Gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2026 Salı

Teenage Sex And Death At Camp Miasma: Korku Filmlerinde Arzu ve Ölüm

Jane Schoenbrun’un önceki filmi I Saw the TV Glow ile kurduğu tekinsiz dünya, Teenage Sex and Death at Camp Miasma ile başka bir biçime bürünüyor. Önceki filminde televizyon ekranını kimlik, yabancılaşma ve bastırılmış arzuların metaforuna dönüştürürken, bu kez 1980’lerin gençlik korku filmlerini, cinselliği ve sinema tutkusunu aynı kazanda eritiyor. Ortaya çıkan film, korku sinemasına duyduğu sevgiyi açıkça gösterirken, kendi anlattığı hikayenin sınırlarını da zaman zaman zorlayan bir yapıma dönüşüyor.


Jane Schoenbrun’un I Saw the TV Glow’unda televizyon ekranı, yalnızca bir eğlence aracı olmaktan çıkıp kişinin bastırdığı kimliğine, arzularına ve başka bir hayata duyduğu özleme açılan tekinsiz bir kapıya dönüşmüştü. Schoenbrun, gerçeklikle kurmaca arasındaki sınırı belirsizleştirirken asıl korkuyu doğaüstü olandan değil, insanın kendi hayatının içinde sıkışıp kalmasından çıkarıyordu. Teenage Sex and Death at Camp Miasma da benzer bir damar üzerinden ilerliyor; bu kez televizyonun yerini korku sineması ve onun yarattığı kurmaca dünya alıyor. Başroldeki Kris’in (Hannah EinbinderCamp Miasma adlı korku filmi serisinin evrenine duyduğu hayranlık, tıpkı I Saw the TV Glow’daki ekran deneyimi gibi, gerçek hayattan kaçışın ve bastırılmış arzuların bir uzantısına dönüşüyor. Ancak Schoenbrun bu kez korku, cinsellik ve kimlik meselelerini çok daha kalabalık bir anlatının içine yerleştiriyor ve ortaya, önceki filmin kişisel tekinsizliğini korurken onun kadar bütünlüklü olamayan bir dünya çıkıyor.

Film, genç bir yönetmen olan ve kendisine büyük bir proje verilecek olan Kris’in Camp Miasma adlı kült bir korku serisine duyduğu hayranlık üzerinden ilerliyor. Kris, serinin yeni filmi için düzenlenen bir etkinlikte franchise’ın yıldızı Billy (Gillian Anderson) ile tanışıyor. Ancak kamp atmosferi, korku filmlerindeki kurmaca ile gerçek hayat arasındaki sınırların giderek silindiği bir alana dönüşüyor. Hikaye ilerledikçe karakterlerin arzuları, korkuları ve bastırdıkları kimlikleri de bu kurmaca dünyanın içine karışıyor.

Filmin en güçlü taraflarından biri, cinsellik ile ölüm arasında kurduğu ilişki oluyor. Slasher türünde yıllardır yan yana duran seks ve ölüm burada yalnızca türün klişeleri olarak kullanılmıyor; karakterlerin kendileriyle ve arzularıyla kurdukları ilişkinin bir parçasına dönüşüyor. Özellikle Kris ve Billy arasındaki gerilim, filmin korkudan çok bastırılmış arzularla ilgilendiğini gösteriyor. 'Little Death'(Jack Haven) kavramı da bu noktada filmin temel fikirlerinden birini taşıyor: arzu, ölüm ve dönüşüm birbirinden kolayca ayrılmıyor.


Schoenbrun’un sinemaya ve özellikle korku sinemasına duyduğu hayranlık filmin her karesinde var. Friday the 13th başta olmak üzere klasik slasher’lara yapılan göndermeler, yapım tasarımı, renkler, kurmaca film içindeki kurmaca filmler ve abartılı öldürülme sahneleri, türün tarihine yönelik bilinçli bir oyun kuruyor. Film yalnızca bir korku hikayesi anlatmakla kalmıyor, korku filmlerinin gençler için nasıl bir kimlik alanına dönüşebildiğini de gösteriyor.

Ancak filmin bütün bu fikirleri aynı başarıyla taşıdığını düşünmüyorum. Schoenbrun’un önceki filminde metafor ile hikaye arasındaki ilişki daha kontrollü ilerlerken burada anlatı giderek fazla katmanlı. Kimlik, cinsellik, bastırılmış arzu, korku sineması, hayranlık kültürü, kurmaca ve gerçeklik gibi birçok fikir aynı anda devreye giriyor. Bu yoğunluk başlangıçta ilgi çekici olsa da ilerleyen bölümlerde filmin kendi gizemlerinin altında ezilmesine neden oluyor. Özellikle ikinci yarıda bazı fikirlerin açılmadan bırakılması ve anlatının giderek dağılması, kurulan atmosferin etkisini azaltıyor.


Filmin romantik tarafı, korku tarafına göre daha ikna edici geliyor. Kris ve Billy arasındaki ilişki, karakterlerin iç dünyalarını anlamamız açısından daha işlevsel bir alan. Buna karşılık filmden gerçek anlamda korku beklediğimizde aynı karşılığı alamıyoruz. Gerilim ve cinsel tansiyon çoğu zaman korkunun yerini dolduruyor; türün aşırı stilize edilmiş görüntüleri, zaman zaman atmosfer yaratmaktan çok kendisini göstermekle ilgileniyor. "Bakın bunu da yapabiliyorum" der gibi. Schoenbrun'un amacı, korku sinemasının klişelerini yalnızca tekrarlamak değil, onları queer kimlik, arzu ve yabancılaşma üzerinden yeniden yorumlamaya çalışmak gibi duruyor.

Performanslar ve görsel dünya ise filmin dağınıklığını önemli ölçüde dengeliyor. Özellikle kendisine The Crown dizisindeki Margaret Thatcher rolü ile hayran olduğum Gillian Anderson’ın varlığı filme güçlü bir ağırlık katıyor benim için. Buna ek olarak Hannah Einbinder, özellikle Kris’in kırılganlığını ve bastırılmış duygularını da başarıyla yansıtıyor. 

Aynı zamanda Counting Crows'ın A Long December şarkısı eşliğinde Little Death'in katlediş görüntülerini içeren sekans, benim açımdan filmin en tatmin edici kısmıydı. Little Death saklandığı gölden çıkarak karşısına çıkan teenage grubu, aşağıdaki fotoğrafta da elinde tuttuğu kılıcıyla vahşice katlettiği sahneyi diyorum evet. Bir korku filminde görmek istenilen kanı ve vahşeti bu 5 dakikalık şarkıya sığdırıyor.


Yine de filme dair yapılan övgüleri fazla cömert buluyorum. Teenage Sex and Death at Camp Miasma kesinlikle ilginç fikirleri olan, görsel açıdan özenli ve tür sinemasına tutkuyla yaklaşan bir film. Fakat sahip olduğu fikirlerin çokluğu, bunların her zaman iyi işlendiği anlamına gelmiyor. Özellikle final bölümünde kurulan gizemlerin ve metaforların beklenen karşılığı vermemesi, filmin yarattığı beklentiyi boşa çıkarıyor.

Sonuçta Schoenbrun burada korku filmi üzerinden kimlik, arzu ve bastırılma üzerine konuşmaya çalışıyor. Bunu yaparken de sinemanın insanın kendisini tanımlama biçimlerinden biri olabileceğini hatırlatıyor. Fakat film, I Saw the TV Glow kadar bütünlüklü bir anlatıya ulaşamıyor. Bende bıraktığı şey güçlü bir atmosferden, birkaç etkileyici fikirden ve iyi performanslardan oluşuyor; ancak bütün bu parçalar aynı ölçüde güçlü bir filme dönüşmüyor. Bence asıl değeri, ne kadar başarılı bir korku filmi olduğundan çok, korku sinemasının gençlik, arzu ve kimlik üzerindeki etkisini tartışmaya açmasında yatıyor.

Puanım:5,5/10

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Backrooms: Hadi Dur O Sarı Odalarda Durabilirsen

Yeni nesil korku sinemasının son yıllarda beslendiği en ilginç damarlardan biri, internet kültürünün içinden doğan 'liminal space' akımı. Kısaca bu; tanıdık ama bir o kadar tekinsiz mekanlar, boşluk hissi ve açıklanamayan bir huzursuzluk içeren akım oluyor… Backrooms tam da bu akımın merkezinden çıkıp ana akım sinemaya sıçrayan bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu geçişin ne kadar başarılı olduğu sorusu, filmi izlerken zihni sürekli meşgul ediyor.


İnternetin karanlık köşelerinde doğan bir kısa film serisinden beyaz perdeye taşınan Backrooms, düşük bütçeli yapım ruhunu koruyarak uzun metraj formuna geçiş yapan nadir projelerden biri. Yönetmen Kane Parsons’ın YouTube’da viral olan kısa filmlerine dayanan bu uyarlama, sınırlı imkanlarla yaratılan tekinsiz atmosferini sinema salonlarına taşımayı hedeflemişti. Ki bunu elde ettiği gelirle başarmış da gözüküyor. 10 Milyon dolardan daha düşük bir bütçeyle çekildiği söylenen filmin an itibariyle getirisi 395 Milyon dolar. Benzer türde daha iyi bütçe/gişe oranı Obsession filmine ait diyebiliriz. 750 bin dolara mal olan filmin getirisi 475 Milyon dolar olmuştu.

