Din/Felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Din/Felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kadınların yargılanmadan;erkeklerle flört etmek, evlilik dışı çocuk sahibi olmak, tecavüze uğramak gibi suçlardan hapse atıldığı ve ücretsiz çalışmaya mahkum edildiği dönemleri anlatan 2002 yapımı bu film Taliban yönetimi altındaki Afganistan'da geçmiyor. Kürtaj konusunda 'çocuğun ne suçu var, anası kendisini öldürsün' ya da mini etek giyen bir kızın tecavüze uğramasına "giyiyorsan neticesine katlanırsın" diyen Melih Gökçek dönemi Ankara'sında da geçmiyor. 2000li yıllara kadar bu uygulamaya ev sahipliği yapan ülke İrlanda.


Peter Mullan'ın 2002 yapımı The Magdalene Sisters filmi, Katolik Kilisesi'nin 20.yüzyıl İrlandası'nda kadınlara yönelik sistematik baskı ve şiddetini gözler önüne seren, sarsıcı ve öfke dolu bir gerçek uyarlaması. "Düşmüş kadınlar" olarak yaftalanan binlerce genç kadının zorla çalıştırıldığı Magdalene çamaşırhanelerine hapsedilen 4 genç kadının (Margaret, Bernadette, Rose, Crispina) yaşadığı travmaları, direniş biçimlerini, kaçmaya çalışmalarını mercek altına alırken, gerçeklik ile dramatik kurgu arasında gidip gelen etik ve politik bir söylem üretiyor. 

Magdalene çamaşırhaneleri, görünüşte 'günahkar kadınları arındırmak' amacıyla kurulmuş. Ancak bu arınmanın anlamı, kadınların fiziksel, duygusal ve ruhsal olarak aşağılanması olarak tezahür ediyor. Evlilik dışı hamilelik, tecavüze uğramak, flört etmek, fazla güzel olmak ya da sadece öksüz olmak gibi gerekçelerle bu kurumlara kapatılan kadınlar, yıllarca ücretsiz çalıştırılıp, ailelerinden ve dış dünyadan izole edilerek şiddete maruz bırakılmış. İrlanda hükumeti de sadece genç kadının anne ve babasının rızası karşılığında bu işlemleri, içeri konulan genç kadının rızası önemsenmeden, onaylamış. 

Film, Margaret (Anne-Marie Duff), Bernadette (Nora-Jane Noone), Rose (Dorothy Duffy), Crispina (Eileen Walsh) adındaki dört genç kadının çamaşırhaneye düşme hikayesi üzerinden bu sistemi anlatıyor. Margaret tecavüze uğradığı için, Bernadette erkekler kendisiyle ilgilendiği için, Rose evlilik dışı çocuk sahibi olduğu için buraya 'temizlenmeye' gönderiliyor. Hali hazırda içeride bulunan Crispina'nın suçu(!) ise zihnen biraz özürlü oluşunun erkeklerce suistimale açık oluşu. Ama gel gör ki erkeklerce suistimale uğramamak için kapatıldığı bu kurumda, erkek rahiplerin cinsel istismarına maruz bırakılıyor. 


Filmin en karanlık yüzlerinden biri, rahibe Sister Bridget (Geraldine McEwan). Kurumun başında bulunan bu rahibe, temizlenme/arınma kisvesi altında bir sadizm pratiği yürütüyor. Kadınların soyularak çıplak bedenleriyle alay edilmeleri, sopayla dövülmeleri, saçlarının kesilmesi, durmadan aşağılanıp değersizleştirilmesi gibi uygulamalar, dinin nasıl bir disiplin ve cezalandırma mekanizmasına alet edildiğini gösteriyor. Michel Foucault'un Hapishanenin Doğuşu (1975) adlı kitabında tarif ettiği gözetim toplumu, burada birebir işleniyor. Kadınlar sürekli izleniyor, kontrol ediliyor, 'kurtulmaları/arınmaları' için itaat etmeleri isteniyor. Bunu yaparken de kullanılan en büyük silah ahiret hayatındaki ebedi mutluluk oluyor. 

Yönetmen bu sistemi yalnızca dramatik sahnelerle değil, iğneleyici bazı unsurlarla da eleştiriyor. Örneğin bir papazın üç yeni çamaşır makinesini kutsaması ya da hapishanedeki kızlara noel hediyesi olarak The Bells of St.Mary's filmin izletilmesi. Şöyle ki baş rolünde Ingrid Bergman'ın oynadığı 1945 yapımı bu filmde; sıcak, sevgi dolu ve idealleştirilmiş bir Katolik okulu anlatılıyor. Oysa The Magdalene Sisters'ta izlediğimiz ortam, izletilen filmle idealize edilmiş tabloya tam zıt bir manzaradadır. Rahibeler merhametli değil, acımasızdır. Ortam eğitici değil, baskıcıdır. Kadınlar sevilmez, aşağılanır. 

Filmin gösterilmesinden sonra Katolik Kilisesi, filmi tek tarafllı, abartılı ve anti-katolik propaganda olarak suçlamış. Ancak bu tepkiler, filmin sunduğu tanıkların ve belgelerin karşısında etkisiz kalmış. Nitekim 2013 yılında İrlanda Başbakanı Enda Kenny, Magdalene mağdurlarından resmen özür dileyerek (BBC), devlete bağlı olarak çalışan dini kurumların sorumluluğunu da kabul etmiş. Bir bakıma tüm bu yaşananları doğrulamış ve akabinde tazminat ödemelerinde bulunmuş. Fakat bu özürler siyasi bir takım jestlerden öteye gidilememiş, asıl yüzleşmeyi yapması gereken Katolik Kilisesi herhangi bir özür yayınlamamış. 


