Marc Forster etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Marc Forster etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2023 Cuma

A Man Called Otto: Huysuz ve Tatlı Adam

Bu filmin yapılacağını ilk duyduğumda "izlememe gerek yok, orijinalini (A Man Called Ove) izledim" demiştim. Neticede geçmişte ABD için yeniden uyarlanan Funny Games ve Oldboy faciaları vardı. Ancak Tom Hanks hatırına şans vermeye değer buldum ki "iyi ki de izlemişim" dedirtti. O filmi de bilmeyenler için kısaca şunu söyleyeyim: A Man Called Otto; huysuz, aksi ve kuralcı bir dul olan Otto Anderson'ın hikayesini konu alıyor.

Tom Hanks'in canlandırdığı, filmin baş karakteri olan Otto Anderson, park etme, çöp atma gibi en basit mahalle kurallarının bile titizlikle uygulanmasını takıntı haline getirmiş ve en küçük aksaklığa kolayca sinirlenen bir karakter. Bu gibi kimseler komşularınca ya hiç sevilmez ya da kuralları ve sınırları belli birisi olduğundan saygı duyulur. Otto için izleyicide henüz oluşmuş bir izlenim ve duygu yokken tanımaya başlıyoruz onu. Bu sebeple filmin sonunda edineceğimiz tavır için henüz vaktimiz var.

Ancak Otto sevimsizliğinin devam etmeyeceğinin en belirgin nişanesi, onu canlandıran Tom Hanks'in kendisi. Çünkü Hanks, kendisinden irite duyacağımız bir rolde hiç bulunmadı. Şaşkın oldu, aptal oldu, yalnız oldu ama hiç öteki olmadı. Mafya üyesi olduğu filmde (Road to Perdition) bile seyircinin seveceği tarafta durdu. Bu sebeple Otto'nun uzun süre meymenetsiz suratlı ve mutsuz kalabileceğine olan inancımız Tom Hanks'in varlığı ile zayıflıyor. Çünkü söz konusu Tom Hanks olunca seyircinin beklentisi 'o sevilen adam kesin ortaya çıkacak' beklentisinin karşılanacağına çok emin. 

Filmin hikayesine bakacak olursak, eşini kaybetmiş olan Otto, hayatına son vermek istiyor. Ancak intihar girişimleri sürekli olarak yeni komşusu Marisol (Mariana Trevino) ve ailesi tarafından kesintiye uğruyor. Fakat film, bu intihar girişimlerini bazen beceriksizce komik, bazen de sadece tuhaf bir tonda işleyerek tonsal sapmalar yaşıyor. Derin düşüncelere dalacak sosyolojik bir ciddiyete de bürüneceğimiz yerde, o temadan çabucak bizi çıkarıyor. Amaç belki de bu, o tona çok bulaşmamak ve derhal çıkmak. 

Otto'yu da o moddan çıkaran bu yeni komşuları oluyor. Özellikle Marisol'un sabrı sayesinde Otto yavaş yavaş kabuğundan çıkmaya başlıyor, bir gence yardım ediyor ve Marisol ile kontrollü bir dostluk kuruyor. Film, özellikle kurallara sıkı sıkıya bağlı olan Otto'nun kurallarının esnetilebilmesini, Marisol'ün sevgi, hoşgörü ve şefkatli yaklaşımı ile mümkün olduğu vurgusunu da yapıyor. 

A Man Called Otto (USA) veya A Man Called Ove (İsveç) hangisi izlerseniz izleyin, bana göre hiçbir şey kaybetmezsiniz diğerini izlememiş olmakla. Duygu ve mesaj açısından ikisi de amacına uygun ve başarılı. Tek vermeniz gereken karar, orijinal dilinde izliyorsanız, İngilizce mi izlemeliyim yoksa İsveççe mi, hepsi bu bence. 

13 Aralık 2018 Perşembe

Stranger Than Fiction: Kader Bir Kurgu mu?

Bir sabah uyanıp hayatının aslında sana ait olmadığını fark ettiğinizi düşünün. Attığınız her adımın, söylediğiniz her sözün, hatta ölümünüzün bile başka biri tarafından çoktan yazılmış olduğunu veya an itibariyle yazılıyor olduğunu… Stranger Than Fiction bu duygunuzu, dost meclislerinde muhabbete konu ettiğiniz bu düşüncenizi resme döken bir film. Ve bunu yaparken hem tuhaf bir mizah kuruyor hem de beklenmedik bir duygusal derinliğe ulaşıyor.


