Nirvanna The Band Show ve BlackBerry filmlerinin de yönetmenliğini yapan Matt Johnson'ın yönettiği Tony filmi benim için büyük bir ismin doğuşundan çok, yanlış yollarda dolaşan genç bir adamın kendisine bir yön arama hikayesi olarak kalıyor. Belki de film bunu yeterince güçlü biçimde anlatıyor; fakat benim için o genç adamın neden özellikle Anthony Bourdain olması gerektiği sorusu tam olarak cevaplanmıyor.
23 Eylül 2026 Çarşamba
Tony: Anthony Bourdain'i Tanımadan Tony'yi İzlemek
Nirvanna The Band Show ve BlackBerry filmlerinin de yönetmenliğini yapan Matt Johnson'ın yönettiği Tony filmi benim için büyük bir ismin doğuşundan çok, yanlış yollarda dolaşan genç bir adamın kendisine bir yön arama hikayesi olarak kalıyor. Belki de film bunu yeterince güçlü biçimde anlatıyor; fakat benim için o genç adamın neden özellikle Anthony Bourdain olması gerektiği sorusu tam olarak cevaplanmıyor.
31 Ocak 2026 Cumartesi
I Swear: Kraliçe'ye Küfreden Adam
Bir insan düşünün ki Kraliçe Elizabeth içeri adım attığı an ona “F.ck the Queen” diye küfrediyor; beş dakika sonra ise aynı düzen, aynı tören, onu kraliyet nişanıyla onurlandırıyor. Kirk Jones’ın gerçek bir hikayeden uyarlan I Swear filmi, John Davidson’ın tourette* sendromuyla mücadelesini ve bu mücadeleyi aktivizme dönüştürmesini anlatıyor. Sıcak, samimi ve yer yer komik bir karakter portresi sunuyor. Ancak bu duygusal tonun altında fazlasıyla güvenli, risk almaktan kaçınan bir anlatı yapısı da saklı.
Film, yetişkin John Davidson (Robert Aramayo) Britanya İmparatorluğu'nun verdiği nişanlar içerisinde en yüksek üçüncü nişanı olan MBE (Member of the Most Excellent Order of the British Empire - Britanya İmparatorluğu'nun En Mükemmel Nişanı Üyesi) madalyasını almak üzere saraya gittiğinde, Kraliçe 2.Elizabeth'in de bulunduğu salonda ettiği bir küfürle açılıyor. Buradan 1980’lerin ortasına geri dönüyor ve genç John’un okulda başlayan tiklerini, ailesinin onu anlamakta zorlanışını, sosyal hayatta maruz kaldığı şiddeti ve giderek içine kapanışını izliyoruz. Yetişkinliğinde ise bir arkadaşının annesi olan eski psikiyatri hemşiresi Dottie’nin (Maxine Peake) onu sahiplenmesiyle John’un hayatı değişiyor. Toplum merkezinde iş bulmasını, diğer tourette* hastalarıyla buluşmasını ve sonunda bir kampanyacıya dönüşmesini izliyoruz.
Robert Aramayo’nun performansı ise tüm bu yumuşatılmış çerçevenin ötesine geçen asıl güç unsuru. Davidson’ın tiklerini taklit etmek yerine karakterin mizahını, kırılganlığını ve direncini yakalayan bir oyunculuk sergiliyor. Ancak oyunculuğun bu kadar öne çıkması, yönetimin ve kurgunun yetersiz kaldığı anları daha belirgin kılıyor. Film, anlatısal açıdan güvenli alanından hiç çıkmıyor; risk almak yerine görece konforlu bir biyografi filmi çizgisini izliyor.
I Swear, samimi niyeti ve etkileyici başrol performansıyla izleyiciyi kolayca kendine çeken, iyi hissettiren bir biyografi filmi diye toparlayabiliriz.. Ancak gerçek bir hayat hikayesinin sert köşelerini tıraşlayan, fazla düzgün ve fazla tahmin edilebilir yapısıyla da sınırlı bir sinemasal etki bırakıyor. John Davidson’ın ilham verici mücadelesi elbette güçlü bir hikaye; fakat film bu gücü sinemasal derinlikle pekiştirmek yerine güvenli ve cilalı bir anlatının içine hapsediyor. Yine de Aramayo’nun performansı ve filmdeki birkaç sahici an, I Swear’ı duygusal olarak karşı konulmaz kılmayı başarıyor. İzlenimi de kolay bir film olduğunu belirtebilirim.
*Tourette sendromu (TS), nöro-gelişimsel bir bozukluk olarak tüm dünyada tanınan ve tik (motor ve vokal tikler) ile karakterize edilen bir durumdur. Dünya çapında yapılan bilimsel çalışmalara göre Tourette sendromunun genel çocuk ve ergen popülasyonunda görülme oranı yaklaşık %0.3–%1 civarındadır, yani her 1000 çocuktan ortalama 3–10’unda bu sendroma rastlanabilir. Bu yaygınlık, yetişkinlerde daha düşük olup yaklaşık %0.01 civarındadır.