The Magdalene Sisters, vizyona girdiği sene olan 2002 yılında birçok festivalde adaylık almış olsa da büyük çaptaki tek ödülü Venedik Film Festivali'nin en büyük ödülü olan Golden Lion olmuş. Ancak getirdiği ses ve tartışmalara bakacak olursak The Magdalene Sisters yalnızca bir film değil, toplumsal hafızayı tetikleyen bir vicdan yansımasıdır. Kadınlara yönelik kurumsal şiddetin, dinsel dogma ve ahlaki dayatmaların normalleştirildiğini gözler önüne sererken, izleyiciyi pasif bir tanık olmaktan çıkarıyor ve hesaplaşmaya zorluyor. Susan Sontag'ın dediği gibi 'acıya bakmak yalnızca onu görmekle değil, sorumluluk almakla ilgilidir.

(Kanadalı şarkıcı Joni Mitchell, bu düzeni anlattığı The Magdalene Laundries adlı şarkısında bu çamaşırhaneye gönderilen kızların suçlarının bazılarını şöyle sayıyor: "erkekler tarafından kendilerine bakılmaları", "evlilik dışı hamilelik, çoğu kendi babasından veya mahalle rahibinden." ve davamında o hayatı bizlere anlatıyor.)

Bu film ile ilgileniyorsan, şu filme de bakmalısın: Benedetta 

Yönetmenliğini Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok filminden tanıdığımız Edward Berger'in yaptığı Conclave filmi, ölen eski Papa'nın ardından, yeni bir Papa seçimi sürecini bizlere anlatıyor. Papa seçimi gibi kutsal bir süreci, insan doğasının çelişkileriyle ele alarak izleyiciye bir ayna tutuyor. Hangi lider gerçekten masumdur? Hangi lider geçmişindeki hatalardan arınmış bir şekilde 'günahsız' olduğunu iddia edebilir? Hepsinin ötesinde 'gerçekten günah nedir?' sorusunu soruyor. Manipülasyonlar, ittifaklar ve geçmişte gömülü sırlar bir bir açığa çıkarken, sürpriz bir sonla ters köşe olan bizlere ve diğer adaylara şu söyleniyor: "ilk taşı günahsız olanınız atsın."

Filmin merkezinde yer alan Vatikan'ın dekanlığını yapan Kardinal Lawrence (Ralph Fiennes), hem bir lider hem de içsel çelişkilerle boğuşan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor filmi en başından beri sırtlayıp taa sona kadar bize eşlik ediyor. Seçimin sağlıklı ve kurallara uygun şekilde gerçekleşmesi için bu görev kendisine ölen Papa tarafından verilmiş olduğu için, bu görevi son bir hizmet olarak görüyor. Oylamada isimleri çıkan kardinallerin gizli gündemleriyle ve bilinmeyen yönlerinin ifşalarıyla ilk yüzleşen ve bunu olabildiğince kurum içinde tutmaya çalışan kişi kendisi oluyor. Herkesin günahkar olabileceği kanısına kanısına hakim olduğu yerde ölen Papa'nın verdiği tüm kararları doğu olarak kabul etmesi onun makama olan inancı ve itikadını bizlere gösteriyor. Yani yaptığın bir yanlışın ya da eylemin ölen Papa'nın sana vermiş olduğu bir emir olarak sunmam, neredeyse aklanman için yeterli görülen bir sebep oluyor Kardinal Lawrence için.

Filmde yalnızca dini inanç değil, modern dünyada dinin rolü ve Katolik Kilisesi'nin değişim gereklilikleri de sorgulanıyor. Film, muhafazakarlık ile yenilikçilik, gelenek ile modernite gibi karşıtlıkları tartışırken, seyirciye bir taraf tutma zorunluluğu da hissettirmiyor. Bunun yerine, bu karşıtlıkların insani boyutlarını gözler önüne seriyor. Kardinal Tedesco'nun (Sergio Castellitto) katı muhafazakarlığı ile Kardinal Bellini'nin (Stanley Tucci) liberal bakış açısı arasındaki çatışma, kilisenin geleceği konusundaki farklı vizyonları temsil ediyor. Bunlara ek olarak Kardinal Adeyemi'nin (Lucian Msamati) siyahi bir Papa adayı olarak karşımıza çıkışı ekleniyor. Ve hepsinden öte filmin sonundaki sürpriz bu varyeteleri en uç noktaya taşıyan seçenek oluyor. 


Yönetmen Berger, önceki filmi Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok filmindeki gibi geniş bir alana sahip değilse de Vatikan mimarisinin ihtişamını  ve içsel mekanizmaları geniş açı planlarıyla sinematografik bir şölen haline getirmiş. Kapalı mekan çekiminin klostrofobisini izleyiciye aksettirmiyor bu sebeple. Sistine Şapeli'nin fresklerinden mermer koridorlara kadar Vatikan atmosferini otantik bir şekilde ekrana taşımış. Genelde daha kaotik duran kilise filmlerinin aksine, daha renkli ve ferah bir atmosfer karşımıza çıkıyor.

Ralph Fiennes, Kardinal Lawrence rolüyle güzel bir performans sergiliyor. Yüz ifadeleri ve diyalog sunumuyla karakterin içsel çatışmalarını izleyiciye etkili bir şekilde aktarıyor. Stanley Tucci ve John Lithgow gibi isimler de politik entrikaları derinleştiren performanslarıyla filmi zenginleştiriyor. 

Tüm filmi Kardinal Lawrence'ın üzerine yıkmak ve diğer karakterleri derinleştirmemek bir eksiklik gibi dursa da bunun bilinçli yapıldığını düşünüyorum. Kardinal Lawrence kendisini Papa adayı olarak görmüyor ve bu seçimden sonra görevi bırakıp gitmeyi istiyor. Yani sadece bu seçim için orada olan birisi, yani sadece bu seçim için ekran başında olan bizler gibi, yani Kardinal Lawrence aslında biz izleyiciler. Bu sebeple diğer karakterler ve görüşler yargılanmadan, sadece oldukları gibi sunuluyor, yargı kısmını izleyiciye bırakıyor. Bu sebeple filmin sonunun biraz açık bırakılmış olduğunu düşünenler yanılıyor. Çünkü film her izleyicide farklı bitsin istiyor yönetmen. Bu yüzden Altın Kürede en iyi senaryo ödülünü aldı ve Oscar'da da aday olması bekleniyor. 