Gelelim tekrar Backrooms'a. Film, basit ama etkili bir fikir üzerine kuruluyor: Bir mobilya mağazasında çalışan Clark (Chiwetel Ejiofor), gecenin bir yarısı mağazada dolaşırken gizli bir geçit keşfediyor ve kendisini sonsuz gibi görünen, sarı tonlara boğulmuş, çıkışı olmayan odalar labirentinde buluyor. Bu tuhaf mekan, fiziksel olduğu kadar zihinsel bir çöküşün de kapısını aralıyor. Clark’ın terapisti Dr. Cline’ın (Renate Reinsve) da bu gizemin içine çekilmesiyle hikaye genişliyor, fakat film bilinmezliği korumayı tercih ederek klasik anlatı kalıplarından bilinçli şekilde uzak duruyor.

Backrooms’un asıl gücü, temasını kurduğu o rahatsız edici boşluk hissinden geliyor. Film boyunca mekanlar neredeyse bir karakter gibi davranıyor: Sonsuz koridorlar, simetrik ama ruhsuz evler, anlamsız şekilde var olan geniş alanlar… Tüm bu görsel tercihler, modern insanın varoluşsal yalnızlığına ve anlam arayışına dair güçlü bir alt metin kuruyor. Bu dünyada korku, doğrudan tehditten çok, açıklanamayanın yarattığı gerilimden besleniyor. İzlerken sık sık şunu hissediyorum: Asıl korku, gördüğüm şeylerde değil, göremediğimde saklı.


Ancak film, bu güçlü atmosferik temelini her zaman aynı başarıyla sürdüremiyor. İlk yarıda psikolojik bir yoğunlukta kurulan gerilim, ikinci yarıda daha somut korku unsurlarına yöneldikçe etkisini bir miktar kaybediyor. Bu noktada film, bilinmezliğin gücünden uzaklaşıp daha geleneksel korku imgelerine yaslanıyor ve bu tercih, kurduğu o özgün tedirginliği zayıflatıyor.

Bu zayıflayarak tipikleşen gerilim için belki de sorulması gereken soru şu: Bu fikir uzun metraj için yeterince güçlü mü? Kısa formatta son derece etkileyici olan bu konsept, uzun süreye yayıldığında gevreme yapıyor olabilir. Film, zaman zaman sanki aynı koridorlarda dolaşmayı sürdürürken yeni bir şey söylemekte zorlanıyor. Özellikle ikinci yarıda, anlatının genişlemesi beklenirken daraldığını çok rahat hissediliyor. 


Oyunculuk tarafında ise film oldukça sağlam bir zemine oturuyor. Chiwetel Ejiofor’un canlandırdığı Clark, içsel kırılmalarıyla mekanın yarattığı psikolojik baskıyı başarıyla taşıyor. Karakterin kaybolmuşluk hissi, izleyiciye doğrudan geçiyor. Rol aldığı her filme ses getiren Renate Reinsve ise daha kontrollü ama gerilimli bir performansla hikayeye farklı bir enerji katıyor. Ancak karakterlerin geçmişlerine ve travmalarına yapılan göndermeler yüzeyde kalıyor; film bu potansiyeli derinleştirmek yerine çoğu zaman bir atmosfer unsuru olarak kullanmayı tercih ediyor. Karakter derinliklerinden ziyade, sarı odalı koridorları derinleştirmeyi tercih ediyor yönetmen ki bu da filmi yüzeyselleştiriyor.

Teknik açıdan bakıldığında ise yönetmen Kane Parsons’ın özellikle atmosfer kurma konusunda etkileyici bir yeteneğe sahip olduğunu düşünüyorum. VHS estetiğini andıran görüntü dili, düşük çözünürlüklü dokular ve rahatsız edici ses tasarımı, filmi neredeyse deneysel bir korku deneyimine dönüştürüyor. Ses kullanımı özellikle dikkat çekici; mekanik uğultular ve endüstriyel tonlar, görünmeyen bir tehdidin sürekli varlığını hissettiriyor. Film çekiminin amatör düzeydeymiş gibi duruyor olması filmi seyirci katına daha rahat indiriyor. Bu yönüyle film, klasik korkudan çok bir duygu deneyimi sunuyor. 


Sonuç olarak Backrooms, yeni nesil korku sinemasının deneysel damarını temsil eden ilginç ama kusurlu bir yapım. Atmosfer kurma konusunda son derece başarılı, hatta yer yer büyüleyici; ancak anlatı derinliği ve süreklilik açısından aynı gücü koruyamıyor. Yine de bu film, internet kökenli bir fikrin stüdyo sinemasına taşınabileceğini göstermesi açısından önemli bir adım. Kusurlarına rağmen, türün geleceğine dair heyecan veriyor.

Puanım: 6/10

15 Temmuz 2026 Çarşamba

Obsession: Ne Dilediğine Dikkat Et

Son senelerin trend film türü olan korkunun bu sene en öne çıkarılan ismi Obsession oldu. "Make a Wish" ile popüler kültüre bıraktığı hediye ile de oldukça gündemde yer etti. Ancak; aşırı medya bombardımanı sonucu oluşan yüksek beklentinin pek karşılanamıyor oluşunu biz geçen sene Weapons filminde görmüştük. Her ikisi de türüne göre iyiler, fakat..


Modern korku sineması zaman zaman izleyiciyi sadece korkutmakla kalmıyor. Onu rahatsız ediyor, sorgulatıyor ve güncel hayatta karşılaşabileceği insani bir olay veya duyguyla bağdaştırıyor. Obsession tam da bu çizgide duran filmlerden biri. İlk bakışta tanıdık bir 'dilek ters teper' hikayesi gibi görünse de, derinlere indikçe bunun çok daha huzursuz edici bir psikolojik tablo sunduğu anlaşılıyor. Ancak filmin yarattığı bu etki kadar, etrafında oluşan abartılı övgü dalgası da tartışmaya açık.

Filmin konusuna biraz değinecek olursam; içine kapanık ve 'iyi çocuk(!)' olarak tanımlanabilecek Bear’ın (Michael Johston), yakın arkadaşı Nikki’ye (Inde Navarrette) duyduğu karşılıksız ve çaresiz bir aşkı göstererek başlıyor. Bir akşam eline geçen 'make a wish' çubuğunu kırıp, sonrasında yaptığı masum gibi görünen bir dilek, Nikki’nin Bear’a karşı saplantılı bir sevgi geliştirmesine yol açıyor. Başlangıçta bir hayalin gerçekleşmesi gibi görünen bu durum, kısa sürede kontrol edilemeyen, karanlık ve yıkıcı bir kabusa dönüşüyor.


Obsession, yüzeyde bir korku filmi olsa da özünde oldukça çağdaş meseleleri kurcalıyor. Özellikle 'iyi çocuk' miti, erkek bakışı ve kadınların özne olmaktan çıkartılıp bir arzu nesnesine indirgenmesi gibi temalar filmin omurgasını oluşturuyor. Arkadaşları tarafından Nikki'nin sağlık durumu konusunda uyarılmasına rağmen Bear'ın bunu önemsemeyip Nikki'nin durumundan faydalanıyor gibi oluşu Bear'ı iyi çocuk olmaktan çıkarıyor ki ona göre bu duygunun adı aşk. Fakat film, aşk ile sahiplenme arasındaki ince çizgiyi bilinçli şekilde bulanıklaştırıyor. Hatta bu iki kavramın sık sık karıştırıldığını sert bir dille yüzümüze vuruyor.

Ancak burada bir ikilik söz konusu. Film bir yandan erkek egosunun ve romantik yanılsamaların tehlikelerini eleştirmeye çalışırken, diğer yandan anlatısını büyük ölçüde erkek karakterin perspektifine sıkıştırarak eleştirdiği bakış açısını yeniden üretme riskine giriyor. Nikki’nin yaşadığı trajedi çoğu zaman dolaylı şekilde aktarılıyor; bu da filmin söylemek istediğiyle gösterdiği arasında bir mesafe yaratıyor.


Filmin en güçlü tarafı şüphesiz Inde Navarrette'nin gösterdiği performans. Nikki karakterine hayat veren oyuncu, masumiyet ile dehşet arasında gidip gelen son derece fiziksel ve yoğun bir performans sergiliyor. Karakterin içinde sıkışmışlık hissi, küçük mimikler ve ani geçişlerle etkileyici biçimde yansıtılıyor. Nikki'nin gülüşü ile de Smile filminin sakin, sevecen gülüşünün tehlikesini hatırlatıyor. Korku filmlerinde çığlıklar kadar gülmeler de ürkütür. Cadı türü korku filmlerinde atılan o kahkahaları düşünün. Ancak kahkahasız bir gülücüğün korkutucu en çok Smile filminde etkili olmuştu ve bu filmde de oradan alınan bir ödünç söz konusu.