1 Kasım 2025 Cumartesi
The Smashing Machine
Yapım şirketi A24, Safdie Kardeşler ile anlaştı ama tek film çatısı altında değil. Her birinin bir film çekmesi üzerine. Josh Safdie, yılsonu vizyona girmesi planlanan Marty Supreme filmi ile; Benny Safdie ise The Smashing Machine filmi ile bu sene birçok kulvarda yarışacak gibi. Hangisinin yapımı daha iyi, onun cevabı henüz net değilse de, Benny'nin filmi The Smashing Machine için şimdiden söyleyecek şeylerim var.
Film, 1997-2000 yılları arasında MMA'in henüz kuralsızlığı ve acımasızlığıyla tanındığı dönemde, Mark Kerr'in (Dwayne Johnson) yükselişini anlatan bir spor biyografisi. Kerr, UFC'de kazandığı başarıların ardından Japonya'daki Pride organizasyonunda dövüşmeye başlıyor, ancak kariyerindeki bu ivme, ağrı kesici bağımlılığı, duygusal kırılganlıklar ve özel hayatındaki gerilimlerle eşzamanlı olarak hareket ediyor. Partneri Dawn Staples (Emily Blunt) ile ilişkisi, Kerr'in kontrol ihtiyacı ve bastırılmış öfkesi nedeniyle giderek yıpranırken, en yakın dostu ve eski antrenörü Mark Coleman'ın (Ryan Bader) potansiyel rakip haline gelmesi filmin ana omurgasını oluşturan yapı oluyor. Tüm bu süreç, büyük dönüm noktalarından çok, küçük kırılmalar üzerinden ilerliyor. Film büyük maçlardan ziyade, küçük anların yarattıklarıyla ilgileniyor.
Spor biyografisini sevenler için sevilecek ama diğer izleyici kitlesi için tatmin etmeyecek bir sonuç var elimizde. Çünkü çoğu yerde izleyicinin beklentilerini boşa çıkaran, izleyicisini yarım bırakan bir film The Smashing Machine. Filmin finalinde gerçek Mark Kerr'in sıradan hayatına yapılan vurgu, kahramanlık mitinin altını çizerken, şöhretin ve zaferin geçiciliğini sessizce hatırlatıyor.
27 Şubat 2025 Perşembe
Better Man: Robbie Williams
Afişi ilk gördüğümde benim de aklıma Maymunlar Cehennemi filmi gelmişti. Ama değil. 2003 yılında Number One Tv ekranlarında dönen Feel şarkısının klibiyle tanıdığım Robbie Williams'ın filmi. Kendisinin filmde bir maymun olarak resmedilmesinin de bir sebebi var elbet.
Better Man filmi, 1990larda Take That adlı bir boy-band ile ismini biraz duyuran ve gruptan ayrıldıktan sonra solo olarak müzik hayatına devam eden ve bu noktada giderek efsaneleşen Robbie Williams'ın hayatını anlatıyor. Take That zamanlarını pek bilmesem de solo yükselişine 2003 yılında çıkardığı Feel şarkısından itibaren takip edip gözlemleyebildiğim bir isim kendisi. Solo yükselişi adına kendisine teklif edilen Queen solistlik teklifini de reddetmiştir. Efsane sanatçı Freddie Mercury'nin yerine gruba gelen kişi diye anılmaktansa Robbie Williams olarak tanınmayı yeğlemiş ve bunu da başarmış.
CGI için yeşil ekran önünde hareket yakalama teknolojisiyle canlandırılan maymun karakteri, Jonno Davies'in performansıyla kayda alınıyor. Ama seslendiren ise Robbie Williams'ın kendisi. Bunun yanında filmde kendisi gördüğümüz kişiler kendisini The Little Death filmiyle sevdiğim Damon Herriman ve keşke daha fazla izleyeni ve konuşanı olsa dediğim dizi Inside No:9'un usta oyuncusu 3 Bafta ödüllü Steve Pemberton. Ama yine de filmde öne çıkan bir oyunculuk performansı yok. Bu da filmin eksisi. Bir eksilerinden biri de filmin bilerek tercih ettiği soluk, grenli görsellik. İzleyiciye kasvetli bir hava sunan bu tercih, mizahi bir yaklaşım ile dramatik anlar arasındaki geçişlerde dengesizlik yaratıyor.
7 Kasım 2024 Perşembe
The Apprentice: Adam Kazandı
Yeniden başkan seçilen Donald Trump'ın gençliğindeki sıçrayış döneminin ve bu sıçrayışta kendisine mentörlük eden Roy Cohn ile olan ilişkilerinin anlatıldığı The Apprentice filminin zamanlaması manidar bulunmuştu. Seçim öncesi vizyona sokularak seçmende Trump aleyhine bir algı yaratılmak isteniyor söylentileri dolaştı. Bizim Amerikanlaşmaya çalıştığımız, onların ise Orta Doğulaştığı bir dönemde bilmedikleri bir şey olabilir; Orta Doğu insanı gücü sever, güce tapar. Ve bu film Trump'ı oldukça güçlü gösteriyor.
Filmin seçim öncesi gösterime girmesi, ekseriyetle Demokrat parti destekçilerinden oluşan Hollywood'un siyasi bir hamlesi olarak görüldü. Trump'ın iktidara gelirken "ne pahasına olursa olsun, kazan" stratejisini, onun yeniden başkan olduğunda ne ölçüde illegalize ( ve hatta şeytani) olabileceğini, filmde onun yaptığı 'manipülasyon, saldırganlık ve inkar üzerine kurulu' bir yükseliş hikayesi ile gösteriliyor. 'Yeniden kazanması durumunda bu tarz yöntemlere yeniden başvurabileceği' endişesinin oluşması da isteniyor olabilir. Filmin direkt bu amaçlarla seçimlere müdahele edebileceği öngörülmüş müdür bilmiyorum, ancak öyle bir şey varsa da bu amaç ters tepki vermiş olabilir. Bunun yegane sebebi de Roy Cohn'un yarattığı bir lider tasviri.