Sonuç olarak, birçok Papa seçim filmi ve dizisi izlemiş olsak da her birinde farklı bir gizem perdesi aralandığı için ilgi çekici olmaları devam edecek. Oluşan bu ilgiye layıkıyla cevap verdiğini düşündüğüm bir film olmuş Conclave. Görselliği, renk paleti, oyunculuğu, müzik alt yapısı ile bir bütün olarak güzel bir film.
(Gelecekten not: aday olduğu 8 daldan tek oscar ile döndü. O da En İyi Uyarlama Senaryo ödülü oldu. En İyi Erkek Oyuncu ödülünü The Brutalist filmiyle Adrien Brody'e kaptırdı.)

Scott Beck ve Bryan Woods'un yazıp yönettiği Heretic, yalnızca korku türünün geleneksel unsurlarını değil, aynı zamanda inanç ve insan doğasının sınırlarını sorgulayan bir film. Çok sevdiğimiz yapımcısı A24'ün kalıplarını bile zorlayan bu film, hem entelektüel açıdan, hem duygusal açıdan, hem de inançsal açıdan izleyiciyi gerilimi yüksek ama süreçte çokça düşündürecek bir yolculuğa çıkarıyor. Sorulan her bir soru, aslında cevabı aranan tek bir soruya çıkıyor: Tek Gerçek Din nedir?


Film, iki genç Mormon cemaati misyoneri olan Sister Barnes (Sophie Thatcher) ve Sister Paxton'ın ( Chloe East) yağmurlu bir günde dışarıda mahsur kaldıkları sırada kendilerini Hugh Grant'in canlandırdığı Mr.Reed'in evinde korkunç bir tuzağın için bulmalarını konu alıyor. Hikaye yalnızca bir korku anlatısından ibaret değil, inancın temelleri ve kontrol mekanizmaları üzerine bir görüş belirtiyor. Mr.Reed dinleri 'birbirinin tekrarlayan iterasyonları*' olarak sunması ve asıl amaç olan kontrolü 'tek gerçek din' olarak tanıtması filmin ana temasını oluşturuyor. 

Mr.Reed, misyonerleri hem fiziksel hem de zihinsel sınavlardan geçirerek kendi ideolojik argümanlarını ispatlamaya çalışıyor. Sorduğu her bir soru, yaptığı her bir hareket, ileride geleceği sonuçlara ve çıkarımlara birer hazırlık mahiyetinde. Evine buyur ettiği mormon misyonerlere ilk olarak ikram ettiği kola ile bunun ilk sinyalini veriyor. Zira mormonlar kahve, kola gibi kafein barındıran içecekler tüketmezler. Misyonerlerden daha fazla konuya hakim olan Mr.Reed, bu yaptıklarıyla ve sorduğu sorularla kızların inançlarına ne denli bağlı olup olmadıklarını tartıyor. 

Mr.Reed'in kullandığı metaforlar, filmin derinliğini oluşturan önemli unsurlardan biri olarak dikkat çekiyor. Monopoly oyunu örneğinde mesela, modern dinlerin tarihsel olarak eski inanç sistemlerinden nasıl türetildiği fikrini ortaya koyuyor. İslamı, Hristiyanlık anlatısının üzerine inşa edilmiş yeni bir versiyonu, Hristiyanlığı da Yahudilik anlatısı üzerine gelmiş yeni bir versiyonu olarak tanımlıyor. Her bir dini ayrı ayrı görenler için farklı bir bulgu gibi görünse de, 3 semavi dinin zaten birbirinin devamı olduğunu ve tamamlayıcıları olduğunu kabul etmiş, özellikle İslam inancı için çok da tutulur bir farkındalık olmadığını belirtmek gerekiyor. Ancak bu dinlerdeki kurtarıcı figürleri, eski pagan tanrılarıyla karşılaştırıp, Horus, Mithras ve Krishna gibi mitolojik figürlere olan benzerliklerini sunması anlatıyı biraz değiştiriyor. Horus, su üzerinde yürüyen ve çarmıha gerildiğinde geride 12 havari bırakmış biri iken, Krishna bir marangozdu ve bakire bir anneden doğduğu söyleniyordu.


Mr.Reed'in üzerilerinde "belief "(inanç) ve "disbelief" (inkar) yazan kapı metaforu ile de anlatmak istediği bir şeyi sunuyordu. Tutsak ettiği misyonerlere kurtulmaları için yönlendirdiği bu 2 kapıdan birini seçmelerini istiyor. İki kapıyı da açarak ardını kontrol eden genç kızlar, her iki kapının aynı yere çıktığını görseler de, hangi kapıdan çıkacakları konusunda birbirlerini ikna etmeye çalışıyor. Son derece bireysel bir seçim gibi görünse de toplumsal kontrolle bu seçimlerin inanç çatısı altında şekillendiğini, Sister Paxton'ın tercih ettiği kapısını sonradan değiştirdiği bu sahnede görüyoruz. 

Filmde sıkça kullanılan bir diğer metafor ise kelebek. Bunun ile Kelebeğin Rüyası isimli bir tao hikayesine göndermede bulunuyor ve bunu direkt olarak sonradan da anlatıyor. Uyduğunda kendisini bir kelebek olarak gören Çinli bir filozofun, uyandıktan sonra kendisine "ben rüyasında kelebek olduğunu gören bir insan mıyım, yoksa rüyasında insan olduğunu gören bir kelebek mi?" sorusuna. Bu görüşe göre ölüm bir son değildir. Ölüm ile uykudan çıkılan bir uyanış gerçekleşir ve uyanışın belki de bir gerçeğe varış yolu olduğunu var sayar. Ki buradan da simülasyon teorisine giriş yapacaktı ki muhatabı olan kızın bu konudaki bilgisizliğini görünce fazla eşelemedi Mr.Reed. Ancak bu kelebek anlatısını filmdeki diğer anlatılardan ayrı tutan bir şey var ki o da filmin sonunun belirsizliğinde önemli bir rol oynuyor oluşu. Yönetmenlerden biri "filmden çıkan her izleyicinin mutlaka bir son fikri olmasını istiyoruz. Ancak herkesin sonu ayrı olsun istiyoruz" diyerek açık uçluluğu kasıtlı olarak tercih ettiklerini anlıyoruz.