Yönetmen Curry Barker açısından bakacak olursak, Obsession'ın düşük bütçesine rağmen dikkat çekici bir iş çıkarmış. 750 bin dolara mal olan filmin şu ana kadarki kazancı 450 milyon dolar. 1e 600 veren bir yapım. Buna rağmen özellikle ışık kullanımı ve karanlık sahnelerde yaratılan atmosfer etkileyici. Gölgelerle kurulan gerilim, izleyicinin sürekli tetikte kalmasını sağlıyor. Ancak filmin tonundaki korku ile kara mizah arasındaki geçişlerdeki denge, bazı sahnelerde iyi kurulmuşken, bazı anlarda ton kaymaları hissedilebiliyor.


Filmin göz ardı edilemez zayıflıkları da var. Özellikle karakter derinliği konusunda dengesizlikler mevcut. Film, eleştirmek istediği bazı klişelere zaman zaman kendisi de yaslanıyor. Hikaye ilerledikçe tekrar hissi oluşabiliyor ve bazı dramatik anlar beklenen etkiyi yaratmakta zorlanıyor.

Ayrıca son dönemde benzer şekilde öne çıkarılan Weapons gibi yapımlarla birlikte düşünüldüğünde, Obsession’ın gördüğü yoğun övgünün bir kısmının sinemasal değerinden ziyade pazarlama stratejileri ve ticari beklentilerle bağlantılı olduğu hissi oluşuyor. Obsession iyi bir film; ancak bir başyapıt olarak sunulması, beklentiyi gereğinden fazla yükseltiyor. Sosyal medyanın Hype Sarmalı'na dahil olan diğer ürünler gibi bunda da trend olan satın alınıp daha da hype*lanarak kendisini olduğundan daha da büyüttü. Bunda 'make a wish' anlatısı kadar, film için üretilen onlarca teorinin de katkısı oldu. Bear'ın filmin başında ölen kedisinin Nikki'nin ruhuna işlediği, karakter için Bear (ayı) isminin boşuna seçilmediği, onun ayılar gibi Nikki'yi mağarasına (evine) hapsettiği vs gibi teoriler forum sitelerinde cirit atmakta.


Obsession, korku filmi severlerin istediğini fazla vermeyecek ancak bu türe mesafeli olanları türe çekebilecek bir film. Fakat hakkında yaratılan büyük beklentinin biraz daha temkinli karşılanması gerekiyor. Çünkü Obsession, iyi bir film olmasına rağmen, etrafındaki gürültünün ima ettiği kadar kusursuz ya da devrimsel bir yapım değil. Her şeye rağmen 750bin dolara mal olan filmin 475 milyon dolar hasılat elde etmesi çok büyük bir başarı.

Puanım: 7/10

13 Temmuz 2026 Pazartesi

Hokum: Oddity Filminin Gölgesinde

Geçen sene izlediklerim arasında en beğendiğim korku filmi olan Oddity filminin yönetmeni Damian MacCarthy'nin yeni film yaptığını görünce heyecanlanmıştım. Çünkü Oddity ile gerilimin yanına polisiye bir gizem de sunmuş, farklı tatlar yaşatmıştı. Muhakkak bu da benzer bir yapım olacaktı. Ancak Hokum'u izlediğimde fark ettim ki yönetmen biraz geriye gitmiş gibi duruyor.


Hokum, ünlü korku yazarı Ohm Bauman’ın (Adam Scott), ebeveynlerinin küllerini onların bir zamanlar mutlu oldukları uzak bir İrlanda oteline götürmesiyle başlıyor. Bu yolculuk, yalnızca fiziksel bir geri dönüş değil, aynı zamanda karakterin geçmişiyle yüzleşmeye zorlandığı psikolojik bir iniş haline geliyor. Otele vardığında otelin hali hazırda bir gizemi var. Lanetli olduğu düşünülen ve bu yüzden kilitli tutulan bir suit oda, yeni kitabı için çalışmalar yürüten Ohm Bauman'ın da dikkatini çekiyor. Bu noktadan sonra hikaye giderek karanlık ve tekinsiz bir yöne sürüklüyor. Ancak film, olay örgüsünü doğrudan açıklamak yerine, izleyiciyi sürekli bir belirsizlik içinde tutmayı tercih ediyor.

Hokum’un güçlü yönlerinden biri, tematik derinliği. Film, doğaüstü unsurları yalnızca korku yaratmak için kullanmıyor; aksine, karakterin bastırılmış travmalarının ve çözülmemiş duygularının bir yansıması olarak işliyor. Ohm’un annesinin ölümü ve babasının çöküşü, onun iç dünyasında kapanmamış yaralar olarak varlığını sürdürüyor. Bu bağlamda film, 'lanetli mekan' fikrini tersine çevirerek, asıl lanetin insanın kendi zihni olabileceğini ima ediyor. Aynı zamanda halk anlatıları ve cadı mitleri üzerinden ilerleyen hikaye, modern insanın rasyonel bakışıyla kadim korkular arasındaki çatışmayı da inceliyor.

Adam Scott’un performansı, filmin omurgasını oluşturan en önemli unsurlardan biri. Kendisini izlemeyi nedense haz etmediğimden olsa gerek, bu filmde beni içeri davet etmesi uzun sürdü. Ancak alışıldık sempatik rollerinin aksine burada oldukça itici, kaba ve duygusal olarak kırılgan bir karaktere hayat veriyor oluşu olayı lehime çeviren taraf oldu. Ohm’un izleyiciyle mesafe kuran kişiliği, filmin atmosferine hizmet eden önemli bir tercih. Onu sevmek zorunda kalmadan anlamaya çalışıyoruz. Bu da karakterin yaşadığı korkunun daha sahici hissettirmesini sağlıyor. 


Hokum vs Oddity

Damian McCarthy’nin filmografisine bakıldığında, Hokum ile Oddity arasında açık bir akrabalık kurmak zor değil. Her iki film de sınırlı mekan kullanımı, bastırılmış travmalar ve doğaüstü ile gerçeklik arasındaki geçirgen sınır üzerine kurulu. Ancak bu benzerlikler, aynı zamanda iki film arasındaki en belirgin farkı da görünür kılıyor: Oddity, bu unsurları çok daha sıkı, odaklı ve etkileyici bir yapı içinde sunarken, Hokum zaman zaman kendi fikirlerinin ağırlığı altında dağılma eğilimi gösteriyor.

Oddity’nin en büyük gücü, anlatısındaki sadelik ve disiplin. Film, doğaüstü korkuyu tek bir merkez etrafında yoğunlaştırarak ilerlerken, her sahnesini bu atmosferi derinleştirmek için kullanıyor. Yönetmen McCarthy, Oddity filminde gerilimi katman katman inşa eden ve izleyiciyi sürekli diken üstünde tutan bir yapı kuruyor. Hokum ise benzer bir atmosfer yaratma niyetinde olsa da, anlatıya eklediği fazla sayıda unsur -cadı mitleri, psikolojik travmalar, kayıp vakası ve fiziksel tehditler- bu yoğunluğu dağıtıyor. Sonuç olarak Hokum, daha zengin fikirler barındırsa da, bu fikirleri aynı berraklıkla işleyemiyor.

Belki de iki film arasındaki en belirleyici fark, anlatı ekonomisinde yatıyor. Oddity, neyi anlatıp neyi dışarıda bırakacağını çok iyi bilen bir film. Bu sayede izleyicide daha yoğun ve kalıcı bir etki bırakıyor. Hokum ise anlatmak istediği her fikri aynı potada eritmeye çalıştığı için, bazı anlarda odağını kaybediyor. Bu da filmin yarattığı gerilimin sürekliliğini zayıflatıyor.


Özetle Hokum, atmosfer kurma konusunda son derece başarılı, yer yer oldukça etkileyici bir korku filmi olsa da; Oddity, aynı yönetmenin elinden çıkmış daha olgun, daha kontrollü ve daha bütünlüklü bir iş olarak öne çıkıyor. Damian McCarthy’nin sinema dilini en saf ve en etkili haliyle görmek isteyenler için Oddity, hala çıtayı belirleyen film olma özelliğini koruyor benim için.

Puanım: 6/10

2 Haziran 2026 Salı

Anniversary: Günümüzün En Olası Distopyası

Son film yazım olan Heel (Good Boy)'un da yönetmeni olan Jan Komasa, bir sene içerisinde 2 film çekti. O sebeple peş peşe iki filmini yazıyor oluşum garipsenmesin. Konu yine sosyolojik, bir Jan Komasa filmi olması bunun yeterli, ancak bu kez sorun ulusal, hatta belki küresel seviyede. Sadece bir fikir tohumunun, ne derece büyüyüp kitleleri etkisi altına alabileceğini bize gösteren, demokrasiyi demokrasi ile vuran bir düşüncenin filmi Anniversary


Jan Komasa’nın Anniversary filmi, ilk bakışta bir aile kutlamasının etrafında şekillenen sıradan bir dram izlenimi yaratıyor. Ancak bu yüzeysel bakış, daha ilk sahnelerden itibaren çatlamaya hazır bir kabuğu andırıyor. Yönetmen, seyirciyi bilinçli olarak önce konfor alanına davet ediyor; ardından bu alanı sistematik biçimde parçalayarak hem bireysel hem de toplumsal düzeyde bir çözülmenin içine sürüklüyor. 

