Müzikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

K-Pop'a ne kadar düşkünsünüz bilmiyorum. Ancak K-Pop'a düşkünseniz ve anime de seviyorsanız size hitap edebilecek en ideal film ile karşı karşıyasınız. K-Pop Demon Hunters ilk bakışta hızlı tüketilen bir streaming animasyonu gibi görünse de, film kısa sürede tekrar izlenen, şarkıları listelere dolaşan ve izleyiciyle duygusal bir bağ kuran bir fenomene dönüşecek gibi. Peki bu filmi sıradanlıktan kurtaran şey ne?


K-Pop Demon Hunters, dünyaca ünlü K-pop grubu Huntr/x üyeleri Rumi, Mira ve Zoey’nin hikayesini anlatıyor. Sahne ışıkları altında müzikleriyle milyonları coşturan bu üçlü, sahne dışında ise dünyayı şeytani varlıklardan koruyan savaşçılardır. Görevleri, insan dünyası ile iblisler arasındaki ince perde olan “Honmoon”u korumak.

Ancak dengeler, iblis lideri Gwi-Ma’nın planıyla bozuluyor. İnsanların sevgisini ele geçirmek için bir erkek K-pop grubu olan Saja Boys kuruluyor. Bu yeni grup hızla popüler olurken, Huntr/x’in popülaritesi tehdit altına giriyor. Hikayenin merkezinde ise Rumi’nin sakladığı büyük bir sır var: Kendisi yarı bir iblis!
.

Film yüzeyde eğlenceli bir aksiyon-müzikal gibi ilerlese de, alt katmanlarında oldukça güncel ve güçlü temalar barındırıyor. En belirgin tema kimlik ve aidiyet meselesi. Rumi’nin yarı iblis olması, onun hem kendinden hem de sevdiklerinden sakladığı bir utanç kaynağıdır. Bu durum, popüler kültürde sıkça karşılaşılan 'kusursuz imaj' baskısıyla doğrudan ilişkili.

Film aynı zamanda K-pop endüstrisinin 'fandustry' (fan + industry) yapısına da metaforik bir eleştiri getiriyor. Burada güç, doğrudan hayranlardan gelir. Yani sanatçıların başarısı, yalnızca yeteneklerine değil, onları destekleyen kitleye bağlıdır. Bu fikir filmde abartılarak neredeyse kozmik bir güce dönüştürülüyor: Hayranlar dünyayı kurtarabilir!

Bununla birlikte film, kültürel melezleşmeyi de normalleştiren bir yaklaşım sunuyor. İngilizce ve Korece’nin iç içe geçtiği şarkılar, karakterlerin hibrit kimlikleri ve anlatının global tonu, günümüz gençliğinin parçalı ama bir o kadar da doğal kimlik yapısını yansıtıyor.

Ancak filmin zayıf noktalarından biri de burada ortaya çıkıyor: Güçlü tematik altyapısına rağmen, bu fikirleri her zaman derinlemesine işleyemiyor. Özellikle bazı sahnelerde karakterlerin duygularını doğrudan açıklaması, anlatının gücünü azaltıyor. Yani film, sahip olduğu güçlü bilim kurgu ve metaforik potansiyeli zaman zaman yeterince verimli kullanamıyor.


Filmin en dikkat çekici yönlerinden biri, görsel dünyası. Animasyon tarzı; çizgi roman estetiği ile anime etkilerini birleştirerek dinamik, renkli ve enerjik bir atmosfer yaratıyor. Özellikle aksiyon sahnelerinde bu stil, filmin temposunu yukarı taşıyan etken oluyor.

Ancak filmin asıl parlayan yönü tartışmasız müzikleri. “Golden” ve “Takedown” gibi parçalar yalnızca film içinde değil, gerçek dünyada da hit olmayı başarmış durumda. Bu şarkılar sadece ritmik açıdan değil, sözleriyle de karakterlerin iç dünyasını yansıtıyor. Örneğin “Golden”, birlik ve yükseliş temasını işlerken; “Takedown” daha agresif ve rekabetçi bir enerji taşıyor.

Filmde müzikler yalnızca bir süs değil, anlatının taşıyıcı kolonu aynı zamanda. Duygusal geçişler, karakter gelişimi ve hatta çatışmalar bile çoğu zaman şarkılar aracılığıyla aktarılıyor. Bu açıdan film, klasik animasyon müzikallerine modern bir K-pop yorumu getirmiş.


K-Pop Demon Hunters, ilk bakışta tuhaf görünen fikrini; enerji, müzik ve duygusal samimiyetle güçlü bir avantaja dönüştüren bir yapım olmuş. Her ne kadar bazı anlatı zayıflıkları ve tekrar eden dramatik anlar barındırsa da, özellikle müzikleri ve görsel dünyası sayesinde izleyiciyi yakalamayı başarıyor denebilir.