Stranger Than Fiction filmi, sıradanlığın vücut bulmuş hali gibi yaşayan vergi müfettişi Harold Crick’in (Will Ferrell) hayatına odaklanıyor. Günlerini matematiksel bir düzen içinde sürdüren Harold’ın rutini, bir gün kafasının içinde beliren bir anlatıcı sesiyle altüst oluyor. Bu ses yalnızca onun yaptıklarını betimlemekle kalmıyor, aynı zamanda yaklaşan ölümünü de haber veriyor. Harold, aklını kaybettiğini düşünmekle kaderinin yazılmış bir hikaye olduğunu kabullenmek arasında sıkışırken, bu sesin sahibini bulmaya çalışıyor. Hikaye, bu tuhaflık üzerinden ilerlerken izleyiciyi büyük sürprizlerden çok küçük ama anlamlı kırılmalarla içine çekiyor.

Filmin asıl gücü, fantastik gözüken ama oldukça da olağan olan bu fikri bir 'numara' olarak kullanmak yerine onu varoluşsal bir sorgulamaya dönüştürmesinde yatıyor. Yaşamın bir kurgu olup olmadığı sorusu, burada yalnızca metafizik bir oyun değil; özgür irade, kader ve anlam arayışı üzerine düşünmeye zorlayan bir çerçeveye dönüşüyor. Harold’ın "hikayesi komedi mi yoksa trajedi mi?” sorusu, aslında hepimizin hayatı nasıl anlamlandırdığıyla ilgili. Film, ölümün kaçınılmazlığı ile yaşamın küçük, gündelik güzellikleri arasında gidip gelirken; aşkın, seçimlerin ve farkındalığın hayatı nasıl dönüştürebileceğini incelikli bir şekilde işliyor.


Karakterler bu tematik yükü şaşırtıcı bir doğallıkla taşıyor. Will Ferrell, kariyerinin alışıldık komedi tonunu büyük ölçüde geride bırakıp kontrollü ve içe dönük bir performans sergiliyor. Harold’ın mekanik dünyasını yavaş yavaş çatlatırken, karakteri karikatüre düşmeden insani bir kırılganlıkla kuruyor. Emma Thompson’ın canlandırdığı yazar figürü ise yaratıcı sürecin absürtlüğünü ve acımasızlığını aynı anda yansıtıyor; hem tanrısal bir güç hem de kendi zihninde sıkışmış bir insan gibi. Maggie Gyllenhaal, hikayeye sıcaklık katan anarşik ruhuyla Harold’ın dönüşümünü inandırıcı kılıyor. Dustin Hoffman ise edebiyat kuramını neredeyse dedektiflik yöntemine dönüştüren performansıyla filmin metinsel oyununa zemin hazırlıyor.

Yönetmen Marc Forster, böylesine soyut bir fikri görsel olarak sade ama etkili bir dille anlatmayı tercih ediyor. Özellikle Harold’ın zihinsel düzenini yansıtan grafiksel dokunuşlar ve steril mekan kullanımı, karakterin iç dünyasını görünür kılıyor. Kurgu, gerçek ile kurgu arasındaki geçişleri akıcı bir biçimde kurarken; müzik kullanımı da filmin melankolik ama umutlu tonunu destekliyor.


Bununla birlikte film kusursuz değil. Kurduğu zekice metafiziksel yapı, özellikle final bölümünde daha güvenli ve duygusal bir alana çekiliyor. Bu tercih, bazı izleyiciler için tatmin edici bir yumuşama sağlasa da, filmin başta vaat ettiği keskinliği bir miktar törpülüyor. Ayrıca anlatının kuralları her zaman netleşmediği için, 'yazar-karakter' ilişkisi zaman zaman mantıksal boşluklar barındırıyor. Ancak bu belirsizlikler, filmin şiirsel doğasının bir parçası olarak da okunabiliyor.

Sonuç olarak Stranger Than Fiction, büyük fikirleri küçük anların içine saklayan nadir filmlerden biri. İzlerken yüksek sesle güldürmekten çok, içten içe gülümsetiyor. Çarpıcı cevaplar vermekten çok muhabbete konu edilecek sorular sorduruyor. Ve hala "yaşadığımız hayatı birileri şu an yazıyor" diye düşünen varsa, onların yalnız olmadığını bizlere gösteriyor.