekiyor. Ondan sonra Carolina Caroline filmi, hem yönetmene göre, hem de türe göre değerlendirip mukayese edilebilir duruma geliyor. Bu türün referans filmleri oldukça sağlamken bu filmin de onlar arasında yer edinmesi oldukça zor görünüyor. Dinner in America ile kıyasladığımda ise yine bir tık alta koyuyorum bu filmi. Ama yine de izle geç bir film için izlenebilirliği olan bir anlatısını olduğunu da söylemeliyim.

Puanım: 6/10

21 Ağustos 2026 Cuma

The Invite: İki Komşu, Biri Gürültülü, Diğeri Sessiz

The Invite, önceki aylarda bloga konuk ettiğimiz, Cesc Gay’in kendi tiyatro oyunundan uyarladığı 2020 tarihli İspanyol yapımı The People Upstairs (Sentimental) filminin Amerikan versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Yönetmenliğini Olivia Wilde'ın yaptığı bu versiyonu, hazır malzemeye Hollywood komedisini, yetişkin ilişkilerinin huzursuzluğunu ve cinsel özgürlük tartışmalarını ekliyor ve ortaya ilk bakışta arsız bir yetişkin komedisi gibi görünen, ancak giderek evlilik, yabancılaşma, arzu ve değişim ihtiyacı üzerine ciddi sorular soran bir film çıkıyor. 

Öncelikle The Invite filminin kendisini, daha sonra da uyarlandığı film olan The People Upstairs ile olan farklılıklarını konuşalım. Sonra da tüm olanları Pep Guardiola'nın boşanmasına bağlayacağım.

The Invite filminin merkezinde Seth Rogan'ın canlandırdığı Joe ve filmin aynı zamanda yönetmeni de olan Olivia Wilde'ın canlandırdığı Angela bulunuyor. Uzun süredir evli ve tek çocuklu olan bu çift, dışarıdan bakıldığında düzenli ve konforlu bir hayat sürdürüyor gibi görünme potansiyeline sahipse de, bu düzenin altında biriken mutsuzluk, kırgınlık ve iletişimsizliğin mevcut olduğu ilk sahnede bize yansıtılıyor. Üst kattaki komşuları Pina (Penelope Cruz) ve Hawk’ın (Edward Norton) geceleri duyulan cinsel hayatları ise kendi evliliklerinin sessizliğini bu çifte hatırlatıyor. Angela, üst komşularını akşam yemeğine davet ediyor. Başlangıçta amaç yalnızca tanışmak gibi dursa da Pina ve Hawk’ın gelişiyle birlikte konuşmalar beklenmedik biçimde cinsellik, evlilik, özgürlük ve arzular etrafında şekilleniyor. Dört kişinin aynı apartman dairesinde geçirdiği birkaç saat, her çiftin kendi hayatıyla ve özellikle kendi ilişkisiyle yüzleştiği bir psikolojik sınava dönüşüyor.

Filmin en ilginç tarafı, cinselliği hiçbir zaman yalnızca cinsellik olarak ele almaması. Pina ve Hawk’ın açık ilişkileri, rahat tavırları ve geleneksel ilişki kalıplarına mesafeleri, ilk etapta Joe ve Angela’nın sıkışmış evliliğinin karşısına konulan bir özgürlük modeli gibi görünüyor. Pina, Angela’nın sahip olmak istediği öz güveni, rahatlığı ve bedeniyle kurduğu ilişkiyi temsil ediyor. Hawk ise Joe’nun kaybettiği öz güvenin ve hayatındaki tutkunun karşısında duran, kendinden fazlasıyla emin bir figür olarak beliriyor. Böylece iki çift arasındaki fark yalnızca cinsel hayatları üzerinden değil, hayata ve kendilerine bakışları üzerinden de kuruluyor.