Filmin kısaca özeti; Washington D.C. yakınlarında yaşayan Taylor ailesinin 25. evlilik yıl dönümü kutlamasıyla başlıyor. Akademisyen olan Ellen Taylor (Diane Lane) ve bir restoran işletmecisi olan Paul Taylor'ın (Kyle Chandler) görece ayrıcalıklı ve düzenli hayatı, çocuklarının bir araya gelmesiyle tamamlanmış gibi görünüyor. Ancak bu birliktelik, oğulları Josh’un (Dylan O'Brien) sevgilisi Liz’in (Phoebe Dynevor) gelişiyle sarsılıyor. Çünkü evin müstakbel gelini olan Liz, anne Ellen’ın eski bir öğrencisi ve beraber yaşadıkları akademik bir çatışmanın izlerini taşımakta. Ve bu karşılaşmayı kişisel bir hesaplaşmaya dönüştürmektedir. Zaman içinde Liz’in yazdığı politik manifesto (The Change) büyük bir toplumsal harekete dönüşürken, aile içindeki ilişkiler de paralel biçimde çözülmeye başlıyor. Film, beş yıllık bir zaman diliminde gerçekleşen buluşmalar üzerinden hem ailenin hem de ülkenin dönüşümünü izleyiciye aktarıyor.

Anniversary’nin temel meselesi, otoriterliğin yalnızca politik bir rejim biçimi değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal bir süreç olduğudur. Film, ideolojilerden çok bu ideolojileri besleyen duygulara—özellikle aşağılanma, dışlanma, güç arzusu ve aidiyet ihtiyacına—odaklanıyor. ( Nefret ve dışlanma ile beslenen güç arzusunu, yönetmenin önceki filmlerinden The Hater'da da izlemiştik). Liz karakteri bu anlamda yalnızca bir 'kötü' figür değil, aynı zamanda modern otoriterliğin nasıl doğduğunu gösteren bir örnek. Film, faşizan düşüncenin bir hastalık gibi yayılmasını metaforik bir düzlemde ele alırken, bu yayılımın yalnızca kamusal alanda değil, en mahrem alan olan aile içinde de nasıl kök saldığını gösteriyor. Aile, burada toplumun bir mikrokozmosu olarak işlev görüyor. Bireysel ihanetler, suskunluklar ve çıkar ilişkileri, daha geniş bir politik çöküşün küçük ölçekli yansımalarına dönüşüyor.


Anniversary’yi yalnızca bir film olarak değil, modern kültürün ve güncel siyasal düşüncenin içinde  oldukça kritik bir yerde durduğunu söylemek gerekiyor. Çünkü film, klasik distopyalardan farklı olarak uzak bir gelecek hayali kurmuyor. Aksine bugünün politik gerilimlerini neredeyse doğrudan bugünün içine yerleştiriyor. Bu yönüyle modern kültürdeki yeri, bir temsil üretmekten çok bir 'yansıtma' yapmak oluyor.

Black Mirror gibi teknolojik kaygılardan beslenen örneklerin aksine, Anniversary odağı tamamen siyasal ve toplumsal çözülmeye çeviriyor. Bu da onu daha tehlikeli ve daha sarsıcı kılıyor. Çünkü film, kötülüğü soyutlaştırmıyor. Onu aile, aşk, kariyer ve gündelik hayatın içine yerleştiriyor. Böylece modern kültürdeki 'politika özel alandan ayrı tutulabilir' yanılsamasını doğrudan hedef alıyor. Nitekim film boyunca baba Paul karakterinin politikayı masaya getirmeme ısrarı, modern liberal toplumların en kırılgan noktalarından birine işaret ediyor. Siyasetin gündelik yaşamdan soyutlanabileceği fikrine.

Mevcut siyasal düşünce açısından bakıldığında ise film, ideolojiler arası bir tartışmadan çok, iktidarın doğasına dair bir analiz sunmuş. Film, sağ-sol ayrımından ziyade şu soru etrafında karakter çeşitlendirmesini ve şekillendirmesini yapıyor: İnsanlar neden otoriter yapılara yönelir?

Bu soruya filmin, otorierleşen iki karakteri olan Josh ve karısı Liz üzerinden cevap verecek olursak;
  • Aşağılanma ve başarısızlık duygusu
  • Aidiyet ihtiyacı
  • Güç ve kontrol arzusu
Liz, görüşleri dolayısıyla önce Ellen tarafından aşağılanmış ve sonra da üniversite tarafından dışlanmış birisi iken, kocası Josh da kardeşleri tarafından zorbalanan, işe yaramaz görünen biri konumundaydı. Ele geçirdikleri bu güce tapmalarının geçmişinde yatan nedenlerine baktığımızda karşımıza bunlar çıkıyor. 


Filmi yapımsal olarak ele aldığımızda, Polonyalı yönetmen Jan Komasa’nın yönetmenliği, tiyatral bir yapı ile sinemasal gerilim arasında gidip gelen bir denge kurmaya çalışmış gibi duruyor. Bunun nedeni filmin büyük ölçüde tek bir mekana (Taylor ailesinin evine) bağlı kalması gösterilebilir. Aile evi olan bu mekan zamanla bir güven alanından baskı ve paranoya mekanına dönüşüyor. Bu tercih, hem aile içi çatışmaları yoğunlaştırıyor hem de dış dünyadaki politik dönüşümün iç mekana sızmasını görsel olarak somutlaştırıyor. Ancak bu yaklaşım, zaman zaman filmin anlatısını sınırlayan bir unsura da dönüşmüş. Genişleyen politik arka planın yeterince detaylandırılmaması, anlatının inandırıcılığını zayıflatırken, bazı karakter gelişimlerinin yüzeysel kalmasına da neden oluyor. Buna rağmen oyunculuk performansları, özellikle Liz ve Josh karakterlerinin dönüşümü, filmin duygusal gerilimini ayakta tutmayı başaran en önemli unsurlar.

Sonuç olarak Anniversary, kusurlarına rağmen kendisini sonuna kadar merakla izlettirebilen bir film. Anlatısal dağınıklığı ve yer yer aşırı doğrudanlaşan politik dili, filmin etkisini zayıflatsa da, ortaya koyduğu tablo, günümüz dünyasına dair bir uyarı niteliği taşıyor. Film, bir distopya anlatısı olmaktan çok, mevcut gerçekliğin olası bir uzantısı gibi hissettirdiği ölçüde rahatsız edici. 

21 Mayıs 2026 Perşembe

Heel (Good Boy): Yeni Kuşağı Terbiye Etme Deneyi

A Clockwork Orange filminin rahatsız edici 'zorla iyileştirme' fikrini çağrıştıran Heel (Good Boy), izleyiciyi daha en başta etik bir ikilemin içine çekiyor: Bir insan gerçekten zorla 'iyi' yapılabilir mi? Film, şiddete eğilimli bir gencin kontrol altına alınma sürecini merkezine alırken, bunu giderek kararan bir psikolojik deney alanına dönüştürüyor. Hem de Stephen Graham'in baş rolüyle..


Öncelikle filmin ismi konusunda biraz belirsizlik var. Heel diye çıktığım yoldan Good Boy diye döndüm. Geçen sene de Good Boy isminde bir film olduğu için biraz karışıklık yaratacağı kesin. İsim kargaşasını ben filme Heel diyerek sonlandıracağım. Kısaca filmin konusundan bahsedecek olursam; Heel filmi, kontrolsüz, agresif ve hedonist bir genç olan Tommy’nin (Anson Boon) arkadaşlarıyla dışarıda partiledikleri bir gece ve sonrasında yaşadığı aşırılıkların ardından ortadan kaybolmasıyla başlıyor. Gözlerini açtığında kendini, varlıklı bir çift olan Chris (Stephen Graham) ve Kathryn’in (Andrea Riseborough) evinin bodrumunda, boynundan zincirlenmiş halde buluyor.

Bu çift, Tommy’yi bir suçlu değil, 'terbiye edilmesi gereken bir varlık' olarak görmekte. Onu cezalandırmak, eğitmek ve nihayetinde 'iyi bir bireye' dönüştürmek ve sonrasında ailesine entegre etmek istiyorlar. Süreç ilerledikçe Tommy’nin davranışlarında değişimler gözlemlenir; fakat bu dönüşümün ne kadar gerçek, ne kadar zoraki olduğu sürekli bir soru işareti olarak kalıyor.


