1999 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1999 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Virgin Suicides'ı izlerken bir hüzün kaplamalı insanın içini. Filmi izleyen veya kitabı okuyan varsa aynı hüzünle ve acıyla dayanır kapıya muhakkak. Halbuki bizi içine alan bir konusu da yoktur: çok ilgili değilseniz ne 70’lerdeki liberal akım, ne katolik ailelerinin katılığı ne de yine o dönemin gençlerinin düşünceleri ile ilgilenirsiniz. Önce 70’lerde ne vardı diye sorgularız, belki birkaç küçük beyin fırtınasıyla uzaktan ilgilenmeye başlarız. Bir bakıma başta burun kıvırdığımız ve ya “banane”lediğimiz o zamanlar ironinin ailelere nasıl yansıdığının bir aynasıdır. Konu ilginçleşir elbette. Amerikan Rüyası’nın yaşanacağı, o özgürlük dolu ülkenin muntazaman nasıl katı ailelere ve din baskısının nüfuz ettiğini görürsünüz. Etraf yeşilliktir, çiçekler açmıştır ama içerde istavroz dolu günahlar işlenmektedir.

Bu kısmından sonra bol bol “bozucu” olacak.

Virgin Suicides tam tarih vermese de ortalama bu döneme işaret eder. 5 kız kardeşinin ölümünün ardındaki sır perdesini kaldırmak istenir ve burjuva aileleri de içine alan geniş bir alana yayılır sorun. İçine televiyon haberlerini de alarak “intahar yılı” ilan edilir ve Lizbon ailesi sürekli olarak rahatsız edilir. Muhtemel gerçekliği bu olayda, 13-14-15-16-17 yaşlarındaki Lizbon kızlarından 13 olanının ölümüyle başlar. O ölmeden önceki teşebbüsünün dikkat çekme olduğuna karar verildiğinde yeniden ölümün eşiğinde bulur kendini. Elinde Meryem Ana’nın kartı bu ölümde büyük bir rol oynar aslında. Doktorun neden kendini öldürmek istedin dediğinde, 13’ün “Doktor, siz hiç 13 yaşında bir kız olmamışsınız” sözü ile düşündürür film.

Karaağaçların sararan yapraklarının ardından kesilme kararı hızla yayılır banliyö evlerinin bahçelerinde. Kırmızı kağıtlar üzerine kesilme emri vardır ve sırayla kesilmektedir. Aslında sararan kızların güzelliği ve iç dünyalarının kararmasıdır belki de. Hikaye karşı evde oturan bir grup erkek çoğu tarafından sürdürülür. Onların dünyalarına, renklerine, düşüncelerine girmek isteyen ve onları anlamak isteyen ergenlik çağında dört erkek çocuğu. Aslında birinin konuşmaları ile onları algılamaya çalışırız fakat, Lizbon kızları hep karışık, hep güzel ama gariptir.

Gittikleri lisede dikkat çektikleri ve flört ettikleri zaman ise önce aile gözetimi, sonra da bir başı boşluklukla ilk deneyimler yaşanır. Belki dudakların teması ile bütünleşen vücutlar, belki daha da korkunç bir genç kızdaki karadelik belirir filmde. Solan kızların, özellikle 17 yaşında Kristen Dunst tarafından icra edilen o genç kız hep gözünüze sokulur yönetmen tarafından. Garip tutumları, masum ve ya vahşilik arasında gidip gelen bakışları ile.

Ardından gelen korkunç ayrılık ve aile baskısı kızları yaşamdan tek tek koparır. Baba figürünün gittikçe zayıfladığını ve akli dengesizlikler yaşarken, anne figürü sertleştikçe ddaha da zorba tutumlara götürür. Psikolojikman çöküntünün toplu olarak yaşandığı evde tek yaşam belirtisini belki çiçekler verir. Plaklar yakılır, dışarı yasaklanır ve kızlar artık okul yüzü göremez.
Ardından gelen toplu inteharları ise ardında bırakan insanların sürekli olarak konuşmasına, anlam karmaşasına ve elitist yaklaşımlarında son bulur. Kızlar ölür, aile taşınır, ardında kalanlarda derin pişmanlıklar bırakır ve gerisi… tabii ki unutur.
-
Sofia Coppola, meşhur Lost in Translation filminden tanıdığımız ve şaşkınlığa yenik düştüysem de bir dönem Spike Jones ile evli yönetmen. Lost in Translation kadar ses getirmediyse de Virgin Suicides bir grup insan için oldukça başarılı ve en yakın gözlemleri yansıttığı düşünülürken, filmin durağanlığı ve sıkıcılığından yakınan bir grup insan tarafından da çevirili. Hani derler ya, ya çok seversiniz ya da nefret edersiniz: bu o air melankoliyi içinize çekmeden izlenecek türden bir film olamaz sanırım.