Fakat The Invite bu karşıtlığı basit bir 'özgür çiftler mutlu, muhafazakar çiftler mutsuz' denklemine dönüştürmüyor. Ancak bu duruşun filmin orijinal İspanyol versiyonunda daha keskin olduğunu da belirtmeliyim. Çünkü devamında gördüğümüz Pina ve Hawk’ın özgürlük iddiasının altındaki kırgınlıklar, özgürlerin de içeride mutsuz olabileceği duygusunu tam veremiyor. Kendini özgür, bilinçli ve modern olarak tanımlayan insanların da kendileri hakkında yanılabileceği fikri birazcık belirginleşiyor. Aynı şekilde Joe ve Angela’nın sorunları da yalnızca cinsel hayatlarının durağanlığından kaynaklanmıyor. Asıl mesele, birbirlerini gerçekten görmeyi bırakmış olmaları. Bu görüntüden çıkarma olayı her ne kadar direkt aşkı öldürüyor diyemesek de tutkuyu öldürdüğü kesin. Yakın zamanda gündeme gelen Pep Guardiola'nın ayrıldığı eşi hakkında konuştuğu videoyu bu bağlamda yeniden izlemenizi öneriyorum. (Video). (Alternatif Video)

Bu noktada film, uzun süreli ilişkilerin en acı taraflarından birine dokunuyor: İnsanların birbirinden nefret etmeye başlamasından ziyade, birbirlerine karşı duydukları özenin yavaş yavaş ortadan kalkması. Joe ve Angela’nın tartışmaları çoğu zaman büyük meselelerden değil, yıllar içerisinde biriken küçük kırgınlıklardan doğuyor. Bir iltifatın neden daha önce söylenmediği, kimin kimi dinlemediği, kimin kimin ihtiyaçlarını fark etmediği gibi küçük görünen ayrıntılar, ilişkinin asıl enkazını oluşturuyor. Film burada oldukça tanıdık bir gerçeği yakalıyor: Bazı ilişkileri büyük kavgalar değil, nezaketin ve merhametin evden çekilmesi bitiriyor.


The Invite’ı The People Upstairs ile kıyasladığımda ise en önemli avantajının, hikayenin temel yapısını korunurken, karakterleri ve görsel dili Amerikan bağımsız sinemasının tonuna göre yeniden şekillendirmesi olduğunu düşünüyorum. Cesc Gay’in filminde tiyatro kökenli yapının ağırlığı hissediliyor. Ancak Amerikan versiyonunda sunum daha belirgin bir sinema diliyle ele alınıyor. 35 mm film kullanımı, apartmanın farklı bölümlerinin karakterlerin psikolojik mesafelerini gösterecek şekilde değerlendirilmesi ve aynalarla oluşturulan bölünmüş görüntüler, hikayeyi tiyatro çekiminden ayırıp ona sinematografi katan unsurlar.

Buna karşılık uyarlama olmanın getirdiği bazı problemler de hissediliyor. Hikayenin temel çatısı zaten oldukça sağlam olduğu için Amerikan versiyonunun yapması gereken en önemli şey, karakterleri ve duygusal çatışmayı daha derin hale getirmek oluyor. Film bunu biraz başarıyor. Her ne kadar Angela karakterini pek irdelemese de Joe, Hawk ve Pina karakterlerine biraz derinlik katılıyor geçmişlerinden bahsedilerek.

The Invite, en iyi olduğu anlarda ilişkilerin ne kadar acımasız, komik ve tanıdık olabileceğini gösteriyor. Dört insanın birbirlerinin açıklarını bulması, savunmaya geçmesi, kendilerini haklı çıkarmaya çalışması ve sonunda yıllardır söylemedikleri şeyleri söylemesi gerçekten güçlü. Ve bence filmin en büyük problemi de burada ortaya çıkıyor.  Çünkü final bölümü, bu sert yüzleşmenin ardından daha umutlu ve yumuşak bir duygusal çıkış arıyor. Bu tercih bazı izleyiciler için tatmin edici olabilir. Fakat filmin orijinal versiyonunda ulaştığı dürüstlük düşünüldüğünde, bana biraz fazla güvenli zemin geliyor. Özellikle büyük yüzleşmenin ardından gelen bazı duygusal vurgular, filmin daha önce kurduğu keskinliği ve samimiliği törpülüyor. Woody Allen'ın "mutlu son isteyen Hollywood filmi izlesin" sözü burada da haklı çıkıyor. Yine de finalin bütünüyle başarısız olduğunu düşünmüyorum. Çünkü film burada 'her şey düzeldi' demek yerine ilişkilerin değişmesi gerektiğini kabul ediyor. 