A Clockwork Orange filmini izleyenler bu kareyi hatırlayacaklardır. O filmdeki soytarı ve yaramaz gencimiz Alex, Tv karşısına zorla oturtulup kendisine görseller izlettiriliyordu. Heel filminde ise benzer bir düşünce var. Zincire bağlı olan Tommy'nin karşısına TV konuluyor, onun akranlarına, küçüklerine ve çevresine yaptığı zorbalıkları ona izlettiriyorlar. Bu görüntüler de gizlice bulunan görüntüler değil üstelik. İzlenme ve Beğeni uğruna Tommy'nin kendisinin çekip internete koyduğu videolar.

A Clockwork Orange ile olan bu benzerlik, Heel için en belirleyici olanı. Her iki film de şiddete eğilimli genç bir erkeğin zorla 'terbiye edilmesi' fikrini merkezine alıyor. Alex nasıl Ludovico Tekniği ile davranışsal olarak dönüştürülmeye çalışılıyorsa, Tommy de benzer şekilde fiziksel ve psikolojik baskıyla 'iyi bir birey' haline getirilmeye çalışılıyor.

Ancak aradaki kritik fark şu: Stanley Kubrick’in A Clockwork Orange filmi bu süreci açıkça eleştiriyor ve devletin birey üzerindeki kontrolünü distopik bir korku olarak sunarken, Heel ise bu ironik mesafeyi tam kurmuyor; zaman zaman uygulanan şiddeti problematize etmek yerine dramatik bir araç gibi kullanıyor. Bu yüzden benzerlik tematik olarak güçlü olsa da, derinlik açısından zayıf kalıyor.


Filmin en güçlü tarafı, hiç şüphesiz açılışındaki yoğun gerilim duygusu ve izleyiciyi hızla içine çeken atmosferi. Tommy’nin kontrolsüz, kaotik yaşamını gösteren ilk sekanslar; hızlı kurgu, sert müzik ve taşkın enerjiyle oldukça etkileyici bir giriş sunuyor. Ardından gelen bodruma zincirlenme fikri, başlı başına rahatsız edici ve merak uyandırıcı bir dramatik çatışma yaratıyor. Bu noktada film, izleyiciye  psikolojik bir gerilim sunmayı başarıyor.

Buna ek olarak, oyunculuk performansları filmin taşıyıcı kolonlarından biri. Özellikle Anson Boon’un Tommy karakterine kattığı ham, saldırgan enerji; Stephen Graham’ın ise sakin ama tekinsiz baba figürü, filmin ilk yarısındaki gerilimi sürekli diri tutuyor. Yönetmenin mekan kullanımı ve klostrofobik atmosfer yaratmadaki başarısı da dikkat çekici. Geniş, düzenli bir ev ile karanlık bodrum arasındaki tezat, filmin tematik derinliğini görsel olarak destekliyor ve izleyicide sürekli bir huzursuzluk hissi yaratıyor.

Ancak film, güçlü başladığı bu yapıyı ne yazık ki sonlara doğru sürdüremiyor. İlk yarıda kurulan gerilim ve gizem, ilerleyen bölümlerde yerini dağınık ve inandırıcılıktan uzak bir anlatıya bırakıyor. Özellikle ailenin bu yaptıklarının altında yatan motivasyonlarının yeterince açıklanmaması, hikayenin duygusal ve mantıksal bağlarını zayıflatıyor. Chris ve Kathryn’in neden böyle bir sürecine giriştiği netleşmediği için, film giderek soyut ve yapay bir deney hissi vermeye başlıyor. Bu da izleyicinin hikayeye olan bağını kırıyor.

Daha da önemlisi, filmin ana vaadi olan dönüşüm süreci ikna edici bir şekilde işlenemiyor. Tommy’nin değişimi, dramatik olarak haklı bir gelişim çizgisi yerine, sanki senaryonun zorladığı bir sonuç gibi duruyor. Bu da filmin başta kurduğu etik ve psikolojik tartışmayı yüzeyselleştiriyor. Gerilim unsuru da aynı şekilde sönümleniyor; film ilerledikçe tansiyon artmak yerine düşüyor ve finale doğru neredeyse etkisini kaybediyor.


Yönetmenlik tarafına bakacak olursak, bu filme beni götürenin Stephen Graham'in olmadığını, yönetmenin kendisi olduğunu başta söylemeliyim. Polonya’lı yönetmen Jan Komasa'nın 2019 yılında yönettiği Corpus Christi filmi, son yıllarda izlediğim en iyi filmlerden biri idi. O filmden sonra ne çekse izleyen biri olarak bu filmi de izledim. Ancak diğer filmlerinin gerisinde kaldığını baştan söylemem gerekiyor.

Filmin ilk bölümlerinde yönetmenin tercihleri oldukça dikkat çekici. Kapalı mekan kullanımı, dar kadrajlar ve karakterleri sıkıştıran kamera açıları, izleyiciye bilinçli bir huzursuzluk hissi veriyor. Bu görsel dil, karakterin içinde bulunduğu psikolojik baskıyı yansıtmada etkili olurken, gerilim duygusunu da sürekli canlı tutuyor. 

Ancak film ilerledikçe bu görsel tutarlılık da zayıflamaya başlıyor. Başlangıçta kurulan estetik dil yer yer dağılıyor ve sahneler arasındaki ton birliği bozuluyor. Gerilmemiz gereken yerde sekansı gülerek tamamlıyoruz. Kamera kullanımı daha sıradan bir hale gelirken, ilk bölümdeki yaratıcı tercihler yerini daha konvansiyonel bir anlatıma bırakıyor. Bu durum, filmin görsel anlamda da başlangıçtaki gücünü sürdüremediğini gösteriyor ve genel etkiyi aşağı çeken unsurlardan biri haline geliyor.


Heel (Good Boy), cesur bir fikirle yola çıkan, rahatsız edici atmosferi ve güçlü oyunculuklarıyla dikkat çeken; ancak anlatısal bütünlük ve derinlik konusunda tökezleyen bir film.

Anson Boon’un performansı filmi ayakta tutan en önemli unsurken, senaryonun muğlaklığı ve yer yer yapay hissettiren sosyal mesajları, izleyicinin filmle kurduğu bağı zayıflatıyor. Film, izleyiciyi provoke etmeyi başarıyor. Fakat bu provokasyonu her zaman anlamlı bir düşünsel derinliğe dönüştüremiyor.

Yine de kendini izlettirmeyi sonuna kadar başaran film olarak; Puanım: 6/10

6 Mayıs 2026 Çarşamba

Ready or Not 2: Here I Come (Back Again)

Serinin 2019’daki Ready or Not filminde tek bir gecede, tek bir evin içinde geçen o klostrofobik kabus, Ready or Not 2: Here I Come ile sınırlarını yıkıp biraz dışarı taşıyor. Ama bu genişleme gerçekten bir kazanım mı, yoksa filmin özünü sulandıran bir aşırılık mı? İlk filmin yalın ama etkili yapısını hatırlayanlar için bu devam filmi, hem tanıdık hem de fazlasıyla dağınık bir yapı sunuyor. Evet, yapı.


Ready or Not 2: Here I Come, daha ilk sahnesinden seyirciye şunu söylüyor: Bu kez kurallar değişti. İlk filmdeki gibi tek bir ailenin sapkın ritüelleriyle sınırlı bir hikaye yok artık. Bu sefer mesele küresel bir güç oyunu (Oyun böyük). Bu genişleme, filmi daha 'büyük' yapıyor, evet ama aynı zamanda daha dağınık, daha gürültülü ve zaman zaman daha yüzeysel bir hale getiriyor.

Filmin en çarpıcı tarafı ise hala aynı: izleyiciye 'zenginleri parçala' fantezisi sunma becerisi. Ancak bu kez bu haz, ilk filmdeki kadar saf ve keskin değil. Çünkü artık karakterler değil, sistem konuşuyor; korku değil, kaos öne çıkıyor.

Film, serinin ilk filmi olan Ready or Not’ın hemen ardından başlıyor. Grace (Samara Weaving), o cehennem gecesinden sağ çıkmış, Le Domas ailesini yok etmiş ve artık hayatta kalmanın bedelini, hastanede gözlerini açtığında karşısında bulduğu polisin nezaretinde kanun önünde ödemeye hazırlanıyor. Ve bu esnada geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Yıllardır görüşmediği kız kardeşi Faith (Kathryn Newton) ile.

Ancak asıl kabus yeni başlıyor: Grace’in hayatta kalması, dünyayı yöneten gizli elit ailelerin dikkatini çekiuor. Bu ritüel olayının sadece Le Domas ailesiyle sınırlı olmadığı, onun gibi birkaç ailenin de bu sisteme üye olduğu ve bu kez Gelin'i öldürme görevinin Şeytan tarafından bu ailelere devredildiğini öğreniyoruz. Bu kez oyun daha büyük derken ciddi idik yani. Avukatlığını Elijah Wood'un yaptığı 'Yüksek Konsey' tarafından komik ama oldukça geleneksel şekilde yönetilen bu oluşumda her şey kitabi. Kurallar basit ama acımasız: Grace’i kim öldürürse, dünyanın en güçlü insanı olacaktır. Grace ise bir kez daha hayatta kalmak zorundadır. Ama bu kez yalnız değildir. Yanında yıllardır görüşmediği kız kardeşi Faith de bu oyuna dahil oluyor.