Filmin oyunculuğuna bakacak olursak, 3 karakterli bu yapımda herkes üzerine düşeni iyi yapmış diyebiliriz. Hugh Grant, Mr.Reed karakteriyle en karanlık ve en unutulmaz performanslardan birini sunuyor. Olgun, entelektüel ve çekiciliğini, sıradan bir nezaketin altında yatan tehditkar ve tehlikeli imajını gizlemek için kullanırken izleyiciyi büyülüyor. İnce mizahı ile Hugh Grant'in diyalogları Guy Ritchie filmi havası da veriyor. Misyonerlerde ise Sister Barnes daha stratejik tavırlar sergilerken, Sister Paxton ise daha masum ve saflığı temsil ediyor ve her iki oyuncu da bu karakterleri izleyiciye güzel aksettiriyor. 

Filmin görsel dili, klostrofobi hissini kuvvetlendiren dar geçitler ve soğuk renk paletleriyle dikkat çekiyor. Mr.Reed'in evinin labirent benzeri yapısı, metal kaplamalı duvarları hem fiziksel hem de metaforik olarak tuzak hissi yaratıyor. 


Heretic, izleyicinin şu soruları sorup kendince cevaplar bulmasını isteyen bir film: İnandığımız şeyler ne kadar bizim seçimimiz? Din ve kontrol arasındaki ilişki, bireyin özgür iradesini ne kadar etkiler? İnandığın din orijinal yapım mı yoksa önceki bir dinin iterasyonu* mu?
Film, bu soruları açık uçlu bir şekilde bırakarak izleyiciyi kendi yanıtlarını bulmaya davet ediyor. Din ve inancın çelişkilerini irdeleyen, korku türünün çok ötesine geçen, teolojik ve felsefi bir inceleme filmi diyerek kategorisini biraz geniş tutabiliriz. Mr.Reed'in karşısında tutsak olan misyonerlerin henüz çömez iki genç olmasındansa, daha bilgili ve entelektüel açıdan Mr.Reed'e en azından tok cevaplar verebilecek karakterlerin olmasını tercih ederdim. Belki filmin sorduğu sorulara kısmen cevaplar da bulunabilir, herkes kendi başına bırakılmayabilirdi. Karşısına Kızıl Goncalar dizisinden  Cüneyd Efendi'yi koy, gör o zaman hem fikirsel çatışmayı ve hem de fiziksel gerilimi.

*iterasyon: denklemin önceki verilerinden faydalanarak bir sonraki sorunun çözümüne ulaştıran yapı, formülasyon. Bu tekrar da olabilir, her seferinde kendini biraz daha geliştirmiş bir yapı da.
Direkt bir kelime ile çevrilemediği için olduğu bu şekilde kullandım.

Bazı filmler vardır; büyük beklentilerle değil, yalnızca tek bir görüntü, tuhaf bir afiş ya da açıklanması zor bir hisle izleme listesine girer. Matar a Dios (aka Killing God) tam olarak bu türden bir keşif filmi benim için. Geçen ay bu şekilde önüme düşen ve bloga da misafir ettiğimiz The Coffee Table filminin yönetmeninin ilk uzun metraj filmi olarak radarıma giren bu yapım, seyircisini ne klasik bir korku filmi ne de düz bir komediyle karşılıyor. Aksine, kara mizah, absürt anlatı, dinsel alegori ve aile dramını tek bir çatı altında birleştiren bu film; rahatsız edici olduğu kadar eğlenceli, saçma olduğu kadar da derinlikli bir film. Festival yolculuğunda önemli ödüller kazanmasına rağmen geniş dağıtım imkanı bulamayan Matar a Dios, bugün hala gizli kalmış bir güzellik benim için.


Bir Yılbaşı gecesi için Carlos (Eduardo Antuna) ve Ana (Itziar Castro), şehirden uzakta bir kır evinde yeni yılı karşılamak üzere hazırlık yaptığı sırada filme dahil oluyoruz. Çiftin ilişkisi, Ana’nın patronuyla yaşadığı şüpheli bir yakınlaşma nedeniyle biraz gergin. Eve Carlos’un depresyondaki kardeşi Santi (David Pareja) ve kısa süre önce eşini kaybetmiş olan babaları Eduardo (Boris Ruiz) da katılıyor. Aile içi kırgınlıklar, bastırılmış öfkeler ve suçluluk duyguları yavaş yavaş yüzeye çıkarken, gecenin sıradan aile dramı çok daha tuhaf bir olayla bölünüyor.

Önce üst katta duyulan bir tıkırtı için evde bir hırsızın olduğundan şüpheleniyor. WC'de üst üste iki kez çekilen sifon için "hırsız olsa sifonu kullanmaz" yorumuyla bu seçenek eleniyor. Uzunca bekleyişin ardından kapıdan gizemli bir cüce çıkıyor ve kendisinin Tanrı olduğunu iddia ediyor. Ancak getirdiği haber kutsal olmaktan çok uzak: İnsanlık sabaha karşı tamamen yok edilecektir. Yalnızca iki kişi hayatta kalacak ve bu dört kişilik aile, kimlerin yaşayacağına kendileri karar vermek zorunda. Zaman daralırken aile üyeleri, yalnızca birbirlerini değil, kendi ahlaki sınırlarını da sorgulamaya başlıyor. Tartışmalar ilerledikçe, mesele kimin kurtulacağı olmaktan çıkıyor ve çok daha uç bir noktaya evriliyor: "Belki de en kolay çözüm Tanrı’yı öldürmektir."


Matar a Dios yüzeyde absürt bir korku-komedisi gibi görünse de özünde son derece karanlık bir insanlık portresi çiziyor. Film, Tanrı fikrini metafizik bir varlık olmaktan çıkarıp kusurlu, alkolik, öfkeli ve umutsuz bir karaktere dönüştürerek klasik inanç anlatılarını biraz eleştiriye açıyor. Buradaki Tanrı, insanları yargılayan mutlak bir güçten ziyade, insanlığın yarattığı kaos karşısında tükenmiş bir figürdür.

