2006 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2006 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Richard Eyre’ın yönettiği Notes on a Scandal (2006), izleyiciyi rahatsız etmeyi hedefleyen ama bunu sansasyonel bir ahlak tartışmasıyla değil, insan doğasının karanlık dürtülerine odaklanarak yapan bir psikolojik gerilim filmi. Zoe Heller’ın aynı adlı romanından uyarlanan film, dışarıdan bakıldığında bir 'skandal' hikayesi gibi görünse de, merkezine suçtan çok iktidar, arzu, sınıfsal hınç ve yalnızlık gibi derin insani çatışmaları yerleştiriyor. Judi Dench ve Cate Blanchett’ın olağanüstü performanslarıyla güçlenen film, izleyiciyi yalnızca olan bitene değil, bu olayları anlatan kişinin zihnine mahkum ediyor ve geriyor. 



Film, Londra’daki bir devlet okulunda tarih öğretmeni olarak çalışan ve emekliliğe yaklaşan Barbara Covett’ın (Judi Dench) etrafında şekilleniyor. Hayatla bağı zayıflamış, insanlara karşı keskin bir küçümseme geliştirmiş olan Barbara, yalnızlığını günlüklerine sığınarak ve çevresini yargılayarak bastıran birisi. Okula yeni atanan genç ve güzel resim öğretmeni Sheba Hart’ın (Cate Blanchett) gelişi, Barbara’nın durağan hayatında sarsıcı bir etki yaratıyor. Sheba’nın zarafeti, sosyal konumu, rahat tavırları, Barbara’da hem hayranlık hem de derin bir kıskançlık uyandırıyor. Bu ilgi zamanla da saplantıya dönüşüyor.

Barbara, Sheba’nın öğrencilerinden biriyle yasak bir ilişki yaşadığını öğrendiğinde, bu bilgi onun için ahlaki bir sorumluluktan çok bir güç aracına dönüşüyor. Sözde dostluk, giderek bir şantaj ilişkisine evriliyor bu noktadan sonra. Barbara kendini Sheba’nın tek sığınağı olarak konumlandırırken, aslında onun hayatını sistemli biçimde kontrol altına almaya çalışıyor. Bu dengesiz ilişki, filmin sonunda yıkıcı ve kaçınılmaz bir patlamaya ulaşana kadar seyirciyi de psikolojik anlamda germeye devam ediyor.


Barbara karakteri, arzunun romantik ya da erotik bir biçiminden çok, sahip olma ve kontrol etme isteğini temsil ediyor. Sheba’ya duyduğu ilgi aşk değil, sınıfsal aşağılık duygusuyla beslenen, kıskançlıkla sertleşen ve yalnızlıkla patolojik hale gelen bir bağımlılık. Film burada nadir işlenen bir duyguyu merkezine alıyor: sosyal kıskançlık. 

Barbara
’nın Sheba’ya duyduğu öfke yalnızca gençliğine ya da güzelliğine değildir; onun ait olduğu sosyal sınıfa, rahatlığına ve hayatta bir adım önde oluşunadır. Bu nedenle film, arzuyu cinsellikten çok sınıf bilinci ve hınç üzerinden kuruyor. 


Notes on a Scandal, izleyiciyi kimin suçlu olduğu sorusuyla değil, insanın ne kadar tehlikeli olabileceği gerçeğiyle baş başa bırakan bir film. Ahlakın çoğu zaman bir değer değil, bir silah haline gelebildiğini gösteriyor. Skandal, yasak ilişkide değil; bu ilişkiyi kendi varoluşunu beslemek için kullanan zihniyette olduğunu da görmüş oluyoruz. Konusu, oyunculuğu, işlenişi ile bence izlenmesi gereken bir film.


This is England filmini blog takipçilerinin çoğunun izlediğini varsayıyorum ve kült haline gelmeye aday bu filmi tanıtmaya gerek olmadığını düşünüyorum.1983 yılında Falkland savaşının ertesinde 15 yaşındaki Shaun'un çevresinde gelişen faşist,şovenist hareketlere sessiz kalmayıp faşist bir grup olan Skinhead'e katılmasını ve sonrasında gelişen olayları anlatıyordu.Dönem faşizmini üstünkörü kötülemekten öte bunu tetikleyen motivasyonların derinine inip,sorunların kimlik sorunundan öte toplumsal bir boyutunun olduğuna dikkat çekmiştir.Göçmenlere yapılan baskıların ve halkın yozlaşmasının esaslı nedeni ekonomik açıdan varolan sıkıntılar ve başarısızlıklarına neden aramaktır.Böylece grup şovenistlikten faşizme doğru bir yol izler.Dönem içinde yaşanılan sorunları işsizler üzerinden sadece göçmenlere bağlamak en basit çözümdür ve bunun farkına varan Shaun'un filmin sonunda 'kutsal olanı' denize atabilmesi bu yüzden mühimdir.