Bu uyarlamanın, orijinalinden ve diğer uyarlamalarından en bariz üstünlüğü kuşkusuz oyuncu kadrosu. Seth Rogen burada filmin en büyük kozlarından birini oluşturuyor. Joe karakteri Seth Rogen’ın alışıldık komedi personasına son derece uygun: huysuz, alaycı, kendine acıyan ve bulunduğu her ortamın enerjisini aşağı çeken bir adam. Ancak izleyicinin enerjisini de belirleyen kişi kendisi yine. 

Olivia Wilde’ın Angela performansı ise daha kontrollü başlayan ve giderek açılan bir çizgi izliyor. Angela’nın evliliğinde ve hayatında sıkışmış hissettiğini, Pina’ya duyduğu hayranlık üzerinden anlamaya başlıyoruz. Pína’nın özgüveni ve cinsel rahatlığı, Angela’nın bastırdığı taraflarını görünür hale getiriyor. Wilde özellikle karakterin cinsellik konuşulmaya başladığında yaşadığı korku, merak ve heyecan arasındaki geçişleri iyi yansıtıyor. Ancak bu yansıtmaları yaparken kaçtığı aşırıcılık onu dünden meraklıymış gibi gösteriyor. Yeni ortamı öğrenmeye çalışan bir ev kadını değil de, ortamı zaten bilen ama kendisini gizleyen, imkanını bulduğu ilk anda olaya hızlıca dahil olan bir sinsiymiş gibi.

Penelope Cruz ise filmin en renkli oyunculuklarından biri Pina başlangıçta neredeyse kusursuz bir özgür ruh gibi görünüyor. Cinsellik konusunda rahat, kendine güvenen, başkalarının hayatını yorumlamaktan çekinmeyen ve Joe ile Angela’nın geleneksel kaygılarını biraz küçümseyen biri. Ve Pina’nın başkalarını çözümlemekte gösterdiği becerinin kendisini çözümleme konusunda aynı ölçüde başarılı olmaması, filmin bir diğer konusu.

Edward Norton’ın canlandırdığı Hawk’ı ise bu dörtlünün en kontrollü görüneni. Eski itfaiyeci, sakin tavırlı, öz güvenli gibi davranıyor. Norton bu kendinden emin görüntünün altında giderek çatlamaya başlayan başka bir adam olduğunu hissettiriyor. Özellikle karakterin ciddi monologlarında oyuncunun komedi ile kırılganlık arasındaki geçişleri oldukça etkili. Hawk’ın bütün o rahat ve modern görüntüsünün aslında belirli ritüeller ve kişisel anlatılarla ayakta tutulduğunu fark ettiğimizde karakter de daha anlamlı hale geliyor. Tüm bunlar Edward Norton'un botokslanmış suratını görmezden gelmeyi başarabilirseniz açığa çıkıyor.


Olivia Wilde’ın yönetmenliği de filmin konuşulacak yönlerinden birini. Olivia Wilde, tiyatro kökenli hikayeyi sinemalaştırmaya çalışırken kamerayı sürekli hareket halinde tutuyor. Kadrajları bölüyor, karakterleri görüntünün kenarlarına sıkıştırıyor, kapı ve pencerelerden yararlanıyor, aynaları kullanarak karakterler arasındaki bölünmeleri görselleştiriyor. Bu tercihlerin bazıları gerçekten etkili. Özellikle apartmanın fiziksel yapısını kullanarak karakterlerin birbirlerine ne kadar yakın oldukları halde duygusal olarak ne kadar uzak kaldıklarını göstermek, filmin temasını görsel düzleme taşıyor.