Film boyunca aile bireylerinin sırları ortaya döküldükçe; bencillik, sadakatsizlik, ırkçılık, cinsiyetçilik, umursamazlık ve ahlaki ikiyüzlülük bir bir görünür hale geliyor. Yönetmen Casas ve Pinto, insanlığın sonunu büyük politik ya da küresel meselelerle değil, küçük bir ailenin içindeki çürüme üzerinden anlatıyor kısaca. Bu mikro kozmos, filmin temel mesajını da açık ediyor: Dünya büyük felaketlerle değil, küçük ahlaki çöküşlerle yok olmaktadır.

Özellikle Santi karakteri üzerinden ele alınan depresyon ve yaşam isteğinin kaybı, filmin mizahi tonunu zaman zaman kırarak hikayeye beklenmedik bir duygusal derinlik kazandırıyor. Film bu yönüyle, yaşamın değerini sorgularken bile kesin cevaplar vermekten kaçınıyor; seyirciyi rahatsız eden bazı sorularla baş başa bırakıyor.


Yönetmenin filmleri olan Matar a Dios ve The Coffee Table, biçimsel olarak çok farklı görünseler de aynı düşünsel evrenden besleniyor. Her iki filmde de aile kavramı kutsal bir yapı olarak sunulmuyor. Aksine, felaketin doğrudan kaynağı konumundalar. Her iki film de neredeyse tamamen tek bir mekanda geçiyor ve karakterleri zamanla yarışan kapalı bir anlatının içine hapsediyor. Zamansal ve mekansal açıdan klostrofobik bir gerginlik oluşturuluyor. Ve her iki film de kara mizah üzerinden ilerliyor; ancak mizahın işlevi değişik. Matar a Dios’da mizah bir savunma mekanizmasıdır. Seyirci gülerek rahatlar, absürtlük şiddeti yumuşatıyor. The Coffee Table’da ise mizah neredeyse sadist bir işleve sahip. Gülme isteği anında boğazda düğümleniyor. Mizah artık rahatlatmaz; aksine seyirciyi suç ortağına dönüştürüyor. 
Matar a Dios yüksek sesli bir film. Karakterler bağırıyor, tartışıyor, kavga ediyor. Ahlaki kriz kolektiftir. Herkes konuşuyor. The Coffee Table ise neredeyse sessizlik üzerine kurulu. Suç bireyseldir. Baş karakter, yaşanan felaketin ağırlığını tek başına taşıyor. Film ilerledikçe diyaloglar azalıyor, bakışlar uzuyor.

Toparlayacak olursam, Hem Matar a Dios, hem de geçen hafta yazdığım The Coffee Table filmleri benzer gibi duran ama her ikisinin de bıraktığı duygu çok farklı olan iki film. Gözümde az bilinen güzel filmlerden konumundalar ve film tavsiyesi isteyen olduğunda 'onu izlemiştim' cevabını duymayacağınız ya da çok nadir duyacağınız filmler arasına bunu alın derim.


Mısır asıllı İsveçli yönetmen Tarık Saleh'in Sünni İslam'ın ve Kahire'nin prestijli okullarından olan El-Ezher Üniversitesi'nin perde arkasına odaklanan Boy From Haeven (a.k.a. Cairo Conspiracy) filmi, din ve siyaset arasındaki çürümüş bağları ustalıkla ele alan, El Ezher'deki yozlaşmayı ve kurumsal güvensizliği keskin bir gözle anlatan bir yapım. Bir ilgi çekici yanı da çekimlerinin İstanbul'da da yapılmış olması. 


Film, Mısır'ın Manzala kentinde yaşayan, bir balıkçının oğlu olan Adem'in (Tawfeek Barhom) hayatının, devlet bursuyla kazandığı El Ezher Üniversitesi'ndeki değişmesini anlatıyor. Büyük bir heyecanla üniversiteye gelen Adem, üniversitenin baş imamının ölümü ardından kendini kısa süre sonra siyasi bir savaşın ortasında buluyor. Yeni baş imamın seçilmesi Mısır için basit bir şey değildir ve başa kimin geçeceğine hükümet dahil, iç ve dış tüm etki unsurları müdahale etmek istemekte. Adem de bu olayların ortasında. 

Adem, masum bir taşralıdan, devleti temsil eden istihbarat ajanı Albay İbrahim'in (Fares Fares) kontrolündeki bir casusa dönüşmek zorundadır. Görevi, devletin tercih ettiği adayın en üst mevkiye gelmesini sağlamak. Ve bu uğurda yapılması gereken legal ya da illegal ne varsa yapmaktır. Dini bir öğrenim yuvasında geçen bu paranoyak atmosfer izleyiciyi içine çekiyor. 

Film, din ve devlet kurumlarının her ikisinin de güvensizlik ve yolsuzluk barındırdığına dair çarpıcı bir portre çiziyor. Bir yandan inancın gösterişli manzaralarını sunarken, diğer yandan bu dindarlığın arkasındaki yozlaşmış ve iki yüzlü gerçekliği yan yana getiren cesur bir duruş sergiliyor. Aynı zamanda Adem'in masum bir gençten tehlikeli güç oyunlarının içine düşen bir figür olması ile de, o evredeki gençlerin nasıl manipüle edilip birer silaha dönüştürülebileceğini de göstermiş oluyor.


İstanbul'un Fatih ilçesinde bulunan, Mimar Sinan'ın kalfalık eseri olan Süleymaniye Camii'nde de çekimleri gerçekleştirildiği için ekranda gördüklerimiz bize oldukça yakın geliyor. Filmi, Mısır hükümetinin El Ezher üzerindeki etkisini, dolayısıyla da birçok kişiye referans olan bu okul ile de Sünni İslam coğrafyasına müdahalesini görmek açısından biraz fikir bırakıyor diyebiliriz. En azından ismini sadece Teketek programlarından duyduğum bir yer olmaktan çıktı benim için. 