Filmin yönetmeni Shaun Meadows ilk olarak adını Dead Man's Shoes ile duyurmuştur.Film kardeşinin intikamını almaya çalışan bir anti-kahraman üzerinden ilerlemekteydi.Sonrasında This is England ile beklediği çıkışı yapmıştır.Ken Loach'tan sonra ada sinemasının en iyi yönetmeni olarak nitelendirilen Meadows This is England filmiyle 2008 Bafta ödüllerinde 'en iyi ingiliz film' ödülünü almıştır.Filmin kendisi kadar ses getiren bir başka ismi ise Shaun karakterini canlandıran Thomas Turgoose'dir.Shaun Meadows yönetmindeki Somers Town filminde de oynayan Turgoose'nin This is England filmindeki performansı 400 Blows yapımının çocuk karakteri Jean Pierre Laud'un gösterdiği performansa yakındır.Özellikle filmin sonunda Antoine Doinel gibi deniz kenarında yalnızlığa doğru gidişi 400 Blows filminden esintiler verir.

Hal böyle iken aldığı olumlu tepkiler sayesinde devam ettirilebilir sonu olan filmin devamı gündeme geldi ve geçen sene Shaune Meadows Channel 4 için 4 bölümlük dizi haline getirilecek devam senaryosu yazmaya başladı.Senaryo yazımında Skins dizisinin ekibiyle çalışan Jack Thorne,Meadows'a yardım etti.

This is England '86 3.4 milyon işsizin olduğu ve ekonomik açıdan zor olan dönemde,milli takımında Tanrının eliyle Dünya Kupasına veda edişinin gölgesinde başlıyor.Shaun'un okuldan ayrılışı ve varolan ekonomik zorluklarda kendi yolunu bulmaya çalışırken dizinin senaryosu diğer yandan Woody ile Lol'un evliliklerini iptal etmeleri üzerinden ilerleyecekmiş.Meadow dizi ile ilgili ilk kez bir kadın karater üzerinden ilerleyen bir senaryo yazdığını ve konunun devamı için farklı fikirlerinin de olduğunu açıklamış.Film kadrosonu bir arada tutup diziye monte etmiş olması Meadows'un filmdeki başarıyı tekrardan yakalaması adına oldukça önemli.Geçen ay trailer'ı yayınlanan dizinin ilk bölümü 7 Eylül tarihinde yayınlanacak.Beklentimiz Shaune Meadows'un bizleri hayalkırıklığına uğratmayacağı yönünde.

"Bir insanın kafa tasını kırmak için yaklaşık 230 kiloluk baskı gerekir.Ama duygular daha hassas şeyler..."


Bir ayrılığın Ben'e düşündürdükleri bilgileriyle birleşince tam olarak yukarıdaki tanım oluyor.Hassas olduğuna kanaat getirdiği sevgisinin artık bir karşılığının olmaması ve daha iyisini arayan sevgilinin ardında nefes alamıyacak hale gelmek.Aşk,ayrılık gibi mevzuları derinlemesine incelemeye çalışıp Ben'in yaşadıklarından sosyal çıkarımlar yapma gibi bir niyetim yok.Zaten her biriniz bu olguların bir yerlerinden tutarak farklı yaşamlara ortak olmuş ve kişisel çıkarımlarınızı yapmışsınızdır.Bu nedenle Ben Willis'e ve zaman kavramına bakmak gerek.

Ayrılmanın suratta patlayan eşyalar olarak değer kazandığı noktada Ben'in hayatına dahil oluyoruz.Ayrılığın yaşamak ve zaman kısımlarını öldürdüğü nokta orası.Ben vücudun yaşamsal fonksiyonlarını yerine getirmekten aciz devresine giriş yapmıştır .Ayrılık sonrası yavaşta olsa zaman akar ama Ben durur.İnsomnia adı verilen illete yakalanmak ve her düşüncenin Suzy üzerinde yoğunlaşması bu yolda yanındadır.Yoğunlaşan düşünceler eski fotoğraflardaki o donuk suratların mutluluk ifadesiyle birleşince bir umut çıkarır illaki.Umudun bittiği an ise sevilenin hayatına yeni birinin girmesi değil,yeni kişinin sevilenin vücudunu elde etmesini öğrenmektir.Zamanın akması için yeni birşeylere ihtiyaç vardır ve geceleri uyuyamanında verdiği etkiyle Ben süpermarkette gece vardiyasında çalışmaya başlar.Kendi deyimiyle zaman ile parayı takas etmiştir.Zamanın akması Ben'in bu ayrılığı geride bırakması için elinde olan tek şeydir.İşe alışmak,yeni insanları tanımak ve ayrılıkla ilgili kişisel çıkarımları yaptıktan sonra ise Ben zamanı durdurur kendisi akar.Zaman durduğunda ise en büyük tutkusunu ve sanatını konuşturur.Resim yapmak özelliklede kadın vücudunu kağıda dökmek Ben'in ustalığını en güzel şekilde yansıttığı bölümdür.Gözönündeki değerlerin anlam kazanması da masumiyetin getirmiş olduğu samimiyetten kaynaklanır.Geçmiş zaman ile şimdiki zaman arasında gel git yaparak laçkalaşan düşünceler yeni bir yöne kaymıştır.Ayrılık ve Suzy'i düşünmek geçmiş zaman ise Suzy'i unutmak ve Sharon'ı düşünmek şimdiki zamandır.Ben için yaşam durdurulan yerden yeniden başlayabilir.Tabi yaşama dönüldüğü anda uyku ile zaman takası yeniden yapılır.Ben için yapılan takaslar önemlidir.