Filmin kendisine bakacak olursak, yönetmen koltuğunda geçtiğimiz sene Holy Spider filmiyle kendisinden biraz daha fazla söz ettiren İran'lı yönetmen Ali Abbasi oturuyor. Filmografisine pek de uymayan bir tonda ve yönetmenin tarzı için farklı bir film olmuş. Ancak yönetmenin ırkını ve tarzını kenara koyacak olursak, iyi yönetilmiş bir yapım diyebilirim. Ancak kopukluklar var ve bunun sebebi daha çok senaryo üzerinde.
Toparlayacak olursam, yönetmen Ali Abbasi, ABD seçimlerine bir müdahale amacı gütmediğini söylese de, öyle olduğunu düşünenler var. Ancak her ne şekilde düşünülürse düşünülsün, bu filmin Trump'a eksi değil, artı yazacağını filmi izleyenler ve az biraz da ABD vatandaşlarının zihniyet olarak yaklaştığı orta doğu insanını tanıyanlarca anlaşılacaktır. Ve belki de seçimin sonucuna bakıldığında, oluşan farkın nedenlerinden biri de bu filmdir.
22 Şubat 2024 Perşembe
The Iron Claw: Soyisim Laneti! mi acaba?
Sana her şeyi gösterdik. Tüm sistemi ve sırlarımızı. Neden sadece fikirlerimizi alıp kendine bir yer açmadın?
Ray Kroc şöyle cevap veriyor:
McDonalds'ı özel yapan şey sadece sistemi değil. Kilit nokta isim. O muazzam isim; McDonalds! Bu isme sahip birisi hayatı boyunca hiçbir zaman itilip kakılamaz.
Baba Fritz Von Erich (Holt McCallany) de eski bir amerikan güreşçisi. Kendisinin alamadığı dünya şampiyonluklarını eve getirmenin yolu olarak sahip olduğu 4 erkek çocuğunu gören bir baba. Ve bu uğurda sert ve maskülen bir disiplinle, çocuklarını da birbiri ile rekabet ettirip, onlardan kendilerinin en iyi performansını bekliyor. Bu beklenti çocuklar üzerinde bir baskı oluşturuyor, psikolojik sağlıklarını bozması yetmezmiş gibi, aile bağlarını da zedeliyordu. Zira hepsinin tek bir amacı vardı, babalarının favori çocuğu olmak. Aile içi oluşan vu rekabet ve babalarının favori çocuğu olma çabaları kardeşler arasındaki rekabeti arttırıyor ve ilişkileri zayıflatıyor. Zayıflayan ilişkiler kopuk aile içi iletişime sebep oluyor ve tüm bunların sonunda ortaya çıkan psikolojik sorunlar çözülemez hale gelip çocukların yaşamlarına son vermesiyle sonuçlanıyor. Tüm bunlar olurken tek lanetin babaları Fritz'in, babasının soyismi yerine annesinin soyismiyle anılmak istemesine bağlayamazsın.
Zac Efron, Kevin Von Erich rolünde fiziksel ve duygusal olarak inandırıcı bir performans sunuyor. Film için vücut geliştirmesinin yanı sıra yüz hatlarını genişletmek için botoks yaptığı öne sürülse de bu olay doğru değil. Yakın zamanda evinde geçirdiği bir kaza sonucu çenesinin kırıldığını ve bu yüzden geçirdiği operasyonlar sonucu yüz hatlarında değişim oluştuğunu kendisi ifade ediyor. Tüm bunların yanında gösterdiği oyunculuk performansı ile seneye oscarın adaylarından olduğunu şimdiden söyleyebiliriz.
Diğer yandan kendisine Emmy ödülü kazandıran son dönemin iyi dizilerinden The Bear'den ve Shameless'tan tanıdığımız Jeremy Allen White da filmde karşımıza sonradan çıksa da güzel bir oyunculuk sergilemiş.
Sonuç olarak The Iron Claw filmi, her ne kadar daha önceki yıllarda izlediğimiz The Wrestler filmindeki yönüyle olmasa bile amerikan güreş dünyasının karanlık bir portresini sunuyor. Karakter gelişimi ve duygusal derinlikleri biraz yoksun olsa da görsel anlamı güçlü ve etkileyici oyunculuk performansıyla kendisini izleyenleri etkilemeyi başarıyor. Soyisim laneti gibi gereksiz mistik unsurlardan ziyade aile içindeki baba zorbalığına odaklanılsaymış daha leziz ve bir o kadar da derin bir film karşımıza çıkacakmış. Tüm bunlara rağmen film şimdiden 2025 oscar ödüllerinde en iyi film dalına aday diyebiliriz. Kazanıp kazanmayacağını bu sene çıkacak olan Dune Part Two, Joker: Folie a Deux, Gladiator 2 ve diğer olası adayları izledikten göreceğiz.