Filmin temel teması yine sınıf eleştirisi ve 'eat-the-poor/rich' yaklaşımı. Ancak bu devam filmi, ilkine kıyasla çok daha doğrudan ve kaba bir anlatım tercih ediyor. Kapitalist elitlerin şeytani bir düzen kurduğu fikri bu kez neredeyse karikatürize ediliyor. İlk filmdeki ince alaycı ton yerini daha yüksek sesli, daha basit bir mizaha bırakıyor. Bu da filmi, serinin ilk filmi olan Ready or Not'ın devamı değil, parodisi yapıyor gibi hissettiriyor.

Bu değişim, tematik derinliği zayıflatıyor. İlk filmdeki 'ritüel' korkusu ve gelenek eleştirisi, burada yerini güç hırsı ve kaotik rekabete bırakıyor. Artık mesele bir aileye dahil olmanın bedeli değil; sistemin kendisini ele geçirmek. Bu da filmi daha büyük bir alegoriye taşısa da, duygusal bağ kurmayı zorlaştırıyor.


2019 yapımı Ready or Not, sadeliğiyle güçlüydü. Tek mekan, net bir hedef ve yüksek gerilim. Devam filmi ise bu formülü tamamen tersine çeviriyor. Daha fazla karakter, daha fazla kural, daha büyük bir dünya. Bu açıdan bakıldığında ikinci filmin daha 'iddialı' olması bekleniyor.

Ancak bu iddia, her zaman başarıya dönüşmüyor. İlk filmdeki o keskin mizah ve gerilim dengesi burada kaybolmuş. Yerine daha yüksek sesli ama daha yüzeysel bir eğlence gelmiş. Yani ilk film 'daha iyi yazılmış' hissi verirken, ikinci film 'daha eğlenceli ama dağınık' bir deneyim sunuyor.


Öte yandan devam filmi bazı alanlarda başarılı. Özellikle karakter çeşitliliği ve aksiyon koreografisi açısından çok daha zengin. İlk filmde Le Domas ailesi zaman zaman birbirine benzerken, burada her karakterin kendine has bir tarzı var. Bu da filmi daha dinamik kılıyor. Filmin başında kısa süre de olsa usta yönetmen David Cronenberg'i oyuncu olarak görmek, Lost dizisinin RichardNestor Carbonell'i yeniden görmek güzel bir etki yapıyor.

İkinci önemli tema ise aile. Özellikle Grace ve Faith arasındaki ilişki. Film bu bağı duygusal merkez yapmaya çalışıyor, ancak bu çaba çoğu zaman yüzeyde kalıyor. Kardeşlik çatışması tekrar eden diyaloglarla ilerliyor ve dramatik olarak yeterince ikna edici olamıyor. Yine de finalde bu ilişkinin toparlanması, filme kısmi bir duygusal tatmin katıyor.


Yönetmenler Matt Bettinelli-Olpin ve Tyler Gillett'e bakacak olursak, ilk filmdeki kontrollü gerilim yerine burada tam anlamıyla kaosu tercih etmiş. Aksiyon sahneleri daha büyük, daha kanlı ve daha gösterişli. Mekan kullanımı da genişlemiş: artık tek bir malikane yerine devasa bir av alanı ve farklı setler var.

Ancak bu genişleme, filmin ritmini olumsuz etkiliyor. Özellikle orta bölümlerde tekrar eden aksiyon sekansları ve uzayan sahneler, filmin enerjisini düşürüyor. Bazı sahneler teknik olarak iyi çekilmiş olsa da, etkisini kaybediyor çünkü film aynı duygusal yumruğu defalarca atmaya çalışıyor.

Öte yandan oyunculuklara bakıldığında Samara Weaving yine fiziksel ve yoğun performansıyla öne çıkarken, yan karakterler bu kez ilk filme nazaran daha belirgin. Elijah Wood’un ironik avukat karakteri ve Titus'u canlandıran Shawn Hatosy’nin rahatsız edici derecede karizmatik kötülüğü filme ciddi katkı sağlıyor. Kadroda göze batan, olmasa daha iyi olurdu denebilecek tek karakter, Grace'in kardeşi Faith. Aşırı yapay, aşırı filmin atmosferinden uzak bir sunum. Amerikan gençlik komedi filmlerinden bu filme zıplamış gibi aptal ve temiz duruyor. Yüzündeki şaşkınlık karakterin 'nereye düştüm ben' şaşkınlığı değil, kötü oyunculuk şaşkınlığı. 


Ready or Not 2: Here I Come, selefinin başarısını tekrar etmeye çalışmıyor, onu büyütmeye çalışıyor. Bu bariz duruyor. Ancak her büyüme, beraberinde bir kayıp getirir. Bu filmde kaybedilen şey, ilk filmin o sıkı yapısı ve keskin tonu. Yine de film tamamen kötü değil. Yine de eğlenceli. Derinlik yok ama eğlenceli. 

Sonuç olarak:
İlk film daha iyi bir filmdi. İkinci film ise sadece eğlenceli bir film.
Puanım: 6/10

22 Nisan 2026 Çarşamba

Undertone: Karanlıktan değil, sessizlikten korkun

Korku sineması çoğu zaman görselliğin gücüne yaslanır. Karanlık koridorlar, ani sıçramalar, grotesk imgeler, dini motifler… Ancak Undertone, izleyiciyi tam tersine bir boşluğun içine bırakıyor: sesin yokluğuna. Filmin daha ilk sahnelerinde, Evy kulaklığını taktığında duyduğumuz o mutlak sessizlik, alıştığımız dünya gürültüsünün bir anda silinmesiyle neredeyse fiziksel bir etki yaratıyor. İşte bu an, filmin yalnızca bir korku hikayesi anlatmayacağını, duyularımızla oynayarak bizi içeriden çökerteceğini açıkça hissettiriyor. 


Film, hasta annesine bakmak için çocukluk evine dönen podcast yayıncısı Evy’nin (Nina Kiri) merkezinde geçiyor. Tek mekanda geçen bu filmde gördüğümüz kişiler sadece Evy ve onun hasta/yatalak annesi (Michele Duquet). Geri kalanlar sadece sesleri ile varlar. Evy'nin hayatı, ölümün eşiğindeki annesi ile geceleri kaydettiği paranormal içerikli podcast arasında geçmektedir. Evy şüpheci, doğaüstü olaylara mantıkla yaklaşan taraf iken, podcast’teki partneri Justin (Adam DiMarco) ise tam tersine inanan tarafta. Bu dinamik, The X-Files dizisindeki Dana Scully ve Fox Mulder ikiliğini çağrıştırıyor. Ancak bu denge, kimliği belirsiz birinden gelen on adet ses kaydıyla bozuluyor. Bu kayıtlarda bir çiftin yaşadığı tuhaf ve giderek korkutucu hale gelen olaylar anlatılırken, Evy ve Justin bu kayıtları podcast esnasında çözmeye çalışıyor. Ancak Evy, ses kaydında ve yaptığı göndermelerde anlatılanların kendi gerçekliğiyle kesiştiğini farketmeye başlayınca işin rengi de Evy'nin mantıklı ve tavırlı duruşu da değişiyor.

Undertone’un en güçlü yönü, bu hikayeyi nasıl anlattığı. Film, korkuyu büyük ölçüde ses üzerinden kuruyor ve bunu da ani ses patlamalarıyla değil, sesi yok edip sessizlikle yapıyor. Bu yönüyle, klasik korku sinemasındaki görsel odaklı yaklaşımı tersine çeviriyor. Lanetli kayıt fikri, The Ring filmine açık bir gönderme yaparken, henüz filmin başında bahsettiği bir Vlog görüntüsünü izleyen 94 kişinin kendisini öldürdüğü hikayesi ile de, bu bloga ismini veren Cigarette Burns'e konu olan "La Fin absolue du monde" filmine bir gönderme hissetmem ayrıca hoş oldu. Zira o filmin galasına katılan herkes kendisini öldürmüş ve film bir daha gösterilmemek üzere yok edilmişti. Aynı zamanda düşük bütçeli ve tek mekanda geçen yapısı ile de Paranormal Activity ve The Blair Witch Project gibi yapımlarla benzerlik kuruyor. Ancak Undertone, bu mirası görsel değil işitsel bir korku deneyimine dönüştürerek güncelliyor. İzleyici istemiyor, dinleyici istiyor. 

Film aynı zamanda günümüz dijital korku kültürüne de temas ediyor. Podcast formatı, internet çağının 'creepypasta'* anlatılarını ve viral korku hikayelerini çağrıştırıyor. Evy’nin çocuk tekerlemelerinin karanlık versiyonlarını araştırması, dijital çağın 'her şeyin gizli bir korkunç anlamı var' yaklaşımını yansıtıyor. Bu bağlamda film, korkunun artık yalnızca fiziksel mekanlarda değil, dijital içeriklerde de üretildiğini ima ediyor.