Paul Verhoeven'in, kutsal olanla bedenselliği aynı kadrajda çarpıştırarak seyirciyi rahatsız etmeyi amaçladığı ve amacına uygun olarak gösterildiği Cannes'da da tepkiler aldığı son filmi Benedetta, 17. yüzyıl İtalya'sında geçen ve gerçek bir tarihsel figürden ilham alan bir film. İlk bakışta dindar kesimlerce 'skandal' etiketi vurulsa da, yönetmenin amaçladığı sansasyondan ziyade, dini iktidar, beden politikaları ve inanç mekanizmaların birbiriyle nasıl çalıştığı ve birbirlerini nasıl sabote ettikleri üzerine. 


Benedetta, küçük yaşta ailesi tarafından bir manastıra verilen gerçek bir kişiyi, Benedetta Carlini'nin hikayesini anlatıyor. Dolayısıyla Hristiyan anlatısında bilinen bir figürün hikayesi. Çocukluğundan itibaren mucizelere tanık olduğu iddia edilen Benedetta (Virginie Efira), yetişkinliğinde de İsa ile ilgili vizyonlar gördüğünü ve hatta onunla yakınlaştığı yönünde iddialarda bulunuyor. İddia ettiği bu vizyonlar onu manastır içinde hızla yükseltirken, diğer yandan da dikkatleri üzerine çekiyor. Aynı dönemde şiddet gördüğü gerekçesiyle ailesinden kaçıp kiliseye sığınan bir kız olan Bartolomea (Daphne Patakia) ile Benedetta arasında bastırılmış arzular bedensel karşılık buluyor. Ama film netlikten kaçınıyor, Benedetta'nın İsa ile görüşmeleri olan gerçek bir azize mi, yoksa bir sahtekar mı sorusuna net cevap vermiyor. Bunun yerine bu belirsizliğin çevresinde gelişenlere kamerasını çeviriyor.

Filmde Benedetta'nın hikayesi üzerinden, beden ile inanç arasındaki gerilim konu ediliyor. Hristiyanlıkta, özellikle Katolik Hristiyanlıkta, kadının bedeninin tarihsel olarak 'tehlikeli', 'günaha yatkın' ve denetlenmesi, kontrol altında tutulması gereken bir alan olarak görülüyor. Filmde tekrar eden 'en büyük düşmanın; bedenindir' fikri, yalnızca bireysel bir ahlak öğretisi değil, aynı zamanda kurumsal bir baskı dökümanıdır. 

Aynı zamanda film, dini kurumların mucizeyi nasıl bir ekonomik ve politik sermayeye dönüştürdüğünü de resmediyor. Veba, kıtlık ve korku ortamında Kilise'nin mucizelere duyduğu ihtiyaç, Benedetta'nın bedeni üzerinden yürümeye çalışıyor. Bu bağlamda film, bireysellikten çıkıp, iktidarın gücünü korumak için inancı nasıl araçsallaştırdığını gösteriyor.

Filmde, Katolik Hristiyanlık anlatısında olan bazı mitlere, inançlara da göndermeler mevcut. Mesela Benedetta'nın ellerinde ve ayaklarında yaraların belirmesi ve sonra kaybolması, Katolik'teki Azizlerin İsa'nın çarmıhta edindiği yaraları bedenlerinde taşıdığı inancına bir gönderme. Bu sahne ile Benedetta'yı azizleştiriyor. Yine Benedetta'nın İsa'nın kendisiyle evleneceğini söylemesi, kadın Azizlerin kendilerini "İsa'nın gelini" olarak tanımlamasına bir gönderme. Bunlar dini anlatılarda olan, her Katolik'in kabul edeceği yaklaşımlar. Filme oluşan tepkinin sebebi ise farklı. Bu kadar azizleştirilen bir figürün, saflık ve günahsızlık sembolü olan Meryem'in heykelinden yapılan obje ile cinsellik yaşaması provokatif bulunuyor. 


Tüm bunlar gösteriyor ki filme tepki göstermek için Katolik Hristiyanlığın anlatısını biraz bilmek ve bu anlatılara öyle ya da böyle taraf olmak gerekiyor. Onun haricinde bir sinema eseri olarak bakacak olursak da zaman zaman dağınık ve ton olarak kararsız görünse de, Benedetta tam da bu kararsızlığıyla izleyiciyi rahatsız etmeyi amaçlayan bir film. Dini baskıyı doğrudan vaaz veren bir dille eleştirmeden, kadın bedenini tam sahnenin ortasına yerleştirerek, ona yapılan baskının absürtlüğünü gösteren bir film. Dini anlatı olarak izleyenler 'Benedetta Aziz mi yoksa sahtekar mı?' sorusuna cevap isteseler de yönetmen sorunun başka yerden sorulmasını istiyor: "Asıl sorun kadın bedeni mi?" 
Buna benzer bir soru The Magdalene Sisters filminde de sorulmuştu.

Sinemadan çok felsefeye, anlatıdan çok düşünceye yaslanan bir film The Sunset Limited. HBO yapımı bu televizyon filminde yönetmen koltuğunda usta oyuncu Tommy Lee Jones otururken, aynı zamanda filmin iki karakterinden biri. Diğerini de yine usta oyuncu Samuel L. Jackson canlandırıyor. Bu ikisi yalnızca iki karakteri değil, iki karşıt dünya görüşünü de temsil ediyor. Film; Tanrı inancı ile nihilizm, umut ile karanlık, yaşama tutunma ile ölümü seçme arzusu arasında geçen uzun ve sarsıcı bir söz düellosunu içeriyor. 

Film, New York metrosunda geçen kritik bir anla başlıyor. White (Tommy Lee Jonas) adlı entelektüel bir üniversite profesörü, Sunset Limited adlı trenin önüne atlayarak intihar etmeye çalışırken, Black (Samuel L. Jackson) adlı eski bir mahkum tarafından kurtarılıyor. Black, White’ı yaşadığı mütevazı evine götürüyor ve burada neredeyse tamamı tek bir odada geçen uzun bir diyalog başlıyor.