28 Temmuz 2023 Cuma
Oppenheimer: Tarafını Seç
Vizyonda iki büyük bütçeli film var. Biri Barbie, diğeri ise Oppenheimer. Bir nevi 'tarafını seç' tadında rekabet halindeler. Bir taraf rengarenk bir hayatın içinde karanlığı sunarken, diğer taraf bütünüyle karanlık. Sonuç aynıya çıksa da giriş kısmı için seçimini Oppenheimer'dan yana yapanlardanım. Tabi ki bunun başlıca nedeni yönetmeninin Christopher Nolan oluşu.
Christopher Nolan'ın Oppenheimer filmi, ilk atom bombasının yapım sürecini anlatıyor. Beklentiler daha çok Nolan'ın bu patlamayı nasıl görselleştireceği olsa da bambaşka bir portre çıkıyor karşımıza. Atom bombasının yarattığı görsel dehşetten çok, insanların yüzünde biriken duyguların izini süren bir film olmuş. Oppenheimer'ı canlandıran Cillian Murphy'nin donuk, içe çöken bakışları bu sebeple filmin en çok kullanılan görselleri arasında. Bir bomba kadar içi boşaltan bu bakışlar belki de kendisine bir oscar da kazandırabilir.
Film, yalnızca tarihsel bir biyografi değil, kararların birbirine çarpıp yeni bir patlama yarattığı zincirleme bir metafor. Flashback'ler, ani görüntüler, hayal ile gerçek arasında gidip gelmeler, hem atomun parçalanmasını hem de Oppenheimer'ın ruhundaki çatlamaları yansıtıyor. Suya düşen bir su damlasının büyüyen halkaları gibi, Oppenheimer'ın her hamlesi, her ilişkisi ve her duruşu bir yıkımı tetikliyor. Matt Damon'ın canlandırdığı General Groves'un askeri pragmatizmi, Emily Blunt'ın hayat verdiği Kitty Oppenheimer'ın kadın zekası, Robert Downey Jr'ın müthiş dönüşümüyle hayat bulan Lewis Strauss'un ezikliği, kıskançlığı ve bitmeyen intikam arzusu. Filmin belki de en acımasız yüzleşmesi Strauss'un hikayesinde gizli: ortalama bir adamın, gahinin gölgesinde kalmasının yarattığı küçük ama yıkıcı bir öfke.
Tüm bu yapı içinde Oppenheimer, belki de Nolan'ın en olgun filmi. Yönetmenin önceki filmlerindeki zamansal kurgu oyunları, bu kez matematiksel kurgu ile gerçek bir insanın karmaşık yapısına ayna tutmak için kullanılıyor. Film kimi zaman çok katmanlı klasik filmlerin ruhunu taşısa da en nihayetinde kendine has bir ritmi, kendine has bir ağırlığı var. Belki de bu yüzden bu film, bir biyografiden çok, insanlık hali üzerine bir sorgulama getiriyor. Hepimiz, görünmeyen bir mahkeme huzurunda kendi kararlarımızla yargılıyoruz Oppenheimer'ı.
11 Mart 2022 Cuma
Flee: Bir Kimlik Arayışı
Flee, yüzeyde bir mülteci hikayesi gibi görünse de, yönetmen Rasmuusen'in kurduğu dünyada aslında 'kimlik' ile 'güvenlik' arasındaki kırılgan ilişkiyi anlatıyor. Sınırların ne kadar keyfi olduğunu hatırlatarak başlıyor; bir çizgi, bir kadar, bir imza... Kimileri içeri alınıyor, kimileri dışarıda bırakılıyor. Ama bu görünmez çizgilerin açtığı yaralar yıllar boyunca kapanmıyor. Flee, işte tam da bu yaranın içinde yaşayan birinin hikayesini anlatıyor.
Baş karakterimiz Amin'in hikayesini, Amin'in anlatıları üzerinden izliyoruz. Amin'in kanepeye uzanıp tavana bakarken anlattıkları, sadece bir hatırlama değil, aynı zamanda yıllarca bastırılmış acının, sürgünün ve utancın içten bir çözülüşü oluyor. Ve bu anlatılar resmedilirken filmde kullanılan animasyonun tonu, çocuksu yalınlığı ile travmanın karanlık ağırlığı arasındaki uyumu bize güzel sunuyor.
Hikayeler anlatıldıkça coğrafya genişliyor ama umut daralıyor. Kabil'den Moskova'ya, oradan Baltık kıyılarına kadar uzanan bu yolculuk,mülteci olmanın yalnızca bir göç hareketi olmadığını, bir kimlik parçalanması olduğunu açıkça gösteriyor. Amin'in ailesinden kopuşu, defalarca ölümle burun buruna gelişleri, insan kaçakçılığının insafsızlığı ve Rusya'da sıkışıp kalmış binlerce mültecinin görünmezliği... Tüm bu olanlar, Rasmussen'in zekice kurguladığı animasyon-arşiv görüntüsü birleşimi sayesinde hem somutlaşıyor hem de daha da gerçek oluyor.