En önemlisi ise film, günümüz pop kültürünün ruhunu yakalıyor. Kimliklerin iç içe geçtiği, hayranların gücünün arttığı ve müziğin yalnızca eğlence değil, bir ifade biçimi olduğu bir dünya.

Afişi ilk gördüğümde benim de aklıma Maymunlar Cehennemi filmi gelmişti. Ama değil. 2003 yılında Number One Tv ekranlarında dönen Feel şarkısının klibiyle tanıdığım Robbie Williams'ın filmi. Kendisinin filmde bir maymun olarak resmedilmesinin de bir sebebi var elbet.


Better Man filmi, 1990larda Take That adlı bir boy-band ile ismini biraz duyuran ve gruptan ayrıldıktan sonra solo olarak müzik hayatına devam eden ve bu noktada giderek efsaneleşen Robbie Williams'ın hayatını anlatıyor. Take That zamanlarını pek bilmesem de solo yükselişine 2003 yılında çıkardığı Feel şarkısından itibaren takip edip gözlemleyebildiğim bir isim kendisi. Solo yükselişi adına kendisine teklif edilen Queen solistlik teklifini de reddetmiştir. Efsane sanatçı Freddie Mercury'nin yerine gruba gelen kişi diye anılmaktansa Robbie Williams olarak tanınmayı yeğlemiş ve bunu da başarmış.

Michael Gracey'in yönetmen koltuğunda oturduğu bu film, alışılmış kalıplarını kıran anlatıya sahip bir biyografi. İzleyiciye sadece Robbie Williams'ın müzikal başarılarını değil, aynı zamanda içsel çatışmalarını de gösteriyor. Bunu da farklı bir metotla; baş rolü, kendisine çok benzeyen veya aşırı makyajlarla kendisine zorla benzetilmeye çalışan bir aktörle değil, bir CGI maymunun canlandırmasıyla yapıyor. İlk bakışta tuhaf bir tercih gibi görünse de bu yaratıcı kararın alt metninde Robbie Williams'ın kendisini bir "performans maymunu" olarak görme hissi yatıyor. Gerçek hayatta Williams, sahne de sürekli ilgi ve onay peşinde koşan biri olarak, kendisinden uzaklaştığını ifade ediyor. Yönetmen de bu içsel çatışmayı görselleştirmek için bu yolu seçmiş. Film boyunca Williams'ın sahnedeki enerjik kişiliği ile özel hayatındaki kırılganlığı arasındaki uçurum, maymun imgesi sayesinde daha belirgin hale geliyor.

Özellikle baba-oğul ilişkisinin işlendiği sahneler izleyicide derin bir etki bırakabilir. Babasının evi terk ettiği sahnede çalan Feel şarkısını yıllardır dinlememe rağmen bu kez farklı gözükmesinin başka bir açıklaması olamaz. Filmin sonunda baba-oğul beraber sahne alması bazı eleştirmenler tarafından fazla iyimser bulunmuş. Ama bilmedikleri bir şey var ki bu sahne kurgusal değil, yaşanmışlık barındırıyor. Filmde olması hikayesel bir tercih değil, biyografik bir zorunluluk. Yine de film zaman zaman biyografi türünün klişelerine kapılmaktan kurtulamamış. Başarı-düşüş ve tekrar yükseliş döngüsü bir süre sonra tahmin edilebilir hale geliyor. 


CGI için yeşil ekran önünde hareket yakalama teknolojisiyle canlandırılan maymun karakteri,  Jonno Davies'in performansıyla kayda alınıyor. Ama seslendiren ise Robbie Williams'ın kendisi. Bunun yanında filmde kendisi gördüğümüz kişiler kendisini The Little Death filmiyle sevdiğim Damon Herriman ve keşke daha fazla izleyeni ve konuşanı olsa dediğim dizi Inside No:9'un usta oyuncusu 3 Bafta ödüllü Steve Pemberton. Ama yine de filmde öne çıkan bir oyunculuk performansı yok. Bu da filmin eksisi. Bir eksilerinden biri de filmin bilerek tercih ettiği soluk, grenli görsellik. İzleyiciye kasvetli bir hava sunan bu tercih, mizahi bir yaklaşım ile dramatik anlar arasındaki geçişlerde dengesizlik yaratıyor.


Film, Robbie Williams'ın müziğini tanımayan izleyiciler için bir hayran kazanma amacı gütmüyor. Bunun için bir karaktere hayranlık duyulmasını gerektirecek herhangi bir olay da yaşanmıyor. Ancak filmin yine bir etki yaratması düşünülüyor olsa gerek ki 2025 yılında konser turlarını hızlandırmış sanatçı. Bu tur çerçevesinde 7 Ekim 2025 günü Yenikapı etkinlik alanında da geniş katılımlı bir konser verecek. Fiyatı şimdilik 3000-7000 TL arası değişen bilenler şu an satışta. İlgilenenler bilet alımı için bu sayfadan ayrılıp Biletix, Bubilet ve Biletinial sitelerine gidebilirler. 