Ancak ilk yarıda bu yaklaşım zaman zaman fazlasıyla müdahaleci hale geliyor. Hikaye zaten kendi içinde yeterince gergin ve klostrofobik bir yapıya sahipken, kamera açıları ve görsel oyunlar bu hissi gereğinden fazla vurguluyor. Aynı sorun müzik kullanımında da ortaya çıkıyor. Yay ağırlıklı müzikler bazı sahnelerde gerilimi başarıyla yükseltse de, özellikle filmin erken bölümünde duyguyu karakterlerin ve oyuncuların yaratmasına izin vermek yerine ne hissetmemiz gerektiğini açık biçimde bize söylüyor. "Duyguyu senaryo ve oyunculuklar ile veremiyorum, alın müzik ile edinin" demek oluyor bu. Ama film ilerledikçe Olivia Wilde bu aşırılıklardan geri duruyor. Kamera ve müzik karakterlerin önüne geçmekten vazgeçtiğinde, filmin asıl gücü ortaya çıkıyor: oyuncular!


Toparlayacak olursam, The Invite yalnızca yetişkin muhabbeti üzerine bir komedi olarak değerlendirmek filmi küçültmek olur. Cinsellik burada daha çok bir katalizör görevi görüyor. Asıl mesele, iki kişinin zamanla birbirlerine yabancılaşırken bunu ne kadar süre görmezden gelebildiği. Pina ve Hawk’ın özgürlük anlayışı da Joe ve Angela’nın geleneksel evliliği de filmin gözünde mutlak bir doğruya dönüşmüyor. Her ikisi de kendince sorunlu, kendince mutlu.

Orijinal versiyonu olan The People Upstairs filmi ile kıyasladığımda orijinal versiyonunu daha çok sevdiğimi de belirteyim. Bunun başlıca sebebi onu daha önce izlemiş olmam da değil. Ana hikayede olmayan ama bu filme bir Hollywood dokunuşu olarak katılmış sahneleri filmin genel anlatısına uygun bulmamış olmamın da bunda etkisi var. Amerikan versiyonunun kadrosunun daha iyi olduğu tartışmaya kapalı ancak kadronun sergilediği oyunculukları kıyasladığımızda, orada tartışma başlar.

Puanım: 6,9/10

Orijinal filme 7/10 puan verdiğimden dolayı, onu geçen bir not vermeyi doğru bulmuyorum.

7 Ağustos 2026 Cuma

The Drama: Düğünden Önceki Son Gerçek

Nereye baksak Zendaya. The Dune'dan koştuk geldik 2026'ya, The Drama'da Zendaya, The Odyssey'de Zendaya, buradan çıkıp Spider-Man'e gideceğiz, hop orada da Zendaya. Kusmak üzereyiz kabul ediyorum. Fanı da değilim. Ancak yine de şunu söylemeliyim, gereksiz yan rollerin ardından başrolde olduğu bu filmi, her şeye rağmen en iyi performansı. Bunu demem beklentiyi artırmasın ama, devamında diyeceklerimi henüz duymadınız. 


Bazı filmler vard; vaat ettikleriyle değil, vaatlerini yerine getirememeleriyle akılda kalıyor. The Drama da benim için tam olarak böyle bir film. İlk bakışta ilgi çekici görünen hikayesi ve iyi oyuncu kadrosuna rağmen, izledikçe derinleşmek yerine dağılan, tonunu oturtmakta zorlanan bir anlatıyla karşı karşıya kaldım diyebilirim. Film, seyirciyi sarsmayı hedefliyor; ancak bunu yaparken kendi dramatik zeminini yeterince sağlam kuramıyor.