Filmin en önemli sahnelerinden biri ise Amin'in cinsel kimliğini keşfetme sürecinin işlendiği kısım. Afganistan'da adı bile olmayan bir yönelim, göç yollarının tehlikesi ve yeni bir ülkede farklı bir kültürün dayattığı utanç... Amin'in Jean Claude Van Damme'nin posterine duyduğu çocukça hayranlıktan, yetişkinliğinde 'iyileşmek' için ilaç istemesine uzanan çizgi, homofobinin farklı coğrafyalarda nasıl görünüm alabileceğini gösteriyor. Bu sebeple filmin bu sahnesi, Flee'yi yalnızca politik özgürlük hikayesi değil, aynı zamanda kişisel özgürleşme hikayesi pozisyonuna da getiriyor.
Flee animasyonu, mülteci, kimlik, hafıza ve sevgi üzerine söylenmiş en samimi sözlerden birisi. Finalinde, Amin'in geçmişten bugüne taşınan ağır gölgeleri arasından, nihayet ışığın sızabildiğini görüyoruz. Filmde hem kayıpların hüznü, hem de yeni bir hayat kurmanın sessiz sevinci var. Filmden bana kalan soru ise şu oluyor: Bir insanın, kendisini gerçekten güvende hissedebilmesi için ne kadar uzağa gitmesi gerekiyor?
7 Ocak 2022 Cuma
Belfast: Bir Çocuğun Gözünden 1969
Oyuncu olarak Harry Potter (Gilderoy Lockhart) ve Tenet (Sator) filmlerinden de tanıdığımız Kenneth Branagh'in yönettiği Belfast filmi, yönetmenin otobiyografik eseri niteliğinde. 1969 yılında (9 yaşında iken) başına gelen olayları kendi gözüyle ve de siyah-beyaz olarak aktarıyor.
1960 Belfast / Kuzey Irlanda doğumlu olan yönetmen Kenneth Branagh, tarihe 1969 Kuzey İrlanda Sorunları ( The Troubles ) olarak geçen Katolik - Protestan çatışmalarının ortasında buluyor kendisini. Yönetmenin 9 yaşındaki halini Buddy ismiyle canlandırıyor. Buddy'nin ailesi her ne kadar Protestan olsa da, bulundukları muhitte azınlık kalan Katoliklere karşı oldukça ılımlı, inancın sadece bireysel bir durum olduğunu içerlemiş ve kişileri insan ölçeğiyle değerlendiren yapıdadır. Bu yüzden ne kendilerini bu kavgaya taraf kılmış, ne de çocuklarının taraf olmasına müsade etmektedir. Ailenin bu sebeple vermesi gereken bir karar var, kalmak ya da göç etmek.
Tüm bu mezhep ayrılıklarının yaşandığı ve buna aile içi sorunların da eklendiği filmde, yine de yüzümüzü güldürmeyi başarıyor Buddy. Ailesiyle olan ilişkisi ve içinin tomurcuklanmasına sebep olan platonik aşkına olan sevgisi hala yaşam umudunu serpiştiriyor bizlere. Bir yağma olayında elinde kalan çamaşır deterjanını annesine götürüp azar işittiğinde bile bize gülümseme bırakıyor "ama biyolojik bu" diyerek.
C serisi Panavision kamera ile siyah-beyaz çekilmesi, bu filmi renksiz olarak tanımlamamız için değil, olayların ve olaya konu olanların aslında siyah-beyaz kadar ayırt edici taraflarda oluşunu görmemiz için diye düşünüyorum. Çünkü film boyunca 1969 yılı Balfast'ı siyah beyaz gösterilirken, filmin yegane renkli kesimlerinin o dönemi anlatmayan tiyatro ve sinema sahnelerinin olmasının başka bir izahını bulamıyorum. Şimdiden birçok ödül alan ve Oscar'ın öncüsü olan Altın Küre'de de 6 dalda aday olan Balfast filminin müziği de yine Balfast'lı olan bir diğer efsane Van Morrison'a ait.
Kuzey İrlanda Olayları
Kuzey İrlanda'dan göçlerin arttığı bu dönemde, göç edenler yalnızca bulunduğu yörede azınlık kalmış ve zulüm görmüş kesimden kişilerden ibaret değil. Baskın mezhepten olup bu kavgayı anlamsız görenler de göç etmeyi bir seçenek olarak değerlendirmiş. 1969da başlayıp 30 sene süren bu iç karışıklıkta 4000 e yakın insan hayatını kaybetmiş, yüz binlerce kişi ise göç etmek zorunda kalmış. Nüfusunun yarısını oluşturan Katoliklerin arkasında, nüfusunun ekseriyeti Katolik olan ve bağımsızlığını 1916 yılında kazanmış olan İrlanda Cumhuriyeti var. Nüfusun diğer yarısını oluşturan Protestanların arkasında ise İngiltere. Ve bu çatışmaya diğer ülkelerden, özellikle Amerika Birleşik Devleti'nden gelen dış yardımların da körükleyici etkisi önemli rol oynuyor. Çatışmalarda büyük destekçi rolünde olan Amerika'nın ikna edilmesinden sonra nihayet bu kanlı olaylar son buluyor. Konu ile alakalı 3 farklı youtube videosu da bırakıyorum aşağıya.