Zamanı baz alan ve akan zamanda yaşanılan bir takım sorunlara Ben Willis üzerinden çözüm üreten yönetmen takas unsurunu da filme yedirerek bazı çıkarımlar yapmaktadır.Öncelikle ayrılık sonrası yaşanılan duygusal buhranda zamanın kişi için ızdırap verici bir rol oynadığına,gene mecburi bir işte çalışıyor olmanın verdiği sıkıntıları yansıttığı saat bantlama sahnesiyle kişi için zamanın akmasının nasıl hal alacağından dem vuruyor.Diğer yandan aynı işi yapan fakat kendini kısıtlayan en azından sadece orada olduklarına ve sonradan da orada olucaklarına kanaat getirdiğimiz karakterler için zamanın bir değeri yoktur çalışma saatlerini nasıl eğlenceli hale getiriceklerinin peşine düşmüşlerdir.Ben'in hayatında da zamanın parayla ve sonrasında uyku ile takası da kavramın nesnel bir düzeye taşındığına işaret.Ayrıca zamanı durdurup günlerce aynı anı yaşayan Ben Willis'in akan zamanı değiştiremiyeceğini sadece hızlandırıp yavaşlatabiliceğini farketmesi de filmdeki zamanla ilgili en önemli detaylardan.

-Zamanı yavaşlatabilirsiniz yada hızlandırabilirsiniz hatta dondurabilirsiniz bile ama geriye saramazsınız.

Takas etmeyi bir ilişki ardından sevileni unutmak için sarfedilen bir eylem olarak sunan yönetmen Sean Ellis 2004 yılında Cashback'i kısa film olarak çekti.Kısa film dalında Oscar'a aday gösterilmesi sonrası filmin uzun metrajlısın çeken yönetmen kısa filmdeki sahnelere eklemeler yapmış ve uzun metrajlı filmde de başarıya ulaşmıştır.Film Ben Willis karakterinin yaşadıkları ve düşündükleri üzerinde yoğunlaşsaydı tamamen romantik bir drama olucak iken yan karakterlerinde film içinde sık sık öne çıkmaları sonucu komedi filmi özelliklerini de taşıyor.Çekim tekniklerinin hikaye anlatımı kadar öne çıktığı yapımda Ben Wellis karakterini Sean Biggerstaff,Sharon Pintey karakterini ise Emilia Fox canlandırıyor.Zamanın içinde akan yaşamın hangi insanlarda anlam bulacağına dair eğlenceli deneysel bir yapım.


Neye Karşı, Ne İçin


Feodalizmin yıkılışı, krallıkların parçalanışından sonra yeniden doğan burjuva sınıfının kendi çıkarlarına uygun olan bir devlet modeli geliştirmesini gerektiyordu. Ulus devletler ve uluslar bu sayede ortaya çıkmış siyasi yapılanmalardır diyebiliriz kabaca. Modernizmin getirdiği bu süreç içerisinde ulus devletlerin kuruluşu katliamlar, zorla yerinden etmeler ve soykırımlarla gerçekleşmiştir. Amerika yerlilerinin katledilmesinin gerekçelerini düşünelim. Avrupa’da buhrandan çıkmış gelmiş insanlar; ve altın dolu olduğuna inanılan Amerika toprakları… Özgürlük Rüzgarı’nın senaristi Paul Lavert bu konudaki görüşlerini şöyle dile getiriyor: “Bence imparatorlukların tarihi nasıl yeniden yazdıkları çok ilginç bir konu. Mesela bundan 500 yıl önce Colombus büyük bir denizci olarak bir yer keşfediyor ve tarih ona büyük bir saygı duyuyor. Ama tarihin yazmadığı, unutturduğu bir şey var ki; yerli halka saldırdığından, kendi topraklarından çıkarmaya çalıştığından kimse bahsetmiyor. Eğer biz de daha objektif bir İngiliz tarihi öğrenmiş olsaydık, imparatorluğumuzun medenileştirme görevinin altında yatanın ne olduğunu bilseydik, mesela Hindistan’da, Kenya’da 1950’li yılların sonuna kadar neler olduğuna dair objektif bir bilgimiz olabilseydi, İngilizler aynı yalanları bu olaylarda yutmazlardı.”