Dini göndermeler ise filmin daha derin ve rahatsız edici katmanını oluşturuyor. Evy’nin yaşadığı evin Katolik ikonografiyle dolu olması -haçlar, Meryem figürleri, İsa tasvirleri- filmin atmosferini sürekli bir kutsal/tekinsiz gerilim içinde tutuyor. Filmde adı geçen Abyzou figürü, özellikle kadınlar ve çocuklarla ilişkilendirilen bir demon olarak, Evy’nin hamileliği ve annesinin ölümüyle birleşerek yaşam ve ölüm arasındaki sınırı bulanıklaştırıyor. Böylece korku, dışsal bir tehditten çok içsel bir hesaplaşmaya dönüşüyor. 

Klasik korku sinemasında 'şeytani varlıklar ancak inanırsan güçlenir' algısı yaygındır. Ancak bu filmde Evy’nin inançsızlığı onu korumayamıyor. Ve hatta aksine, anlamlandıramadığı bir gerçeklik karşısında daha da savunmasız bırakıyor. Bu da modern bireyin seküler dünyada yaşadığı varoluşsal boşluğa ve paradoksa işaret eden bir gönderme: Tanrı’ya ya da şeytana inanmıyor olabilirsin ama bu onlardan korkmayacağın anlamına gelmiyor.


Yönetmen Ian Tuason, düşük bütçesine rağmen son derece bilinçli bir sinematografik dil kurmuş. 'Düşük bütçeyle, görsel efektsiz nasıl gerilim gerilim yaratılır'ın dersi niteliğinde bir sunumla. Tek mekanda geçen film, klostrofobik yapısını avantaja çeviriyor. Kamera çoğu zaman Evy’yi kadrajın kenarına iterken, boşlukta kalan karanlık alanlar izleyiciyi sürekli tetikte tutuyor. Bu 'negatif alan' kullanımı, klasik korku beklentilerini manipüle ediyor. İzleyici sürekli tetikte tutarak her an bir şey olacakmış hissiyle kadrajı tarıyor. Fakat çoğu zaman hiçbir şey gerçekleşmiyor. (Gerçekleşiyor gibi olan kısımlarını ise aşırı gereksiz ve bütünün amacına hizmet etmeyen sahneler olarak görüyorum.) Bu gerilim, ses tasarımıyla birleştiğinde çok daha etkili hale geliyor. Kulaklık aracılığıyla duyulan kayıtlar, izleyiciyi de Evy ile aynı işitsel deneyime hapsediyor. Gürültülerin, fısıltıların ve anlamı belirsiz seslerin yarattığı atmosfer, görsel olarak gösterilmeyen dehşeti zihinde tamamlatıyor. Ki bu olayı film yine kendi içerisinde şöyle tanımlıyor: işitsel apofeni. Yani beyinin sıradan seslere anlam yükleme olayı. 

Ancak film kusursuz değil elbette. Anlatının yavaş temposu bazılarını sıkabilir ama yönetmen bunu bir silah olarak kullandığından suyun yavaşça ısındığını da hissediyor izleyici. Sessizlik ve yokluğun korkusu üzerine kurulu bu filmde, ayna oyunlarıyla gösterilen korku kısımları, genel anlatıya ihanet ve iğreti gibi duruyor. Gereksiz ve lüzumsuz hareketler olarak not ediyorum. Finalde gelen çözülmenin, uzun bir birikimin ardından görece kısa ve ani hissedilmesi de bir diğer eleştiri konusu olabilir. Bununla birlikte, filmin bilinçli olarak belirsizliği tercih etmesi, bazı izleyiciler için yine eksi bir not olarak görülebilir.

Karakter derinliği de bir başka sorunlu alan. Evy neredeyse tüm filmi sırtlamasına rağmen, onun geçmişine ve iç dünyasına dair verilen bilgiler sınırlı. Bu durum, izleyicinin karakterle tam anlamıyla bağ kurmasını zorlaştırıyor. Popüler korku filmlerine olan referansları ise iki yönlü bir etki yaratabilir. Bir yandan filmi tanıdık ve erişilebilir kılarken, diğer yandan özgünlük tartışmalarını beraberinde getirebilir. Özellikle The Ring ve Cigarette Burns benzeri 'lanetli medya' fikri, bazı izleyiciler için tekrar hissi yaratabilir. Bu filmleri izlemeyen veya hatırlamayanlar için sorun olmayacak tabi ki. Dini  temaların işlenişi de zaman zaman klişeye yaklaştırıyor. Özellikle Katolik suçluluk ve travma temaları, son yıllardaki korku sinemasında sıkça görülen motiflerden biri zira.


Tüm bu güçlü ve zayıf yönleriyle Undertone, geçen sene izlediğim Oddity filmi ile beraber son yıllarda izlediğim en güzel gerilim filmlerinden biri. Yalnız ve karanlıkta izleniyorsa ışık açmayı, etraftan birilerinin sesini duymayı ihtiyaç haline getirebilecek bir film olabilir birçok kişi için. Korku severler için mutlaka listeye alınması gerekiyor. Puanım: 7,5/10


*Creepypasta: internet üzerinde paylaşılan, kullanıcılar tarafından oluşturulan ve genellikle okuyucuyu korkutmayı amaçlayan kısa, paranormal veya ürkütücü kurgusal hikayelerdir. 

21 Nisan 2026 Salı

Primate: Evcil Bir Kabus

Bir canavarın dışarıdan gelmesine gerek yoktur, o zaten sizinle birlikte yaşamaktadır. Qna isim vermiş, onu sevmiş, hatta ona “aile” demiş olabilirsiniz. Ancak bunun yaşanacaklara engel olabileceğini garanti edemezsiniz. Primate, izleyiciyi klasik korku kalıplarının ötesine taşıyarak, güven duygusunun nasıl bir anda parçalanabileceğini neredeyse acımasız bir netlikle gösteriyor. Çünkü burada tehdit, bilinmeyen değil; fazlasıyla tanıdık olanın içinden doğuyor. Ve belki de en ürkütücü soru tam olarak bu noktada ortaya çıkıyor.


Primate, Hawaii’de izole bir uçurum evinde yaşayan bir ailenin evcil şempanzesi merkezinde ilerliyor. Ailenin bir parçası haline gelmiş olan şempanze Ben, ölen annenin bilimsel çalışmalarının bir uzantısıdır; işaret dili bilen, insanlarla bağ kurabilen özel bir hayvandır. Ancak bir gün kuduz bir fare tarafından ısırılmasıyla her şey değişiyor. Baba evde yokken, kız kardeşler ve arkadaşları bu kapana kısılmış mekanda Ben’in giderek artan saldırganlığıyla baş başa kalıyor. Suyun ortasındaki havuz, onların tek güvenli alanına dönüşüyor; çünkü Ben yüzemez. Ancak bu geçici güvenlik hissi, filmin gerilimini sürekli diri tutan bir tuzağa dönüşüyor.

Primate’ın temel meselesi, insan ile hayvan arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olduğu sorusu etrafında şekilleniyor diyebiliriz. Film, evcilleştirmenin aslında bir yanılsama olduğunu da, aradaki güvenin ince bir ipe bağlı olduğunu hatırlatıyor gibi. Ancak yine de "doğa, uygun koşullar oluştuğunda kendine ait olanı geri alır" düşüncesini bu film için söylemek çok cesur kaçabilir. Ben karakteri burada trajik bir figür. O, doğası gereği kötü değil, hasta ve kontrolden çıkmıştır. Bu yönüyle film, klasik slasher kalıplarını kullanırken bile alt metninde bir etik tartışma barındırıyor: İnsan, doğayı ne kadar dönüştürebilir? Onu aileden biri yapmak, gerçekten onu “insanlaştırır” mı, yoksa sadece kaçınılmaz bir felaketin zeminini mi hazırlar?

Yönetmen Johannes Roberts, filmi oldukça doğrudan bir anlatımla sunmayı tercih etmiş. Uzun uzun karakter derinliği yaratmak yerine, hızlı tempolu ve fiziksel bir korku deneyimi sunuyor. Bu tercih, filmi yer yer yüzeysel kılsa da, seyir zevkini ciddi anlamda artırıyor. Filmdeki vahşet sahnelerinde sakınılmamış, ne kandan ne de şiddetten geri durulmuş. Özellikle pratik efektlerin ve performans temelli yaratık tasarımının kullanımı, günümüz dijital ağırlıklı korku sinemasında dikkat çekici bir tazelik sağlıyor. 80’ler korku sinemasına yapılan göndermeler, synth ağırlıklı müzikler ve 'genç kurbanlar' formülüyle birleşerek nostaljik ama modern bir hibrit yaratıyor. Ancak bu stil tercihi, zaman zaman gerilim yerine görselliği öne çıkararak filmin atmosferini zayıflatabiliyor.