Kuzey İrlanda'da yeniden şiddet korkusu - DW Türkçe
İrlanda'nın Demir Perdesi: Belfast | Coşkun Aral Anlatıyor
IRA Terörü Nasıl Bitti? | 1994 | 32. Gün Arşivi
IRA Terörü Nasıl Bitti? | 1994 | 32. Gün Arşivi
17 Kasım 2018 Cumartesi
Bohemian Rhapsody: Freddie Mercury Dirildi
3 Mayıs 2018 Perşembe
Molly's Game: Jessica Chastain Yine Sahnede
Aaron Sorkin’in kaleminden genellikle hızlı konuşan, keskin zekalı karakterler çıkıyor. Molly's Game de tam olarak böyle bir dünyanın kapılarını aralıyor: kelimelerin silah gibi kullanıldığı, zekanın en büyük güç olduğu ve kontrolün her an el değiştirebildiği bir evren. Tıpkı Jessica Chastain'in geçen seneki filmi Miss Sloane gibi. Ona da birazdan değineceğiz.
Filmin merkezinde yer alan Molly Bloom ise yalnızca bir karakter değil; aynı zamanda güç, hırs ve kırılganlık arasında gidip gelen modern bir anti-kahraman. Ancak bu parlak yüzeyin altında, zaman zaman tökezleyen bir anlatı ve kendi zekasına fazla güvenen bir yönetmenlik yaklaşımı da kendini hissettiriyor.
29 Temmuz 2013 Pazartesi
Ölümden Sonra Hayat

İki efsane isim 1983 senesinde bir araya gelip stüdyoya girerler. Fakat albüm çıkarma işlemi başarısızlıkla sonuçlanır. Ama rivayet odur ki ikilinin beraber söylediği 3 şarkı kayıda alınmış ve bu senenin Eylül ayında piyasaya çıkacakmış. Haberi doğrulayan ise Queen grubunun efsanevi gitaristi Brian May.
Merakla bekliyoruz.
27 Mart 2011 Pazar
Motosiklet Günlükleri
23 yaşındaki Ernesto Guevera de la Serna tıp okulundan cüzzam uzmanı olarak mezun olmak üzeredir ve biyokimyager olan arkadaşı Alberto Granada ile onun 30. doğumgününü kutlamak için Latin Amerika'nın içlerine doğru bir motosiklet yolculuğuna çıkarlar. 4 Ocak 1952 yılında başladıkları bu yolculuk esnasında yaşadıkları her ikisini de etkiler ama Ernesto'yu dünyadaki haksızlıklar üzerine daha fazla düşünmeye iter.
14 Ocak 2011 Cuma
Carlos

Devrim hareketleri yandaşları tarafından değerlendirildiğinde çoğunun sadece bir dönemine tekabül eder. Yaş olsun,sınıfsal farklılıklar olsun değişimin taraftarı olanlar buna sadece belirli bir dönem inanırlar zira çoğunun nedeni alt sınıftan oldukları için sınıf düzenini yıkmaktır.Bir çoğu burjuva veya üst sınıf olarak nitelendirdiğimiz kesime dahil olsa devrim kelimesini anmayacaklarını düşünürümBu nedenle devrim kelimelerde varlığını sürdürüp halkın içinde zaman zaman eylemlerle harlanan bir ateştir ve en önemli nokta devrime hangi noktadan baktığımızdır.Devrim bir amaç mıdır yoksa bizler için sadece birer araç mı?
Devrimi birer amaç olarak gören insanları şimdilik es geçelim ve bu olguyu araç olarak kullanıp belirli kitleyi kendine hayran bırakan en önemli figür Carlos’a odaklanalım.Çakal olarak ünlenen ve eylemlerini devrim hareketi adıyla gerçekleştiren Carlos 70lerin ortalarından 80lerin sonuna kadar birçok terör saldırısı gerçekleştirmiştir.En ünlü eylemi 1975 yılında Viyana’da toplanan OPEC üyesi ülkelerin delegelerini rehin almaktır.Paul Assayas bu ünlü figürün Carlos olduğu andan yakalandığı döneme kadar olan yaşantısını mercek altına almış ve televizyona aktarmıştır.Zaten hakkında bir çok edebi eser olan ve öncesinde farklı yapımlarla eylemleri sinemaya aktarılan Carlos’a eylemlerinden ziyade kişiliğini,düşüncelerini,tutkularını da ekleyerek ortaya daha detaylı bir portre çıkarmıştır.
Tv filmi/dizisi olarak 3 bölümden oluşan yapım dönem dönem Carlos’un yakınında olan insanların aktardıklarından senaryolaştırılmış. İlk bölümüyle Carlos’un amaçlarına,adını duyurmasına vesile olan olayları konu alıyor. İkinci bölümünde Opec saldırısına fazlasıyla yer veren ve Carlos’un eylem süreci içinde değişimlerine odaklanan yapımın son bölümünde Carlos’un değişen dünya düzenine ayak uyduramayıp ringden çekilmesi konu ediliyor.