Bu ulus inşası sürecinde birçok etnik grubun yok olması gerçeği bir yana, bağımsızlık savaşları olarak gündemimizde konumlandırdığımız uluslar varlığını sürdürebilenler olmuştur. İrlanda gibi… Dikkatlerden kaçmaması gereken önemli bir nokta ise, filmde de anlaşılacağı gibi, tüm bağımsızlık mücadelelerinde olduğu gibi İrlanda’daki bağımsızlık hareketi de homojen değildir. İşçi, köylü ve burjuvazinin bir kısmından veya burjuvaziyle işbirliği içerisinde olan gruplardan oluşmaktadır. Bunun vurgulandığı birkaç sahnenin üzerinden gidelim.

İlki köyde mücadele etmeye karar veren arkadaşlarının kalmaya ikna etmeye çalıştığı Damien’ın temsil ettiğidir. Abisi ve arkadaşları ona “Artık bizi bırakamazsın Damien. Bazılarımızda kas gücü var bazılarımızda beyin. Bundan sonra olmaz.” diyerek Damien’ın aydın sınıfını temsil ettiğini ortaya çıkarmışlardır. Damien da tam bir aydın tavrı göstererek gel gitler yaşamış, Londra’ya gidip iyi bir doktor olmak veya kalıp ölümüne mücadele etmek arasında ikilem yaşamıştır. Hatta mücadelenin zorunluluğundan kaçmak için İngiliz ordusunun kat be kat fazla gücünü sebep bulmuştur. Aydınca bir küstahlıkla 17 yaşındaki Micheail O’Sullivan’ın ismini İngilizce söylemediği için öldüğünü bunun Micheail’in kendi hatası olduğunu söylediğinde tam bir halk kadını olan Sinead anında cevabı yapıştırmıştır: “Yani hepimiz Londra’ya tek gidiş bileti almalıyız öyle mi?” Kısacası Sinead, Damien’a “sen aydınsın, gidip kendini kurtarma şansın var fakat bizler köylüyüz, bizim burada yaşamaktan başka bir şansımız yok. Bu yüzden savaşmak zorundayız.” diyor.

Hemen bu sahneden sonra tren garına geliyor. İngiltere işgal askerleri arama için trene binmek istiyor ama makinist sendikasının ‘İngiliz askerlerini ve onların savaş malzemelerini taşımama kararı’ aldığını söyleyerek onları trene sokmuyor. İlerleyen sahnelerde liman işçilerinin de greve çıktığını görüyoruz. Burada ise karşımıza işçi sınıfı çıkıyor. İngiltere ordusuna ambargo uygulamak, oldukça politik bir karar olarak ele alınmalı. Günümüze baktığımızda sendikaların bu kararları almakta oldukça basiretsiz kalabildiğini görürüz.(Gerçi aydın ve akademisyenler için daha iyi durumda olduklarını söylenemez ya.) Ama savaş koşullarının işçi sınıfını nasıl politikleştirdiğini, bunun sendikal kararlara bile çok net bir şekilde yansıdığını görebiliyoruz. ABD’nin Irak işgali sırasında tüm taşıma işçilerinin grev ilan ettiğini düşünsenize. Ama böyle bir şey bugünden bakınca henüz mümkün görünmüyor. Günümüzde her sendika kendi iş koluna dair ve kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Çünkü işçi sınıfının örgütlenmesinde politik bir düzey dünyanın hiçbir yerinde istenilen düzeyde yakalanmış değil. Ken Loach, belki de bu sahneyle askerleri trene almayı reddeden makinistin daha sonra silahlı mücadeleye katılmasıyla Özgür İrlanda’nın kuruluşunda işçi sınıfının büyük bir rol oynayacağı sinyalini veriyordur.


Üçüncü sahne ise bağımsız mahkemenin aldığı karara Teddy’nin aykırı davranması. Teddy burada ezilen bir köylü ve bir toprak ağası arasında seçim yapıyor ve toprak ağasını kollamayı tercih ediyor. Bu işin bir yönü. İkinci okuma ise uğruna mücadele ettiğini iddia ettiği Bağımsız İrlanda’nın uzun zamandan sonra kurulan bağımsız mahkemelerinin aldığı kararları ihlal ederek mahkemeyi boşa düşürüyor. Teddy O’Donovan, mahkeme başkanına “Böyle kararlar alarak bölgedeki tüm tüccarları ve iş adamlarını karşımıza mı almak istiyorsun?” diyerek kimin safında bulunacağının sinyalini şimdiden veriyor. Buna karşılık makinist çıkıyor ve orada bulunan köylülerin ceplerinde kaç para olduğunu soruyor. Hepsi tabi ki beş parasız. O zaman Dan, şu cümleleri sarfediyor: “İki dakika önce kendiniz gördünüz. Bu çocuklar kasabanın kodamanını kolluyorlardı ve cebinde beş kurusu olmayan bir anneyi satıyorlardı. Tıpkı sizinki gibi.”, beş parasız. IRA’nın toprak ve arazi sahiplerini koruduğunu ama aslında IRA’yı oluşturan herkes gibi beş parasız olan köylüleri koruması gerektiğini savunuyor. Direnişçiler arasındaki ilk belirgin ayrım burada gerçekleşiyor. İki kardeş ilk burada birbirine giriyor. Kılıçlar çekiliyor ve Teddy özel mülkiyet sahiplerini koruyacağını, Damien ise yoksul halkı savunacağını açıkça belirtiyor.