Film, öte yandan başarılı soundtrackleri ile de tanınıyor, ki bu başarı muazzam Fransız grup Air’a aittir. Belki hatırlanır ki, Sofia Coppola Air’ın Playground Love videosunun yönetmenidir de. Dikkat çekici olması, sahnelerdeki melodileri ile hatırlanacaktır izleyiciler için.

Son olarak aslında The Virgin Suicides, Jeffrey Eugenides isimli Amerikalı bir adamın romanıdır ki, romandan bazı diyaloglar zaten bire bire alınsa da değiştirildiği düşünülen pek çok sahne de mevcuttur. Bize ağır veya anlaşılmaz gelen tarih bilgisi veya nedenselliğini de öne çıkarabileceğini düşündüğüm bu kitabın Solmaz Kamuran çevirisi ve Bakir İntiharlar ismi ile de ülkemizde de mevcut.

2.dünya savaşı sırasında geçen bir aşk temalı film. Savaş dediysek, cephe arkalarında sevişen bir çift gelmesin aklınıza, sadece yıl olarak o yıllar.
insan-tanrı arasındaki ilişkilere yer yer değinen, yeri geldiğinde bunun bir inanç değil de menfaat çatışması olduğunu içten içe anlatıyor sanki film bize. Film dememeli aslında, bu da bir kitap uyarlamasıdır. Graham Greene'in aynı isimdeki romanının bir uyarlaması.
Yönetmenliğini Neil Jordan'ın yaptığı, oyuncu kadrosunda ise Schindler's List filminden bildiğimiz Ralph Fiennes, The Big Lebowski filminden Julianne Moore ve Stephen Rea ( bu adam için de bir film isterseniz V for Vendetta:)
--------------------
Maurice Bendrix: I hate you, God. I hate you as though you existed.
--------------------
Sarah: Love doesn't end, just because we don't see each other. Maurice Bendrix: Doesn't it? Sarah: People go on loving God, don't they? All their lives. Without seeing him. Maurice Bendrix: That's not my kind of love. Sarah: Maybe there is no other kind.
-------------------
Maurice: Pain is easy to write. In pain we're all drapply individual. Now what can one write about happiness?
-------------------
Maurice Bendrix: I'm jealous of this stocking.
Sarah Miles: Why?
Maurice Bendrix: Because it does what I can't. Kisses your whole leg. And I'm jealous of this button.
Sarah Miles: Poor, innocent button.
Maurice Bendrix: It's not innocent at all. It's with you all day. I'm not.
Sarah Miles: I suppose you're jealous of my shoes?
Maurice Bendrix: Yes.
Sarah Miles: Why?
Maurice Bendrix: Because they'll take you away from me.
-------------------
Sarah Miles:Oh, God, please bring him back.Let him live.I don't believe in you,but please let him live.

8 dalda aday gösterilip 5 oscarı kazanmış bir film.. Academy'yi bazen sevmesek de çoğu zaman hakkını vermeyi sever filmlerin.. rakipleri arasında Fight Club ın olduğunu da hatırlatalım. o yüzden Fightclubseverler, bu filme biraz uyuz olmaktalar zira haklarının yendiğini düşünmekteler.. Ama hiç de öle değil..

Film bir karakter filmi, her oyuncunun temsil ettiği bir insan modeli mevcut hayatta. işinden ve eşinden sıkılmış bir adam, maddeye değer veren bir kadın, toplumda kendini üstkademe göstermek için çabalayan körpecik kızlar, sıradan insanlara da aşık olabilen takıntılı kişilikler...

Müsait bir zamanımda bu film hakkında daha uzun bir yazı yazmayı da düşünüyorum..kısmet:)

Filmin kadrosunda Se7en ve The Usual Suspects filmlerinden de sevdiğimiz Kevin Spacey ve American Pastalarının güzeli Mena Suvari var. Filmin yönetmen koltuğunda ise Sam Mendes oturuyor.
-----------------
Carolyn Burnham: This is a $4,000 sofa, upholstered in Italian silk. It is not just a couch.
Lester Burnham: [shouts] It's just a couch!
-----------------
Lester Burnham: Look at me, jerking off in the shower... This will be the high point of my day; it's all downhill from here.
-----------------
Angela Hayes: What a freak! And why does he dress like a bible salesman?
Jane Burnham: He's just so confident, it can't be real.
Angela Hayes: I don't believe him. I mean, he didn't even like, look at me once!
-----------------
Angela Hayes: I don't think that there's anything worse than being ordinary.

Fight Club