Her yokuşun çıkışı olduğu kadar inişi de vardır.Carlos’un hayatından aktarılanlar da buna uygun düşmektedir.Öncelikle aldığı göstermelik eğitim Avrupa’ya tutunmasına neden olur ve yükselmenin Avrupa’da olucağına kanaat getirir.Yapımın başlarında sevgilisiyle yaptığı bir konuşmada çok rahat bir şekilde Che’yi eleştirebilmektedir.Avrupa’da varlığını sürdürmek için de Filistin Kurtuluş Örgütünün saflarına katılır.Zira FKÖ’nün eğitimleri üst düzeydedir ve İsrail karşıtı bir çok devletten örgüte para akışı sağlanmaktadır.FKÖ’ye katılışı sonrası en önemli mevzu para ve şöhrettir.Terör eylemi gerçekleştiren örgütlerin ortak paydası eylemi gerçekleştirmektir.Bu nedenden dolayı öldürmek için ölmeyi göze alan binlerce eylemci vardır.Carlos ise oyunu stratejik oynamayı seven biridir.Hedefe kitlenmeden diğer seçenekleri de tartarak sonuca gider.FKÖ örgüt içinde başıbuyruk birini istemediğinden Carlos’u Opec saldırısı sonrası örgütten atar.Paranın Carlos’un yaşamındaki önemi Opec saldırısı sonrası daha çok dikkat çeker zira devrimci nidalarıyla ismi anılan Carlos Suriye’nin piyonu olmuştur.Dokunulmazlık hakkı ve para Carlos’un eylem gerçekleştirmesi için birincil ihtiyaç durumuna gelmiştir.Sonrasında değişen dünya düzeni ve dibe batış.Ülkeler arası barış en çok da eylemcileri vurur.Örneğin Türkiye Kürtlere gereken değeri verebilse Abdullah Öcalan’ı ismini bilemezdil veya dediğimiz gibi Filistin-İsrail arasındaki gerginlik olmasa Çakal Carlos’u satırlarımıza taşımazdık.Savaşlar çoğu zaman sahte kahramanlar yaratır ve Carlos da bunlardan biriydi işte.Hayatının en şaşalı dönemini örgüt içinde gerçekleştirebilen bunun dışında piyon olan biridir.

Dizi de en çok dikkat çeken konulardan biri de Carlos’u oynayan aktör Edgar Ramirez’in performansıdır.20 yıllık bir dönemi konu alan yapımda Ramirez,Carlos’un geçirdiği değişimlere ayak uyduran hem fiziksel hem de ruhsal olarak karaktere anlam katan bir performans ortaya koyuyor.Bir nevi metod oyunculuk örneği sergilemektedir.Ramirez’in bu performansı ona Golden Globe’da adaylık getirmiştir.Ayrıca yapım miniseri diziler kategorisinde de ödüle yakın durmaktadır.Yapım Fransız yapımı olmasına rağmen Assayas yapımı hiçbir tarafa çekmeden tarafsız bir gözle Carlos’u incelemektedir zira Carlos’dan en çok çeken ve onu yakalayan Fransızlardır.Her türlü övgüyü hak eden yapım geçtiğimiz yılın en iyilerindendi.
23 Aralık 2009 Çarşamba
Machuca

Beyazperdede siyaset,sınıf ayrımcılığı gibi konularını işleyen insanlık dramlarına sıkça rastlarız özellikle de bunu çocukların gözünden anlatan yapımlar konuyu daha etkin bir anlatım sanatına dönüştürürler.Machuca'da bu insanlık dramının Şili ayağını bizlere aktarıyor.Şili'de 11 Eylül 1973 yılında gerçekleşen ordunun kontolü ele almasına doğru giden yol ve etkilerini burjuva çocuğu Gonzalo ile fakir ailenin çocuğu Machuca'nın etrafında akseden olaylarla anlatıyor.Filmle ilgili bilgi vermeden önce konuyu anlamak açısından Şili'de dönemin şartlarını bilmek gerek.
Salvador Allende 1970 yılında Şili'de ki seçimlerde halkın %36.3'lük oyunu alarak iktidara gelir.Sosyalist bir partinin dünyada ilk kez seçimlerle devlet yönetimine gelmesi açısından çok önemlidir.Endüstrinin devletleştirilmesi (bakır ihracatı özellikle) ve toprakların yeniden dağıtılması Şili'de reformların başlangıcıdır.Ekonomik reformlar ilk yıl başarılı olmuştur ve Şili ekonomisi %8.6 oranında büyümüştür fakat 1972'de büyüme devam etmemiş ve enflasyon %140 çıkmıştır.Bununla birlikte karaborsa ve yiyecek kıtlığı Şili'de baş göstermiştir.Buna rağmen 1973 seçimlerinde Allende seçimlerde oyunu %43e kadar çıkarmış ve halkın desteğini bir kez daha almıştır.Yalnız durumdan hoşnut olmayan muhafazakarlar, milliyetçiler ve Hristiyan demokratlar birleşerek Demokratik Koalisyon'u kurdular.Şili meclisinde Allande aleyhinepropagandalar yapıp anayasayı delmekle suçlamış ve ülkede
diktatörlük kurmakla suçlamışlardır.Çözüm önerileri ise ordunun yönetime el koyması ve demokrasinin yeniden sağlanması idi.11 eylül 1973 tarihinde ABD'nin de desteğini alarak ordu yönetime el koymuştur.Darbe sonrası ABD dışişleri bakanı Henry Kissinger'ın söyledikleri de son derece manidardır. "Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir." Kaderin cilvesi bir başka 11 Eylül Abd'de farklı bir olaya tarih olmuştur.