Bu durumu pekiştiren, hatta çelişkiyi ayyuka çıkaran bir diğer durum ise Britanya ile yapılan anlaşmadır. Anlaşma bir salonda izlendikten sonra halkın gösterdiği tepkiler anlaşmayı yapanların bağımsız İrlanda Anayasası’na (1916) ihanet ettikleri yönündedir. Bağımsız İrlanda Parlamentosu üyelerinin krala bağlılık yemini edeceklerini duyduklarında yükselen bir ses “Benim bir kralım yok.” demektedir. Daha sonra görüntüye bir odada tartışan İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyeleri gelir. Cumhuriyetçiler ikiye bölünmüştür. Daha fazla savaşamayacaklarını ve bu anlaşmayı kabul edeceklerini söyleyenler –ki Teddy burada başı çekmektedir.- ve İrlanda içerisindeki tüm üretim araçları İrlanda halkının olana ve İrlanda tam olarak bağımsız olana kadar savaşmalıyız diyenler (Damien bu taraftadır). Sosyalist bir İrlanda mı, yoksa yarı-sömürge bir İrlanda mı? Tartışmanın özü budur. Yani işgali püskürttükten sonra nasıl bir İrlanda’nın kurulacağı tartışması yürümektedir. Bu durum Damien’ın idamından hemen önce “Neye karşı savaştığını bilmek kolay. Ama ne için savaştığını bilmek zor.” dediği durumdur aslında. Ve aylar önce ilk mahkemede toprak ağasını dava adına koruduğunu iddia eden Teddy yarı-sömürge İrlanda’da kukla olmayı kabul eder. Kendi insanlarına sırtını çevirerek, İrlanda askerî üniformasının içindeki İngiliz olmuştur. Damien ise bir zümrenin koskoca bir kitle üzerinde özel mülkiyet üzerinden tahakküm kurmadığı bir ülke kurulana dek savaşmaya devam edecektir.

Bir diğer dikkate değer sahne ise Katolik kilisesinde yaşanan tartışmalardır. Buradaki kilisenin neye ve kime hizmet ettiğidir. Devrimciler sokaklarda bildiriler dağıtmaya başladığında bu işbirlikçilerin işini zorlaştırmıştır. Kilise bu müşkülü kolaylaştırmanın derdindedir. Cumhuriyetçilerin dağıttığı bildiride şunlar yazmaktadır: “Cumhuriyet yönetimi altında Londra'da lüks içinde yaşayan aristokrasinin arazilerine el konulacak ve arazisi olmayan işçilere ve küçük çiftçilere eşit olarak dağıtılacak. Tüm endüstri ve tarım, işçi ve çiftçiler için devlet tarafından yönetilecek ve gelirler devlet tarafından dağıtılacak.”

Pederin buna cevabı ise “Sadece sizin mallarınızı çalmakla yetinmeyenler, yakında 12 havariyi de devletleştirecekler.” olmuştur. Onlarca yıl savaştan sonra hala savaşa devam etmek isteyenlerdir cumhuriyetçiler ve aforoz edileceklerdir. Böylece halk onlara tanrının adamları tarafından kovuldu gözüyle bakacak ve sözlerine itibar etmeyecektir. Cumhuriyetçiler pederin sözlerine tepki gösterir ve Damien o vurucu cümleyi zikreder: “Katolik kilisesi bir kez daha zenginlerden yana olduğunu kanıtladı.” Geçmişteki aklım olsaydı burada dinin halk mücadelelerini nasıl bastıran ya da uyuşturan bir şey olduğunu rahatlıkla söylerdim herhalde. Ama olmaz… Filistin’den, Irak’tan, Afganistan’dan sonra olmaz. Çünkü ne yazık ki kendi ülkemde de gördüm ki dindar kişilere cahil-cühela muamelesi yapanlar zulüm karşısında kaburgaları 10 metreden sayılan, avurtları krater gibi çökmüş ilkokul çağındaki bir Filistinli çocuğun cesaretine sahip değiller. O Filistinli çocuğu bilirken olmaz. Pan’ın Labirenti’nde direnişçilerin ruhsal yaralarını saran rahibi gördükten sonra diyemem bunu. Ama kilisenin yalan söylediğini söylerim rahatlıkla. Çünkü dediklerine göre tanrı bu dünyada çekilen azapların mükâfatını, yapılan zulümlerinse cezasını vaadediyordu insanlara. Bir yerlerde adalet olmalıydı, ama nerede? Tanrı bunu ancak öldükten sonra görebileceğimizi söylüyordu kiliseye göre. Bu dünyada adalet isteyenler ise tanrı olmak istiyorlardı. Bu en büyük günah. Hemen aforoz edilmeliydiler. “Benim kilisemden çık” diye bağırıyor peder. Kilisenin mülkiyeti bile birilerine aitti.