The Drama, Boston’da tanışan Charlie (Robert Pattinson) ve Emma’nın (Zendaya) hızlıca ideal bir ilişkiye dönüşen ilişkilerini el alıyor. Düğün hazırlıklarıyla ilerleyen bu romantik yapı, bir akşam yemeğinde ortaya çıkan beklenmedik bir itirafla sarsılıyor. İki arkadaşıyla beraber oturdukları masada herkesin 'yaptığı en kötü şeyi' itiraf etmesi isteniyor. Herkes yapıyor ancak birininki masanın, ilişkinin ve dolayısıyla filmin gidişatını değiştiriyor. Bu kırılma anı, filmi romantik komedi tonundan alarak daha karanlık, psikolojik bir alana çekiyor. Ancak bu geçiş, düşünüldüğü kadar organik hissettirmiyor. Aksine, sanki iki farklı film zorla bir araya getirilmiş gibi duruyor.


Filmin en çok öne çıkarmaya çalıştığı tema, ahlaki belirsizlikler ve affetmenin sınırları. Ne var ki bu fikirler yüzeyde kalıyor. Emma’nın geçmişine dair ortaya çıkan gerçek, teoride karakterler arasında güçlü bir çatışma yaratabilecek potansiyele sahipken, film bu çatışmayı derinleştirmek yerine stilize anlatım oyunlarına yöneliyor. Özellikle gerçeklik ile hayal arasında gidip gelen sahneler, karakterin iç dünyasını yansıtmak yerine anlatıyı daha da parçalı hale getiriyor. Bu da duygusal bağ kurmayı zorlaştırıyor.

Karakter yazımı da filmin zayıf halkalarından biri. Charlie ve Emma’nın ilişkisine neden vakit harcamam gerektiğini tam olarak hissedemiyorum. Aralarındaki bağın temelleri yeterince inşa edilmediği için, yaşanan krizin ağırlığı da beklenen etkiyi yaratmıyor. Bu durum, filmin merkezindeki dramatik gerilimi ciddi şekilde zedeliyor. Yan karakterler ise potansiyel taşısa da çoğunlukla yüzeysel kalıyor ve hikayeye bir katkı sunmuyor.


Oyunculuklara geldiğimde, Zendaya’nın performansı daha kontrollü ve içe dönük bir çizgide ilerliyor. Daha önceki projelerinde gördüğüm kısa ama duygusal yoğunluklar burada yerini daha minimal bir oyuna bırakıyor. Bu tercih yer yer işe yarasa da, karakterin iç çatışmasının tam anlamıyla hissedilmesine engel oluyor. Robert Pattinson ise alışık olduğum huzursuz ve kırılgan erkek karakter portresini sürdürüyor; ancak bu kez performansının dozunu ayarlamakta zorlanıyor gibi görünüyor. Bazı sahnelerde karakterin yaşadığı çözülmeden çok, oyuncunun çabası ön plana çıkıyor. Oyuncu, zayıf yazılan karakteri kurtarmaya çalışıyor resmen.

Yönetmenlik tarafında ise film, Kristoffer Borgli kara mizah ile psikolojik gerilim arasında gidip gelen bir ton yakalamaya çalışıyor. Fakat bu iki yaklaşımın dengesi çoğu zaman kurulamadığı için ortaya tutarsız bir atmosfer çıkıyor. Özellikle tekrar eden görsel numaralar ve aşırı düz sekanslar, anlatıyı güçlendirmek yerine dikkat dağıtıcı bir etki yaratıyor. Filmin finaline doğru artan kaos hissi bile, güçlü bir dramatik doruk noktasından çok, kontrolün kaybedildiği bir dağınıklık hissi veriyor.


Sonuç olarak The Drama, ilginç bir fikirden yola çıkmasına rağmen bu fikri derinleştirmekte zorlanan bir film olarak listeye ekleniyor. İzlerken zaman zaman merak uyandırsa da, genel olarak karakterlere ve hikayeye yeterince bağlanma yaşatmıyor. Film, sormak istediği soruları netleştiremiyor ve bu da izleme deneyimini zayıflatıyor. 