Konuyu kısa bir özetle idrak ettiğimize göre filme geçmek gerek.Sınıf ayrımcılığını işliyor dedik en başta.Sosyalist bir hükümetin ilk olarak onaracağı durumlardan biridir sınıf ayrımcılığı ki Gonzalo ile Machuca'nın arkadaşlığını başlatan da kendi içinde bu sınıf ayrımını bitirmek için fakir öğrencileri de bünyesine katan Şili'nin en iyi okullarından biridir.Peder McEnroe sosyal hayattaki sınıfların öğrenciler arasında baş göstermemesi adına yoğun çaba sarfediyor fakat her okulun olmazsa olmazı başı bozuk zengin çocuğu her daim ortamı gerer.Zengin öğrencilerin fakirlere ihtiyatlı yaklaşması ve onları aralarına almaması bireylerin sınıfsal reflekslerinin kişilikleri oturmadan şekillendiğini gösteren bir durum.Buna rağmen Gonzalo ve Machuca ilk etapta iyi bir arkadaşlığın başlangıcını yapmışlardır.İlk cinsellik keşifleri,burjuva dünyasının kokuşmuş yaşama biçimi ve Gonzalo'nun sosyalist yanlıların gösterilerinde Machuca ile birlikte henüz birşeyleri bilmesede yaşadığı coşku ilk etapta filmin bize sunduklarından.
-Çocuklar ve sarhoşlar yalan söylemez
Fakat sınıf ayrımı çocukları aynı bina altına sokunca ortadan kaldırılan birşey değil.Onlardan arkadaş olmaları istense bile bu arkadaşlığı sürdürmek çok zor olucaktır.Değişen Şili,baskılar,her geçen gün kıtlığın baş göstermesi ve çocukların çocuk olmasını engelleyen bireyler.Okul çatısı olmadığında tekrardan seyrine devam eden hayatlar olucaktır çünkü çocuk bile olsalar hayatları ayrı yönde ilerlemektedir.Machuca'nın sarhoş amcası durumu yeğenine gayet iyi özetliyor.
-Bu kim?-Arkadaş.
-Senin şu arkadaşların...5 sene içinde arkadaşlarının nerede olucağını biliyor musun? Üniversiteye başlayacaklar ve sende tuvaletleri temizliyor olucaksın.10 yıl sonra arkadaşlarının nerede olucağını biliyor musun?Babalarının şirketlerinde çalışıyor olucaklar ve sen hala tuvalet temizliyor olucaksın.15 yıl sonra arkadaşların babalarının şirketlerinin sahibi olucaklar ve sen tahmin et ne yapıcaksın?...hala tuvalet temizliyor olucaksın.Arkadaşlar o zaman adını bile hatırlamayacaklar.
Yönetmen Andres Wood siyasi olayları sadece belirli noktalarda gösterilerle,fakir evlere asılan posterlerle veya darbe döneminde askeri rejimin okulda eğitimi ele alışından dem vurarak anlatıyor fazla karamsarlık etkisi yaratmadan olaylar genel hatlarıyla ele alınıyor.Bizlere çocukların dünyasını sunuyor,iki ayrı dünyanın çocuğunun farklı dramlarını anlatıyor.Gonzalo'nun dramı Machuca'nın dramına göre pasif kalıcaktır elbette.Sonuçta sindirilmeye çalışılan fakir,izbe evlerde tuvaleti bile olmayan barakalarda yaşayan gün gelecekte kötü talih ters dönücek diye bekleyen bir halkın üyesi Machuca.
Okulda şiddet azalmaz,darbe yaklaştıkça Şili'nin genel durumunu bir okul üzerinden genelleyebiliriz.Burjuva'nın kendini diğer insanlardan üstün görme çabaları,fakir ailelerin ufak beklentilerini bile sonuçsuz bırakıyor.Sınıf farklılığı olduğu için aynı çocukları elma ve armut olarak iki ayrı kategoriye ayıranlar bile çıkıyor.Peder McEnroe herşeye rağmen Allande gibi burjuvanın isteklerine,ataklarına göğüs geriyor.Burada yönetmen Şilinin yaşadıklarını okul çatısı altında dramatize etmeden sembolize bir şekilde bizlere sunuyor.Sonrasında Allande gibi McEnroe'da okulda eğitimi komutanlara bırakmak zorunda kalıyor.Kendi deyimiyle orası artık Tanrı'nın evi olmaktan çıkmıştır.Bu bağlamda en anlamlı sözler Machuca'nın annesinden bizlere ulaşıyor.
-Herşey aslında biz fakirlerin suçudur,sebep gözetmeksizin.Nasıl olduğunu görmek lazım.Değişmediğiniz için sizi kimse suçlamıyor.Bazen kendime sorarım her şey ne zaman değişecek?Ne zaman farklı şeyler yapmak için cesaretimiz olacak?Farklı birşey olması söz konusu dahi olmuyor ve devrim olucağı beklenen sosyalist hükümet;iç güçlerin emperyalist güçlerden yardım almasıyla darbe ile son bulur.Şilide burjuva için darbe iyi birşeydir çünkü pencereden baktıklarında gördükleri fakirliği perdeyi çekince artık görmüyorlardır ve son dönemde fakirliği istemeseler bile görmek zorunda kalıyorlardı.Diğer yandan fakirler için bu darbe izbe evlerinde postal darbeli sindirilme veya başkaldırdığında tek kurşunluk ölüm demektir.
























(7.4).jpg)
(7.4)-4.jpg)
(7.4)-3.jpg)
(7.4)-2.jpg)
(7.4)-5.jpg)