Sonuç olarak Primate, derinlikten çok etkiyi hedefleyen, iyi kurgulanmış ama bilinçli olarak 'hafif' kalmayı seçen bir korku filmi. Senaryo zayıflıkları ve yüzeysel karakterleri göz ardı edebilen izleyici için oldukça eğlenceli ve tempolu bir deneyim sunuyor. Yorgun bir akşam rahatça izlenebilecek ve 'neden izledim ki' pişmanlığı yaratmayacak bir film diyebilirim son olarak. Puanım 6,5/10

11 Nisan 2026 Cumartesi

The Bride: Ve Kadın da Yaratıldı

Sinema tarihinde bazı anlatılar var ki her yeniden ele alındığında yalnızca tekrar etmez, aynı zamanda dönüştürülür. Henüz geçen sene anlatılan Frankenstein bu anlatıların en köklülerinden biridir. Ancak Maggie Gyllenhaal’ın The Bride! filmi bu mirası sürdürmekten çok onu parçalamayı ve yeniden kurmayı tercih ediyor. Bu kez hikaye, yaratıcı tarafından yaratılan canavarın da yaratıcıya dönüşüp kendisi için bir 'kadın' yaratması üzerinden anlatılıyor. Ortaya çıkan şey ise klasik bir korku anlatısından ziyade, kimlik, beden, öfke ve varoluş üzerine kurulmuş, yer yer dağınık ama kesinlikle cesur bir film. Ama? Ama'ları da var tabi.

Film, 1936 yılının Chicago’sunda, toplumun sınırlarını zorlayan bir kadın olan Ida’nın (Jessie Buckley) ölümüyle başlıyor. Dr.Frankenstein’ın 1819 yılında yaratığı Frank (Christian Bale), 117 yıllık yalnızlığına son verecek bir eş arayışıyla Chicago'ya geliyor. Yeniden Canlandırma üzerine araştırmalar yapan bilim insanı Dr. Euphronious'u (Annette Bening) bulup, ondan yalnızlığını gidermesini, kendisi için bir eş yaratmasını istiyor. Yakın tarihte ölmüş olan Ida'nın bedeni, bir müdahale ile yeniden hayata döndürülüyor ve 'The Bride (Gelin)' ortaya çıkıyor. Ancak bu yeniden doğuş bir bütünlük değil, bir parçalanma getiriyor. Gelin artık Ida değildir; ama tamamen yeni biri de değildir. Bu belirsizlik, filmin temel sorusunu oluşturuyor: Bir beden yeniden yaratıldığında, içindeki öz de yeniden mi doğar, yoksa geriye sadece parçalanmış bir kimlik mi kalır?

Filmin en güçlü taraflarından biri, bu soruları doğrudan olay örgüsüyle değil, karakterlerin ağzından dökülen repliklerle işlemesi. I don’t think that’s (Ida) my name anymore (ismimin artık Ida olduğunu sanmıyorum) gibi bir cümle, yalnızca bir karakterin kimlik krizini değil, kimliğin sabit ve değişmez bir şey olmadığı fikrini de açığa çıkarıyor. Benzer şekilde Frank’in yalnızlıktan doğan arzusu, korkudan çok yalnızlık üzerine kurulu bir canavar anlatısı yaratıyor. Gelin’in öfkeyle söylediği What, are you gonna cut my tongue out too?(Ne, dilimi de mi keseceksin?) gibi replikler ise filmin en açık politik damarını oluşturuyor. Burada mesele yalnızca şiddet değil, aynı zamanda susturulma ve ifade hakkıdır. Filmin bir başka dikkat çekici cümlesi olan “There is nothing left to do now but live (Artık yaşamaktan başka yapacak bir şey kalmadı)” ise anlatıyı varoluşsal bir düzleme taşıyor. Yaşamın anlamı sorgulanırken, yaşamanın bir zorunluluk olarak sunulması filmin karanlık tonunu derinleştiriyor.

Bu noktada film, A Cyborg Manifesto kitabı ile birlikte okunduğunda çok daha katmanlı bir anlam kazanıyor. Donna Haraway’in ortaya koyduğu siborg kavramı, Gelin karakterinde somutlaşıyor. Gelin ne tamamen doğaldır ne de tamamen yapay. Ne sadece bir beden, ne de yalnızca bir fikir. Ölü bir bedenden doğuyor, bilimle yeniden can buluyor ve başka bir sesin -Mary Shelley’nin- yansımasını taşıyor. Bu anlamda o, doğa ile kültür, beden ile teknoloji arasında bir yerde konumlanan hibrit bir varlıktır. Haraway’in ikilikleri yıkma çağrısı da filmde açıkça karşılık buluyor; insan ve canavar, kadın ve erkek, yaşam ve ölüm arasındaki sınırlar sürekli bulanıklaşıyor. Gelin bu sınırların hiçbirine tam olarak ait değildir ve bu yüzden politik bir figüre dönüşür.

Filmin merkezinde yer alan bir diğer güçlü tema ise kadın öfkesidir. Gelin, klasik anlamda bir 'kurban' ya da 'ideal kadın' değildir. Kontrolsüzdür, taşkındır, hatta zaman zaman anlaşılmazdır. Bu özellikleriyle Haraway’in tarif ettiği gibi 'temiz' bir özne değil, çelişkilerle dolu bir siborg figürüdür. Film, kadının bastırılmış deneyimlerini ve susturulmuş sesini görünür kılarken, bunu düzenli ve ölçülü bir anlatımla değil, bilinçli bir kaosla yapıyor. Bu kaos, bazı izleyiciler için yorucu olsa da, filmin söylemek istediği şeyle doğrudan bağlantılıdır: bastırılan şey geri döndüğünde düzenli olmaz.


Filmin senaristi ve yönetmeni, kendisini daha çok kamera önünde görmeye alıştığımız Maggie Gyllenhaal. Taze yönetmen bu filmi, gotik korkudan kara mizaha, gangster filminden müzikale kadar birçok tür arasında dolaştırıyor. Bu geçişler filmi özgün ve tahmin edilemez kılarken, aynı zamanda anlatının bütünlüğünü de zayıflatan etken oluyor. Her ne kadar yönetmen özgün olmak adına iyi niyet ortaya koymuş ve farklı bakış açıları katmışsa da, hikayede derinlik oluşturmada ve hikayenin altını doldurmada eksiklikler yaşadığı bariz. Geçtiğimiz sene izlediğimiz Frankenstein filminde canavarın yaratılışındaki zorlukları, deneme yanılmaları, başarısızlıklara rağmen yıllarca süren çalışmaları izlemiştik. Bu filmde ise Gelin'in yaratılması anlık oluyor. Hali hazırda bir makine varmış ve tuşa basınca ölü kişi yeniden can buluyormuş hissi filmi bu noktada karikatürleştiriyor. Filmde karakterlerin sürekli uzun ve didaktik konuşmalar yapması da alt metnin gücünü zayıflatıyor. Özellikle Gelin’in  monologları bazı izleyiciler için yorucu ve abartılı bulunabilirse de neyse ki bunu yapan Jessie Buckley olunca idare ediyor. 

Jessie Buckley demişken hazır, oyunculuklar filmin en güçlü dayanaklarından biridir. Bu sene Hamnet filmindeki olağanüstü performansı ile Oscar kazanan Jessie Buckley, Gelin karakterine hayat verirken kontrolsüzlük ile kırılganlık arasında gidip gelen bir performans sergiliyor. Onun yorumu, karakterin dağınık yapısını taşımayı başarıyor ve Jessie Buckley'in psikopat bir kadın rolünü de başarıyla canlandırabildiğini görüyoruz. Christian Bale ise Frank karakterinde daha içe dönük, neredeyse utangaç bir yalnızlık sunuyor ve bu da filmin duygusal dengesini sağlıyor. Bu iki performans, filmin zaman zaman dağılan yapısını bir arada tutan en önemli unsurlardan biri. Ve tabi bazı sahnelerde karşımıza çıkan ve yönetmenin de kardeşi olan Jake Gyllenhaal'ın da filmde olduğunu not düşelim.

Tüm bu yönleriyle The Bride! hem beğenilen hem de eleştirilen bir film olarak öne çıkıyor. Cesur, özgün ve risk alan yapısı, güçlü oyunculukları ve görsel dünyasıyla takdir toplarken, dağınık anlatımı, fazla açıklayıcı diyalogları ve derinleştirilmeyen bazı temalarıyla eleştiri alabilir. Ama tam da bu kusurları onu ilginç kılabilir. Bu film, klasik bir hikayeyi yeniden anlatmak yerine onu bozmayı, parçalamayı ve yeniden kurmayı seçiyor. Gelin karakteri bu sürecin merkezinde yer alırken, ne tamamen kadın, ne tamamen insan, ne de yalnızca bir canavar. O, sınırları ihlal eden, tanımları reddeden ve varoluşuyla rahatsız eden bir figür. Belki de filmin en büyük başarısı burada yatıyor: izleyiciyi memnun etmek yerine onu huzursuz etmeyi seçmesi. Çünkü bazı hikayeler toparlanınca değil, parçalanınca güzeller.