Pink Floyd grubunu bilmeyenimiz olmadığını farzettiğimden gruba değinmeden filme geçeceğim. Ki gruba değinmeden de olmayacak gibi. Çünkü film Pink Floyd şarkılarının bir nevi görselleştirilmesi şeklinde. Klip diyemeyiz çünkü burda tüm şarkılar bir bütün içinde kliplenmiş şekildedir (garip bi cümle). Bu da aslında Pink Floyd albümlerindeki bütünlüğün bir diğer göstergesi.
Filmde neler var? P.F.'nin Wall albümünde ne varsa o var. Irkçılığa karşı söylemler, Nazisme karşı söylemler, eğitim sistemini eleştiriler, savaşlara karşı duruşlar, uyuşukluklar vs.. Peki ne yok derseniz, diyalog yok. Diyalogumuz oldukça az. Pink Floyd şarkıları diyalog şeklinde olduğundan bunu da pek hissetmiyoruz:)
Filmin yönetmeni Alan Parker. Pink karakterini ise Pink Floyd grubunu 25 yıl aradan sonra tekrar (2005 "Live8" konseri ) bir araya getiren Bob Geldof oynuyor. Filmin müzik ve ses dalında da 2 adet Bafta ödülü mevcut.
( Bugün yazacağım filme dünden kararımı verdim. Dünkü 7pinkfloydlar ve 2prenses konserinde bu sefer arka fonda The Wall Movie' filminden ve Pink Floyd'un kliplerinden görüntüler koymuşlardı. Bu da, bu konserin Pink Floyd'un hep yaptığı tiyatral konser çeşidine bir yakınlaşma getirmiş. işte o ekranda görünce aklıma geldi bu filmi yazmak.)
--------------------
Teacher: "Money get back / I'm all right, Jack / Keep your hands off my stack / New car / Caviar / Four star daydream / Think I'll buy me a football team." Absolute rubbish, laddie. [whacks him with a ruler, growls at Pink]
Teacher: Get on with your work.
--------------------
Hotel Manager: He's a maniac!
Rock and Roll Manager: He's an ARTIST!
-------------------
Aslında, replik olarak filmdeki şarkıları söylesem yeterli olur sanırım..
Şarkı listesi için tıklayın !

Orijinal adıyla Fiddler on the Roof yahudi temalı bir müzikaldir. Yarı müzikal desek daha doğru olur. Fakir ve geleneklerine bağlı fakat bunu sorgulayan bir çevrede geçer film. Bazen ikili konuşmalarla,bazen de şarkılı atışmalarla gelenekleri yorumlarlar. Filmin müzikleri hala sevilmekte. Zaten kazandığı 3 oscarın biri de John Williams imzalı müziklerinden. If i was a rich man , Tradition , Anatevka ve diğerleri..
Filmin süresi 3 saat olmasına rağmen diyalogları ile pek sıkmaz. Müzikal sevmeyenlerin müzikli kısımlarında sıkılacağını da pek tahmin etmiyorum ama belli olmaz.
(türk sinemasında da uyarlanmış bir versiyonu mevcut)
----------------
Tevye: As the good book says, when a poor man eats a chicken, one of them is sick.
Mendel: Where does the book say that?
Tevye: Well, it doesn't say that exactly, but somewhere there is something about a chicken.
----------------
Tevye: As Abraham said, "I am a stranger in a strange land... ”
Mendel: Moses said that.
Tevye: Ah. Well, as King David said, "I am slow of speech, and slow of tongue."
Mendel: That was also Moses.
Tevye: For a man who was slow of tongue, he talked a lot.
---------------
Tevye: As the good book says, if you spit in the air, it lands in your face.
---------------
Tevye: A fiddler on the roof. Sounds crazy, no? But here, in our little village of Anatevka, you might say every one of us is a fiddler on the roof trying to scratch out a pleasant, simple tune without breaking his neck. It isn't easy. You may ask 'Why do we stay up there if it's so dangerous?' Well, we stay because Anatevka is our home. And how do we keep our balance? That I can tell you in one word: tradition!
---------------
Tevye: Traditions, traditions. Without our traditions our lives would be as shaky as, as... as a fiddler on the roof!
---------------
Hodel: We only have one Rabbi, and he only has one son. Why shouldn't I want the best?
Tzeitel: Because you're a girl from a poor family. So whatever Yente brings, you'll take. Right? Of course, right!