Sonuçta Damien ve Teddy kardeşler, ( bilinçli olarak iki kardeş seçilmiş sanırım, daha vurucu olsun diye) bu noktada ayrılmakla kalmaz birbirlerine karşı savaşırlar. Özünde bu mülkiyetliler ve mülksüzlerin savaşının bir karikatürüdür. Adaleti yer yüzüne indirme çabasıdır. Damien Sinead’a yazdığı mektupta yineler: “neye karşı olduğunu bilmek kolay, ne için savaştığını bilmek onurdur. Şimdi biliyorum ve bu bana güç veriyor.” Damien’ın uğruna savaştığı şey Sinead’in çocuklarının özgür, bağımsız, sosyalist İrlanda’sıdır.

KONUK YAZAR: Fulya Alikoç

#Diğer Konuk Yazarlar#

“HAYALETLER HALA İRLANDA’DA DOLAŞIYOR”

Bu sözler filmde işbirlikçi kardeş Teedy O’Donovan karakterini canlandıran Padraic Dalaney’e ait. Kendisi İrlanda’nın batı yakasında doğup büyümüş ve İngiltere işgali döneminde ortaya çıkan binlerce isimsiz mezar görmüş. Harabeler içerisinde o günlerden kurtulamamış bir kokunun gezindiğini anlatıyor bizlere. Öldürülen insanlar ait oldukları yere o kadar bağlılar ki hayaletleri bile bırakmıyor İrlanda’yı.

Filmin yönetmeni Ken Loach’un oyuncular olarak o günlerin izlerini taşıyan ailelerin çocuklarını seçmesi elbette bir tesadüf değil. Hatta filmin çekildiği kasaba Damien’ı canlandıran Cillian Murpy’nin memleketiymiş. Bu durum düşünüldüğünde filmdeki herkesin gösterdiği performans teknik yetkinlik ve profesyonel olmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Sanki oyuncular tarihin gerçeklerini belleklere yeniden düşürerek ölülerine sahip çıkıyor gibiler.

Bu noktalara değindikten sonra bu yazının asıl hedeflerine gelirsek… ‘Etiğin savaş karşısındaki tavrı nasıl olmalı, ya da bir tavrı olabilir mi’yi sorgulamak istiyorum. Bunun için 3 düşünürün farklı etik yaklaşımlarına değineceğim. Birincisi kategorik imperatifiyle Kant olacak. İkincisi John Rawls’un ‘cehalet peçesi’ düşüncesi. Üçüncüsü de Engels’in sınıfsal yaklaşımı olacak. Tabi ki bu arada ulus kavramının yeniden tanımlanıp açıklanması gibi bir ihtiyaç doğacak. Ayrıca İrlanda’da insanlığın yaşadığı bu deneyimle Türkiye’de Kürtler’in yaşadıkları açısından bir paralellik olduğu kanısındayım. Zaman zaman bu yönde karşılaştırmalar yaparak özellikle filmde öne çıkan benzerlikleri vurgulamak da bugün içerisinde olup bizzat deneyimlediğimiz bir meseleyi anlamak için daha yararlı olacaktır.
Aslında tüm bu iki düzlemin dönüp dolaşacağı tartışma şiddet üzerinde olacaktır. Şiddet meşrulanabilir mi?

Etiğin Şiddet Açısından Direniş ve İşgal Karşısında Tarafı

‘Kendin için öyle bir şey iste ki bunu bütün insanlık için isteyebil’ diye kabaca ifade edebileceğimiz kategorik imperatif ilkesinin insanlığın yaşamında ne kadar gerçeklenebildiğinin uç bir örneğini verebilir bu film bizlere. Kant’ın ödev etiğinin ideal bir dünyadan aşağılara inip gerçek dünyaya ayak basıldığında ne kadar da işlemez bir prensip olduğunu görebiliriz. Kant bize ne vaat ediyor. Örneğin yalan söylememeyi. Kendi örneğiyle açıklayacak olursak düşman askerlerinin gelip size arkadaşınızın yerine sorduğunu düşünün verebileceğiniz tek doğru yanıt : “Üst katta” olacaktır. Arkadaşınızı ölüm beklese de sizin göreviniz doğruyu söylemektir. Peki, filmdeki ilk sahnelerden birinidüşünelim. İrlandalı köylüler kendilerine özgü oyunlarını oynayıp eve döndüklerine İngiliz işgal askerleri evi basıyor ve tek tek hepsine isimlerini söylemelerini emrettiğinde 17 yaşındaki Micheail O’Sullivan ismini söylüyor. Sorun yok, elbette bunu İngilizce yapsaydı. Micheail’in adı Maykıl değildi, Mihael’di. Peki, Micheail bunu yalan söylememe ödevi olarak mı gerçekleştirdi. Hiç sanmıyorum. Bunu yazının ulus kavramını irdelediğimiz ikinci kısmında göreceğiz. Peki, İngiliz askeri öldürmek insan öldürmeme ödevine ters düşüyor. Bu doğru ama İrlandalı halkın katledildiği koşularda değil. İrlandalı direniş savaşçıları yaptıkları (adam öldürme, karakol basma, ihanetçileri cezalandırma) hiçbir şeyin dünya üzerindeki tüm insanlar için istemeyeceklerdir. Çünkü onlar yapmak zorunda bırakıldıkları şeyi yapıyorlar. Bir insan öldürmek elbette ki evrensel ölçekte istenecek bir prensip değildir. Ama zorunlu bırakıldıklarında yapacak başka bir şey yoktur. İngiltere işgal askerleri İrlandalılara yaptıklarını kendi ailelerini de kapsayan tüm insanlık için isteyebilirler mi? İşte bu sorunun cevabı muamma. Kendi aileleri için istemezler elbette. Ama biz yine de insanlığı onlara teslim etmeyelim derim. Bir İrlandalı anne Kant’a sormaz mı: “Onların bu yaptıklarını kendi aileleri için isteyemeyeceklerini düşünmeleri ve çocuklarımı öldürmekten vazgeçmeleri için daha kaç çocuğum öldürmeleri gerekiyor?” diye… Kant iyi ki İrlanda işgalinden önce ölmüş.