White hayattan, insanlıktan ve anlam fikrinden tamamen umudunu kesmiş bir nihilist. Black ise Tanrı’yla kişisel bir deneyim yaşadığına inanan, hayatını inanç üzerine yeniden kurmuş dindar bir adam. Film boyunca bu iki karakter, yaşamın değerini, acının anlamını, Tanrı’nın varlığını ve insanın neden yaşamaya devam etmesi gerektiğini tartışıyor. Fiziksel bir çatışma yok, neredeyse oturdukları yerden bile kalkmıyorlar, film bütünüyle sözcükler üzerinden ilerliyor.

The Sunset Limited’in temel meselesi, yaşamın anlamı sorusudur. Film, bu soruya kesin bir yanıt sunmak yerine iki uç düşünceyi karşı karşıya getiriyor:

Black için hayat, Tanrı’nın bir armağanıdır. Acı çekmek bile yaşamaktan vazgeçmek için yeterli bir neden değildir.

White içinse kültür, sanat, edebiyat ve bilgi insanı kurtarmamış; tam tersine onu nihilizme sürüklemiştir. Ona göre insanlık tarihi, ilerlemenin değil, yıkımın hikayesidir.

Film bu noktada çarpıcı bir tartışma açıyor: İnanç mı insanı hayatta tutar, yoksa cehalet mi?
White’ın bakış açısına göre umut, gerçeği göremeyenlerin sığındığı bir yanılsamadır. Black’e göre ise umut olmadan yaşam zaten mümkün değildir. Film boyunca bu iki düşünce birbirini ikna etmeye çalışmadan, daha çok birbirini aşındırarak ilerliyor.


Film, görünürde dine yakın dursa da aslında son derece sert bir din eleştirisi içeriyor. Bu eleştiri doğrudan Tanrı’ya değil, dinin işlevine yönelik oluyor ama.White karakteri, Tanrı fikrini insanın anlamsızlığa karşı geliştirdiği bir savunma mekanizması olarak gördüğünden ona göre din:
Acının gerçek nedenleriyle yüzleşmeyi engeller
İnsanları pasif bir kabullenişe iter
Umut vaadiyle yaşamı katlanılabilir hale getirir ama değiştirmez

Black ise Tanrı’nın kanıtlanmasına ihtiyaç olmadığını savunurken inanç onun için mantıksal değil, deneyimsel bir meseledir. Ancak filmin finaline doğru White’ın nihilist monoloğu öylesine güçlüdür ki, Black’in inancı bile sarsılıyor. Tanrı’dan bir işaret beklediği sahne, filmin en çarpıcı anlarından biri ve şu soruyu açıkta bırakıyor: İnanç gerçekten Tanrı’dan mı gelir, yoksa insanın çaresizliğinden mi doğar?
Bu anlamda film, dini yüceltmekten çok, inancın kırılganlığını gözler önüne seren bir yapıda duruyor.


The Sunset Limited, ilgilisi olmayan için kolay izlenen ya da duygusal tatmin sunan bir film değil kesinlikle. Hikayesi ilerlemez, karakterler dönüşmez ve umutlu bir kapanış sunmaz. Ancak ilgilisine oldukça hitap eden ve tatmin eden de bir film. Cormac McCarthy’nin karamsar hikayesine sadık kalan film, ne inancı yüceltiyor ne nihilizmi kutsuyor. İzleyiciyi taraf seçmeye zorlamak yerine, her iki düşüncenin de ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Cevaplardan çok sorularla ilgilenen; sinemayı bir düşünce alanına dönüştüren, kimilerini rahatsız edici ama unutulması zor bir felsefi yüzleşme bu film.


Bazı düşünceler aniden gelmez insanın aklına, belli bir deneyim ve fikir topluluğunun biraraya gelmesi sonucunda ulaşırız onlara. Nasıl ortaya çıktığını, bu olayın nasıl gerçekleştiğini bilmeyiz. Sanki beynimizin bir tarafında bir fırın vardır, oraya atarız bütün bu malzemeleri ve zamanı geldiğinde yeni bir düşünceye ya da farkındalığa sahip olmuş oluruz. Bahsettiğim malzemeler içimize işler. İçimizde işler.

Krzysztof Kieslowski , her filmiyle insanın içine işlemeyi başarır, o fırına bir sürü malzeme katar. Filmin size neler kattığını tam olarak bilmeniz imkansızdır ama bünyeye tahmininizden fazla nüfuz ettiği kesindir. Anlatması bile o kadar zor ki, seyredeli çokça zaman geçmiş olmasına rağmen bu yazıyı yazmak için oldukça zorlanıyorum. İnsanda sırf bu büyük etkiyi yarattığı için büyük sıfatını hakediyor bir sanatçı olarak kieslowski. Dekalog (on emir) serisini 89-90 yıllarında polonya televizyonu için çekiyor Kieslowski. Bez konca'da beraber çalıştığı ve ileride de beraber çalışacağı senarist Krzysztof Piesiewicz ile Tevrat'taki 10 emir'i günümüz dünyasındaki anlamlarını yeniden sorgulayarak senaryoyu yazıyorlar. Ortaya çıkan filmler (her biri ortalama 55 dakika) bazı zamanlar gizemli ve felsefi, her zaman için de gerçekçi anlatımlarıyla, birbirinden başarılı oyunculuklarla, Zbigniew Preisner'in her zamanki gibi mükemmel müzikleriyle, hikayelerin tamamlayıcı öğesi olan sembolik anlatımıyla ve de Kieslowski sinemasının olmazsa olmazı başarılı sinematografileriyle, dini inançları/insani değerleri gökyüzünden gerçek hayata düşürüyor, onları somutlaştırıyor, (en önemlisi de) insancıllaştırıyor.