Puanım: 5,5/10

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Backrooms: Hadi Dur O Sarı Odalarda Durabilirsen

Yeni nesil korku sinemasının son yıllarda beslendiği en ilginç damarlardan biri, internet kültürünün içinden doğan 'liminal space' akımı. Kısaca bu; tanıdık ama bir o kadar tekinsiz mekanlar, boşluk hissi ve açıklanamayan bir huzursuzluk içeren akım oluyor… Backrooms tam da bu akımın merkezinden çıkıp ana akım sinemaya sıçrayan bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu geçişin ne kadar başarılı olduğu sorusu, filmi izlerken zihni sürekli meşgul ediyor.


İnternetin karanlık köşelerinde doğan bir kısa film serisinden beyaz perdeye taşınan Backrooms, düşük bütçeli yapım ruhunu koruyarak uzun metraj formuna geçiş yapan nadir projelerden biri. Yönetmen Kane Parsons’ın YouTube’da viral olan kısa filmlerine dayanan bu uyarlama, sınırlı imkanlarla yaratılan tekinsiz atmosferini sinema salonlarına taşımayı hedeflemişti. Ki bunu elde ettiği gelirle başarmış da gözüküyor. 10 Milyon dolardan daha düşük bir bütçeyle çekildiği söylenen filmin an itibariyle getirisi 395 Milyon dolar. Benzer türde daha iyi bütçe/gişe oranı Obsession filmine ait diyebiliriz. 750 bin dolara mal olan filmin getirisi 475 Milyon dolar olmuştu.

Gelelim tekrar Backrooms'a. Film, basit ama etkili bir fikir üzerine kuruluyor: Bir mobilya mağazasında çalışan Clark (Chiwetel Ejiofor), gecenin bir yarısı mağazada dolaşırken gizli bir geçit keşfediyor ve kendisini sonsuz gibi görünen, sarı tonlara boğulmuş, çıkışı olmayan odalar labirentinde buluyor. Bu tuhaf mekan, fiziksel olduğu kadar zihinsel bir çöküşün de kapısını aralıyor. Clark’ın terapisti Dr. Cline’ın (Renate Reinsve) da bu gizemin içine çekilmesiyle hikaye genişliyor, fakat film bilinmezliği korumayı tercih ederek klasik anlatı kalıplarından bilinçli şekilde uzak duruyor.

Backrooms’un asıl gücü, temasını kurduğu o rahatsız edici boşluk hissinden geliyor. Film boyunca mekanlar neredeyse bir karakter gibi davranıyor: Sonsuz koridorlar, simetrik ama ruhsuz evler, anlamsız şekilde var olan geniş alanlar… Tüm bu görsel tercihler, modern insanın varoluşsal yalnızlığına ve anlam arayışına dair güçlü bir alt metin kuruyor. Bu dünyada korku, doğrudan tehditten çok, açıklanamayanın yarattığı gerilimden besleniyor. İzlerken sık sık şunu hissediyorum: Asıl korku, gördüğüm şeylerde değil, göremediğimde saklı.


Ancak film, bu güçlü atmosferik temelini her zaman aynı başarıyla sürdüremiyor. İlk yarıda psikolojik bir yoğunlukta kurulan gerilim, ikinci yarıda daha somut korku unsurlarına yöneldikçe etkisini bir miktar kaybediyor. Bu noktada film, bilinmezliğin gücünden uzaklaşıp daha geleneksel korku imgelerine yaslanıyor ve bu tercih, kurduğu o özgün tedirginliği zayıflatıyor.

Bu zayıflayarak tipikleşen gerilim için belki de sorulması gereken soru şu: Bu fikir uzun metraj için yeterince güçlü mü? Kısa formatta son derece etkileyici olan bu konsept, uzun süreye yayıldığında gevreme yapıyor olabilir. Film, zaman zaman sanki aynı koridorlarda dolaşmayı sürdürürken yeni bir şey söylemekte zorlanıyor. Özellikle ikinci yarıda, anlatının genişlemesi beklenirken daraldığını çok rahat hissediliyor. 