Rawls’un da bu anneye Kant’tan daha iyi bir önerisi yok gibi. Cehalet peçesi bize diyor ki: gözünü kapatıp düşün, dünyaya yeniden geldiğinde fakir, siyah, sakat,…. bir kadın olabilirdin. Tüm bunları ‘olma’ korkun ‘zengin, beyaz, sağlıklı bir erkek’ olma dürtüne ağır basacaktır. Bu yüzden daha eşitlikçi bir toplum için çabalamalısın. Aslında bu, etiğin altın kurallarından biri olan ‘sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma’ ilkesinin bir türevinden başka bir şey değil. Yani bizim zavallı İrlandalı annemiz bekleyecek ki İngiltere işgal askerleri kendilerinin bir İrlandalı olabileceklerini, yani böyle bir ihtimalin varlığını düşünecekler ve yaptıklarından vazgeçecekler. Sizce de bu anneden haddinden fazla bir şey istemiyor muyuz? Bu iki etik yaklaşımı ve adalet kuramını savaşları önlemeye dönük iyi niyetli çabalar olarak görebiliriz. Ama ortaya koymamız gereken bazı noktalar var ki etiğin ve savaşın bir arada nasıl yürüyebileceğini belirtiyor.

Öncelikle ortaya koymamız gereken mesele şu ki, Rawls ve Kant, etiği bireyler bazında ele alıyorlar. Savaşa İngiltere kraliyet ailesi ya da parlamentosu –her neyse- karar veriyor, İrlanda’yı işgal ediyor. Ama savaşı fiziksel olarak İrlanda halkı ve İngiliz askerleri yaşıyor. Bu durumda İrlanda halkının ve İngiliz askerlerinin iradesi dışında gerçekleşen bir olgu olarak ‘işgal’ içerisinde biz etik yargılarımızı İrlandalı direnişçilere ve İngiliz askerlerine doğrultuyoruz. Yani asla savaşa ve savaş sırasında yaşanan ya da yaşanacak olan hiçbir şeye özgür bir iradeyle karar vermemiş iki grup insan arasında etik bir uzlaşı arıyoruz. “İngiliz neden insan öldürüyor? İrlandalı neden yalan söylüyor?” gibi bağlamından kopuk sorularla etiği sorguladığımız yanılgısına düşüyoruz. Kim haklı kim haksız diye yargılarda bulunmaya çalışıyoruz. Savaş ve işgalin başlı başına haksız bir durum olduğunu gözden kaçırarak.

Bu durumda Engels’in ahlak konusundaki bir sözü oldukça manidar kalacaktır sanırım. Kendisi tam olarak bir etik çözüm önermiyor. Sadece varolan ahlaksızlıkları açıklama çabasına girişiyor ve diyor ki:
“İnsanları ancak, hayvana yakışan bir durumda bırakırsak ya isyan eder ya da hayvanlığa kapılırlar. Burjuvazinin işçi sınıfının yüzüne cinsel kabalığını vurmaya herkesten daha az hakkı vardır.”