Bir başka büyük yönetmen Stanley Kubrick dekalogların senaryosunu içeren kitap için diyor ki:
"Büyük sinemacıların eserlerinin belli bir yönü üzerinde durma konusunda hep isteksiz olmuşumdur çünkü bunun, eseri kaçınılmaz olarak basitleştirme ve indirgeme ihtimali vardır. Fakat Kieslowski ve yardımcı yazar Piesiewicz'in senaryolarını içeren bu kitapta fikirlerden sadece bahsetmek yerine bunları dramatize etme konusunda çok ender rastlanan bir yetenekleri olduğu gözlemini yapmak yersiz olmaz. kastettikleri şeyi dramatik bir eylemle anlatarak, seyircinin, anlatılanın ötesinde gerçekleşen şeyleri keşfetmesi gibi bir kazanca da sahip oluyorlar. Bunu öyle hayranlık verici bir yetenekle yapıyorlar ki fikirlerin ortaya çıkışını farkedemiyor ve ancak çok sonraları kalbinize ne kadar derinden nüfuz ettiklerini anlayabiliyorsunuz."

Her bölümünde bir Varşova'daki toplu konut sitesindeki aynı apartmanda yaşayan karakterlerin ele alındığı filmlerin hikayeleri aslında büyük birer tesadüften ibarettir. Tesadüf hayatı anlamlı kılan şeydir. Gizemli ve bizim farkına varamadığımız kaderin vücut bulmuş halidir.

Dekalog serisindeki tesadüfler filmden uzayıp, Kieslowski'nin sonraki filmlerine taşar. Kieslowski'nin bundan sonraki filmleri de dekalogların bir parçasıymış gibi gelir o yüzden bana. Bence kieslowski, dekalog serisi ile yıllarca geliştirdiği sinemasal dilini zirve noktasına çıkarmıştır. Bundan sonra çektiği filmlerde de aynı dili görürüz, aynı tadı alırız. Dekalog 9'da anlatılan kısa hikaye, Veronique'in ikili yaşamı'na konu olur. Van Den Budenmayer'in bestesinin de üç renk: kırmızı'da önemli bir yeri vardır.


dekalog 1
"senin tanrın benim, başka tanrın yoktur."



dekalog 2
"tanrı'nın ismini boş yere ağzına almayacaksın."



dekalog 3
"altı gün çalışacaksın, bir gün dinleneceksin"


dekalog 4
"anne ve babana saygılı davranacaksın."

dekalog 5
"öldürmeyeceksin."

dekalog 6
"zina etmeyeceksin."


dekalog 7
"çalmayacaksın."


dekalog 8
"yalan yere şahitlik yapmayacaksın."


dekalog 9
"komşunun karısına tamah etmeyeceksin."


dekalog 10
"komşunun malına tamah etmeyeceksin."

zbigniew preisner - dekalog II part 1

KONUK YAZAR: Zafer
http://spregel.blogspot.com/

#Diğer Konuk Yazarlar#

25. istanbul film festivalinde izlemiştim bu filmi. Kanımca festivalin en iyi filmi olmayı bırak, izlediğim filmler arasında en iyi filmler arasındadır. Danimarka'dan ne çıksa yerim mantığı oluşturdu bende ki yiyorum da zaten.


Neo-nazi olan Adem'in (Ulrich Thomsen) cezası, topluma hizmet etmeye çevrilir ve küçük bir kasabadaki kiliseye bu amaçla yollanır. Kilisede rahibin yanında, eskiden kalma 2 suçlu daha var. Cezaları bitmiş fakat onlar kilisede kalmayı tercih etmişler.
Rahip (Mads Mikkelsen), Adem'den kilisede geçireceği günler için kendisine bir amaç bulmasını söyler. Kilise önündeki elma ağıcının elmalarıyla turta yapmaya karar verir. Ve olaylar bundan sonra başlar.

Karakterlerin yapıları oldukça ilginçtir. Hz.İsa'nın "sana bir tokat atana öbür yanağını uzat" felsefesini benimsemiş, hatta bazen Tanrı'dan yediği tokatlar için bile diğer yanağını uzatmış, her şeye rağmen hala pozitif bakmayı bilen bir rahip, sosyal eşitliği hırsızlıkla sağlamak isteyen bir Paki ve geçmiş günahlarının kendiyse uğraştığını düşünen ana karakterimiz Adem.
Elma ağacı, elmaların yetiştiği basit bir ağaç değildir. Filmde inancı simgeleyen bir semboldür de. Ne zamanki Adem'in inancında körelme oluyor, o zaman ağaçta bir takım gariplikler meydana geliyor. Bir nevi sınandığını düşünüyor. Rahip, onunla uğraşanın şeytan olduğunu söylese de Adem bunun Tanrı olduğunu düşünmektedir. Tanrı'nın sadece kendisiyle uğraştığını da düşünmüyor hatta. Rahiple uğraşanın da Tanrı olduğunu düşünüyor. Bunu rahibe farkettirmesiyle de onun inancındaki bozulma, hayata tutunmasını sağlayan iyimserliğini elinden alıyor. Tıpkı elma ağacı gibi. Bu konuda da devreye İncil giriyor. Oluşan bu durum karşısında kendisinin ders çıkarabileceği bir kıssayı buna göstermek istercesine. Job'un ( Eyüp'ün) hikayesini..

Danimarka sinemasının tanıdık simaları var filmde. Adam (ben Adem diyorum) rolünde Ulrich Thomsen, rahip rolünde Mads Mikkelsen, sevdiğim Danimarka filmlerinde sıkça gördüğüm Nicolas Bro ve Reconstruction filminin başrol oyuncusu Nikolaj Lie Kaas. Yönetmen koltuğunda ise Anders Thomas Jensen.
-------------------------
Ivan: So, what do you want to do?
Adam Pedersen:I wanna bake an apple pie.
Ivan: Okay, you'll bake an apple pie! That's your task.
-------------------------
Adam Pedersen: What the hell are you doing?
Khalid: I got stressed! You saw him, yourself! He came at me with his knee! His sociopathic knee!
Jørgen: You shot me!
Khalid: Yeah, there's alot of witnesses! It's not the first time he does it!
Jørgen: You shot me!
Khalid: I said I'm sorry, you fat bastard! Now, shut the fuck up! What do you wanna do? Argue about it?