Oyunculuk tarafında ise film oldukça sağlam bir zemine oturuyor. Chiwetel Ejiofor’un canlandırdığı Clark, içsel kırılmalarıyla mekanın yarattığı psikolojik baskıyı başarıyla taşıyor. Karakterin kaybolmuşluk hissi, izleyiciye doğrudan geçiyor. Rol aldığı her filme ses getiren Renate Reinsve ise daha kontrollü ama gerilimli bir performansla hikayeye farklı bir enerji katıyor. Ancak karakterlerin geçmişlerine ve travmalarına yapılan göndermeler yüzeyde kalıyor; film bu potansiyeli derinleştirmek yerine çoğu zaman bir atmosfer unsuru olarak kullanmayı tercih ediyor. Karakter derinliklerinden ziyade, sarı odalı koridorları derinleştirmeyi tercih ediyor yönetmen ki bu da filmi yüzeyselleştiriyor.

Teknik açıdan bakıldığında ise yönetmen Kane Parsons’ın özellikle atmosfer kurma konusunda etkileyici bir yeteneğe sahip olduğunu düşünüyorum. VHS estetiğini andıran görüntü dili, düşük çözünürlüklü dokular ve rahatsız edici ses tasarımı, filmi neredeyse deneysel bir korku deneyimine dönüştürüyor. Ses kullanımı özellikle dikkat çekici; mekanik uğultular ve endüstriyel tonlar, görünmeyen bir tehdidin sürekli varlığını hissettiriyor. Film çekiminin amatör düzeydeymiş gibi duruyor olması filmi seyirci katına daha rahat indiriyor. Bu yönüyle film, klasik korkudan çok bir duygu deneyimi sunuyor. 


Sonuç olarak Backrooms, yeni nesil korku sinemasının deneysel damarını temsil eden ilginç ama kusurlu bir yapım. Atmosfer kurma konusunda son derece başarılı, hatta yer yer büyüleyici; ancak anlatı derinliği ve süreklilik açısından aynı gücü koruyamıyor. Yine de bu film, internet kökenli bir fikrin stüdyo sinemasına taşınabileceğini göstermesi açısından önemli bir adım. Kusurlarına rağmen, türün geleceğine dair heyecan veriyor.

Puanım: 6/10

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Is God Is: Alınacak Bir İntikam Var

İntikam filmleri, özellikle Kill Bill sonrası dönemde, güçlü kadın karakterler etrafında yeniden şekilleniyor. Yakın zamanda izlediğim They Will Kill You filmi ve son yılların en iyi yapımı olarak gördüğüm Blue Eye Samurai dizisi aklıma ilk gelenler. Bu yapımlar Kill Bill ile benzer bir yoldan yürür gibi görünse de, çok daha karanlık, daha içsel ve daha rahatsız edici bir yerden yaklaşıyor intikam meselesine. Is God Is filmi de bu formülden gidenlerden. Burada intikam bir güç gösterisi değil; travmanın kaçınılmaz bir uzantısı. 


Film bir tiyatro oyunundan uyarlama. Oyunun yazarı aynı zamanda filmin de yönetmeni olan Aleshea Harris, 2018 yılında Broadway'de oyununu sahneledikten sonra aldığı olumlu geri dönüşler üzerine oyunu bir sinema filmine çevirmeye karar veriyor. Ve işte karşımıza Is God Is böyle geliyor.

Film, çocukluklarında yaşadıkları korkunç bir yangının izlerini hem fiziksel hem de ruhsal olarak üzerilerinde taşıyan ikiz kardeşler Racine (Kara Young) ve Anaia’yı (Mallori Johnson) anlatıyor. Racine, daha keskin, daha dışa dönük ve daha net bir karakterken, kardeşi Anaia ise daha içe dönük, daha duygusal ve yer yer kırılgan bir karakter. Yıllar sonra, öldüğünü düşündükleri annelerinden gelen bir mesaj, geçmişle yüzleşmelerine neden oluyor. Anneleri, yaşanan trajedinin sorumlusu olan babalarını işaret ederken kızlarından tek bir şey talep ediyor: intikam. Bu istek, iki kardeşi sert ve tuhaf bir yolculuğa çıkarıyor.