Bu cümle filmin konusundan her ne kadar kopuk görünse de bize şu görüşü öneriyor: İnsan davranışı içinde bulunduğu tarihsel koşullardan kopuk ya da bağımsız değerlendirilemez. Dolayısıyla onların davranışlarını değerlendirirken ve yargılarken bulundukları tarihsel koşullardan bağımsız bir şekilde yargılamaya hakkımız yoktur. İngiltere, İrlanda topraklarını işgal etmiş, halka zulmediyor, işkence ediyor, kadınlara tecavüz ediyor ve insanları sinek gibi öldürüyorken tutup da “İrlandalılar neden insan öldürüyor? Bu ahlaka aykırıdır.” diye sormaya kimin ne kadar hakkı vardır? Aynı şekilde ABD, 5 yıldır Irak’ı işgal etmiş durumda ve ölü sayısının bir milyonu aştığı söyleniyor. Müslüman kadınlara tecavüz edildiği defalarca belgelendi. ABD askerlerinin komutanlarınca aldığı emirler doğrultusunda binlerce insanın keyfi öldürüldüğü, binlerce direnişçiye insanlık dışı muamele çekildiği, işkence yapıldığı defalarca dünya kamuoyuna duyuruldu, bunların hepsi belgelendi. ABD çok sistematik bir şekilde Irak halkını sosyal, ekonomik, kültürel yıkıma maruz bırakırken, intihar bombası olmanın etiğini sorgulayıp yargılamak –yani yargılanacak koskoca bir işgal varken işgale maruz kalanı yargılamak- bir şekilde taraf tutmak değil midir? Aynı şekilde Filistin, Kenya, Hindistan, Türkiye’de Kürtler… Direnişçiler haksız görünen ne yapıyorlarsa bunun sorumluları baskı uygulayan ve işgal eden tarafın bu baskı ve şiddetinden bağımsız mıdır? Ken Loach, ‘The Wind That Shakes The Barley’ ile ilgili bir röportajında “Eğer adalet, bağımsızlık ve özgürlük ideallerinin peşinde koşuyorsanız ve bazıları buna engel olmaya çalışıyorsa tabii ki şiddet ortamı oluşuyor, problem de burada başlıyor. Bu düşüncelere engel olunmasıdır asıl şiddete yol açan, o düşüncelerin peşinde koşmak değil. Bu filmde şiddeti işaret eden şeyler insanlarda ortaya çıkıyor. Damien değişen bir adam ve bu yaşadıklarını sonuna kadar içinde taşıyor. Aynı şekilde Teddy de hep korkuyor. Sonunda onların bir araya gelebileceğini sanmıyorum. Maalesef adil duruma ulaşabilmek için bazı şiddetli değişimler yaşamak gerekiyor.” diyerek bence şiddete dair tartışmalara da son noktayı koyuyor. Hiçbir devrimci eylem ya da bağımsızlık hareketinin şiddeti kutsamak gibi bir amacının olduğunu sanmıyorum. Fakat gelinen koşullar öyle belirleyici olmuşlardır ki şiddetten başka başvurulacak bir yöntem kalmamıştır.

KONUK YAZAR: Fulya Alikoç

#Diğer Konuk Yazarlar#

Zamanlaması yanlış olan Slevin Kelevra , kendini birden anlam veremediği olayların içinde bulur. ve olaylar gelişir.. ( böyle saçma film girizgahları da var di mi hala:)? ) siz en iyisi bu dediklerimi unutun, filmi izleyin..
Slevin Kelevra rolünde, daha önceden 40 Days and 40 Nights ve Sin City de kendini gösteren Josh Hartnett oynuyor.. En iyi 2. adamımız yine iyiliğini gösteriyor:)
-------------------
The Boss: Do you know what I wanna see you about?
Slevin: No.
The Boss: Then how do you know I got the wrong guy?
Slevin: Cause I'm not...
The Boss: Maybe I want to give you $96,000. In that case do I still have the wrong guy?
Slevin: Do you wanna give me $96,000?
The Boss: No, do you wanna give me $96,000?
Slevin: No, should I?
The Boss: I don't know, should you?
Slevin: I don't know, should I?
-------------------
The Boss: They call him "the Fairy"...
Slevin: Why do they call him "the Fairy"?
The Boss: Because he's a fairy

Eğlenceli bir şarkı eşliğinde İngilterenin en karmaşık dönemlerinden -80lerden- kesitler gösteren, Margaret Thatcher'ı hafif tiye alan, bir giriş yapılıyor filme.
o döneme bir siyasetçi, bir ekonomist, bir yazar gözüyle değil de bir çocuk gözüyle bakılmış. Yanlış savaş stratejileri yüzünden babasını savaşta kaybetmiş bir çocuğun gözünden. Suçlayacak birilerini arayan, kimi suçlayacağını şaşıran bi çocuktan. Filmdeki duygular da bu çocukla değişiyor. Bu yüzden seçilecek olan çocuğun karakter ve tip olarak buna elverişli olması lazım. Shane Meadows karakter yarattıktan sonra cast seçimini de iyi kullanmış. Shaun adını da sevdim ( shaun of the dead filminden ötürü olsa gerek).
Filmdeki karakterlerin gerçekten herbiri ilginç. Göründükleri değiller en azından. Serseri görünümlü Woody'nin yanlarından geçen tanımadıkları Shaun'ı üzgün görünce neşelendirmeye çalışması, hatta bu uğurda arkadaşlarını hafiften harcaması da cabası. Aynı şekilde karakterdeki değişimleri Combo'da da görüyoruz.
Velhasıl-ı kelam, izlenilmesi gerek filmlerdendir diyorum. Ayrıca filmde kullanılan müziklerin tamamına da sahip olunmalı derim ben.
------------------------------------
Smell: I loved when you gave me that cake, that was sweet. Did you make it yourself?
Shaun: Ya
Smell: You didn't make it yourself, did you?
Shaun: No