Filmin merkezinde yer alan mesele, intikamdan çok daha derin bir yerde konumlanıyor. İzlerken, hikayenin aslında şiddetin nasıl kuşaktan kuşağa aktarıldığını anlattığını hissettiriyor. Racine ve Anaia’nın yolculuğu, sadece bir hedefe ulaşma çabası değil, aynı zamanda kendi içlerinde, yıllarca birikmiş olan karanlıkla yüzleşmeleri.

Film, aile içi şiddeti bireysel bir trajedi olarak da bırakmıyor. Onu toplumsal ve kültürel bir bağlama yerleştiriyor. Erkek egemenliğinin yarattığı yıkım, yalnızca geçmişte kalmıyor, bir sonraki neslin kimliğini şekillendiren bir mirasa dönüşüyor. Bu noktada anlatı, seyirciye bir soru soruyor da olabilir: Şiddetle doğmuş bir hikaye, şiddet dışında bir çıkış yolu bulabilir mi?


Is God Is, tanıdık tür kalıplarını bilinçli bir şekilde kullanıyor. İlk bakışta Kill Bill’i çağrıştıran bir intikam hikayesi gibi görünse de, onun stilize estetiğinin aksine daha sert ve daha kırılgan bir gerçeklik sunuyor. İki kız kardeşin bu yol hikayesinde filmin en güçlü yanı, merkezdeki iki karakterin kurduğu ilişki. Racine ve Anaia, aynı annenin ve aynı travmanın içinden çıkmalarına rağmen bambaşka birer kişilik olarak yola çıkıyorlar. Racine’in öfkeyle hareket eden, saldırgan doğası ile Anaia’nın daha temkinli ve içe dönük yapısı arasındaki gerilim, hikayenin dramatik motorunu oluşturuyor. Ancak bu yolculuk bu iki zıtlıkla devam edemez ve kardeşlerden birinin diğerine benzeyip yola tek bir duygu ve kimlikle hareket etmeleri gerekmekte.

Kara Young’ın Racine performansı adeta sahneyi ele geçiriyor; karakterin içindeki öfke, neredeyse fiziksel bir enerjiye dönüşüyor. Anaia'yı canlandıran Mallori Johnson ise daha sessiz ama derinlikli bir oyunculukla duygusal ağırlığı taşıyor. İkili arasındaki kimya, filmin en güçlü unsurlarından biri.

Sterling K. Brown’ın canlandırdığı baba figürü ise ekran süresi sınırlı olmasına rağmen filmin en ürkütücü unsurlarından biri. Onun varlığı, görünmediği anlarda bile hissediliyor. Uzun bir süre ismini duyuyor ama kendisini görmüyoruz.Adının anıldığı yerde sahne geriliyor, bir korku sarıyor. Göründüğü kısımlardaki sakinliği ve duygusuzluğu, karakteri daha da tehditkar kılıyor. Benzer tonu Kill Bill filminde Bill karakteri ile Tarantino da vermişti. 


Aleshea Harris, ilk uzun metrajında hem biçimsel hem tematik olarak risk alıyor ve büyük ölçüde bunun karşılığını veriyor. Yönetmenin tiyatro kökeni, filmin anlatım dilinde açıkça hissediliyor. Diyaloglar zaman zaman şiirsel bir ritim taşıyor. Ancak bu teatral yaklaşım, sinemasal tercihlerle dengelenmeye çalışılıyor.

Is God Is, kusurlarına rağmen güçlü bir ilk film olarak öne çıkıyor. Ben izlerken, onun mükemmel olmaya çalışmayan ama kendine ait bir ses yaratma konusundaki ısrarını değerli buluyorum. Bu film, klasik bir intikam hikayesi sunmak yerine, o hikayenin ardındaki acıyı ve mirası da sorguluyor. Ve bunu yaparken de sıkmadan, keyifle izletiyor kendisini.

Puanım: 7/10